Nane ve Çilek

Mart ayında İstanbul’daydım. Maçka Parkı’nın üstünden uçup Boğaz’a bakan bir teras var sevdiğim. Ona tırmandım. Güneşli lakin fena rüzgarlıydı hava.

Garsona gurbetçiyim ben, serin baharlara alışkınım diye de böbürlendim biraz, soğuk beni çok vurmaz gibisinden. Ne var ki adamcağız ısrarla uyarınca camekanla korumalı kısma yerleşmeye karar verdim sonunda. Yazasım da vardı biraz, hissediyordum ki uzun oturacağım.

Çok sevdiğim biri getirmişti beni ilk buraya. O ve ailesiyle özleştirdiğim bir üzüm çeşidinden üretilen şaraptan ikram etmişti bana. Öğlen vakti demeyip ikimiz de keyifle içmiştik. Derin ve zor konulardan konuşmuştuk o gün. Ne lezzetli bir öğleden sonraydı, ne muazzam bir ruh dokunuşu…

Yakında öleceğini biliyor olamazdı. Son derin sohbetimiz olacağını aklıma bile getirmemiştim elbette. Ne garip değil mi? Ölümün evrendeki en mutlak gerçek olduğunu en derinimizden bilsek de çocuksu, hatta saftirik bir inatla bizden ırak olacağını varsayıyoruz arsızca ve mütemadiyen.

İkinci bir bardak ister misiniz? diye sordu garson. Gülcihan Abla da benimle içecek varsayıp istedim. Üşümediniz değil mi? dedi sonra. Uzaklardan gelmişsiniz, hasta edip yollamayalım sizi.

Acı patlıcanın efsanesini bilir misin der gibi baktım yüzüne. Gülümsedi.

Bir şeyler çiziktirmeye başladım derken. Dış dünya önce flulaştı sonra hepten yok oldu. İkinci bardağı masaya koyarken çilek de getirdim yanına dedi garson. Üstüne iki yaprak da taze nane koymuş.

Çilek de nane de pek içime dokundu. Yazıya dalınca dünyaya dönmek zor ama özen hep minneti körüklüyor bende. Başımı kaldırıp yüzüne baktım adamın.

Dört gözün birbirlerini değdiği o kısacık saniyede nasıl da çoğalıyor varoluş keyfimiz, insan olma gururumuz. Belki sırf bunu yaşamak için bile değer gerisi, ötesi berisi. Kalecik Karası şahit; o anı yaşamayı da paylaşmayı da çok sevdim.

*

Çocukluk hayallerimde gelinlikler, düğünler ve beşikler olmadı hiç. Beyaz atlı prensler de. Kendi annem dahil çok kimseyi buna inandıramasam da…

Rüyalarım hep keşif, seyahat, bilinmeyeni bildik yapmak ve yoktan var etmek üstüneydi. Aşkı hep istedim, ondan hep beslendim ama onu kafese koymaya hiç yeltenmedim. Kimseye de sonsuza kadar sevmek için söz vermedim. Sonsuz kim ben kim…

Elli yaşını vurunca bir zahmet durup düşünüyor insan. Neredeyim, ne yaptım? Değiştim mi? Yolumu mu yitirdim? Çocukluk halim kahveye gelse çat kapı, şimdiki kendimi ona beğendirebilir miyim?

Kendi adıma bu değerlendirmeden (pekiyi olmasa da) iyi notla geçtiğimi düşünüyorum bu ara. İçinden şehirler, diller, insanlar geçen ve sanatın kıyısına kurulu bir günlük hayatım var. Uçaklara dokunan, bağlantılar yaratmaya yarayan bir iş yapıyorum, paralelde de içimdekini düzyazı ya da dizeye döküyorum. İçimden geldiği gibi.

Lakin bu ara istediğim kadar kitap okuyamıyorum diye kızıyorum kendime. Düşünce depolarım yeterince dolmuyor, beslenmiyorum. Daha çok temiz kan lazım hem beynime hem de imgeme.

Dijital iletişimin değerini azımsamıyorum ama onun çaktırmadan eritip götürdüğünü göremeyecek kadar da kör değilim. Telgraflardaki çığlığı, kartlardaki masumiyeti, en çok da mektupların büyüsünü özlüyorum. Zarf tutkalına dili dokunmadan ölmemeli insan bence…

İstanbul’dan Brüksel’e doğru yola çıktığım o Mart akşamüstü bir karar aldım. Elimdeki yeni kitaba uçağın tekerlekleri bu canım şehri terk etmeden başlayacak ve onu bir hafta içinde bitirecektim. Kaybetmekten korktuğum güzel alışkanlıklara yeniden kavuşmak için ufak bir deneydi bu anlayacağınız.

Günlerden pazardı. Bir sonraki hafta sonunu Paris’te geçirecektim üstelik. Bu kitap deneyiminin İstanbul’da başlayıp Brüksel’den geçip Paris’te tamamlanması düşüncesi de hoşuma gitti.

İlk sayfayı kokladım. İlk üç cümle el salladılar bana ailecek. Tarttık biraz birbirimizi; kim kimi parselleyecek uçağımız zaman dilimi değiştirirken? Üçüncü sayfada sarıldık kitapla. Ego savaşımızın sonlanmasıyla beraber aktı içime diyecekleri.

Yol boyu okudum. Hafta içi de Brüksel’de durakta otobüs beklerken, metroda yol alırken, uykuya teslim olmadan önce. Nereden ve nicedir benim olduğunu hala kestiremediğim bir refleksle telefona giden elimi bilinçli bir kararla kitaba yönelttiğimde aslında hala okumaya ayırabileceğim ne kadar zamanım olduğunu gördüm. Hayret ettim buna; kıvamında keyifli ve oldukça kızgındım kendime daha önce niye uyanmadım diye.

*

Bir hafta geçti aradan. Sonraki Pazar Paris’te güneşli bir sabaha uyandım. Kitabımı koluma takıp en sevdiğim kafeye yürüdüm biraz mahmur, oldukça kararlı. Şansıma cam kenarı bir masa da boşalmıştı, yerleştim.

Garsonla göz aşinalığımız vardı önceki gelişlerimden. Siparişi özenle aldı. Beş on dakika içinde de getirdi istediklerimi. Özenle koydu küçük yuvarlak masaya.

Geç kahvaltı eşliğinde ağır ağır ve çok derinimden okudum. Son otuz sayfa iyice tatlanmıştı. Kendi kendime gülümsüyor olabilirdim o keyifle. Hücrelerimdeki bayram havası kanımca gözle görünür bir hal almıştı.

Çıtır ekmeğin tadının da farkındaydım aynı anda. Çilek reçeli parmağıma bulaşınca iştahla yaladım. İnce porselen fincandaki kahve kıvamındaydı, içine kattığım sıcak sütü küstürmeden kucakladı.

Kitabın sonuna gelince katıksız bir tatmin duygusu kapladı içimi. Bir arkadaşın hediyesiydi. Birkaç hafta önce havadan sudan sohbet ederken rastgele sarf ettiğim bir söz üzerine adını söyleyip okudun mu demişti; tam da senin dediğin durumdan bahsediyor…

Yazarı tanıyordum fakat adı geçen eserini bilmiyordum. Kafamın bir köşesine yazdım ilerde alır okurum diye. Gerek kalmadı zira iki gün sonra arkadaşım elinde hediye paketiyle çıkageldi.

Son sayfayı da tüketince kapattım kitabı. Önümdeki pencereden dışarı baktım bir süre hangi şehirde olduğumun yeniden ayrımına vararak. Mevsimi, günü ve saati de tam da bu sırada hatırlayıp performans öncesi vestiyere bıraktığım objeler gibi geri alıp kuşanarak.

Paris ve İstanbul çok yakın yerlerdeler gönlümde. Direkleri bu iki şehirde kurulmuş bir salıncakta ileri geri giderek büyüdüğümü düşünüyorum bazen. Birinde okunmaya başlanıp öbüründe tamamlanan bu kitap da bir bağ daha yarattı sanki bu iki kök arasında ve tabii aramızda üçümüzün.

Çocuk halim tam da şu an çıkagelse sevinirdi diye geçirdim aklımdan. İçinden seyahat, macera ve edebiyat geçen bu haftayı beğenirdi. Bana yüreğime dokunacak bir kitap bulup getiren hem kültürlü, hem de düşünceli bir arkadaşım olduğu için de sıvazlardı sırtımı, kutlardı beni.

Kahve deyince canım da çekmedi değil. Baktım fincanının dibinde kalan soğumuş tek yudum kesmeyecek. İşaret ettim garsona bir yenisi için, kafasıyla onayladı.

Yeni fincanı masaya koyarken izin verirseniz bir şey söylemek istiyorum dedi. Buyurun dedim, tabii. Sizi izliyordum diye başladı söze. Öyle saf bir keyifle okudunuz ki saatlerdir; çay kahve servisini bırakıp bir kitap da ben almak istedim elime. Yan masanıza yerleşip saatlerce okumayı çekti canım

İstanbul’daki garsonun çileklerinin kokusu esti burnuma. Farkındalık ve kendini ifade etme cesareti hem içime dokunuyor hem de coşku şelalesine atıyor beni. Taze nanenin yeşili çileğin kırmızısını belirginleştiren.

Fransız garson kahvenin yanına çokça kara çikolata eklemiş. Küçük tabağın etrafına sıra sıra dizmiş. Başka bir dostun önerisi bir kitabı okumaya başlıyorum o keyifle. Demiş miydim bilmem size; Nisan en sevdiğim ay.

*

Nisan ortası bir Paris kaçamağı daha yaptım eski dostlarla. 14 Nisan Pazar akşamı Brüksel’e döndüm. Ertesi gün Notre Dame Katedrali cayır cayır yandı. Beni gömdükten sonra daha yüzyıllarca ayakta kalacağını düşündüğüm bir dünya harikasının ateşe, ise ve dumana teslim oluşunu izlemek kavurdu yüreğimi. İki gün önceki bakışmamız sonmuş aslında. Hakkını veremediğime yandım.

Ölüm evrendeki en mutlak gerçek, doğru. Her veda, her lokma, her kitap, her yudum, her sevda belki sonuncu. Bunun travmasıyla değil bilinciyle yaşamalı insan.

Ölüm bize adres sormayacak. Randevu da almayacak. Bunu böylece kabullenmek en temizi, en onurlusu insan için. Lakin unutmayalım ki ondan önceki zaman bizim.

Bahanelerinizi fırlatıp atın derim. Sevdiğiniz bir kitap verirse size, açın hemen kapağını ve içine akın. Hala mektup yazanınız varsa şükredin şansınıza, el yazısını okşayarak okuyun. Hep bir haşarı umut taşıyın cebinizde ve bir tutam cahil cesareti.

Samimi değilseniz söz vermeyin derim. Görmek için bakın yalansız. Tüketmeden önce tadın.

Zaman biz vermek istersek var. An biz yaratmak istersek anıya dönüşecek. Kalecik Karası şahidim.

Nisan 2019, İstanbul – Paris – Brüksel

Bağlar

Günlerdir yazmak ihtiyacı kabarıyor içimde. Lakin çok da seyahat ediyorum bu ara. Hep bir hareket hali, sevimli bir göçebelik.

İki sevgili arasında kalmış gibiyim. Hem çok keşfedesim var, hem çok anlatasım. Hem taban tepesim var bildik ve bilmedik sokaklarda, hem kelimelerin ellerinden tutup yeni hikayeler yazasım. Kim kime söz geçirecek acaba? Yaşayıp göreceğiz.

Porto’ya hep yeniden gitmek istemişimdir biliyorsun. Annemle babam ufacıkken götürmüşler beni oraya. Hem de vapurla.

Daha okulu tanımadan Porto’yla bakışmışız yani. Öncesinde denizler aşıp hem de. Baştan sona şiirsel bir durum anlayacağın. Tam benlik.

Pek de küçükmüşüm bu tarz bir yolculuk için ama Aslan Babam ‘kızım olmadan asla’ dediği için beni de yanlarına almış bizimkiler. Annem muhtemelen biraz burun kıvırmıştır. Gözümün önüne geliyor o hali.

Lakin konu ben olunca kimseye kulak asmazdı Ziya Bey. Kızı bir yana, dünya öteki tarafta bir başına. O yüzden yokluğu hala çok acıtıyor.

Birkaç limanda durmuş haliyle vapur Cebelitarık yolunda. Kısa molalar almışız, hızlısından şehir turları yapmışız. En genç yolcu ben olduğumdan da yetişkinler imece usulü ve az biraz da eğlenerek bakmışlar bana.

Benim tabii bunları pek hatırladığım yok. Tombul bacaklı ve mini etekli birkaç fotoğrafım var bizimkilerle. Onlardan yola çıkıp kafamda yeniden yaratıyorum muhtemel anıları.

IMG_2596

Bir fotoğrafta babamın kucağında tasasız bir edayla lolipop yalıyorum objektife bakarken. Bu resim şimdilerde mutfağımda duruyor, pencerenin önünde. Hiç hatırlamasam da yaşadığım için şükrettiğim anlardan birinin yansımasına bakmak itiraf edeyim ki az kırılgan ama masum bir zevk.

Öğleden sonra güneşinin o metalik çerçevenin üstüne düşmesini seviyorum. Akdeniz basıyor Brüksel’i böylece ve sonsuza kadar sevildiğimi bilmenin huzuru. İçimiz ısınıyor ikimizin de.

Uzattım lafı bak. Halbuki Patatina’ya bağlayacaktım. O masalsı yolculuğun bende kalan en somut izine. Kendisi sarışın, etine dolgun ve güler yüzlü bir oyuncak bebek.

Porto doğumlu bildiğim. Cebelitarık’tan sonraki bu duraktan almışlar bizimkiler onu bana. Vapura attığımızla da memlekete getirmişiz bebeğimi, evimize buyur etmişiz.

Sonrasında başka bebeklerim de oldu tabii ama Patatina’nın gönlümdeki yeri hep ayrıydı. O hep ön planda, en çok sevilen ve bence beni en çok sevendi. Niye desen anlatamam, tek çocuklar biraz değişiktir. Bilirsin.

Patatina kendi tek yaş almadan beni büyüttükten ve Amerika’ya yolcu ettikten sonra yeğenime devrolmuştu. Hazal da onu en az benim kadar sevdi biliyorum. Gönül bağı kurmaya erkenden başlayabilmek ne muazzam bir şans aslında hayatta. İnsan çok derinden mutsuz yetişkinleri tanıdıkça daha derinden kavrıyor bu gerçeği.

Ben ABD’de bir yandan yüksek öğrenim yapıp bir yandan da kendimi ararken Hazal Ankara’da ilk adımlarını atıyordu doksanlı yılların başında. Okul çağına geldiğinde odasına kurduğu küçük yazı tahtasının önünde öğretmencilik oynarken Patatina ve diğer bebeklerini karşısına dizdiği rivayet olunur ailede. Bir de niyeyse bayram harçlığını Patatina’nın iç çamaşırına sakladığı…

Hazal’la bana onlarca yıl farkıyla yoldaş olan Portolu bez bebek o dönemde bizi birbirimize daha da yaklaştırdı diye düşünürüm oldum olası. Okyanus’un öteki tarafında yaşarken de Hazal’laydım. O da beni çok bilmezken de tanıdı sanki.

Sonraki yıllarda iş sahibi olup Brüksel’e taşındıktan sonra ailem yaprak dökümünün ilk kurbanlarını verirken çok düşünmüştüm sevgili bebeğimi. Onunla birlikte de yaşamın akışını, dengesini ve tabii sonunu. Ölümüm zamanlı zamansız gelişini. Doğumda da yitişte de ne sıra ne de adalet kavramlarının işlemediğini.

O günlerde uzaktan aldığım yakıcı bir kayıp haberiyle başa çıkmaya çalışırken Patatina’nın canlanıp Brüksel’e beni görmeye gelmesini anlatan bir öykü yazmıştım[1]. İyi gelmişti. Sonrasında da başka vedaları kabullenmemi, gücümüzün ya da güçsüzlüğümüzün sınırlarını öğrenmemi kolaylaştıracak bir kararın doğuşuydu bu kabulleniş sanırım.

Ne kadar acı, ne kadar yabancı, ne kadar zor olsa da içimdeki hisse doğru gitmem gerekti.   İstisnasız. Her zaman. Onun gözünün içine bakmak, onu olduğu gibi kabul etmek şarttı.

Bu çerçevede değerlendirildiğinde hem masumiyet hem de uyanışı sembolize etti bebeğimin hayal ürünü ziyareti ve bu deneyimin öğretisi. Hem gani gani sevgi seliydi, hem mutlak sondaki mecbur veda.

Dalganın defalarca yıkadığı çakılın felsefesini kabul ettim böylece. Bazen acıdan geçer serpilmenin yolu. Hırpalanmanın sorumlusu olan adamakıllı aydınlatır seni.

*

Portekiz’e defalarca gitmiş ama Porto’yu yetişkin halimle görmemiştim. Derken bir gün (ister yıldızların dizilişine ver, ister bilinçaltıma) doğru zaman göz kırptı bana. Doğru yol arkadaşı da çaldı kapımı. Bir Mart sabahı atıldık birlikte yola.

Patatina’nın memleketi şaşırtmadı beni ne yalan söyleyeyim. En az bebeğim kadar alçakgönüllü ve samimiydi şehir. İhtişamını ve birikimini ziyaretçisinin yüzüne vurmayan cinsten. Senin gözlerin mühürlü değilse görüleceğinden emin.

Patatina’nınki gibi açık kolları Porto’nun. Sokulursan kucaklayacak seni. Aksinde ısrarı yok. Kimse dışlanmayacak ama, kimse unutulmuş hissetmeyecek kendini. O kısım öylesine kesin.

Otel odam küçük bir meydana bakıyor. Üç dört katlı tarihi binalar var etrafta. Cephelerin hepsi her açıdan, her ışık açısında doya doya seyredilmeye değer. Kendinde başlayıp biten bir evren sanki. Olana da olmayana da saygı dolu, biraz gizemli, belki bir parça yorgun.

baglar meydan

Meydanın gün ve ay ışığını karşılayışı da büyülü. Sokak ahalisinin yirmi dört saat içinde değişen çehresi, sabah burun deliklerimi saran taze ekmek kokusu, ilerleyen saatlerde yüksek perdeye tırmanan şen atışmalar lokanta teraslarından yükselen.  İçe dokunan bir özen, bir tutam yakışıklı nostalji. Telaşsız devinimler herkeste ve bir ‘dert değil, hallederiz” hali.

İlk akşam gece yarısını geçe ansızın uyandım. Çağrılmışım gibi pencereye yöneldim kalkıp. Barlar kapanmış artık o saatte, kalabalık çekilmiş. Sokak sakin.

Kilisenin hemen önündeki sokak lambasının ışığı altında el ele yürüyen bir çift gençten. Ayaklarının altındaki Arnavut kaldırımı tıkırdıyor, duydum. Film karesi gibi bir görüntü; belki bu benim rüyam.

Nasıl da aşık bunlar düşüncesi değiyor aklıma. Ne ilginç değil mi bu saniyeler içinde hükme varma halimiz. Kimse kimseyle tanışmadı henüz ama kalıbımızı basacak kadar eminiz aşktan.

Aklımla dalga geçer gibi duruyorlar tam da o an. Bana bakacaklar sanıyorum dümdüz. Bir saniye olsun göz göze gelelim istiyorum nedense, ne garip. Özellerine sokulmak değil isteğim, yalnızca anın rüya olmadığına inandırılmak istiyorum.

Ruhları duymuyor. Anın şahidinden habersiz birbirlerinde kayboluyorlar. Şimdi o mutlak sessizlik anı, o en derin mola. İki kişiden ötesine haram olan.

Umudun yolluğu hazırlanıyor…

*

Ertesi gün dar sokakları arşınlamak, ağaçlaşmış kamelyaların heybeti önünde eğilmek ve suya yakın olmaktan keyif almakla özetlenebilir kısaca. İçinden üzüm, portakal ve zeytin geçen şehirleri sevdiğimi düşünüyorum o ara. Pazar yerindeki yeşil biberleri çıtlatmak geçiyor aklımdan. Kahve molasına da, edebiyata da hakkını veren kültürleri, resmi ve heykeli ustalıkla meydanlara, parklara, günlük hayatın soluğuna yerleştiren özeni alkışlıyorum.

Keyifli teraslarda Porto şaraplarını tadıyoruz. Yerlisiyle turistiyle, genciyle yaşlısıyla tek beden yoğrulup dertsizce eğlenen bu kalabalığa hayranlıkla bakıyorum. Yüreği havasız bırakan sınırları yıkmak için en mükemmel an şimdi. Yol arkadaşıma bakıyorum yan gözle. Sormama gerek yok ki soruyu, benimle aynı yanıtı çoktan verdiğini seziyorum.

Fadoyla ilk Lizbon’da tanışmıştım. Porto’ya da yakıştığını düşünüyorum şehri adım adım keşfederken. Hüzün yüzünden değil ama. Özgün ve derin duruşundan.

Terastan manzaralar iştahımız açmış olmalı ki bir ara teleferiğe atlayıp şehrin üstünden kayıyoruz ikili. Bir kablonun ucunda sallanan cam bir kabinde farklı mı çalışır insan beyni diye düşünüyorum o sırada. Dil de gönül de susar mı, konuşkanlaşır mı yoksa o yükseklikte?

Uçuş sonrası su kıyısında yürüyüşü takiben tavsiye üzerine antika tramvayı yakalıyoruz. Taşıt deprem sarsıntısını anımsatan bir çalkantıyla ilerlerken ilk iş kendimi sabitliyorum. Sonra önüme serilmiş suya bırakıyorum gözlerimi. İstanbul düşüyor aklıma durduk yerde. Biraz da sen; ne yalan söyleyeyim…

Şehrin batı kanadına ulaştığımızda kamelyalar karşılıyor bizi yine her köşe başında. İniş çıkışlı sokaklarda yürürken çocukluğumun lunaparklarındaki bugi bugilerde yaşadığıma benzer hisler doluyor içime. Tam da bu sırada yol arkadaşım kendi aile pikniklerini anlatıyor.

Türkiye’den görüntüler yanıp sönüyor aklımda onu dinlerken. Artık hayatta olmayan anne babasının gençlik hallerini hayal etmeye çalışıyorum o zamanların mizanseninde. O an kafamda iki Akdenizli ülke el sallıyorlar birbirine yıllar ötesinden. Aynı bebekle büyümüş iki ayrı neslinkine benzer bir bağ oluşuyor aralarında. Önceki gece kilisenin önünde öpüşen çift dönüp beni selamlıyor ansızın.

Kesik kesik solumaktan ibaret olmasın hayatın diyor Porto. Kamelyalarına izin ver ki saksılarını kırsınlar. Bugi bugilerde mideni hoplatmaktan, telin ucunda sallanmaktan, tarih yaşamış tramvayda sarsılmaktan hiç korkma. Denizi ve aşkı kaybetmediğin sürece dert yok. Hallederiz.

Patatina’nın bir bildiği varmış diyorum Brüksel’e dönerken. Ben onu doğduğum şehre taşıdım yıllar önce. O beni kendime getirdi bir bahar sabahı. Porto’da, memleketimizde.

baglar fields

 

Porto-Brüksel, Nisan 2019

Not: Patatina’nın yeni çekilmiş bir resmini yollamış kuzenim ben yoldayken. Yol arkadaşıma gösterdim. ‘O hep bebek kalmış’ dedi. Niye doğru yol arkadaşı demiştim onun için – sen anladın.

 

patatina 2019

[1] https://denizdenhikayeler.com/2012/12/27/patatina-2/

Taş

Yazamadım epeydir sana. Düşünmediğimden değil bilirsin. Solumak kadar bendendir seni gezdirmek kendimle beraber.

Lafın gelişi de değil ha o gezdirmek. Paris’teydik önce, bir ay kadar oldu. Senin belki haberin bile yok.

Ayaz fakat güneşli bir Pazar sabahıydı. Epey de yürümüştüm açı açına erken saatinde beni tutsak alan şehrin. Madame sokağında bir kafenin terasını gözüme kestirdim.

Yerleştim bir masaya. Garson çocuk koştu geldi. Kahvemi söyledim reçelli ekmek yanında. Siparişi alırken gözlerime bir övgü yazdı ayaküstü. Aldım kabul ettim.

Gazetemi açtım önüme. Geçirdiğim haftayı da gelecek zamanı da rafa kaldırdım. Yalnız rüzgar harbi esiyor. Üşüdüm başta az ama belli etmedim. Bilirsin satır aralarında olmayı severim.

Karşı köşedeki fırına ekmek almaya gelenlere bakıyorum ara ara. Bayram telaşı havası ne güzel o sabah açlığının. Belki işimiz gücümüz önce doymak, sonra yola devam etmek.

Baktım köşede gençten bir çocuk tezgah açmış. Kafede oturanlara gazete satıyor. Kalın eldivenler giymiş ve kulaklarını kapatan komik bir şapka. Muhtemelen üniversite öğrencisi diyorum. O gazetelerde yazılan bütün haberleri daha dün gece okumuş da hazmetmiş gibi bir hali var.

Burnu kıpkırmızı olmuş yalnız. Sıska da bir çocuk, incecik bacaklı. Telefonuna bakıyor sık sık. Beklediği mesaj gelince gözlerini önce kısıp sonra ışıldatmasına tanık oluyorum. Aşk bulaşıcı sevdiğim, ben bunu artık biliyorum.

Garson kız (çocuktan belki on yaş büyük) bir kahve ikram edeyim sana, üşüdün diyor ona. Fransız kadınlarının bu doğal çapkınlığını kopyalamak mümkün değil sanıyorum. Yoksa inan öğrenmeyi çok istiyorum.

Sevinirim diyor çocuk. Ne kadar düşüncelisin. Büyük boy mu istersin, yoksa sert bir espresso mu diyor kadın. Misafirimsin diyor yani, öylesine sormadım, umursuyorum seni.

Çocuk hafif şaşkın (lakin keyifli) büyüğünden o zaman diyor, oldukça üşüdüm. Bir filmde olsa bu sahne hangi müzik çalardı arka planda diye düşünüyorum o anda. Bir tiyatro oyununda olsa – havada sadece taze ekmek kokusu.

İki saat geçti aradan. Uzun zamandır ilk kez bir gazeteyi baştan sona okumayı başardım. Ne dinlendiriciymiş bunu yapabilmek. Kızdım kendime; ben bunu nasıl unuttum.

Rüzgar yoluna gitmeye karar verdi o sıra. Hava da mevsime ters köşe yapıp yumuşadı. Terastaki ısıtıcıları kapatıyor çalışanlar biz müşterilerin de onayıyla. Tepemizdeki tente açılıyor iyice ki vursun yüzümüze güneş.

Saatime bakıyorum. Yavaştan kalkmam lazım, öğleden sonra bir oyun göreceğim. Pazar 15:00 seansına emekliler geliyor bazen gruplar halinde. Tayyörler, kravatlar ve takım elbiseler dolduruyor salonu. Gözlük, fular ve baston yoğunluğu. Sevimli buluyorum bu deneyimi ve öğretici.

Tiyatro yolunda gökyüzünün mavisine değiyor gözüm. Dar bir sokaktan geçiyorum. İki yanımda dost binalar. Beni ben yapan şehir.

Köşedeki çiçekçi dükkanın önünü yıkıyor. Saksılar coşasım var diyen fidelere şimdilik yataklık ettiklerinin bilincinde. Ben de aşka doymayacağımın.

Ayaklarım yolu biliyor. Gözlerimi yumdum. Yüzümde güneşle yürüyorum öyle bir süre. Gülümsediğimi söylememe gerek yok herhalde. Bildin sen.

O tek güneşin dokunduğu bir sürü taşı düşündüm o an. Ve Ara Güler’in fotoğrafını. Bak gösteriyorum sana aşağıda.

Korkma – unutmana da izin vermem.

Not: Sonra Porto’ya gittik – anlatacağım az bekle…

 

Paris-İstanbul, Mart 2019

Ruh Tutuşması

Ceviz kabuğunu kırdığınla

Çıtladı içim

Bir sürü özlemden geçip geldim dedim

Bir cilt zamandan vazgeçip

Bilirsin

Olağanı uzak tuttum hep aşktan

Biz demeye de korkarım hep

Lügatımda yok, hayalim değmez

Tekilde gezer

Tekilde severim

*

Bu kadar yaşamışlık yokken de

Kayıtsız deliydim

Şimdi de öyleyim

Değişmedi his

Gıdım değişmedi çılgınlığımın cüreti

Anları damıtmayı seçtim hep

Ucu ucuna eklemeyi gönlümün zaman diliminde

Ölümlülerin saatinden bağımsız

Uyutup uyandırmayı düşleri

Hesapsız vermeyi

Göze alarak esrarı

Bilinmeyenin denklemini

*

Uçuk, ölçüsüz hissetmeyi seçtim hep

Savurdukça yeşerten

Öğüttükçe büyüten

Akla zarar çoğunluk, harbiden serseri

Gürlemeler tutkunusun demiştin

Hem çocuk, hem kaçırılmış anların hakimi

Neyse o

Neysem o

Oyun yok

Hep sahici

*

Güvensizliklerini ser önüme şimdi

Bırak kabuslarıma sürtünsünler

Endişe bassa da soluğumuza

Yine de gülelim

Denemek genç tutar ruhu

Bayılmak yaşadığımız karmaşaya

Uyakları çağırsın şenliğimiz istersen

Makam tanıdılar mı, soralım

Kanunla ney düşsünler aklımıza

Sonra elektrogitar

İyi ki diyelim

Neyse ki

Olağan tövbe yerleşmedi gönlümüze

Keşfetmekten hiç yılmadık

*

Bildiğin

Ruh tutuşması bu

Yanarak doğuyorsun yeniden

Anları damıtmayı seçtim hep

Bir sürü özlemden geçip geldim dedin

Bir cilt zamandan vazgeçip

Biz demeye de korkarsın ya

Lügatında yok, hayalin değmez

Tekilde gezer

Tekilde seversin

*

Yalnız

Bazı bağlar

Ses de, inkar da götürmez dedin

Ruh tutuşması işte

Ölümlülerin saatinden bağımsız

Savurdukça yeşerten

Uçuk, ölçüsüz, öncesiz hissettiren

Bildiğin

Ruh tutuşması bu

Ya da bilmediğin…

Brüksel-Paris, Şubat 2019

 

Yürek boşaltmak

Geçen gün konuşurken dertli değilim dedin. Sadece sakinim. Hiç olmadığım kadar sakinim dedin. Sakinliği suskunluğa, o ikisini de derde dayadın ya bir çırpıda, düşündüm ister istemez.

Ses ve hareket ne ara kankası oldu canlılığın? Yerinde duramamak iyi hissetme belirtisine dönüştü algımızda? Aynı anda en çok işi en fazlasından yapmak hedef oldu toptan hepimize?

Bazı koşuşlar kaçış mı bilen yok. Sorgulamak abes. Oysa belki sonumuz çokça boş konuşmaktan ya da fazla koşmaktan gelecek.

O gitti, bu gitti, ev insansız kaldı dedin sonra. Çok sessiz. Teklik her seferinde yalnızlığı koluna takıp gelecek hesabındaydın sanki, şaşırdım. Sessizlik güzeldir aslında dedim. İnsan kendini duyar. Dinlersen seversin.

Düşün sahi şöyle bir, en son ne zaman sadece dinledin? Yağmurun sesini, sokağın senfonisini, çocuğun az önce uydurup anlattığı masalı tek hece kaçırmadan dinledin? En son ne zaman cankulağıyla ve baştan sona dinledin? En son ne zaman yüreğinle dinledin?

Diyeceksin ki ne alaka? Diyeceğim ki işin özü bu. Hepsi en içerden doğuyor. Ölü ya da diri. Kendini duymayan ıskalıyor yaşamı. Derken ondan tamamen vazgeçiyor.

Diyeceğim o ki yüreklerimiz ağırlaşıyor bazen. Boşaltmak zor değil. Kulağa ve karara bakıyor. Kaçak oynayan ağırlaştığıyla, ağırlaştırdığıyla kalıyor.

Konuşurken gözlerimde kal o yüzden. Kal ki bileyim. Zamanın akışı elimizde değil. Şu anın hesabıysa bizden sorulur. Keşkeleri yormayalım derim.

Brüksel, Ocak 2019

Kelebek

Çarşamban muazzam olsun sevdiğim. Perşembe ötede değil zaten. Köşeyi dön şuradan sen, sonra kime sorsan gösterir. Cuma dediğinde beraberiz.

Kuş uçuşu mesafedeyiz yani. Kuşlar üşenirse de ne gam. Uçaklar var. Niyet olsun yeter. Biner geliriz.

Bu hafta sonu müjdeli bir ay doğacak hanene. Mumlarını üfleyecek tanıdık bir nefes 31inde, Pazartesi kabarmış yüreğin yatışacak kuşkular sönerken. Bedenimiz sana ve bana emanet.

Göreceğim vardı. Hep olacak. Asi otlar gibi biter bu özlem. Savaşma da yaşa, severek. Sevmezsen de yanında yat. Şükret!

Sindirdin mi bu yılı küçüğüm? Hazır mısın fazlasına? Direncini cesaretinle aşıla öyleyse. Hayallerine kırmızılar giydir. İsteklerinle konuş yüksek sesle. Söyle, hepsi eksiksiz gelsinler. Susmasınlar ki olduralım. Çığlık çığlığa sevsinler.

Kelebeklerden konuştuk bu sabah ve anlaştık. Ben okuduğumda seni gördüm. Sen kara yazdın efsaneyi. İkimizin bildiğini ister anlat ister sakla.

Büyüme. Hem uçarı kırılgan hem güçlü dur, hep hayattan yana. Hevesin çocuk, saçların asi kıvırcık kalsın.

Şiirleri yazarım söz. Hikayemiz sende. Ruhumuz ikimize emanet.

 

Antalya, Aralık 2018

Akacak kan

Önüme sürme o pişmiş aşı

Ben düzen sevmiyorum

Çok oldu kıralı kalıpları

Başlık koymuyorum epeydir duygularıma

Cetvellerim kırık

Çekmecelerim alt üst

Kucaklaşıyor şehirlerim

Bambaşka zaman dilimlerinde

Sevişiyorlar birbirleriyle yaşadıklarım

Ter içinde

Pergellerim topal, ne gam

Kim kaybetmiş de ben bulayım

Üç yüz altmış dereceyi

Tanıdıklarım tanış lakin

Hikayeleri sırdaş

Dillerinde

Uyaksız şiirlerim

*

Canım deme bana öyle gelişigüzel

Herkesin sıfatını sevmiyorum üstümde

Yavanlığını sevmiyorum olası aşkın

Halsizliğini hesapçı kulacın

Basbayağı gürleyesi var içimin bu gece

Duyarsızlığına okumuşun

Zamansızlığına yetkinin

Çözümsüz değiliz ki sevdiğim

Yürek de

Zihin de bizim

*

Dilenmekle aynı tümcede olmamalı merhamet

Tereddüt yakışıyor mu o güzel diline

Her sevdiğine ilanı aşk etmek

İçinden geçerken

İçin ki asıl evren

İçin ki göbeği dünyanın

Biliyorsun

Kaç kez konuştuk bunu biz

Ölümlü insan

Kısacık zaten soluk

Ne kadar özlesen de gelmiyor

Adı üstünde

Geçmiş

Geçmiş zaman

*

Tuttuğun elinde şimdi

Sade şu an istediklerin

İzin verebilsen hayata sen

Gideceği yer belli

Akacak kan

Yol sormaz ki sevdiğim

Nasıl sevileceğini seçemiyor insan

Olduğun gibi sevmekse tamamen senin

Ezberini boz gayrı şu denklemin

Gürle

Hakkındır; gürle

Anı, hayatı, aşkı

Yeniden yazan Kadın…

Budapeşte, Kasım 2018

Yeşil Ayva

Ben geldim

Buradayım

Ve sensin dedin zamanım

Zamanım sensin

Bundan böyleyi bilmem

Lakin şimdinin hepsi senin Sarı

Adağım ve odağımsın avucumda

 

Bir martı çığlığında

Korkusuzluğu seçtin bilinçle o gece

Önünü görmediğinden değil

Önündekine karşın

Olasılık değil, gönül işidir dedin yaşam

Yaşamak gönül işidir

İnsanlığının aydınlığı düştü tenime

Yalınlığı hevesinin

Adada

O gece

 

Ayvayı sabırla dövdü

Emektar tahta kaşık

Sırtı çok güngörmüş

Sırtı engebeli Sarıyla tanışık

Darbeleri dost fısıltısı

Dokunuşu uyanışa davet

Yokuşu kılavuz sayanı

Yıldırmaz ki metanet

Bilir

Ne vakit kabarır ruhtaki yumru

Hangi yaşamışlıkta söner o ödem

 

Kimi sevdiklerim artık yok dedin

Zaman

Çok zaman geçti aradan

Bazı acılarım nedendi unuttum

Şimdimin hepsi senin Sarı

Dedin soluğumu tutarken avucunda

İnsanlığının aydınlığı düştü tenime

Yalınlığı hevesinin

Korkusuzluğu seçesim vardı

O gece

Adada

 

Gevşedi dokunuşunda burgusu ruhun

Dikenlerim siperlerine gömüldüler

Yumuşadı yüreğin sırrı

Çözüldü dil

Batırdığınla çıkardın derinimi

Açıldık

Sen yanıbaşımdaki ağaç oldun ansızın

Ben sarmaşık

Göz alabildiğine yeşildik

Sarıdan eser kalmadı

adayolu

 

Kasım 2018, Büyükada – Brüksel

 

Üç Harf Bir Çengel

 elcin

Bak burada başlıyor o yol
İstersen seç
İster yok ol
Taşı koynunda gezdiriyor nicedir patika
Hem yaşanmışlık üstadı
Hem cüretkar
Bir düz gidiyor garibim
Bir kıyım diyor, üç zarar
Heybetle yeltenmenin kitabını yazmış
Veda etmiş bir hışım dört mevsimde
Kazınıp kalmayı çekmiş tüm zamanlarda
Kipler dün gibi aklımda diyor
Gururdan geçtim
Artık hep rahat

*

Denizi yanına al da yürü dilersen şimdi
Biliyorum bir başlarsan
Efsaneler boyu gideceksin
Ne çok şehir kalacak ardında
Ne çok eskimiş zaman
Serseri çiçekler kestiğinde yolunu
Aynı ben diyeceksin
Çapkın ve isyankar görünecekler gözüne
Suç ortağın
Yol arkadaşına dokunacak usulca
Ne mutlu diyecekler
Otuzunda bilmek vardı işte şunu
Sahip çıkmak yeterdi ana
Yalnızken de çoğulduk aslında

*

Rüzgarın kabarmış sır defteri
Dost kulağına hasret
Beklemiş inançla
Soluk kadar hafif şimdi bedeni
Ara ara değil, yetmez diyor sana
Mütemadiyen bakacaksın artık dalgalara
Ezberine kazımak için
Kayayı döven şiddetini
Köpüğün
Göz alıyor bilirsin
Yürek açıyor
Akta beslenen sabır

*

Senin fırçandan çıktı bu resim
Yer de gök de alabildiğine mavi
Aynı dikbaşlı mavi
Tıpkı ben diyeceksin, doğru
Can çıkmadıkça çıkmayan huyun
Yollasan da geri gelen duygu
Damlanın derinliğindeki vurgun
Üç harf bir çengel
İsmin
İstersen seç şimdi
İster yok ol

 

Dublin-Brüksel, Ekim 2018

 

 

Photo copyright: My friend Christoph R.