Boğazındaki düğüm

guzelsin

“Daha önce hiç yapmadığım birşey yaptım” dedin. Dürüstlüğünü sevdim. Kendinle barışıktın. Lafı dönüp dolaştırmadın, bahaneler arkasına saklanmadın. Neyse oydu, allayıp pullamadın. Beğendirmeye, kabul ettirmeye çalışmadın.

Dörtlü gruba son katılanımızdın. En gencimizdin. Uzaklardan gelip bizim yıllarca hafif ateşte pişmiş muhabbetimizin içine işleyivermiştin. Dilini konuşmadığın bir ülkenin başkentinde ilk kez gittiğin bir lokantanın yemeklerini keşfediyordun. Mahalleliler de korkutmadı seni, kıdemliler de. Meraklı gözlerini kocaman açtın.

Önce kulağın, sonra yüreğin dinledi konuşulanı. Samimi sorularında taze ekmeklerin gevrekliğini buldum. Fikirlerin çiçek bahçelerini anımsattı bana; cümbüşle geldiler, burun deliklerimizden içeri işlediler, fethettiler. Çoğalarak, yankılanarak canlandılar; karakalem bir portreydi bir tanesi, mırıldandığım bir şarkıya dönüştü öteki.

Oracıkta sevdim seni. Öyle gerçektin. Güzeldin.

*           *           *           *

Başka bir sofrada buluştuk aylar sonra. Bu sefer sen alışmaya çalıştığın bir evde ev sahibesi olarak çıktın karşımıza. Dilini bilmediğin ülkenin biraz solgun renklerini özünün geleneklerine kattın. Çıkınından çıkanlar vardı sofrada, doğunun doyulmayan tatları, tartışma götürmez zevkleri. Çocukluğun vardı o sofrada, annenin el emeği, babanın aziz hatırası.

Beni unuttuğumu sandığım zamanlara götürdün. Ziyaretime geldi geçmişimin incitirim korkusuyla özlemeye kıyamadığım hassas dokuları. Baştan çıkarıcı kokuların gönüllü esiri oldum. Cıvıltılar kaplayıverdi mekanı.

Sen sundun, ikram ettin. Paylaşmak için doğmuşsun sanki. Karınlarımız sofranda doydu, ruhlarımız çekildi aydınlığına. Hep o gencecik heyecanla konuşuyordun. Hiç susma istedim, dünya seni hep göbek taşında tutsun.

Saçlarının dalgası boşuna değil dedim sonra.   Konuşurken dillenen ellerin öylesine gerçekti. Güzeldin.

*           *           *           *

O gün sadece ikimizdik. Neden onca dert anlattım sana bilmem ama sen yadırgamadan dinledin. Acıdan, kederden korkmayan gözlerin belki, onlar cesaret verdi bana. Açıldıkça açıldım derin sularında.

Uzun zaman konuşmadın. Sanırım döküleyim istedin, son damlama kadar boşalayım. Sözcüklerin ses bulduğunda sustum, dinledim. Ahkam kesmedin, mucizevi reçetelerin yoktu, kimsenin bilmediği sırları açık etmedin.

Dosttu ama kelimelerin. Anlayış tomurcuklarından doğdular, aklın yolunu izlediler ve şefkatle dokundular omuzlarıma. Dinlenmek için yüksek sesle konuşmaya ihtiyacın yoktu, yaralarını saklamak değil açık etmekti belki seni güçlü kılan. En sıkıntılı anında bile avcunda sımsıkı tuttuğun o iksiri o anın ışığında gördüm. Hayat hayranlığın bulaşıcı inan. Dahası, insana kim olduğunu hatırlatıyor.

Gözlerindeki gölge boşuna değil dedim, çocukluğunda bir gün çok yanmış canın. Ama yaşamı kucaklamaktan vazgeçmeyen yanın var ya, işte o yanın çok yaman. Çok yaman ve bulaşıcı inan. Ve o rötuşsuz gerçeklikte başka güzelsin.

*           *           *           *

 “Uçakta yol boyu ağladım” dedin. Yüreğim yandı senin için, yandı, bildiğin alev alev. O üzüntünün içinde bozulmamış insanlığını gördüm sonra, duru mantığını, eğrilip bükülmeyen değerlerini. Bağrına bastığın insanlar senin, bildiğim şairlerin dizeleri senin ağzından çıktığında başka türlü keskin. Ölesiye dokunaklı.

Seni hak etmeyenler bırak sensiz kalsın. Sen onların yokluğunda eksilmeyeceksin. Biraz hüzün yıkmaz seni, ancak cilalar, parlatır o kutlu kimliğini. Gözyaşı dediğin akar gider, sen gözlerini koru.

En göçmüş anında “sen nasılsın?” diye sormaktan vazgeçmiyorsun ya, korkun olmasın senin dünyadan. Korkun olmasın senin o iç karartan insanlardan ve onların karabasan artçılarından. Dokunamazlar sana, değiştiremezler doğanı.

“Birşeyler iyi olacak biliyorum ama ne” dedin ya az önce, düşündüm ben de.

İyi olacak ciğerim, iyi olacak. Hiç merak etmeyesin. Yola, yoluna kendin gibi devam edeceksin.

Boğazındaki düğüm insanlığından.

Brüksel, Ağustos 2014

Şatonun uzun, benim kısa tarihimiz

sato3

Diyeceksin ki şimdi: “Senin Fransa’nın o küçük kasabasında ne anın, ne tarihin olabilir ki? Daha dün bir, bugün iki o diyarlara gidişin. Üstelik, tamam seviyorsun da Fransa’yı, kabul et ki Belçika’da yaşıyorsun. Gidip gelmeler var elbet, kısalı uzunlu tatiller, hafta sonu kaçamakları, iş gezileri.

Diğer yandan Fransa dediğin de koskoca bir memleket. Hangi köşesine yetişeceksin Allah aşkına, malum gez gez bitmez. Üstelik, bir kentte tarih yazmak öyle iki turistik geziyle gerçekleşmez. Birikim gerekir, yaşamışlık gerekir, sevdiklerinle paylaştığın anlar sonra, hani aklında kalan kesitler, fotoğraf kareleri mesela…”

Haklısın böyle düşünmekte, benim de bu sabah yolda buraya gelirken benzer sorgulamalar dolandı aklımda. Eskilere gittim, yenilere döndüm, insanlar ve anlar resmi geçide durdular gözlerimin önünde. Ne kadar hızlı geçmiş zaman, bir kez daha şaşaladım.

Şato otelin demir parmaklı kapısından girerken yine ilk seferki heyecanı duydum. Resepsiyonda o konuşkan kız vardı, bizi ışıldayarak karşıladı. Hal hatır sorayım filan derken muhabbete daldığından evraklara imza attırmayı bile unuttu.

Bize odamıza kadar eşlik ederken birkaç gün önce bahar temalı yeni tadım mönüsüne geçtiklerini müjdeledi. Akşam yemeğini heyecanla beklememiz için ağzımızı sulandıran birkaç küçük sır verdikten sonra odamızın kapısını araladı, bizi içeri buyur etti.

Şatonun bir bahçeden çok bir parkı andıran geniş yeşilliğine iki cepheden hakim bu odanın manzarasına doyamıyorum. Birkaç başka oda da denedik önceki kalışlarımızda, en sevdiklerimden biri kesinlikle bu. İnsan hangi pencereden baksın bilemiyor, keyifle bir o yana bir bu yana koşuyor.

Doğa da iyice coşmuş artık, yeşilin tonları birbirleriyle yarışıyorlar. Bahar yazla kavuşmaya hazırlanıyor. Bahar yazı çok özlemiş, yazın da gelesi var artık, seziliyor.

Burayla ilk tanıştığım günü anımsıyorum. Arkadaşlarla gelmiştik o hafta sonu tatiline, üç çifttik. Cumartesi gününü yerel üreticilerde tadım ve mahzen ziyaretleriyle geçirmiş, üzüm bağında başlayıp sofralarda son bulan şampanya maceralarını dinlemiştik. Emek, özen, deneyim ama hepsinden öte bir aşk hikayesi gizliydi bu serüvenlerde.

Ana yolları terk edip şampanya üreticilerinin mevzilendiği küçük köy ve kasabalar arasında kıvrım kıvrım ilerlerken bağlara hayran hayran bakmıştık. İçlerinden geçtiğimiz yerleşim yerleri sevimli ve bakımlıydı. Çiçek dolu göbeklerle karşılanıyor, yine çiçeklerle uğurlanıyorduk her birinde.

İnsan inanamıyordu ilk bakışta, küçücük bir köy mesela düşün; sayılı hanesi var, çiçek cenneti bahçeli evleri masal kitaplarından çıkmış gibi. İşte köşede ekmek fırını, işte gazeteci, kasap, belki bir berber, bir peynirci. Aynı köyde ben diyeyim üç, sen de beş şampanya üreticisi.

Çoğunun girişindeki levhalarda çat kapı gelen ziyaretçilere alışık olduklarını gösteren davetkar bir mesaj var. Başta ürkeksin, ama alışıyor insan zamanla. Zile basıyorsun, tadım için geldiğini söylüyorsun. Seni içeri buyur edip şampanyalarından ikram ediyorlar.

Gösterdiğin ilgiye oranlı olarak da tarihçeleri ve üretim felsefeleriyle ilgili bilgi paylaşıyorlar. Satın alma zorunluluğu yok. Meraklısını bulurlarsa, onlar da zaten keyfe geliyorlar. Çoğu ana babasından devralmış bu işi, hem çocukluk anıları, hem aile kültürü var iş ahlaklarının mayasında. Şevkle sahiplendiklerini, aşkla çalıştıklarını görmemek imkansız.

Ne diyordum ben, bu şatoya ilk gelişimi anlatacaktım. Bak, konu sevdiğimden olunca lafı taa nerelere getirdim. O Cumartesi günü diyordum, arkadaşlarla gündüz bu keyfi yaşayıp sonra akşam da gastronomik bir şölenin tadını çıkarmıştık. O zaman otuzlu yaşlardaydık hepimiz, enerjimiz de ateşimiz de gürül gürüldü.

Ertesi sabah geç uyandık. Herkes kahvaltıda “aman dün akşam çok yedik içtik” muhabbeti yaptı, biraz da suçlulukla. Sonra arabalara binip Brüksel istikametine dönmeden biraz daha buraların tadını çıkaralım diye anlaştık yine de.

Aramızdaki Bilinçli Çift bize bu şato otelden bahsettiler, konumunu, bahçesini ve servisini pek övdüler. “Oradan geçelim, hem o civarı görürüz, hem oteli ziyaret ederiz” diye aklımızı çeldiler. “Bir dahaki sefer için referans da olur” dediler.

Acemi Çift (ki onların bölgeyi ilk ziyaretiydi) gezme kısmına evet dedi ama “boğazımıza kadar tokuz, nolur artık daha az yiyip içelim” diye yalvardılar. Bizse keşif dürtüsüyle yola atılmıştık bile, en önden koşturuyorduk.

17. Yüzyıldan kalma bu şato binanın ihtişamıyla değil, onu şefkatle kucaklamış doğasının bonkör güzelliğiyle insanı daha ilk görüşte etkiliyor. Demir parmaklıklı kapıdan girildiği anda dış dünya gerçekten de dışarıda kalıyor. Çirkin sesler kesiliyor.

Kuş cıvıltısı akan suyun fısıltısına karışıyor. Yapraklar hararetli bir sohbette gibi hışırdıyorlar arka planda. Çim kokusu burun deliklerinden içine süzülüyor.

Azın çokluğunda kendini buluyor insan. Parkın sınırı ormana karışıyor, onun arkasındaki karayoluysa çok uzakta kalıyor. İnsanın yol bulup da buradan gidesi yok zaten, zamanı sündürmek için bahaneler arıyor.

Bilinçli Çift mekanın bizde yaratığı belirgin etkinin keyfini çıkarırken bilmiş bilmiş gülümsüyorlar. Onlar yeni evli o zamanlar, tropik bir adada masalsı bir törenle taktılar yüzükleri. Sürekli birbirlerinin gözlerinin içine bakıyorlar, aşk sözcükleri desen, havada uçuşuyor. Romantizmin kitabını yazmışlar.

Mekanın tadı damağımızda dönüyoruz Brüksel’e. Acemi Çift de bizim gibi düşünmüş olmalı ki, bir süre sonra ikinci bir gezinin planlarını yapmaya koyuluyoruz birlikte. Bu kez Yeni Çift ekibe dahil oluyor, Bilinçli Çift ise özür beyan ediyor. Yeni bir altılı kombinasyonda düşüyoruz yollara.

Cumartesi günü bölgenin daha önce görmediğimiz kısımlarını keşfe çıkıyoruz ama herkesin aklında vakitlice otele dönmek var belli. Hava kararmadan o parkın keyfini çıkarmak, gün batımında terasta oturup o yeşillikle bakışmak istiyoruz.

Yeni Çift mekanın methini duymuş ama daha önce hiç gelmemişler. Heyecanımız bulaşıcı, onlara da geçiyor. Nitekim, otele vardığımızda onlar da valizlerini odaya bıraktıklarıyla bahçeye koşuyorlar. Su boyunca yürüyoruz, ağaçlık alanlara dalıp dar patikalarda kayboluyoruz.

Zaman zaman su kenarındaki tahta banklarda soluklanıyoruz. Bazen tüm grup birlikte, bazen daha küçük kümeler halinde sohbet ediyoruz. Bu yeşillik, bu sabırlı sakinlik insanın zamanla mizacını bile değiştirebilir sanırım.

Laf lafı açıyor, konular birbirini kovalarken paylaşımlar samimi ve lezzetli. Çocukluk anıları gelecek planlarına takılıyor. Açık sorular düşüyor derken yeşile, yaratıcı yanıtlar sonra. Sessizlik oluyor bazen, saygın bir sessizlik.

Hava kararırken içeri geçiyoruz. Kış bahçesinde sunuyorlar akşam yemeğini. Kahkahalar havada kıvılcım misali yanıp sönüyor. Gece yıldızsız ama altımız da parlıyoruz.

* * * *

Bir Temmuz günü, bu sefer baş başa geliyoruz şatoya. Aylar süren maraton sonuçlandı, aklıma koyduğum iş artık benim. Bu hayal gerçekleşirse gider kutlarız demiştik, işte oldu. İçim pırıl pırıl, yüreğim hafif, bıraksan havalanacak.

Temmuz ayında hava kapalı, bulutlar kalın kalın katmerli. On iki derece var yok sıcaklık, yağmur kapıda bekliyor. Bahçenin tadını çıkaramadık, bırak dışarıda dolaşmayı, içerde bile ürperiyoruz.

Ana salonda veriyorlar yemeği. Pencereden bakıyorum ara ara. Başka gün olsa üzülür, bozulurum. Yaz ortasında bu ne talihsizlik der, surat asarım bütün gün.

Bugün o gün değil. Hava umurumda değil. Kendi ışığım yetiyor da artıyor bile. Sabrımı, çabamı, başarımı kutluyorum. İçim pırıl pırıl, yüreğim hafif, bıraksan havalanacak.

* * * *

Üç sene kadar geçiyor aradan. Yine şatonun yolundayız. Talihsizlik çıkınımız açılmış o dönem; üzüntüler, hastalıklar, belalar arka arkaya gelmiş. Ne zamandır ilk kez düzlüğe çıktık, moral arayışıyla kırdık dümeni güneye, büyülü bahçede huzur bulacağız.

Üç buçuk saatlik yolun son saatine üç kala lastik patlıyor. Demek dert çıkını daha boşalmamış. Çekici bizi Cambrai şehrinin en bilinen tamircisine götürüyor. Brüksel’de neredeyse sıfır stokla çalışan dükkanlara alıştığımızdan moralsiziz. Hemen değişmezse lastik yandık, rezil oldu hafta sonu.

Tamirciye girer girmez çaresiz romantik kadın kartımı kullanarak öne atılıyorum. Beni şaşkınlıkla dinleyen beş iri yarı adama geçirdiğimiz talihsiz dönemden sonra Fransız kültürünün koynunda avunmaya giderken yolumuzdan olduğumuzu, bu hafta sonunun gözümüzdeki sembolik önemini anlatıyorum neredeyse hıçkırıklar arasında. Tamirhane uzun zamandır böyle drama yaşamamış belli, ilgiyle izliyorlar performansımı.

Seferber oluyorlar sonra da adamlar. Biri beni teselli edip kahve ikram ederken, diğerleri arabanın başına koşup yarım saatte hallediyorlar işi. Ayrılırken de hafta sonumuzun kalan kısmının keyfini çıkarmamızı tembihliyorlar. Utanmasam alınlarından öpeceğim.

İki saat gecikmeyle varıyoruz şatoya ama hedefe ulaştığımız için mutluyuz. Bu vesileyle hem Cambrai şehrini görmüş olduk, hem de Fransa’daki araba tamir/bakım işlemlerinin kalitesi konusunda fikir sahibi olduk.

Hayat her zaman dört dörtlük olmuyor, en iyi sen bilirsin. Eldekinin tadını doya doya çıkarmak lazım.

* * * *

İşte bugün öğleden sonra da bu mekanın yeşilinde yüzerken gözlerim, şatonun uzun benim kısa tarihimin konukları geçiyor aklımdan. Bu cennetle tanışmamıza vesile olan Bilinçli Çift mesela: İnanmayacaksın ama birkaç yıl önce boşandılar. Onca aşk, onca muhabbet kifayetsiz kaldı. Bir yol sapağında vedalaştılar.

Acemi Çift desen, onlar çocuklular ekibine karıştı. Baş başa seyahatleri, yetişkin gezileri azaldı haliyle, başka öncelikleri var şimdi. İlginçtir ama geçenlerde itiraf etti arkadaşım; buraya kalmaya gelişimizden bir gün önce öğrenmiş bebek beklediklerini. “Haber çok yeniydi, o zaman söyleyemedim, çekindim” dedi utangaç bir gülümsemeyle.

Belki günün birinde ailecek, hep birlikte dönerler buraya. Çocuklar bağırış çağırış koştururlar bu büyülü bahçede. Kahkahaları yeşilliği okşar, bilge ağaçlar belli etmeden gülümserler aralarında.

* * * *

Bugün öğleden sonra bu parkta yürürken başımı kaldırıp o ağaçları seyrettim ben de. O yeşil öbekler vardı yine üstlerinde. Yeni Çifti düşündüm: “Çocukken biz ağaçlara tırmanır bu öbekleri toplardık” demişti kız. Kurutup dekorasyon amaçlı kullanıyorlarmış evlerinde.

sato2

Eşi ilerledikten sonra eklemişti alçak sesle kulağıma: “Ben çıkmazdım da, çocuklar benim için çıkarlardı ağaca”. Dünyanın en güzel gülümsemesi belirmişti dudaklarında o an, belli belirsiz bir göz kırpmıştı sonra da.

Bir ordu genç canlanmıştı o an gözümde. Koşup koşup ağaç gövdelerine sarılıyorlar. Aşkla tırmanıyorlar, en gösterişli öbeği bir an önce kapıp, bekleyene sunmak sevdasındalar. O gülümsemenin hayaliyle can buluyor bedenleri, devinimleri fişek gibi.

Bilge ağaçlar belli etmeden gülümsüyorlar aralarında.

* * * *

Soruyordun ya hani, senin Fransa’nın o küçük kasabasında ne anın, ne tarihin olur diye. İşte bu dediklerim var mesela, sonra sen varsın, seninle de hatıralarımız var bu bahçede.

“Hiç gitmedik ki biz oraya beraber” diyeceksin biliyorum. Oysa sen burada da benimleydin. Düşünsen azıcık bulacaksın.

Baba, hani geçen yaz bir gün buracıkta, şu su kenarındaki tahta bankta oturuyordum ben öylece. Annemi yeni kaybetmiştik, midemde bir taş, yüreğimde bir ateşle gezeliyordum ortalıkta. Sen gideli daha uzun zaman olduğundan belki, kafamda seninle konuşmaya daha bir alışkındım.

Akan Suya Anlattıklarım’ı o gün senin için yazdım. Ben anlattım da anlattım. Sana cevabını hiç öğrenemeyeceğimi bildiğim sorular sordum ardı ardına. Senin sessizliğin beni iyice konuşkan yaptı, saatlerce o sakin suya karşı çağladım.

O gün sen de, ben de buranın tarihine yazıldık.

* * * *

Güneş iyice alçaldı şimdi, akşam inmek üzere. Şatonun kütüphanesinde cam kenarındaki koltukta epey bir zamandır aralıksız yazıyorum. Yüreğimin parmaklarıma hararetle dikte ettirdiği bu anlarda başka bir boyutta yaşıyorum sanki. Dışarıdaki suskun yeşillik hem tanıklık, hem yoldaşlık ediyor bana.

Artık odaya çıkıp yemek için hazırlanmam gerek. Bugün özel bir gün malum, mutlaka hatırlarsın. Unuttuysan da annemden çekeceğin var, benden söylemesi. Bil ki o senin yokluğunda da kutlamaya devam etti.

Bizim de bu akşam şerefinize kalkacak kadehlerimiz.

Kaçarınız yok artık, şatonun uzun, benim kısa tarihimde sonsuza kadar bizimlesiniz.

Evlilik yıldönümünüz kutlu olsun.

Sevgi ve özlemle,

sato1

Courcelles Sur Vesle, Mayıs 2014

Uyuyan Adam ya da Tahammül

uyuyankiz

Sessiz adımlarla gelip yanımdaki koltuğa oturdu. Ben o sırada başım eğik vaziyette elimdeki teknoloji harikasıyla oynamakta olduğumdan yüzüne bakmadım bile. Konserin başlamasına artık dakikalar kaldığından salonun beklentisi de, kıpırtısı da artmıştı.

Cep telefonlarının kapatılmasını ya da sessize alınmasını rica eden ve konser boyunca fotoğraf çekmenin ve video kaydı yapmanın yasak olduğunu ilan eden o bildik anons yapılıyordu şu anda. Brüksel’in kültür ve sanat ortamında doyum arayan eklektik ve çok uluslu seyirci kitlesine usulünce hitap etmek gayesiyle Fransızca, Flamanca ve İngilizce olarak tekrar edildi bu mesaj. O tanıdık tekstin bitimine yeni bir ek yaptılar yalnız bu aralar; son bir ricada daha bulunmayı ihmal etmiyorlar iyi seyirler dilemeden evvel: “Lütfen öksürmemeye çalışın!”

Her seferinde bu garip ikazı takiben ölçülü bir itiraz ve saygılı kıkırdamalar yükseliyor salondan. Bu sefer de öyle oldu. Bazı seyirciler doğru mu duyduk dercesine teyit ettirdiler anladıklarını yanlarındakilere. Önümdeki sırada oturan üç yaşlı hanım da birbirlerine bakıp bilmiş bir edayla gülümsediler.

“Altın Kızlar” dizisindeki karakterlerin Avrupai tiplemeleriydiler sanki. İleri yaşlarına rağmen diri ve ince kalmış bedenlerine kaşmir kazaklar, ipek gömlekler ve klasik tayyörler giydirmişlerdi büyük bir özenle. Takıları benim diyordu, o söz sahibi pırlanta yüzüklere, babaanne yadigarı inci kolyelere hayranlıkla bakmamak mümkün değildi.

Saçlar seyrelmiş belki ama dikkatle taranmışlar. Aralarından birinin platin renkli topuzu muazzam bir tokayla tutturulmuş. Sımsıkı. Bırakın akşamın bitimine kadar dayanmayı, yıllar geçse milim çözülmez sanıyorsunuz.

Sahneyi kulise bağlayan kapı aralanıyor o sırada. Dünyanın en tanınmış genç müzisyenlerinden biri ününden beklenmeyecek bir sadelikle geçip o eşikten bizleri selamlıyor. Salon yıllardır bu anı beklemiş gibi fokurduyor hoş geldin alkışları yükselirken.

Resital daha ilk notasıyla esir alan cinsten, müzisyen iddialı. Kimsenin bir itirazı yok gibi, Lang Lang’ı bilenler zaten kendilerini onun büyüsüne kaptırmaya gönüllüler. Sürükleneceğimiz baştan belli de, hangi yöne ve nasıl bir ivmeyle akılacağı sürpriz sadece.

Ne kadar zaman geçti tam olarak bilmiyorum, gözlerim de dikkatim de sahneye kilitlenmiş olduğundan yanımda, yamacımda olan bitenin ayrımında değilim. İlk selama gelmişiz bile. Piyanist yerinden kalktı, hürmetle eğiliyor. Seyirci daha ilk notalarda şekillenen beğenisini göstermeyi bu ana kadar ertelemiş olmaktan mustarip alkışlarını bir volkan misali püskürtüyor.

İşte tam da o an yanımdaki adamı fark ediyorum. O muhtemelen epey bir zaman önce daldığı uykunun derinliklerinden sıçrayarak uyanmakta o sırada. İstemeden yarattığı sarsıntıda kendininkiyle birlikte benim koltuğu da sallıyor.

Bakıyorum da, önce şöyle bir “neredeyim, ne oluyor” kaygısı yaşıyor. İlk şoku atlatır atlatmaz da hiç bozuntuya vermeden alkışlayanlara katılıyor. Ne coşkulu ne de pinti el çırpışı. Salona kulak veriyor, alkış sesi durulmaya başladığı anda o da indiriyor ellerini aşağı.

Adam ellili yaşlarda olmalı. Orta boylu, tıknaz ve gözlüklü. Ona bir beden büyük gelen takım elbisesinin klasik, hatta tutucu kesimi, gözlüklerinin dikdörtgen kalın çerçeveleri, kırmızı yanaklı beyaz tenli yüzündeki hissiz, bomboş ifade itici geliyor bana. Elinde konserin programı var bir de sıkı sıkı tuttuğu.

Onu görünce biraz yumuşuyorum. Program için girişte ayrı bir kuyruğa girip bir de para ödemesi gerekmiştir diye düşünüyorum. Çalınacaklarla ilgilenmeyen insan ne diye böyle bir zahmete katlansın? Bak, iyi kötü giyinmiş süslenmiş de adam, özenmiş az biraz, kotu çekip gelmemiş. Hem kuzum kaç erkek tanıyorum ki Allah aşkına, tek başına klasik müzik konserine gelen? Bu şahsiyet en azından iyi niyetli bir adım atmış.

Ancak yorgun belli ki, gevşeyince de başı düşüverdi. Bundan sonraki kısma kulak verecektir mutlaka. Üstelik baksana sahneye en yakın kategoriden seçmiş yerini, bu bilet için epey para ödemiş. Umurunda olmasa niye yapsın o yatırımı?

Lang Lang yeniden tuşlara dokunurken ben de kafamdaki bu gereksiz tezleri silip müziğe kapılmayı diledim yeniden. Ancak kırmızı yüzlü adamın başı daha onuncu saniyede düşünce güleyim mi ağlayayım mı bilemedim. Horlamıyor neyse ki ama uzak diyarlara gidiverdi şimdiden.

O sırada önümdeki yaşlı hanımlardan biri çantasından çıkardığı deri kılıflı çok şık minik bir kutudan arkadaşlarına ikramda bulunuyor. Ben “bu ne ola ki?” derken bakıyorum hanımlar bilinçle kabul ediyorlar ikramı. Pastiller dağıtılıyor, öksürmemek için!

Tam “bu bilmeceyi çözdüm ama uyuyan adamın sırrı hala kendisinde saklı” derken aklımda bir ampul yanıp sönüyor. Belki diyorum adamcağız bu hanımların şoförü, ya da refakatçisi. Kadınlar belli hem varlıklı hem de kültürlü insanlar, adama da almışlar bir bilet, dışarıda bekleyeceğine o da müzik dinlesin demişler. Ne ince düşünmüşler.

Adam o anda yine zıplayarak uyanıyor. Önce sola benden yana, sonra sağa bakıyor. Sol elinin avuç içi yukarı, sağınki aşağı gelecek şekilde başparmaklar dışındaki sekiz parmağı kavuşturuyor. Bir an masaj yapar gibi çekiyor, sonra bırakıyor. Derken sol elinin bileğini sağ eliyle yakalayıp saate bakıyor.

Dikleştiriyor omuzlarını hemen sonrasında. Nihayet sahneden yana dönüyor olanca kayıtsızlığıyla. Program yeniden elinde, sıkı sıkı tutuyor onu bir can simidiymiş gibi. Bir kez bile içini açıp bakmadı henüz.

Dakika geçiyor geçmiyor, o baş yeniden sol yana düşüyor. Uzun bir süre sessizliğe bürünüyor kırmızı yüzlü adam. Ben bu durumun konsantrasyonumu bozmaması için elimden geleni yapsam da dikkatim dağıldı bir kere, kolay kolay toplanmıyor.

Allah’tan sahnedeki performans açılıştaki iddiasını sürdürüyor. Tam ilk baştaki huşu halime geri dönmek üzereyken adam yeniden sıçrayarak uyanıyor. Önce sola benden yana, sonra sağa bakıyor. Sol elinin avuç içi yukarı, sağınki aşağı gelecek şekilde başparmaklar dışındaki sekiz parmağı kavuşturuyor. Bir an masaj yapar gibi çekiyor, sonra bırakıyor. Derken sol elinin bileğini sağ eliyle yakalayıp saate bakıyor.

Deli olacağım. Bakmayayım diyorum ama görmeden edemiyorum. O uykuya dalıştaki kolaylık, uyanış rutinindeki tutarlılık, parmakların çekilişi, saate hep aynı abartılı jestle göz atış sinirime dokunmaya başlıyor. Taktım ben artık adama.

Ara verildi. Gözlemliyorum, ön sıradaki kadınlarla adam arasında en ufak bir iletişim olmadı. Kültür gönüllüsü cömert şen dullarla ilgili tezim böylece en körpe çağında çürüdü, yitti. Hiçbir bağlantıları yok bu insanların birbirleriyle.

Diğer yandan, bu adamın kimse için kalmak gibi bir zorunluluğu yoksa, çeker gider şimdi belki diye düşündüm hemen. Öyle ya, iki büklüm uyuklayıp bedenine işkence edeceğine gitsin yatağında uyusun mışıl mışıl. Kendini de beni de kurtarsın bu zulümden, değil mi?

Aranın bitimini haber veren melodili anons yapılırken sağ yanımdaki koltuk hala boş. Tam derin bir oh çekecekken aynı sessiz yürüyüşle geliyor dikdörtgen çerçeveli gözlüklü adam. Koltuğuna yerleştiğinde elinde dolaştırıp getirdiği programı görüyorum yeniden.

Lang Lang -sanki daraltım ona malum olmuş gibi -bana uyuyan adamın varlığını unutturabilmek için canını dişine takmış çalıyor ama ben adamı bir türlü algı alanımdan çıkaramıyorum. Hey güzel Allahım, iş midir bu yani? Sen aylar önceden bilet al, heyecanla bekle, gün say, akşamüstü işten çıkıp aç bil aç koşarak konsere gel. Derken elalemin adamı buraya çöküp bütün büyüyü bozuversin.

Deniz diyorum, bu kişi bir detay, bir gölge. Gerçek olan, esas olan Lang Lang. Algına hükmedebilirsin! Dene bir.

Kendim söylüyorum ama kendim dinlemiyorum. Müzik eşliğinde adamı izler oldum artık. O hep delirtici bir tutarlılıkla aynı rutini yaşıyor ve yaşatıyor.

Uykuya dalıyor, başı sol omzuna düşüyor. Olmadık bir anda sıçrayarak uyanıyor. Önce sola benden yana, sonra sağa bakıyor. Sol elinin avuç içi yukarı, sağınki aşağı gelecek şekilde başparmaklar dışındaki sekiz parmağı kavuşturuyor. Bir an masaj yapar gibi çekiyor, sonra bırakıyor. Derken sol elinin bileğini sağ eliyle yakalayıp saate bakıyor.

Ben ona bu denli sardığım için kendime sinirliyim aslında ama hıncımı yine ondan çıkarıyorum düşüncelerimde: Madem uyuyacaktın, ne diye geldin ki kardeşim? Ha, niyetin Lang Lang’ı ninni gibi kullanmaksa, bari arkalardan, kenarlardan bir yer seçseydin de bizim zevkimizi zehirlemeseydin.

Eğer paran çoksa ve nereye harcayacağını bilmiyorsan, üçüncü balkonun arkasındaki ucuz koltuklarda kıvranan konservatuar öğrencilerine bilet alaydın bari. Hatta anlaşırdınız; akşamları evine uğrar ninni de çalarlardı çocuklar cüzi bir ödeme karşılığında. Sen sağ ben selamet!

Sen biliyor musun hem, şimdi kapladığın o alanda olmak için can atan kaç kişi var dünyada? Onlar oraya bir otursalar bırak gözlerini kırpmayı yürek çarpıntıları arasında şükrederler yaradana. Yakışmadın kardeşim sen bence o koltuğa, olmadı hiç, sırıtıyorsun basbayağı.

Üstelik hiç utanma, sıkılma filan da yok bakıyorum sende. Ayıp oldu etrafımdakilere, müzisyene saygısızlık ediyorum demiyorsun hiç. Ya horlarsam bir sonraki seferde, ne kadar uygunsuz bir davranış olur diye geçirmiyorsun içinden. Evindeymiş gibi rahatsın. Pes diyorum sana, pes!

Kafam bu zehirli azimle çalışıp beni delirtmeye devam ederken, tahmin edebileceğiniz gibi kırmızı yüzlü adam yeniden uykuya dalıyor. Başı sol omzuna düşüyor. Olmadık bir anda sıçrayarak uyanıyor. Önce sola benden yana, sonra sağa bakıyor. Sol elinin avuç içi yukarı, sağınki aşağı gelecek şekilde başparmaklar dışındaki sekiz parmağı kavuşturuyor. Bir an masaj yapar gibi çekiyor, sonra bırakıyor. Derken sol elinin bileğini sağ eliyle yakalayıp saate bakıyor.

Konserin sonuna kadar yerinde, yanımda kaldı adam. Hatta ilk bise de bir uyanıklık anında fasulyeden de olsa şahit oldu. Ne zaman ki Lang Lang son bir küçük parça çalmak için piyanosunun başına oturdu, bizimki koltuğuna görülmez bir çivi saplanmış gibi ayağa fırladı. Arkasından kovalayan varmışçasına bir aceleyle terk etti salonu. Elinde artık rulo haline gelmiş programı tutuyordu hala.

*          *          *          *

Lang Lang Meksika doğuşlu olduğunu paylaştığı ama adını kendine sakladığı o içli melodiyi çalarken “nihayet baş başa kaldık Deniz” diye fısıldadı. “Yalnız biraz asabi gördüm seni bu akşam”.

İtiraf ediyorum Lang Lang, pek tahammülsüzüm bu aralar. Toleransım azaldı sanki. Kolay sinirleniyorum. Barut fıçısı gibiyim, alev almaya da bayılıyorum. Bu hal zaman zaman karakterimi bile gölgeleyecek şiddette gösteriyor kendini. Bazen düşündüklerimle kendimi bile şaşırtıyorum.

Yakın zamanlarda okuduklarımı, gördüklerimi, duyduklarımı sindiremedim de ondan oldu aslında. Midemle yüreğim arası bir yerde fena halde şişkinlik yaratıyor gelişmeler. Gelecek nasıl olacak hiç bilemiyorum.

Saygısızı, yüzsüzü, pişkini, derisi kalını, ar damarı çatlamışı kaplamış sanki dört yanı. Dürüstlükten nasibini almamışa, yalan söylemekte uzmanlaşana, emrivakinin kitabını yazmışa öfkeliyim. Suçluların cezalarını bulacağı, düzgün insanların hak ettiklerini alacakları öğretilmişti bize halbuki. Şimdilerde çok şaşkınım, düpedüz afalladım.

Annem “baban iyi ki bugünleri görmedi, çok üzülürdü” derdi ara ara. Şimdi ben her ikisinin ardından aynısını düşünür hale geldim. “Bu da mı oldu?” demeye kalmadan daha inanılmazı gerçekleşiyor memlekette.

Olabilirlikteki olumsuzda sınır tanımadan ve hızla ilerlediğimiz bir noktada, ne yazık ki hala bazı demode ve işlevsiz söylemlerle zaman kaybetmeyi de sürdürüyoruz. Panikle ya da hayal kırıklığıyla atılan talihsiz adımlar, dile getirilen yakışıksız sözler üzüyor ve düşündürüyor derinden.

Güç sahibi olduğunu iddia edenin kendini ifade ediş tarzı ve bilinen seviyesi söylenenin içeriğiyle bir olup damarımıza çok kötü basıyor bazen. Soğukkanlılığın yitirildiği noktaysa çok tehlikeli. Karşıdakinin gayesi belki de. Çünkü oraya gelindiğinde haklı haksıza karışıyor, kurunun yanında yaş da yanıyor. Her yer gri, kirli isli gri bir renge bürünüyor.

Diller pabuç kadar, herkes bağırarak konuşuyor. Gözlerde kin var. Kırmızı suratlar gergin ve çirkin. Tükürükler saçarak ifade ediyoruz kendimizi. Üstelik herkes kendi tribünlerine oynuyor.

Sonuçta el ele verip bir güzel düşüyoruz. Zaten alçaktan başlayanın canı daha az acıyor. Alışık olmayan neye uğradığını şaşırıyor o hengamede. Kuyunun dibine kırık yumurtalar misali dizildiğimizde farklılar artık birbirlerinden daha da uzaktalar.

“Uyuyan adama çıktı desene bütün bunların faturası” diyor Lang Lang gülerek. “Biraz da sana aslında düşünürsen; malum keskin sirke küpüne zarar!”

 *          *          *          *

Haklı biliyorum Lang Lang, çok haklı. Ben güzelim konserin kaçırdığım anlarına yanmaya devam ederken, komşu koltuktaki yabancı çoktan evine varmış bile. Pijamalarını giymiş, yatağına yatmak yerine salonundaki kanepeye kurulmuş.

Çok geçmeden yeniden uykuya dalıyor kırmızı suratlı adam.

Başı sağ omzuna düşüyor.

 

Paris, Nisan 2014

… Meselesiydi

Metronun kapılarının kapanmak üzere olduğunu bildiren siren sesi istasyonun duvarlarını tırmalarken o nefes nefese koşuyordu araca doğru. Kıpkırmızı olmuştu suratı, bakışlarındaki azmi gördüm. Gövdesi şahlanmıştı, kısacık saçları diken diken.

Yakışıklı adamdı, atletlerinkini anımsatan bir bedeni vardı. Tüm iradesini tek bir amaç üstünde yoğunlaştırmış ve gövdesini o yola adamışçasına koşuyordu. Sırt çantası da onunla beraber.

Üç dakikaya kalmaz yenisi gelecek olan bir treni yakalamanın neden onun için bu kadar önemli olduğunu düşünmeden edemedim. İnadı ve kararlılığı şaşırttı beni. Bakakaldım arkasından.

Belki rekabetçi bir ruhun kurbanıydı.

Belki de olay gerçekten hayat memat meselesiydi.

* * * *

Kırmızı süet ayakkabılarına takıldı gözlerim önce. Orta yükseklikte kalın topukları vardı aynı süetle kaplanmış. Gece mavisi kadife ceketinin üstüne taktığı koyu yeşil bir kılıfta niyeyse çello olduğunu hayal ettiğim bir müzik aleti taşıyordu.

Önümde merdivenleri ağır ağır tırmanırken belli belirsiz mırıldandığını duydum. Fısıltısındaki melodinin yumuşaklığı kırmızı süetin dokusuna uydu. Siyah gür saçları her adımda kabardıkça kabarıyordu.

Biraz şiirseldi, biraz artistik. Azıcık vardı, azıcıksa yok. Gerçek dünyanın yer altı koridorlarında gezen bir masal prensesini andırıyordu.

Belki müzik aşkınaydı hepsi, belki ilham meselesiydi.

* * * *

Bıyıklarından alamıyorum gözlerimi. Kıldan bir heykel yaratırcasına budamış, şekillendirmiş onları. Sağ ve sol uç tıpatıp aynı oranda önce inceliyor, sonra yükseliyor. Orta yaşlı tıknaz adam gülmüyor, çevresinde olan bitenle ilgilenmiyor. Sanki sadece bıyıklarını taşımak için yaratılmış, bütün gün onları gezdiriyor.

Racon meselesi mi acaba yoksa bir hikayesi mi var? Bir miras mı bu alışkanlık yıllar önce kaybettiği bir aile büyüğünden yoksa bir farklılık arayışı mı sadece?

Var olma savaşı mı bu çivisi çıkmış evrende?

Yoksa suskun bir saygı duruşu mu artık aramızda olmayana?

meseleaile

* * * *

Aynı sokağın o bildik köşesindeydi yine. Seyyar müzisyenin saksafonundan “My Way” şarkısının notaları dökülüyordu boncuk boncuk. Üstelik sabahın sekiz buçuğunda.

Gelen geçenin gözlerinin içine bakıyordu çalarken. Dertli olmasa da, en derininden tecrübeliydi belli. Önünden akıp giden kalabalığa karışmadan fısıldıyordu: “Bu denli ciddiye alınacak bir durum yok şu günlük koşmacada, hepimiz insanız sonunda”.

Görmüş geçirmiş tınısı inandırıcıydı. Tehditkâr değil, sevecendi dili. Belki bir uyarı, belki bir davetti şarkısı. Yaşamın verdiği dersler üstüne bir çeşitlemeydi.

Kendi olmak mücadelesiydi belki bir bireyin. Sadece ekmek parası için miydi yoksa hepsi?

* * * *

Siyahi ayaklarında payetli sandaletler vardı o kış gününde. Kıpkırmızı ojeler sürülüydü ayak tırnaklarına. Ellerine baktım, manikürsüzdüler. Üstünde kahverengi bir manto ve boynunda sade yün bir fular vardı. Simsiyah saçlarında disiplinli örgüler gördüm, yüzündeyse sıfır makyaj.

Alışkanlık meselesiydi belki, köklerin gölgesiydi ya da.

* * * *

On beş yaşlarında ya var ya yoktular. İlki ince uzundu, arkadaşı da narin ve inadına kısa. Uzun olan kız kıvırcık saçlı ve gözlüklüydü. Yanındaki sarışın ve kendinden emin. Bir ellerinde sandviçleri, öteki ellerinde plastik şişelerdeki içecekleriyle koşarak daldılar metroya. Uzun olan geri indi sonra, sarışın kahkahalar atarak takip etti onu.

Sonra yeniden bindiler ve bakışlarıyla anlaşıp gülüşerek indiler. Siren çalana kadar devam etti oyunları. Sonunda kapılar kapandı, platformda kaldılar. Umurlarında değildi. Hem zıpladılar, hem katıla katıla gülmeye devam ettiler vagondaki yolculara el sallarken.

Belki saçmalıktı, belki adrenalin meselesi. Dertsiz gençliklerinin çığlıkları kulaklarımda yankılandı.

* * * *

Yaşlı çift metroda karşılıklı ama çapraz oturmuş. Kadın koridor tarafında ve geri geri gidiyor, adam pencere kenarı koltuğunda ileri. Her yeni durakta tam da metro soluklanırken adam kadından yana eğiliyor ve kaç durak sonra ineceklerini fısıldıyor.

“Üç durak kaldı!”

Kadın sessiz ve kaybolmuş bakıyor. Belli belirsiz sallıyor kafasını.

Metro hareket ederken soluklarını tutup tembihlenmiş gibi susuyorlar. Sonra adam tekrar dile geliyor:

“İki durak kaldı!”

Kadın haberi ilk kez duyuyormuş kadar şaşkın, gözlerini kırpıştırıyor. Adam eliyle iki işareti yapıyor.

Yine sessizlik.

Adam koltuğunun ucuna doğru kayıyor, heyecanlanmaya başladı, sanki iki canın sorumluluğunu o taşıyor.

“Bir durak sonra ineceğiz, yani bundan sonrakinde ineceğiz!”

Kadının pozunda hiçbir değişiklik yok. Gözlerinde ne ışıltı ne telaş.

Benim azıcık kalbim çarpıyor.

“Haydi, iniyoruz kalk” diyor adam. Kadın bir emrivakiyle karşılaşmış gibi irkiliyor.

Adam kolundan tuttuğuyla kapıya doğru ittiriyor kadını. Otoriter ama ölesiye sevecen dokunuşu. Bu durum daha önce başına gelmiş, hissediyorsunuz.

Kapıların az sonra kapanacağını bildiren siren çalarken atıyorlar kendilerini dışarı. Kadın tökezliyor, adam onu belinden kavrayıp toparlıyor durumu.

Elele tutuşuyorlar yürüyen merdivenle çıkarken. Yine kimse konuşmuyor.

* * * *

Gecenin karanlığında tramvay bekliyorum. Cadde şimdilik canlı, arabalar vızır vızır geçiyor. Yayalar uyumuş ama, duraktaki tek yolcu da benim.

Az önce keyifli bir sergi açılışından çıktım. Mis gibi bahar havası da kanımı kaynattı, epey bir yürümüşüm. Ancak saat ilerliyor, eve de daha epey yol var. Bir taşıt bulup ona sığınacağım.

Brüksel’de yeni bir adet çıkardılar son zamanlarda. Bazı tramvayları allayıp pullayıp gezici lokantaya çeviriyorlar. Önceden yerinizi ayırtıyorsunuz. Sonra da hem şehir turu atarken hem de akşam yemeğinizi tadıyorsunuz.

Demin yürürken bir tanesi salına salıma geçti önümden. Salı akşamı olmasına rağmen epey de doluydu, biraz şaşırdım. Genç çiftler vardı içinde, kızlar süslenmiş, erkekler takım elbise giymiş. Garsonlar koşturuyor. Şaraplar yudumlanmakta. Her ürünün bir alıcısı var sanırım dünyamızda.

Duraktaki banka yerleştim. Bahar havasıyla barışık oturuyorum. Tarifeye bakarsak daha beş altı dakika daha buradayım. Yan sokaktan görünüşünden evsiz barksız olduğunu tahmin ettiğim genç bir adam geliyor benden yana.

Saygılı bir mesafede duruyor, belli ki beni ürkütmemeye çalışarak iyi akşamlar diliyor. Ben de onu selamlıyorum. Sonra herkes kendi sessizliğine gömülüyor. Ben durağın ışığı altında elimdeki kitabı okumaya çalışıyorum.

Yaklaşan aracın sesiyle irkilip ikimiz de başımızı yoldan yana kaldırıyoruz. Az önce gördüğüm yemekli beyaz tramvaylardan biri geçiyor önümüzden, tabii ki durmadan. Bir an göz göze geliyoruz yabancıyla, yüzünde son derece manidar, bir o kadar da samimi olduğunu düşündüğüm bir gülümseme var.

“Ben aslında ona binseydim hiç fena olmazdı!” diyor. Çocuk masumiyetinde tonlaması.

Mizah meselesiydi diyorum belki, belki çok acil ihtiyaç.

Ben o an kendimi nereye koyacağımı bilemedim.

* * * *

Metronun çıkışındaki kaldırımda kenetlenmiş öpüşüyorlar
Hem akşamın karanlığından
Hem birbirine yönelmiş yüzlerinin ketum gölgelerinden
Yaşlarını çözemedim
Gençtiler ama, duruşlarındaki körpeliği hissettim

Onları rahatsız etmeden süzülüp geçmek istedim yanlarından
Kız beni fark etti
Yolu tıkadıklarının ayrımına vardı hemen
Çocuğu kollarından yakaladığıyla kenara çekti bana geçiş vermek için

Genç rüyadan uyanır gibi silkindi o an
Kız adına hayıflandım biraz, laf aramızda
Aşıkken bile nasıl da yüklü bunca farkındalıkla

Belki kadınlık içgüdüsüydü
Temkin meselesiydi ya da
“Çevre ne diyor?” tasasıydı genlerdeki

Keşke aşk olsaydı sadece
ve teslimiyet.

Brüksel, Nisan 2014

Piyanist

O akşam senin de sevdiğin, seninle sevdiğim piyanistin konserine gittim. Bu sefer değişiklik yapmış; o dinlemeye alıştığımız triosuyla gelmedi. Yalnızdı. Bildiğin solo, kelimenin tam anlamıyla.

Binaya yalnızca müdavimlerin malumu olan kapıdan girdik. Ana arterdeki keşmekeşe hiç dalmadan direkt parter katına ulaştık. Konserin başlamasına biraz zaman vardı.

Senin için bir kadeh içtim. İş yerinden geldiğimden akşam yemeği yiyememiştim. Küçük taze sandviçlerden vardı, peynirlisinden bir tane aldım. Açlığımdan mı bilmem, pek lezzetli geldi. Tok karnına sanatı özümsemek daha kolay, biliyorsun.

Saat sekize üç kala ortalık boşalmaya başladı. Beklentilerimizi kuşanıp yerleştik koltuklarımıza. Steinway & Sons marka piyano sahnenin orta yerine kurulmuş, dokunulmayı bekliyordu. Yüreğim heyecanla kabardı, “o tuşları dillendirmek nasıl müthiş bir keyif olmalı” diye geçirdim içimden.

Derken sahneyi kulise bağlayan kapı aralandı. Piyanist tanıdık koyu renk gömleği ve kot pantolonuyla süzüldü sahneye. Çok zayıflamış ama bir görsen, erimiş dersin. Saçları da artık ağırmış, bildiğin gri. Yüzü kaşık kadar kalmış, bedeni kırılgan.

Piyanistteki değişimi sindiremediğim için gözlerimi ondan alamıyorum. “Ne oldu sana?’ diye sorası var yüreğimin. Onu son gördüğüm anla şu dakika arasındaki farkı sadece geçen zamanla açıklayamıyorum bir türlü.

Kalbim aldı sazı eline, geveze bir bülbül misali şakıyor: “Söyle bana ne oldu? Hangi kayıp seni böyle erken yaşlandırdı? Hangi acı, hangi hastalık, hangi ihanet girdi kanına? Taşıyabileceğinden çok daha fazlasını mı gördün?” diye soruyor.

O pufun ucuna ilişti eğreti.  Nasıl rahat etti o konumda anlayamadım. Kollarını piyanoya doğru uzattı. Parmakları değdi tuşlara. Başı eğildi onlardan yana. Bizi unuttu.

Sanki içine döndü ve canını yakan, yüreğine dokunan ne varsa onu anlatmak için çaldı. Birinin en mahrem sırrına ortak oluyormuş gibi suçlu bir zevkle dinledim onu. Duymak öyle yakıcı bir öncelik olmuştu ki dayanamayıp gözlerimi yumdum.

Parça bittiğinde bir saniyelik sessizliği takiben koptu alkış. Bildiğin alçakgönüllü tavrıyla ayağa kalktı, selam verdi olanca sessizliğiyle. Bembeyaz kolalı bir kumaş peçete vardı elinde. Terini ona sildi. Saygısı sonsuzdu dinleyenlerine ama kimseyle göz göze gelmedi. Hiç gülümsemedi.

Yarım kalmış sözüne devam eder gibi girdi ikinci parçaya. Aktı, aktı. Biz sürüklendik peşinden. Sanki o önceden ısınmış olduğundan depara kalkmıştı, bizse henüz neye uğradığımızı anlamadan koşuyorduk peşinden. Biz nefes nefeseydik, o arkasına bakmıyordu.

Bir noktada buluştuk, sarıldık. Yüreğimiz aşkla, heyecanla inip kalkıyordu. Onunla olduğumuzu hissetti sanki, zarif bir huzur sinyali yanıp söndü gözlerinde. Parmakları müteşekkir bir edayla dokundular klavyeye. Piyanonun ezberi bozuldu, piyano körkütük aşık oldu.

Ben o anı senin, sırf senin için gördüm.

Selama durdu, terini sildi, yine bizi -ne tek tek ne de bir bütün olarak- görüyor gibi değildi. Kolalı peçeteye sildi ellerini, alnını, devam etti. İnmediğim derinliklere indik beraber, zikzak yaptık yollarda. Anlatacakmış gibi yaptı, karar değiştirdi sonra. İçine kapandı ansızın, derken bize doğru uzandı eli. Bu kez birbirimize dokunmadan bakıştık, ilk kez bakıştık müzikle.

İnanılmaz bir alkış koptu. Bütün salon etkisindeydi sanki o bakışın. Faz farkını kapatmıştık. Hissetti. Hissettik.

Dördüncü parçayı körkütük sevdalı bir elin sevdiğine dokunuşundaki yanık yumuşaklıkta çaldı. Tüylerim diken diken dinledim. Piyanoyla bir bütündüler artık, aklımda aşk, çok kudretli bir aşk, bir tutam hüzün ve muhabbet.

Bitirdiğinde yeniden bir ağızdan haykırdı salon alkışlarla. Ayağa kalkıp selam verdi. İnandım ki, gözlerindeki gölge en yürekten tezahüratın bile silemeyeceği cinstendi. Gördüğü ilgiye kayıtsız değildi, tekrar tekrar eğilen gövdesiyle o alkışlar için candan teşekkür ediyordu. Ama yine hiç konuşmadı.

Hatırlarsın, triosuyla geldiğinde arada bir iki kelime de olsa ederdi. Parçanın adını, bestecisini söylerdi. Şimdi hep susuyordu. Sadece çalası vardı belki, kelimeler sokmak istemedi notaların gürül gürül akışının arasına.

Her yeni başlangıçta piyanoya ayrı bir iştahla sarılıyordu. Bazen enstrümanla ikisi kendi aralarında fısıl fısıl dertleşiyorlardı. Birbirlerine dönüktü bedenleri, sadece kendilerinin bildiği ama duyanları derinden etkileyen bir dilde. Anahtar deliğinden gözetler gibi dinledim.

Böylesine mahrem bir anın sonunda, olmadık, beklenmedik bir noktada bir delilik hali geliyordu adama. Bilirsin, ona “emprovizasyonun kralı” lakabını takmışlar, o akşam da krallığını konuşturdu işte. Ara ara nasıl dellendi, nasıl şahlandı bir görsen. Düşündüm ki piyano bile şaşırdı.

Yükselişler sırasında sahnede tek bir piyanistin değil koskoca bir orkestranın olduğunu düşünüyor insan. İnanmayacaksın belki ama, enstrümanların seslerini ayrı ayrı işittiğimi bile iddia edebilirim; o denli gerçek bu yanılsama. Ve geçişleri; önce beklenmedik gelen, sonra tam zamanında.

Uça savrula ilerliyoruz müzisyenin peşinde. Aklıma trio performansları geliyor yeniden, müzisyenlerin arasındaki iletişim, göz göze bakışıp konuşmaları. Keyifle kıvrılan dudaklar, müziğin ritmiyle sallanan başlar, tempo tutan ayaklar, şıklatılan parmaklar. Hiçbiri yok bugün, başka türlü zamanlardayız.

Parça aralarında verdiği kısa selamlar dışında aralıksız tam iki saat süren performansı sonlandığında salon hala aynı büyünün etkisindeydi. Antrakt verilmemesinin ne kadar bilinçli ve yerinde bir seçim olduğunu düşünüyordum. Harikulade bir kitabı baştan sona bir nefeste okumaya benzer bir deneyimdi.

Alkışlar dakikalarca devam etti, bis beklentisindeydik. Kırmadı. Çok tanıdık bir temadan girdi, indi, çıktı, dolaştı, yuvarlandı. Teknik ve artistik açılardan mükemmele teğet geçiyordu ama yürek yükünü hissediyordum hep.

Salonun bir kısmı artık ayaktaydı. Piyanist bizi kırmadı. Yeniden oturdu piyanonun başına. Bambaşka bir devre ve çok farklı bir besteciye taşıdı bizi.

Önce onu hatırlattı, aklımıza düşürdü. Ardından önce azar azar sonra dev adımlarla uzaklaştı ondan. Apayrı bir noktaya ulaştığında zevkten sarhoş olmuş ama kimliğimizi unutmuştuk. Bitişinde ilk temaya döndü, biz artık onu bile farklı algılıyorduk.

Seyirci doyamadı piyaniste. Alkışlar eşliğinde bir kez daha sahneye geldiğinde sırf bizi kırmamak adına kısa bir parça çalıp gidecek sandım. Yanılmışım. Kolaya kaçmadı, geçiştirmedi. Cazın en bilinen klasiklerinden birini elinden tuttuğuyla bir dönme dolaba bindirdi. Yükseldiler beraberce.

Biz seyirciler başımız göklerde izledik onların tırmanışını, bize doğru inişlerini sonra ve tam önümüzden geçerken o tanıdık göz kırpışlarını yeniden havalanmaya başlamadan az önce. Asla monotonlaşmadan döndü o çark. Düzenek aynıydı, çember de aynı çember, fakat her tur ayrı bir serüven yaşattı.

Dönme dolap durduğunda hala şaşkın, hala aç bir alkış daha koptu salonda. Tam selam verip ayrılacakken sahneden orta yaşlı, iri kıyım, sarışın bir kadın belirdi yanında. Elinde devasa bir buket taşıyordu, sarı ve portakal rengi lalelerden oluşan bu aranjmanı piyaniste takdim etti.

Kadının tavrı acemi olmasa da oldukça sıkılgandı. Lacivert bir tayyörü vardı, kısa da olsa topuklu bir çift ayakkabı giymiş, saçlarını da belli ki bir saat kadar önce fönletmişti. Yine de o birkaç dakika için de olsa, piyanistle aynı spotun altında bulunmak zevkini yaşamaktan çok, görev bilinciyle hareket eden bir devlet memuru gibi üstüne düşen sorumluluğu yerine getirmeye adamıştı kendini.

Kadın buketi verdiğiyle yok oldu sahneden. Piyanist elinde buketle bir kez daha selama durduğunda o daha şimdi bahçeden toplanılmış kadar taze görünen lalelerdeki yaşam ve bahar müjdesinin onun sapsarı benzi ve ince bedeniyle ne şok edici bir kontrast oluşturduğunu gördüm. Yüzünü endişeyle tararken dudaklarının belli belirsiz ve sanırım ilk kez kımıldadığını gözlemledim: “Thank you!”

pianistincicekleri

Piyanist zor bir dönemden mi geçiyordu yoksa o sadece bir imaj değişikliğine ihtiyaç duyduğundan mı zayıflamıştı, bilemem tabii. Bildiğim önceki konserlerinde tanık olmadığım duygu yüklü bir ustalık, olgun bir tını ve yakıcı bir aşmışlık bulduğum bu performansında. Derimin altına işleyen bir söylem.

Yaşamışlığımız ifadeye yansıyor, deneyimlerimiz suflör misali fısıldıyorlar durmadan, yolumuzu şaşırmayalım diye. Kırığımız da çürüğümüzün de “bugünkü biz” in yaratıcısı. Tanınmamış acı anlatılamıyor, kendi gözlerimizle görmediğimiz manzara hep başkasının resmi olarak kalıyor.

Sen “piyaniste benden selam” diye yazmıştın. Emin ol aldı selamını. Hatta bana öyle geldi ki, senin hikayen de malum oldu ona. Tek kişilik ordunun mucizevi gücünü hissetti.

Biraz da senin için çaldı o gece.

Brüksel, Mart 2014

7B’deki Yolcu

7byolcusuresim

Online check-in yapıp kendime ön sıralardan pencere kenarı bir koltuk seçmiştim. Uçağa binip, yerimin bulunduğu sıraya geldiğimde biri esmer, diğeri mısır püskülü rengi saçlı iki kadının üç yaşlarında bir kız çocuğuyla beraber o alana yerleşmiş olduğunu gördüm. Çocuk ağlıyor, hatta yırtınıyor. İki kadın da şimdiden perişan vaziyetteler.

Hallerine acıyıp “benim yerim 7A, ancak siz madem oturdunuz, isterseniz orada kalın, ben koridor tarafındaki koltuğa oturayım” diye bir öneride bulunuyorum. Kadınlar “hay Allah, biz yanlış oturmuşuz, biz burayı altıncı sıra sanmıştık” deyip ayaklanıyorlar hemen.

Onlar bin bir poşet, çanta ve oyuncakla birlikte ön sıraya geçerken koridordaki bütün akış duruyor haliyle. Uçuş görevlileri acele etmeleri için ikaz ediyorlar, “söylemesi kolay tabii” diyorum içimden, kalan iki torbayı taşımalarına yardım ederken. Nihayet yerlerine ulaştıklarında da şimdi boşalan 7A’ya geçip oturuyorum.

Birazdan 7C koltuğunun sahibi geliyor: orta yaşlı, orta boylu zayıf bir adam. Koridor komşusu 7D’deki genç kadınla beraber seyahat ediyorlar. Konuşmaları yüksek perdeden devam ettiğinden biriki dakikaya kadar adamın üniversitede hoca, kızın da öğrencisi olduğunu anlıyorum. Bir konferanstan dönüyor gibiler.

Adam o sırada Amsterdam’ı anlatıyor. İçerikten o şehirde uzatmalı turist olarak birkaç gün geçirdiği sonucuna varıyorum. Ancak şişirilmiş balon misali havaya saldığı sözlere baksanız, onun şehir üstüne tezler yazdığına inanabilirsiniz. Öğrencisi de o kanıda, gözlerinde yanıp sönen ilgi kıvılcımlarıyla can kulağıyla dinliyor adamı.

Ben o sırada daha çok “aman orta koltuğun taliplisi çıkmasa da yayılarak gitsek” derdindeydim. Koridordaki trafik hala durmadı ama, uçağa yolcu alımı devam etmekte. Elimde bir ay kadar önce Washington’daki kitapçıdan bir heves aldığım ancak günlerdir okumak için mücadele verdiğim bir kitap var.

Bu yazarla ilk tanışmam, Pulitzer ödülünü de kapmış duydum. İştah ve heyecanla atıldım ondan yana ama kitap bir türlü sarmadı beni. Kesik kesik ilerliyorum satırlar arasında ve sürekli “bunda bu kadar beğenilecek ne var?” diye soruyorum kendime. Oysa bir güzellik görmüşler ki şereflendirmişler. Peki, ben niye göremiyorum? Neyi kaçırıyorum?

Korktuğum başıma geldi: 7B’de oturacak yolcu başımızda dikiliyor. Hoca kalkıp yol verdi genç adama, o başıyla sessiz bir selam vermekle yetindi. Otuzlu yaşlarda, esmer, orta boylu tıknaz biri bu gelen. Çantası ve montuyla oraya buraya çarparak yerleşiyor yerine.

Tipine bakıp Türk olduğunu düşünüyorum. Oturduğuyla anında yayılıp etki alanını belirlemeye gayret eden bir sürü iri kıyım ve kaba erkek yolcuyla yan yana seyahat etme macerasını yaşamış bir kadın olarak hem şüpheci hem de temkinliyim. Silahlarımı kuşandım.

“En iyi savunma saldırıdır” diyerekten öncelikle sağ kolumu aramızdaki kolçağa yerleştiriyorum. Sonra kitabı kenara koyup, elime aldığım sivri bir Türk gazetesini çarşaf gibi açıyorum. Kendimce “bana hiç bulaşma, yakarım” demeye çalışıyorum.

Bir noktada kolu koluma çarpıyor. Ben ters bir sessizlik savuruyorum onun yüzüne, sıkılgan bir “sorry” düşüyor genç adamın dudaklarından. Omuzları bedenine doğru katlanıyor sanki, bakışları kendi dizlerini tarıyor. Meydan okuyucu değil, bilakis son derece ürkek çıkıyor sesi. Ben hala onun beni -okuduğum gazeteye rağmen- yabancı sanan şaşkın bir Türk olduğunu düşünüyorum o sırada.

Sırt çantasını koltuğunun altına yerleştiriyor. Montunu beşe katlayıp çantanın üstüne tıkıyor. Kalkış anonsu gelince kemerini bağlamak için uzun bir mücadele veriyor. Aynı anda dokunup ısrarla tokanın üst dilini kaldırdığından kemer bir türlü takılamıyor.

Kimseye sormak istemediği belli, kimsenin de görmemiş olmasını diliyor. İnsan belki de bu yüzden yardım önermeye çekiniyor. Deneme yanılma usulü doğru yöntemi buluyor. Kemerin “şık” sesiyle bir oh çekiyor. Yol boyu bir daha dokunacağını zannetmiyorum o alana.

Hoca o sırada hala Amsterdam anılarını paylaşıyor. İçinden kanallar ve bisikletler geçen cıvıltılı sokaklarını, hafif yana yatmış dar merdivenli evlerini, kahve dışında seçenekler sunan kafelerini, düzenlemeler sonrasında yeniden açılan Rijksmuseum’un macerasını aynı trenin vagonları gibi ardı ardına sıralamış, anlattıkça anlatıyor. Kız heyecanla dinliyor. Ne duysa bayılıyor, anında kayda alıyor.

Sahte sarışın anne ve akrabasıysa perişan durumdalar. Çocuk canına kasteden varmışçasına avaz avaz bağırıyor, bir an susmadı. İçim daralıyor.  Gazeteyi kaldırıp kenara koydum, Pulitzer’i hak eden satırları bulup o kavuşmada huzura erişmeyi hayal ediyorum.

Diğer yandan da 7B’deki adam acaba ilk kez mi uçağa biniyor diye düşünüyorum. Kemerle epey savaştı savaşmasına ama öyle çok stresli de görünmüyor uçak şimdilerde burnunu dikmiş yükselirken. İnanılmaz sakin hatta, bir rahatsızlığı varsa yükseklikten değil, etrafını saran insanlardan diye düşünüyorum niyeyse.

Çantadan çıkardığı kitap sayfalarını önündeki koltuğun cebine yerleştiriyor. Herhangi bir kitaptan gelişigüzel koparılmış sayfalar bunlar ve bilemediğim bir dilde yazılmış sözcükler var üstlerinde. Niyeyse kullanım kılavuzlarını anımsatıyorlar bana. Hangi akla hizmet böyle parça parça taşındıklarını düşünüyorum.

Seyir yüksekliğimize eriştik, kabin ekibi yemek koşturmasına soyundu. 7B’deki yolcu hiçbir şey yapmadan oturuyor. Arada benim üzerimden pencereden dışarı bakıyor dikkatle. O açıdan gri gökyüzü dışında görebileceği hiçbir şey yok oysaki.

Kolları genelde dizlerinin üstünde duruyor. Bazen, çok kısa bir an, onları göğsünde kavuşturuyor. Uçağın içinde olan bitenle ilgisi yokmuş gibi. Sayfalar da koyuldukları yerde duruyor, onları eline alıp okumaya yeltenmiyor.

Ön sıradaki kız çocuğu kaynar su kazanına atılmışçasına cıyaklıyor. Annesi onu pışpışlamaktan bezgin düştü, taktikleri azaldı. Şimdi ayağa kalktı, koridorda bir aşağı bir yukarı yürüyor.

Benim kitapla savaşım devam ediyor. Oysa 7B’deki yolcu, itiraf edeyim, daha çok dikkatimi çekiyor o sırada. Kitaptan daha ilginç bir hikayeyi anlatıyor bakışları, tavırları. Yine de -bir inat yüzünden belki- kitabı kapatıp kenara koyamıyorum.

Yemekler servis edilmek üzere. Hoca artık iyice havaya girmiş, Rutkay Aziz taklidi bir ses tonuyla

“Sen ne yiyeceksin Gamze?” diye soruyor.

Kız bocalıyor, sanki “gelecek seçimlerde kime oy vereceksin?” sorgusuna yanıt bulmak için mücadele veriyor.

“Köfte mi yoksa tavuk mu?” diye açıklıyor hocası. Ve “ben köfte yiyeceğim” diye ekliyor.

Kız da köfte yiyecek, eli mahkum.

Uçuş görevlisi de benim gibi 7B yolcusunu Türk sanıyor ve dolayısıyla ona Türkçe hitap ediyor yemek tercihini sorarken. Genç Adam ürkmüş bir güvercin gibi kıpırdanıyor. Devasa cüssesinden beklenmeyecek bir kırılganlıkla bakıyor kıza sessiz.
Görevli bu sefer İngilizce deniyor; yabancı dile geçer geçmez de hafif bir stres vuruyor ses tonuna.

“Chicken or beef Sir?” diyen sesi gergin, hatta hafif sert çıkıyor.
Adam aynı çekingen sükunette neredeyse hayretler içinde bakıyor kıza.

O sırada Hoca kendi önüne koyulan köfteli tepsiyi komşusuna ikram ediyor. Gamze adamın bu jestine de hayran oldu, dudakları memnuniyetle kıvrılıyor, utanmasa ayağa kalkıp alkışlayacak.

7B’deki yolcu masasına konulan tepsiyi ömründe ilk kez gördüğü bir yeniliğe bakarcasına süzüyor. Bir an dokunmaya tereddüt ediyor sanıyorsunuz.

Bu hali kitapta az önce okuduğum bir sözü düşürüyor aklıma: “Ne vazgeçmek istersin, ne de yara almak”.

Genç adam alüminyum kağıdı ağır ağır sıyırıyor, boynunu sola eğip altından çıkana bakıyor merakla. Köfteyi görünce rahatlıyor, tamamen kaldırıyor kağıdı. Uçuş görevlisinin içi hala rahat etmemiş olacak ki, aynı asabi İngilizce’yle çığırıyor:

“Beef OK Sir?”

Artık hiçbir yabancı dil konuşmadığına iyice kanaat getirdiğim genç adam bu yeni bilmece soru karşısında bir daha irkiliyor. “Tamam, şikayet yok” dercesine bir işaret yapıyor eliyle.

Şimdi de içecek seçmesi gerekecek, farkında: “Kola!” diye bağırıyor zaferle, nihayet gür çıktı sesi. Bardağını alınca yeniden tepsisinden yana eğiyor başını.

Oyuncak tabak çanaklarla oynayan küçük bir kız çocuğu kadar masum görüntüsü. Barbunya pilakiyle bakışıyorlar önce, nihayet saydam kapağı aralayıp bir kaşık alıyor, ağır ağır çiğniyor. Çok sevmemiş olacak ki ucundan açıp içini gözetlediği köfte tabağına dönüş yapıyor, çatala taktığı patlıcanları önce kokluyor, sonra yakından alıcı gözüyle inceliyor, sınavı geçiyorlar ki tatlarına bakıyor.

Ben o sırada kendi yemeğimi didikliyorum. Çok aç değilim ama mideme sıcak biriki lokma atmak istiyorum. Uykusuzluk ve yorgunluktan olduğunu düşündüğüm bir kırıklık var üstümde. Sallanan midemi bastırmak için ayran istedim ama o da başbakanı hatırlattı durduk yerde, keyfim kaçtı. En masum nesneler bile ne ağır yükler yüklenir oldu değil mi son zamanlarda?

Ön sıradaki kız çocuğu mızmızlanma-hıçkıra hıçkıra ağlama- avaz avaz bağırma üçgeninde bir köşeden diğerine zıplıyor durmadan. Mısır püskülü saçlı kadın peygamber sabırlı çıktı ama tükeniyor artık gücü. Koridorda dikilmiş kucağındaki çocuğu pışpışlarken fırtınadan önceki sakinlikte fısıldıyor: “Çocuğum susmazsan seni uçaktan atacağım, başka çare bırakmadın bana evladım!”

Çocuk ne duyuyor, ne anlıyor. Ağlıyor sadece. Yanlarındaki kadın sağır taklidi yapıyor, algı panjurlarını kapatmış, sessizce yemeğini yiyor. Müdahale etmiyor, görünmez olmak istiyor sanki.

Hoca bir yandan atıştırıyor, bir yandan hala anlatıyor. Gamze bir lokmayı saatlerce çiğniyor, bıkmadan ilgiyle dinliyor kocaman açılmış gözleriyle. Boynu sola bakmaktan uyuşmuş olmalı ki üst gövdesini tamamen döndürdü hocasından yana.

Tepsimi didiklemeyi bıraktım ama kitapla didişmem sürüyor. Nihayet günlerin yorgunluğu ayranın verdiği rehavetle el ele tutuşup göz kapaklarıma çöküyor. Uykuya dalıyorum.

Bir saat kadar kestirmiş olmalıyım. Kendime geldiğimde çay kahve faslının bittiğini ve tepsilerin çoktan toplandığını fark ediyorum. Ortamda bir başka değişiklik daha var diye düşünürken bir anda çocuk ağlamasının kesildiğinin ayrımına varıyorum. “Uyumuş olmalı!” diye içimden geçirirken gözüme görünen sahnenin şakacı tılsımı vuruyor yüzüme.

Çocuk orta koltukta ayaklanıp yüzünü bizim sıradan yana çevirmiş. Cıyaklamadığı gibi sevimli suratını aydınlatan kocaman bir gülümsemede kalmış. Minik pörtlek gözleri pırıltılar saçıyor 7B yolcusuna sevgiyle bakarken. Genç adamsa şefkat ve samimi bir ilgiyle el çırpıyor o sırada, kafasını bir sağa bir sola eğerek bilmediğim dilden bir şarkı mırıldanıyor. Beceriksiz ve hala biraz utangaç tavrı ama samimiyeti yüreğe dokunuyor.

Mısır püskülü saçlı anne yok ortalıkta, sanırım koltuğunda sızmış. Hoca da hızını biraz kesmiş, akarak değil sekerek devam ediyor söylemine. Kız o sırada kolundaki saate bakıyor, inişe geçmeye az kaldı diye geçiriyor belki içinden. Önüne dönüp sırtını yaslıyor ilk kez koltuğuna.

Kitaba dönüyorum yeniden. Yazar “Sanırım dedikleri doğru; yeterince uzun bekleyebilirsen herşeyin değiştiğine şahit olursun” yazmış. İrkiliyorum.

Anne uyanıp çocuğunu kucağına alınca biranda boşluğa düşen genç adam önündeki koltuğun cebine yerleştirdiği sayfalara uzanıyor. Gelişigüzel bir bakıştan sonra vazgeçip yerlerine geri koyuyor kağıtları. Hala yerde bacaklarının arasında duran çantasından montunu çıkarıyor, onun cebinden de başka bir kağıt parçası.

Merakıma yenilip saklandığım kitabın arkasından gözetlemeye devam ediyorum. Bir uçuş kartı bu, ancak tanıdığım bir havayolu şirketine ait gelmiyor. Yolcunun İstanbul’dan bağlantısı olduğu ihtimali o zaman aklıma geliyor. Nereye uçacağını bilirsem milliyetini de belki sökerim hipoteziyle kartı tarıyor bakışlarım: Pristina! Nihayet.

Niye bu kadar merak yaptım bilmiyorum. Genç adamın yaşına uyduramadığım sakinliği mi takıldı aklıma, cüssesiyle tezat oluşturan ürkekliği mi? İki kelime de olsa İngilizce konuşturmayan uçak yolcusu kalmadı mı sanıyordum dünyada? Kitap yerine onun sayfalarını gezdiren birine rastlamamış mıydım?

Uçuş kartına uzun süre baktı. Öyle ki görseniz, orada yazılanlarda sizin benim göremeyeceğimiz anlamlar bulduğunu sanırdınız. Sonra kartı içine tütün koymuş da sigara sararmış gibi sardı nazlı nazlı, ince ince. Küçük ruloyu montunun iç cebine yerleştirdi dikkatle. Arkasına yaslandı ama rahatlamadı, gözleri açıktı ama o çoktan uzaklara gitmişti.

İnişe geçtikten sonra yine biraz uyuklamışım herhalde ki, tekerlekler yere değince kendime geldim. Uçak bizleri serbest bırakacağı kapıya yaklaşırken son bir gayretle elimdeki kitaba yöneldim. “Bazen görüp görebileceğimiz sadece bir başlangıçtır” cümlesi üstüne düştü bakışlarım.

Kulaktaki ilk tınısı olumsuz da olsa içinde gizli bir ümidi barındırdığını düşündüm bu sözün. Körükten geçerken bana “ne mutlu ki hala gün doğuşlarını gün batımlarından daha çok seviyorsun!” diyen birini anımsadım. Ona güzel başlangıçlar armağan etmek isterdim.

* * * *

İki gün sonra güneşli bir Akdeniz sabahında yat limanında yürüyüş yaparken durduk yerde kuzenime 7B yolcusunu anlatmaya koyuldum. İlgiyle dinliyordu. “Peki, sonra ne oldu?” diye sordu.

Omuz silkip, “hiçbir şey!” dedim, “herkes yoluna gitti!”.

“Olmadı ama!” dedi “ben sen bir yolunu bulur, adamla iletişime geçersin, hikayesini keşfedersin, bize de anlatırsın diye beklemiştim.”

Hakkı vardı aslında, normal halim öyle yapardı.

“Aman ne bileyim, yorgun ve uykusuzdum; gözlemci yanım merakı başına vurmuş halde fazla mesai yapıyordu, ama konuşma modülüm bir süreliğine deaktive edilmişti sanki!”

“Hay Allah!” dedi kuzenim, sanki hala inanamıyordu bu fırsatın kaçıp gittiğine.

O anda Pulitzer ödüllü yazar -öç almak ister gibi- kitabının adını fırlatıverdi aklıma: İşte onu böyle kaybedersin!

 

İstanbul-Antalya-Brüksel, Mart 2014

Saadet Düğümü

SD

1. Lara

Dört sene kadar önce Antalya’ya yaptığım bir iş gezisi sırasında Lara’da bir otelde kaldım. Hangi aydı tam olarak anımsamıyorum ama incir mevsiminin sonuydu diye kalmış aklımda. Toplantılar nihayet son bulunca kendimi sokaklara atmış, civarın keşfine dalmıştım.

Çok değişmiş oralar; yeni oluşumlar, yürüyüş yolları, parklar, gıcır gıcır yapılar. Bir yandan yürüyor, bir yandan da etrafı inceliyordum. Burnum deniz havasına doymaya çalışırken toplantıda oturmaktan uyuşmuş bacaklarım pergel misali açılmış, uzamışlardı sanki.

Saatlerce yürümüş olmalıyım, susadığımı hissettim bir an. Bakkal, büfe tarzı bir yer ararken köşedeki marketi gördüm. Brüksel’de tatsız tuzsuz incirlerle geçen yağmurlu bir yaz mevsiminden öç almak istercesine koşar adım daldım dükkana. Bir elimde içinde incirlerin konumlandığı beyaz bir naylon torba, diğerinde de küçük bir pet şişe su olduğu halde çıktım oradan kısa bir süre sonra.

Otele doğru kararlı adımlarla ilerlerken bir mağaza çaptı gözüme. Hakkında çok okuduğum, merakımı uyandıran başarılı bir tasarımcımızın kendi ismini taşıyan bir mekan. İstanbul’daki mağazalarından haberdardım ama Antalya’da bir yeri olduğunu hiç duymamıştım.

Tesadüfleri severim. Onlarda hep bir macera çağrısı, bir “denemezsen olmaz” söylemi olduğunu düşünürüm. “Burası da madem önüme çıktı, içine girip bir bakmak artık bana farz oldu” dedim kendi kendime.

Fakat şık bir yere benziyor mekan. Ben spor kıyafetim, ayağımda parmak arası terlikler, elimde su şişem ve incirlerimle pek uygun kaçmayacağım belli ki oranın ortamına. Bir anlık tereddütten sonra “bu fırsat kaçmaz” deyip giriyorum kapısından içeri.

Butik çok büyük değil ama özenle organize edilmiş. Girişte iki yanınıza denk gelecek şekilde asılmış askılardaki kıyafetler olağanüstü. Ben çizsem böyle çizerdim dediğim modeller, büyüleyici kesimler, hem göze hem dokunuşa şiir etkisi yapan tasarımlar. Alice Harikalar Diyarı’nda gibiyim, incirleri dahi unuttum.

Satış görevlileri hem bıcır bıcır, hem güleryüzlü iki genç kız. Üstünüze gelmeden, ısrarcı olmadan fikir verebilen, öneri sunabilen cinsten. Onlara da kanım kaynıyor hemen. Su şişesi ve naylon torbamı kibarca elimden alıp bir köşeye yerleştiriyorlar. Birlikte bakıyoruz şimdi kıyafetlere, alıcı gözüyle.

Butiğin arka kısmındaki bölmedeki kabinlere girip biriki kıyafet deniyorum. Hepsi ayrı güzel görünüyor gözüme, bu tarzı kendime pek yakıştırıyorum. Kızların önerileri hem yaratıcı hem de yapıcı, asla illaki satış yapalım derdinde değiller.

Kız arkadaşlarımla gardırop önünde akşamki davet için kıyafet beğenir havasında şakalaşa gülüşe denemelere devam ediyoruz. İki elbise arasında kaldım, seçim çok zor, yapamıyorum. “Ben bu akşam düşüneyim, yarın sabah geri gelirim” diyorum. Anlayışla karşılıyorlar, ben herhangi bir talepte bulunmadan her iki elbiseyi de yarın öğlene kadar tutmayı öneriyorlar. Memnuniyetle kabul edip ayrılıyorum oradan.

O akşam ballı incirlerden tadarken elbiseleri düşünüyorum. Şarap rengi olan kanıma girdi, sanırım onu alacağım. Ertesi sabah aklımda aynı elbiseyle uyanınca kahvaltıyı yarım yamalak yapıp kendimi koşar adım mağazaya atıyorum.

Dünkü kızlar orada ama bu kez başlarında yönetici konumlu olduğunu hissettiğim başka biri de var. “Tuba Hanım” diyerek tanıştırıyorlar. İlk göz göze gelişinizde kanınızın kaynadığı insanlar vardır, Tuba Hanım da öyle biri. Benden daha genç olmalı, çıtı pıtı, özgün bir tarz sahibi, konuşması, devinimleri huzur veriyor.

Tuba Hanım’ın bir de misafiri var. Ellili yaşlarda olduğunu sandığım hafif etine dolgun, dinç ve esprili bir hanım. Onlar bir yandan kahve içip bir yandan da konuğun elindeki düğün fotoğraflarına bakıyorlarmış ben geldiğimde. “Oğlum evlendi de, buradan aldığım bir kıyafeti giymiştim o gece” diye açıklıyor misafir hanım.

Anında bana da bir kahve söylüyorlar, bir sandalye daha çekiyorlar yanlarına ve resimlere bakmaya buyur ediyorlar. On dakika sonrasında biz hergün bu saatlerde buluşup sohbet eden üç kadının rahatlığıyla konuşmaya dalmışız. Düğündeki konuklarla ilgili hikayeleri dinleyip yorum yapıyoruz.

Kaç saat geçirdim o gün o mağazada bilmiyorum. Şarap rengi elbisemi de aldım tabii sonunda. Ancak oradan ayrılırken hissettiğim sadece alışverişin verdiği tatmin değildi, daha insancıl, daha gerçek, daha yürekte hissedilir bir iz bıraktı o mekan ve oranın sakinleri bende.

2. Pera

Bir sene geçti geçmedi, yeni bir iş seyahati İstanbul’a sürükledi beni. İki gün sürecek toplantılar Tarlabaşı’ndaki bir otelde düzenlenmişti. Kolaylık olsun diye aynı otelde kalmaya karar verdim. Üst katlardan bir oda rica ettim. Haliç manzaram yok ne yazık ki ama Pera gecelerini kuşbakışı izlemeye de doyamıyorum.

Planım cuma günü toplantı bitiminin ardından ekibi Brüksel’e uğurladıktan sonra İstanbul’daki hafta sonumun tadını çıkarmak. Dostlar da sağolsunlar bir organizasyon yaptılar, yılların eskitemediği ODTÜ grubu toplanacağız. Ev sahibi arkadaşlar günlerdir hazırlık yapıyor, biraya gelmenin keyfini yaşayacağız.

Cumartesi sabahı erkenden uyanıyorum. Akşam eğlencesinden önce biraz İstanbul’la başbaşa kalmak niyetindeyim. Antalya’da tanıştığım markanın Galata’daki butiğini de ziyaret etmek istiyorum. Ne yalan söyleyeyim, şarap rengi elbisenin yeni arkadaşlarıyla tanışmak için can atıyorum.

Çıkmaya hazırlanırken bana arkadaşlık etsin diye televizyonu açmıştım. Aklım başka yerde olduğundan sadece arka planda iki kadının karşılıklı sohbet ettiğinin farkındayım, o kadar. Tam da o sırada konuşmalarında az sonra gitmeyi planladığım yerin adı geçince irkilip kulak kabartıyorum söylenenlere. Şans eseri tasarımcıyla yapılan bir röportajın tam ortasına düşmüşüm.

Elimdeki işi bırakıp ekranın karşısına geçiyorum. Arzu Hanım bazı ürünlerinde kullandığı bir taş baskıdan bahsediyor. “Osmanlı’dan taşınan bir imza bu, çok kültürlülüğün ifadesi” diye anlatıyor. Adı “Saadet Düğümü”; sikkelerin üzerinde de kullanılırmış eskiden, para elden ele dolaşırken hem bereketin hem de mutluluğun artması için bir temenni gizliymiş içinde.

Arzu Hanım tasarım anlayışını betimlerken olayın sadece dikkat çekmek, farklı olmakla açıklanamayacağının altını çiziyor ve “giyenin kendini iyi hissetmesi”nin önemini vurguluyor. Bu gayesini sırtın üst kısmına denk gelecek şekilde yerleştirilen Saadet Düğümü’ne bağlıyor sonra: Baskı tene değdiği zaman giysiyi taşıyan kişinin “kimsenin görmediği bir yerde beni koruyan bir şey var” diye düşünmesini diliyor. Böyle hissetmenin o anı güzelleştireceğine inanıyor.

Çocukluğumda annemin bana ördüğü hırkaların içine küçük bir çengelli iğneyle iliştirdiği nazar boncuklarına yüklediği anlam geliyor aklıma. Arzu Hanım devam ediyor: “Bu sembol korur ya da korumaz, ama böyle bir anın bir saniye dahilinde bile oluverme ihtimali beni heyecanlandırıyor”.

3. Galata, Kabataş ve Karşı

O günün ilerleyen saatlerinde Galata’daki butikteki kıyafetlere bambaşka bir gözle bakıyorum. Sabahki sohbet programından cümleler geliyor hep aklıma. Başarılı bir iş kurmak ve kar etmekten öte insani gayesi olan yaratıcılığı alkışlıyorum. Diliyorum bu çizgi aynen kalsın, hiç değişmesin.

Mağazanın çalışanı Antalya’dakiler kadar kibar, zevkli, saygılı. Hem sohbet ediyoruz, hem yorumlarımızı paylaşıyoruz kıyafetler üstüne. Trikolara bakıyorum, indirime de girmişler, şanslıyım. Siyah bir kazakla ayrılıyorum oradan, içinde taş baskısı gizli bir kazakla.

Gün keyifle akarken o uğursuz telefonlardan biri geliyor. Eşimin babaannesi vefat etmiş. Kayınpederim de yola düşmüş, cenaze için İstanbul’a geliyor. Hastaydı babaanne, çekiyordu ama üzülmemek elde değil. İnsanın yüreği kabardığıyla kalıyor.

Haberi aldığımda Bebek’te deniz kıyısında yürüyordum. Adımlarımı sıklaştırdım sonrasında, hızlanınca acım geçecek sandım belki. Kendime geldiğimde Kabataş’taydım, arkadaşları arayıp akşamki buluşmayı iptal etmiştim.

Ankara’yı arayıp anneme haberi veriyordum telefonda. O kederliydi, herşeyden önce çocuğunu düşünen bütün anneler gibi “kızım sana da üzülüyorum, memlekete her gelişinde bir cenazeyle karşılaşıyorsun” diye iç geçiriyordu.

Ertesi gün tören için karşı tarafa geçtik. Yeni siyah kazağımı giydim hiç düşünmeden. Camii avlusunda eşimin ailesiyle buluştuk. Bazılarını seneler sonra ilk kez görüyordum. “Kızım, sen ne zaman aldın da haberi de koştun buralara?” diye soranlar oldu. “Rastlantı sonucu buradaydım” diye cevapladım.

Halalardan biri “annem belli ki çağırmış seni, veda etmek istemiş” dedi. Gözlerim dolu dolu oldu. Taş baskıya dayadım sırtımı, “belki korur belki korumaz ama varlığına inanmak bile şu anı daha dayanılır kılar, güç verir” diyerekten.

4. Yeşil Vadi

Bir zaman sonra aile ziyareti için Ankara’ya gittiğimde Arzu Hanım’ın bir mağazasının da nihayet başkentte açıldığını görüp keyiflendim. O zamanlar Filistin’in Yeşil Vadi’ye yakın tarafında konumlanmış butiğe arkadaşıma “hayırlı olsun” a gider gibi heyecanla koştum.

Burada da hem yetkin, hem sempatik bir ekip vardı. Söyleştik, düşük çeneme ve heyecanıma yenilip Lara ve Galata anılarımı paylaştım. Brüksel’de yaşadığımı söyledim. Hatta o sıralar hayatımızı gölgeleyen böbrek taşlarından bile bahsetmiş olabilirim, eşimin çektiği azaptan da.

“Ben bugün bakıcıyım” demiştim, onlar da saygı duydular ve illa bir şeyler satmaya çalışmadılar. Yeni koleksiyona beraberce baktık. Bana son zamanlarda dizilerde giyilen biriki parçayı yakından gösterdiler. Beren Saat üstüne sohbete daldık.

Sonra vedalaşıp ayrıldım oradan. “Yine bekleriz” dediler kapıya kadar uğurlarken.

5. Nişantaşı

Geçen senenin Ocak ayında annemle ikimiz İstanbul’a gittik. Uzun zamandır canı çekermiş meğer kadıncağızın ama Ankara’dan bir atılıp gidememiş. Kısmet Brüksel’den gelen kızıyla uzun yıllar sonra bir ziyaretmiş. Pek memnun, ağzı kulaklarında geziyor.

Hediye Hanım “sen nereyi uygun görürsen orada kalalım” demişti ama gönlü Nişantaşı’ndaydı, biliyordum. Teşvikiye Caddesi’ndeki otelde yerimizi ayırttığımı duyunca gözleri parladı. Ocakmış, soğukmuş, karmış dinlemeden anında valizini hazırladı.

Oteli pek beğendi, kahvaltıdaki ikramı ve servisteki özeni de. Sonra çarşı pazar gezmek istedi, “senin şu meşhur butiğe de bir götür beni, gözümle göreyim” diye tembih etti. Arzu Hanım’ın Nişantaşı şubesi otele beş dakikalık mesafedeydi. Birlikte gittik.

Annem bastonuna dayanarak ağır ağır yürümesine rağmen mağazadaki giysileri tek tek inceledi. Bazılarını çok beğendiğini söylerken alt dudağını ısırıyordu hayranlıkla. Ben biriki parçayı denemek için yanıma alıp kabine girdiğimde ekip annemi rahat bir kanepeye buyur etti, kahvesini nasıl alacağını sordular hemen arkasından da.

On dakikaya kalmadı şahane porselen fincanlarda kahveler geldi, yanında birer bardak suyla ikram edildiler. Hediye Hanım “eh, İstanbul görgüsü de farklı tabii” dedi hizmet kalitesini onaylarken. Mağaza çalışanları kibarca gülümsediler.

Denediklerimin hemen hepsini beğenmiştim, zaman aralarından seçme zamanıydı. Annem o sırada benim için bir bütçe ayırdığını ve onun dahilinde bir kıyafeti bana hediye etmek istediğini söyledi. Ben anneme yük olmak istemiyordum, ona ucuz parçayı aldırmak, kendim daha pahalısını üstlenmek için manevra yapmaya başladım.

Annem direniyordu, bütçe ayrılmıştı, burada gördükleri de içine sinmişti. Seçmeliydim artık daha fazla sorgulamadan. Benimse kafam iyice bulanmıştı. Mağaza çalışanları bir kez daha en fazla ciroyu yapmak derdiyle değil, bizim içimize sinecek çözümü bulmak gayesiyle hareket ediyorlardı. Emekli annesine masraf ettirmemeye çalışan kızın davranışını destekliyorlardı hatta.

Bir parçayı o gün satın aldık. Kalanı için düşünüp ertesi gün yeniden gelmeyi planladık, anlayışla karşıladılar. Annemin gözü denediğim mor elbisedeydi, hissettim. Benim de çok hoşuma gitmişti, ancak gerek kesimi gerek de tonu dolayısıyla arada bir kullanabileceğim bir kıyafet yerine her zaman işimi görecek bir alternatife daha sıcak bakıyordum. Annem “elbise çok yakıştı sana” dedi, yine alt dudağını ısırarak ama son kararı bana bıraktı.

O akşam düşündüm, sabah yine düşündüm. Kahvaltıda da annemle konuştuk, mor elbise yerine siyah ceketi almaya karar verdik. O ara annemin bir arkadaşı geldi otele bizi ziyarete, ben de onları başbaşa bırakıp mağazaya koştum. Son kararımızı uygulamaya koydum.

6. Yeniden Yeşil Vadi

Nisan ayının ortasıydı, biraz tereddütle de olsa butiğin kapısını aralayıp içeri süzüldüm. Saçlarım fönlüydü belki ama makyajım yoktu, zayıflamıştım, betim benzim de atık olmalıydı. Satış görevlisi kız yine de beni tanıdı. O hiç değişmemişti, zarif ve alımlıydı.

“Hoş geldiniz Deniz Hanım, biraz yorgun gördüm sizi. Hala mı devam ediyor eşinizin böbrek taşlarıyla savaşı?” diye sordu.

Güleyim mi ağlayayım mı bilemedim. Hem adımı, hem taşların hikayesini aylar sonra nasıl hatırladığına hayret etmekle meşguldü kafam.

“Taşlardan kurtulduk ama geçen ay annemi kaybettim” dedim usulca, bir rüyada gibi.

Annem de aynı babaanne gibi vedaya çağırmıştı beni.  Mart ayında dört günlük izine gelip üç gün içinde toprağa vermiştim onu neye uğradığımı bile anlamadan.

Genç kadın beni insanlığı ve sıcak bakışlarıyla sarıp sarmaladı. Sonra bana nasıl yardımcı olabileceğini sordu. Ben yarı deli bir inat ve azimle o mor elbiseyi arıyordum.

O ara tabii sezon değişmiş, kış ucuzlukları bitmiş, eldeki mallar muhtemelen depolara yollanmıştı. Ama güzel kadın ne pahasına olursa olsun bana yardımcı olmaya çalışıyordu. Aslında annemin izini sürdüğümü, o mor elbiseye kavuşursam, ona dokunur, onu üstüme geçirirsem annemle ilgili kayıp bir parçayı yeniden kazanacağımı hissetmişti.

Beni rahat bir koltuğa yerleştirdi, bir bardak su ikram etti. Sonra da memleketteki bütün mağazaları tek tek aramaya koyuldu. Saygı duyulası bir azim, merhametin kamçıladığı bir konsantrasyonla çalışıyordu. Yarım saat kadar sonra “morundan kalmamış, ancak aynı modelin siyahından buldum, getirtebilirim” dedi sevinçle.

Elbise ancak ertesi gün eline geçecekti, bana benim mağazaya gelmeme gerek olmadığını, eve yollatacağını, gerekirse havaalanına ulaştıracağını söyledi. Ertesi gün Belçika yolcusu olduğumu laf arasında duyup not etmişti aklına.

Önce, biraz da onun heyecanına kapılıp, “tamam” dedim. O heyecanla telefona koştu, tam teyit etmek için gerekli numarayı çevirecekken “durun!” dedim. Bir an şaşkınlık ve beklentiyle yüzüme baktı. “Annem morunu sevmişti, siyah olmaz” deyip ağlamaya başladım.

Ahizeyi yerine koydu, yanıma oturdu. Biraz susuştuk, kırık kırık cümlelerle konuştuk. Nihayet sakinleştiğimde ayaklandım, verdiğim zahmet için özür diledim. “Lafı bile olmaz” dedi, kucakladı, kapıya kadar yolcu etti.

7. Yeniden Lara

Kader ya da yüreğim beni birkaç günlüğüne Belek’e sürükledi. Kaldığım yerden bir adım öteye kıpırdayacak halde değildim ama bir sabah içim istedi, Lara’daki butiğin telefonunu çaldırdım. Önce kendimi hatırlattım, sonra da Tuba Hanım’ın oralarda olup olmadığını sordum. “Başka bir işi daha var, her gün gelmiyor ama siz geleceksiniz eminiz burada olmaya çalışır” dediler.

Şaşırdım biraz ama umutlandım da. Ertesi gün öğleden sonra uğramak istediğimi söyledim. Tamam dediler, anlaştık.

Nitekim bir taksiye atlayıp Lara’nın yolunu tuttum. Tanıdık caddeleri görmek iyi geldi. Butiğin eşiğine yaklaşırken biraz heyecanlandım. Aradan yıllar geçmişti, bakalım Tuba Hanım ne kadar değişmişti bu geçen zamanda.

Beni aynı coşkulu enerji ve samimiyetle, sanki daha dün görüşmüşüz gibi sıcacık karşıladı. Arka kısımdaki koltuklarda oturup sohbet ettik kahvelerimizi yudumlarken. Hızlıca aktık geçen yılların üstünden.

Kıyafetlere de baktık tabii. Tuba Hanım bana bazı modeller önerdi ama satır aralarında hep hal hatır sordu, ruhumu yokladı. Bir sarsıntı geçirdiğimi anlamış gibiydi.

Birara bana biraz iddialı bir elbise gösterip denememi rica etti. Elde çok klasik, hatta ağır görünen bu parçaya şüpheyle baktığımı görünce üstümde görmemi önerdi. Aklım yatmadı ama onu kırmamak adına denedim, gerçekten de üstte bambaşka durdu.

Elbisenin indirimli fiyatı Brüksel’de bir trikoya verdiğimden de azdı. Tamam, çok hesaplıydı da böyle bir kıyafeti nereye giyecektim? “Düğüne mesela” dedi Tuba Hanım. “Ah… ” dedim iç çekip “…nerede! Bu aralar hep hastane, hep cenaze!”

Tuba Hanım şefkatle baktı bana, ısrar etmedi. Konuyu değiştirip orta yaşın sıkıntılarından, ev hayatının iş hayatıyla örtüşüp örtüşememesinden, onun çocuklarından, iyi ve kötü gün dostlarından konuştuk sonra. Saatler aktı bu sohbetle ve ben neden sonra biraz da gevezeliğimden utanarak izin istediğimde ani bir karar değişikliğiyle “ben o elbiseyi alayım” dedim.

“Bakarsınız bir düğün olur, giyerim…”

Tuba Hanım gülümsedi. Borcumu ödedim, bir taksi çevirmek için birlikte çıktık sokağa. Ayrılırken dünyanın en normal davranışıymış gibi sarıldık birbirimize. “Bir dahaki gelişinizde önceden haber verin!” dedi sonra. Samimiyetine inandım.

8. Antalya

Davetiyeye bakıyorum şaşkın şaşkın: Hala oğlumun kızı Neslihan Antalya’da evleniyor Şubat sonunda! Aklıma son zamanlarda aile buluşmalarını hep camii avlularında, kabristanlarda yaptığımız geliyor. Aklıma en zor günümde hep yanımda olup elimi tutan ailem, akrabalarım geliyor. Aklıma “yüreğin vereceği kararı aklına danışma” diyen adamın sözleri geliyor.

Biletimi aldığımla uçuyorum Antalya’ya. Tuba Hanım’a da bir mesaj atıyorum çok içimden gelerek. Havaalanında beni karşılayacağını yazıyor cevap olarak. İnanamıyorum.

Eteklerim zil çalıyor uçak alçalmaya başladığında. Valizimi kaptığımla atıyorum kendimi dışarıya. Tuba Hanım eşiyle birlikte gelmiş hakikaten, beni bekliyorlar. Kırk yıllık dost rahatlığıyla sohbet ederek varıyoruz otelime. Nazikçe “yorgunsunuzdur, güzelce dinlenin” deyip iyi akşamlar diliyorlar. Ertesi sabah kahvaltıda buluşma planıyla ayrılıyoruz.

Sabah dokuz buçukta Tuba otelin girişinde beni bekliyor. Artık sizi sene çevirmek ve “Hanım”dan kurtulmak için anlaşıyoruz. Yeni açılan bir mekana kahvaltıya götürüyor beni, garson kızın şaşkın bakışları arasında mönüyü baştan yazıyor. Keyifli bir sohbete dalıyoruz açık havada, laf yine lafı açıyor.

Tesadüflerin biraraya getirdiği iki insan nasıl birbirine bu kadar anlatacak konu buluyor? Nasıl oluyor da bu kolaylık ve açıklıkla paylaşıyor? Yürek dilinin alfabesi de kuralları da farklı sanırım, gerçek hayata hiç benzemiyor.

Tuba günün kalan kısmı için programımı soruyor. Ankara’dan gelen ekip öğle saatinde varacaklar Antalya’ya, öncesinde boşum ama bir saçımı yaptırmak istiyorum. Önce butiğe uğrayıp sonra kuaföre geçmeye karar veriyoruz.

Mağazada her zamanki sıcakkanlı ortam. Onlara akşamki düğüne oradan aldığım elbiseyi giyeceğimi söylüyorum. “İyi ki almışsınız!” diyorlar kızlar neşeyle. Özlemişim meğer düğüne gitmeyi, özlemişim ailemi iyi günde, keyifle görmeyi.

Tuba bir ara kahve fincanıma göz atıp falıma bakıyor. “Aa, sen fincanı çevirmeden mi okuyorsun böyle!” diyorum hayretle. Kahve içilirken bakıldığını görmemiştim hiç falın.

Bana üç seneye kadar serbest mesleğe geçeceğimi söylüyor. “Bu yaştan sonra keşfedilip yazar olacağım herhalde!” diye yorumluyorum gülerek ama içim çok ciddi. Düğün örneğindeki gibi bu hayal de gerçek oluverse keşke.

Tuba o sırada kendi kuaföründen benim için randevu almakla meşgul. Sonra birlikte çıkıyoruz, kapısına kadar da eşlik ediyor bana sağolsun. Vedalaşırken biliyoruz; yine görüşeceğiz.

9. Düğün ve Düğüm

Saadet Düğümlü taş baskılı elbiseyi giydim. Saçlarım Tuba’nın kuaförünün elinden çıkma. Yanımda kuzenlerim, yeğenim. Düğünün yapılacağı otelin kapısındayız. İçimde bir “iyi ki buradayım” duygusu, doğru yerde olduğumu haykırıyor bütün hücrelerim.

Diğer akrabalarla buluşma anı duygu yüklü, hepimizin aklında artık aramızda olmayan neslin sevgiyle andığımız şahsiyetleri var. Dünün çocukları meslek sahibi gençler olmuşlar, çoğu evlenmiş, bazısının bana onların çocukluğunu anımsatan çocukları var.

Zaman tünelinde geziyor gibiyim, biraz başım dönüyor. Ara ara gözlerim doluyor ama mutluyum, uzun zamandır olmadığım kadar mutluyum.

 

Arzu Hanım’ın bahsettiği o mucize gerçekleşti işte

Kimsenin görmediği bir yerde

Beni koruyan kollayan bir güç var

Hissediyorum

Bugün rüzgarda savrulmuyorum

Bugün sırtım ürpermiyor

 

Taş baskı sırtıma dokundukça

Taa o eski çağlardan bugüne akan bir soluğu hissediyorum

Ferzan Özpetek kulağıma fısıldıyor:

“Sevdiğimiz insanlar daima bizimle kalıyor”

Sonra ekliyor:

“Yangın yeri kışı andıran bir yüreğe yeğ tutulur, öğrendim!”

 

Bir tasarımcının işini aşkla yapması

İlhamla başlayıp emekle açan çiçek

Şişeye konup açık denize salınan bir mesaj

Günün birinde bir anı doyasıya aydınlatıyor

Tasarımın etrafındaki insancıl oluşumun açtığı kapılar

Beklenmeyen paylaşımlara gebe

Antalya’dan Brüksel’e uzanan bir köprü

Galata’dan ve Yeşil Vadi’den geçerek

İki insanı birleştiriyor

Az biraz da olsa yaşamın akışını değiştiriyor

 

Arzu Kaprol o anın oluverme ihtimalinden bile heyecan duyduğunu söylüyordu

Ben bu ihtimalin tekrar tekrar gerçek oluşunun öyküsünü paylaşmak istedim sizlerle

Bu satırlar da birer Saadet Düğümü olur belki

Okunurken kelimelerin ses buluşunda

Taş baskının tene değdiği anda hissedilmesini dilenen duygu

Gerçek olur

 

Uzanıp birbirimize dokunduğumuz sürece varız

Gözlerimizi birbirimize açtıkça

Nefes alırız

Şişedeki mesaj bir gün sahibine ulaşır

Siz yeter ki inanın.

Antalya – Brüksel – Madrid, Mart 2014

Not: Yukarıda bahsi geçen sohbet programının videosunu merak edenler için:

https://www.youtube.com/watch?v=LXuUXLbAApM

 

 

Zamanla âlâ olur…

13 Şubat Perşembe:

Galata Serdar-ı Ekrem Caddesi’nde tarihi bir binanın koynuna sokulup yerleşmiş şık butiğin kapısı açıldı.  Kasada ödeme yapıyordum, merak ve beklentiyle başımı giriş yönüne çevirdim.  Elif de beni gördü, tereddütsüz adımlarla yanıma geldi.  Yirmi, belki yirmi beş sene sonra sarıldık birbirimize.

Ben kırk beşimdeyim şimdi, o benden birkaç yaş küçüktür. Haliyle kırkla tanışmış olmalı.  Daha genç duruyor oysaki, gözlerindeki bakışta çok tanıdık biri var. 

En son Çeşme kampında gördüğüm beyaz şortlu, beyaz kasketli, spor ayakkabılı görüntüsü düşüyor aklıma. Dinamik tavırları, şen kahkahaları, hem çocuksu, hem kendinden emin konuşması.  Elif, dobra güzelliğin tanımı.

Biraz heyecanlı, biraz da şaşkın haldeyiz.  Bir an yüzünü ellerimin arasında tuttum bir çocuğun yanaklarını sever gibi; o ele avuca sığmayan kız çocuğu gözlerimin önünde, kendimce ablalık yapıyorum.  Sonra biraz tedirgin oldum, hoş karşılanır mı bilemedim senelere inat ruhu saran bu yakınlık.

Butikten çıkıp yakındaki kafeye geçtik. Yer beğen, sallanan masanın ayağını sabitle, içecek seç’le geçen ısınma turları sırasında ara ara birbirimize kaçamak bakışlar attık.  Düpedüz süzemediysek de kesik kesik taradık.  Ne kadar değişmiştik, ne kadar bizdik?  Sözlerimiz değecekler miydi acaba birbirine?

Dondurma tadında bir yaz tatilinde tanışmış, çok da iyi anlaşmıştık.  Gündüz deli dalgalarda yüzer, akşam da komşu sitedeki arkadaşımızın gitarı eşliğinde şarkılar söylerdik. Hotel California’yı dua misali mırıldandığımız, günde beş kıyafet giyip çıkardığımız, gece elektrikler kesilince pingpong masasına yatıp yıldızları seyrettiğimiz zamanlardı.  Şimdiye hem çok uzak hem de “dün kadar yakın” anlardı.

Tatil sonrasında Ankara’da da birkaç kez görüştüğümüzü anımsıyorum ama sonra koptuk işte.  Biraz ayrı düştük, biraz savrulduk, bir doz da unuttuk herhalde.  Yıllar sonra rastlantılarla önce sanal evrende, sonra da İstanbul’un bu tarihi köşesinde buluştuk ama.

Bir, belki bir buçuk saat içinde onca yılın özeti nasıl geçilir? Meslek seçimleri, gönül şarkıları, ülkelerarası serüvenler, kayıplar, yaralar, yaşanılandan çıkarılan dersler nasıl anlatılır bir çırpıda?  Üstü karalanıp sonra yeniden çizilen yollardan bahis açabilir miyiz şu aşamada?

Elif hatırladığım zamanlara kıyasla daha yavaş ve sakin konuşuyor.  O anlattıkça sahilde bıraktığım o beyaz kasketli kız çocuğu ışık hızıyla üniversiteyi bitiriyor, İtalya’da başarılı bir iş kadını olarak kendini kanıtlıyor, memlekete dönüyor.  Şarabımın üçüncü yudumuna kalmadan Cihangir’e yerleşmiş ve derken evleniyor.  Birkaç dakika geçmeden de hem dünya tatlısı, hem de bitirim olduğu fotoğraflardan bile aşikâr olan bir kız çocuğunun annesi.

Benim hayat özetim de benzer hızda gerçekleşiyor.  Arada coşup hızlanıyorum, arada geri dönüp karanlıkta kalan kısımları aydınlatıyorum.  Geçmiş yıllarımızın birbirine yaklaşan ya da kazara örtüşen noktalarında ayrı ayrı yaşanmış ortak deneyimler var.  Birbirine yakın tatları denemişiz, aynı manzaraya değişik günlerde bakmışız, bazen de farklı olaylar yaşasak, ayrı yollarda yürüsek de benzer izlenimler edinmişiz.

Bugün karşımda oturan Elif o yaşanılanlarla harmanlanmış, pişmiş.  Onun gördüğü Deniz bazen mayalanmış bekletilmiş, bazen kendi deli dalgalarında bilenmiş.  Zaman zaman isyan etmişiz, dur demişiz akışa, yaşamımızı silkip yeniden sermişiz önümüze.

Elif “Kemal Sunal’dan bahsettiğinde İnek Şaban’ı anımsayıp gülen insanlar” olsun istemiş etrafında, “o da kim ki?” diye soran yabancılar değil.  Ben gurbetten cenazeye gelmekten usanmışım, “geniş ailemle düğün dernek eğlenmek” ihtiyacımdan bahsediyorum.  Neyse ki haftaya Antalya’da bir düğün var!

Laf lafı açarken zamanın nasıl geçtiğini fark etmiyorum bile.  Veda ederken bir sonraki buluşma için zorlanmadan plan yapabilmek güzel – kendiliğinden gelen samimi bir iştah ve hevesle.  Kalın ve zevkle okunulacağından emin olduğum bir kitabın ilk bölümünü az önce bitirmiş gibiyim. 

Ayracı iki sayfa arasına özenle yerleştirirken geri dönmek için şimdiden sabırsızlık duyarak ayrılıyorum Elif’ten.

14 Şubat Cuma:

Emirgan’a gitmek bana hep keyif verir.  Sahilinde yürümek, karşı yakaya bakıp hayale dalmak, boğazın tılsımına teslim olmak, hatta ona dokunmaya çalışmak çocuk gibi heyecanlandırır beni.  Bu sabah başka türlü de bir kıpırtı da var içimde.  Çok eskilerden bir dosta yeniden kavuşacağım.

Atlı Köşk’ün yokuşunu koşar adım çıkıyorum. Müzenin kafesinde kahvaltı keyfine geldik, ancak açılış saatinden yarım saat erken dikilmişiz kapıya.  Girişteki bekçiler “arkadaşınız yukarıda, bahçede bekleyebilirsiniz” dediler bana.

Tepeyi tırmanırken gözlerim bahçede Müj’ü arıyor.  Umut pembesi bir elbise giymiş, burnu açık ten rengi topuklu ayakkabılarıyla tamamlamış şıklığını.  İki kolunu kaldırıp heyecanla el sallıyor bana.  Yüksek sesle de konuşuyor bir yandan.  Eşsiz neşesi ve sokulgan sesi bıraktığım gibi.

Bahçedeki sohbetimiz geçen zamanın mihenk taşları üstünden alçaktan bir uçuş.  Gözleri zamana meydan okuyan bir ışıkla parlıyor Müj’ün konuşurken.  Kelimeleri bazen kahkahalarla kesiliyor.  Kavuşmanın keyfini bayrak misali dalgalandırıyoruz boğaza karşı.

Saat on buçukta bizi nihayet kafeye buyur ediyorlar.  Üst kata çıkmak için asansörü tercih eden Müj “valla duymuştum, sen çok şık bir kadın olmuşsun, bu ayakkabıları da senin için giydim” diye açıklıyor durumu.  İçten bir kahkaha patlatıyor sonra yine, yanındakine enerji ve şifa dağıtan insanlardan o.

Mekânda yalnız olmanın avantajlarını kullanarak en şahane manzaralı masaya yerleşiyoruz.  Sipariş verirkenki özeni, tattırma, ikram etme, ağırlama isteği o kadar samimi ki insan seçimi ona bırakmayı anında kabul ediyor.  İletişim gücüyle garsonu da anında etkiledi, ben artık bu köşkte oturduğuna ve beni evinde ağırladığına inanmaya başladım.

Müj konuştukça onun yıllarının da her zaman tozpembe olmadığını açıklıkla görebiliyorum. Sabrının denendiği, hakkının yendiği, kalbinin kırıldığı elbette olmuş. Ama o gördüğüm en şen savaşçı, kahkahalarıyla dize getiriyor dünyayı. Ruhundaki ışık karanlık bakışlı gözlerin nazarından koruyor onu.

Müj dilekler ve umutlu planlarla geliyor.  O anlattıkça ben inanıyorum.  Bir ara birbirimizden habersiz, tamamen ayrı ortamlarda tanıyıp ayrı ayrı sevdiğimiz bir hocamızdan açılıyor söz.  “Hadi resim çekip yollayalım Oğuz Hoca’ya!” diyor hemen Müj.

Garson fotoğrafımızı çekmek için hevesle koşuyor, bu neşeli ekibin bir parçası olmaktan ziyadesiyle memnun.  Bizimki o sırada hocamıza bir mesaj döşeniyor hemen.  Birkaç dakikaya kalmaz telefonu bipliyor.

 “Bak bak, Deniz’i çok severim, siz nereden tanışıyorsunuz yazmış” diye okurken mesajı yine keyifle cıvıldıyor.  Sonra yazmaya koyulduğu cevabı yüksek sesle okuyor: “Kendimi ilk bildiğim zamandan beri arkadaşım…”

Müj’le geçen her dakika yaşamımın onsuz zamanına hayret etmekle eşleşiyor.  Sahi insan böyle bir eksikliği nasıl hissetmez diye düşünüyorum.  Bol bol gülüyorum anlattıklarına.  İyimserliği bulaşıcı, samimiyeti yüreğimi sarıp sarmalıyor.

O gün akşam gitmeyi planladığım Sezen Aksu konserinde kulise sızıp yazılarımdan oluşan iki cildi elimle takdim etme planımdan bahsediyorum laf arasında ve biraz da utangaçlıkla.  “On sekizinde cesaretimiz yoktu, ancak kırk beşinde başaracağız inşallah” diye mırıldanıyorum, kendimi de yüreklendirmeye çalışarak.

Müj’den tabii ki tam destek geliyor bu konuda.  Yazılarımı övüyor hemen oracıkta, yüreklendiriyor.  Problem çıkacağını sanmıyor.  Hem sahi  “niye olmasın?”.

Rumeli Hisarı’nda ayrılıyoruz.  Arabasından inip veda ediyor bana o kibar yürek, bunu saymayacağını ekliyor hemen.

Akşam Sezen konserine girerken cep telefonumu kapatmak için elime alınca mesajını görüyorum, az önce gelmiş: “Umarım dilediğin gibi olur herşey, hadi arkadaşım biraz cesaret!”

Cumartesi Günü:

Özlem’le ben bir dönem yazlıkta yapışık ikizler gibiydik. İyi anlaşır, iyi eğlenirdik.  Bazen sadece kumsalda yanyana şezlonglara uzanır sessizce kitap okurduk.  Annesi bir sefer “bizim kızlar konuşmuyorlar ki takışsınlar!” demişti sanırım anneme.

Denize girdiğimizde bile bir yandan olduğu yerde çırpınıp, diğer yandan da laflayan kızlardan değildik.  İlk atlayıştan sonra birimiz komut verirdi: “otuz kulaç bir dalış!” Aynı anda ikimiz de hareketlenirdik. Otuzar otuzar yüzerdik soluksuz kalana kadar.  Sonra küçük bir dinlenme molası ve derken ötekinin sesi: “kırk kulaç bir dalış!”.

Özlem’le Nişantaşı’nda kaldığım otelin kafesinde sabah kahve keyfi yapıyoruz.  O yetişkin hayatını, işini, ailesini anlatırken benim aklımda hep eskiden sahneler canlanıyor:  Basket topunu eline aldığıyla erkeklere taş çıkaran uzun boylu, sarışın yaman kızımız sahada devleşmiş yine.  Koşuyor, sıçrıyor, basket!

Arkadaşımın mantıklı, soğukkanlı tavırları, sakin duruşu hiç değişmemiş.  Ayakları yere yine sağlam basıyor, güzel aklı tıkır tıkır işliyor.   Güvenilir kuytu bir liman kadar huzurlu ve sığınılası. 

Günlük koşturmadan, oğlunun okulundan, sporu hayatımızda tutmak için verdiğimiz çabadan konuşuyoruz.  Memleketin haline dokunuyoruz ama dalmıyoruz, dalası gelmiyor ki insanın.  Eşlerimizden bahsediyoruz biraz, “tanıştırmak güzel olur” diye geçiriyorum içimden.

Özlem de bu semtte,  benim İstanbul’a gelişlerimde kaldığım bu otele çok yakın mesafede oturuyormuş meğer.  Birbirimize daha erken ulaşmış olsaydık, önceki ziyaretlerim sırasında da buluşmamız an meselesiymiş.  İnsan hayıflanıyor düşününce.

Bir sene kadar önce annemle geldiğimizde de bu otelde kalmıştık. Keşke şimdi bildiğimi o zaman bilseydim de onları biraraya getirseydim.  Hediye Hanım severdi Özlem’i, yeniden görmekten zevk alırdı eminim. 

Bunu tam ona diyecekken susuyorum.  Geçende duyduğum bir söz geliyor aklıma: “ne kadar sık ve yoğun düşünürseniz düşünün, geçmişi değiştiremezsiniz”.  Geçmişi iteklemiyorum artık, nasılsa çelik bir kapı misali inatçı ve sabit, milim kıpırdamıyor.

Ve Pazar:

İstanbul’da son günüm. Koşacak gücüm kalmadı. Sabah biraz keyif yaptım yatakta, ağır ağır hazırlandım.  Dün Özlem’le oturduğumuz kafede kahvaltımı ettim, keyif çayımı yudumluyorum.

Bu katta ilginç bir fotoğraf sergisi var.  Açılışı geldiğim akşam yapıldı, epey de bir şenlikli, cıvıltılı kutlandı. Biraz rahatsızdım o gün, gürültüden uzağa kaçtım.  Sonrasında da oradan oraya koşmaktan elli kere önünden geçtiğim sergiyi girip de gezemedim.

Kahvaltıdan sonra zamanım var.  Mehmet Turgut’un fotoğraflarıyla konuşurken Ara Güler’inkinin önünde epeyce bir durup onu saygıyla anıyorum. Bir varmış, bir yokmuş işte.

Geçen zamanla beraber pişme, ustalaşma, yaş alma, yaşlanma, usta-çırak ilişkisi, insan-sabır denklemi, kendini geliştirme isteği, bilmek, paylaşmak, iyi yaşamak temaları arasında gezinirken bu gelişimde yeniden bulduğum çocukluk arkadaşlarıma dair taze düşünceler geziniyor kafamda.

Serginin sloganı bizim için yazılmış gibi: “Zamanla âlâ olur”.

Girişte dönen videoda konuşan Yetkin Dikiciler’den bir alıntıyla:

 “…

Sabıra ihtiyaç var anlamak için

Zamana ihtiyaç var

Biri varsa diğeri de var

Biri yoksa diğerinin adı bile yok

Kendi hayatımızın ustası olmak amacımız

En büyük ihtiyacımız sadakat

…”

 alaportreler

İstanbul, Şubat 2014

 

Not: Yetkin Dikiciler’in defalarca kana kana içer gibi izlediğim videosunu merak edenler için:

http://www.alaportreler.com/videolar

Dansa Davet – Anılarla karışık felsefi bir söyleşi

Orta okuldayken İngilizce hocalarımızın önderliğinde bir yaz kampına gitmiştik Sorgun’a.  Aileden ayrı, öğretmen gözetiminde de olsa “arkadaşlar arasında” ilk tatilimdi.  Müthiş heyecanlıydım, hayatımın macerasını yaşamak için bıçaklarımı bilemeye başladım.

Kampta günlerimiz genelde deniz, spor, turistik gezilerle geçiyordu ama hem sabah hem öğleden sonra iki ayrı seans İngilizce dersimiz de vardı.  Okuldaki kadar ağır değildi bu etütler.  Film izler, kompozisyon yazar, sohbet eder, bol bol da gülerdik.

Gündüzleri dershane görevi yapan kapalı mekan akşamları kabuk değiştirir ve “disco”ya dönüştürülürdü.  Söylememe gerek yok, gece kampın körpecik kalbi orada atıyordu.  Malum, şarkılarda kendimizi bulduğumuz, şarkılarda kaderimizi yeniden yazdığımız yıllardaydık.  Kanımız çoktan kaynamaya başlamış ama henüz pek yol yordam bilmiyoruz.

Disco dediğimiz alanda -bugün aklımda kaldığı kadarıyla- geniş bir pist etrafında dizilmiş sandalyeler var.  Biraz loş bir ortam, seksenlerin şimdilerde dinlenildiğinde hafif bir iç bayıltısı yaratabilen melodileri yayılıyor havaya.  Bizlerde bir yaman beklenti, bir kıpır kıpır hareketlilik…

Her akşam aynı senaryo:  Önce bir ısınma sürecinde geçiyoruz, öyle kimse kendini en baştan ortaya atmak istemiyor.  Kızlar kibar kibar oturup evlerinin salonundaymış gibi sohbete başlıyorlar, ama yan ve arka gözleriyle ortamı tarıyor, gelişmeleri anında yakalayıp değerlendirdikleri kesin.  Erkekler yerlerinde duramıyorlar.  Bir bakıyorsunuz, dışarı atmışlar kendilerini.  İki dakikaya kalmıyor bir gürültü patırtıyla geri geliyorlar ki bakmayana aşkolsun!

Kızlar büzülmüş dudaklarıyla erkeklerin bu “çocuksu” hallerini kınayıp gözlerini fırıl fırıl döndürüyorlar.  Sonra manidar bir iç çekip sohbetlerine kaldıkları yerden devam ediyorlar.  Isınma turları bunlar.

Genç hocalarımız o sırada bizim bu garip hallerimizi izleyip aralarında eğleniyorlar. Biraz daha sabredecekler, kaynaşma kendiliğinden gerçekleşmezse en yumuşağından müdahaleye geçecekler.  Tetikteler.

Erkeklerin itiş kakışı, kızların ara ara kıkırdamaya dönüşen hararetli konuşmaları ve gittikçe davetkarlarşan müziğin temposu epey bir gürültü oluşturuyor kapalı alanda.  Yine de,  çıkan onca sese rağmen, gerçekte paylaşılanlar pek az, pek sınırlı.   Derine dalmıyoruz, sığ sularda yüzüyor herkes.

Kimse o akşamla ilgili beklentilerini itiraf etmek istemiyor mesela.  Kaç kıyafet giyip çıkardı bu üstündekindekine karar kılana kadar halbuki.  Hala düşünüyor çocuk:  Doğru renkte mi acaba bu gömlek, kareliyi mi seçseydi? Kız dönüp dönüp aynada poposunu süzüyor.  Pantolon yerine etek mi giymeliydi?

Kampın en cazibeli kızı E uzun sarı saçlı, renkli gözlü, narin yapılı ve sakin tabiatlı bir güzel.  Usul usul konuşuyor, buz pistinde kayar gibi yürüyor.  Biz diğer kızlar ona gıpta etsek de çiğ çiğ kıskanmıyoruz; başrolü kesinlikle o hakediyor.

Esas çocuk C ince uzun, yakışıklı ve çevik, E’ye kıyasla az biraz fırlama ama şeytan tüyü var onda.  Bizce C ve E birbirleri için yaratılmışlar.  C atak üstelik ve dışa dönük, yapış yapış asılmıyor kıza ama ilgisini de saklamıyor.  E duygularını pek dışa vurmuyor, bin düşünüyor, üç söylüyor.  Tribünlerdeki beklenti ve heyecan diz boyu ama “icraat” maalesef kaplumbağa hızında ilerliyor.

Biz “yardımcı karakterler” bir yandan bu hikayeyle ilgili hiçbir ayrıntıyı kaçırmamak için gözlerimizi dört açarken, diğer yandan da kendi yağımızda kavrulmakla meşgulüz.  Biraz da hocaların dürtüklemesiyle meydan hareketlenmeye başladı.  Müziğe de ayağımız gidiyordu zaten, attık kendimizi piste, coşkuyla kıvrılıyoruz. 

Tam havaya girmiş tepinirken -kim karar veriyor, orası meçhul- slow bir şarkı çalmaya başlıyor aniden.  Akış kesiliyor, birkaç saniyelik tedirginlik, bazı bakışlar buluşuyor, utangaç tebessümleri takiben mutlu azınlık oluşturdukları çiftlerle ağır tempoda sallanmaya başlıyorlar.  “Tekler” biraz oyalanarak da olsa pist bitimindeki sandalyelere doğru seğirtiyor.

Bazı “tekler” neyse ki yarı yolda durduruluyor. Ya arkadan uzanan iki parmak omuza değiyor, ya onlara doğru bir el uzatılıyor.  Kısmetini kapan piste geri koşuyor.  Dinamikler artık farklı işlemeye başladı.

Genelde “damar” tabir edilen bu tür slow şarkılar kırk beşinci saniyelerinden itibaren yüreğe matkap dayayıp turbo modunda delmeye başlar, bilirsiniz.  Yaratılan aciliyetle en utangaçları bile bir cesaret sarıyor çok geçmeden.  İlk tercihleri pistte olsa da ikinci ya da üçüncü sıradaki kızların önünde alıyorlar soluğu: “Dans etmek ister misin?”

Gecenin ilerleyen saatlerinde dansa davetler de, pistteki hareketlilik de artıyor.  Olaya ısınıldı, doğal katalizörler görev başında, çoğunluk halinden memnun.  E’nin önünde uzun bir “niyetliler” kuyruğu oluşmuş artık. 

Herkes C’ye bakıyor, bozuk atacak mı diye.  C tasasız, kendinden emin gülümsüyor.  “Bırakın oyalansınlar” dercesine bakıyor kuyruktakilere, biraz da meydan okuyarak.

Bazı kızlar yalnız baştan arıza. Ya dans etmeye hepten tövbeli, ya da “armudun sapı, üzümün çöpü” şeklinde fena halde seçici.  Bir sürü çocuğu direkten döndürüyorlar.

 “Dans edelim mi?”

“Hayır!”

“Benim canım istemiyor!”

“Rahat bırak lütfen beni!”

“Sen önce git de şu saçını bir düzelt!”

Ve bence en kötüsü:

“Seninle mi?”

Ben o zamanlar şimdiye kıyasla daha kesin çizgili ve acımasız olmama rağmen o bir heyecan gelmiş hevesli çocukların körpe boyunlarının giyotinde uçurulmasına dayanamıyorum.  Ama keskin tarafım “seçim özgürlüğü”nden yana.  “Kız istemezse istemez kardeşim, zorla mı?” havasındayım.

Feminist dürtülerim de gelişmeye başlamış olacak ki, asıl kafamı meşgul eden konu neden biz kızların edilgen objeler misali “beklediğimiz”.  Canımız dans etmek istiyorsa, neden biz gidip bir çocuğa “hadi bakalım” demiyoruz?  Böyle balkonda saksı çiçeği misali kurulup oturmak, dalgın bakışlarla süzülmek hiç bana göre değil…

Ben bu varoluş savaşlarında mücadele verirken Ahsen Hoca yanımıza sohbete geliyor.  En genç ve en sevilen hocalarımızdan, hem aydın öğretmen, hem peri kızı, hem de bizle akranmış gibi yakın ruhu ruhumuza.  İngilizce gramer kurallarını konuşur rahatlığında gönül sırlarınızı dökebilirsiniz ona.   Dinler, yargılamaz, yumuşacık insancıllığıyla sarar sizi. 

Ahsen Hoca belli ki bazılarımızın gelen dans tekliflerini pek de kibar sayılamayacak bir şekilde geri püskürttüğümüzü gözlemlemiş.

 “Kızlar” diyor, “yapmayın, hem hiç hoş değil, hem size hiç mi hiç yakışmıyor!”

Bu sözlere şaşıran, hatta bozulanlar olduğunu fark edince aynı yumuşak ses tonuyla devam ediyor:

“Kendinizi o çocuğun yerine koyun bir kez.  Olanca gücünü toplamış, salonun bir ucundan kalkıp size doğru yürürken neyi nasıl soracağını, sizin yanıtınızın ne olacağını düşünmüş, tartmış.  Herkesin gözü önünde reddedilme riskini göze almış.

Siz ne yapıyorsunuz? Dudağınızdan çıkan iki kelimeyle alaşağı ediyorsunuz o insanı.  Belki istenmediğini, yeterince beğenilmediğini düşündürüyorsunuz.  Kendini eksik hissettiriyorsunuz. Medeni cesaretini onuruyla sergileyen bir kişiyi bir kabahat işlemişçesine cezalandırıyorsunuz.

Düşünün, hakkınız var mı buna?”

Ortama ağır bir sessizlik iniyor.  Az önce söylenilenleri hazmetmeye çalışıyoruz.  Ağızdan çıkan sözün, fırlatılan bakışın, silkinen omuzun, çevrilen boynun yüreğe sapladığı bıçağı görüyoruz. 

Bazılarımız çetin ceviz ama, ikna olmadılar.

“Hocam ama ben o çocuktan hiç hoşlanmıyorum.”

“Ben aslında filancanın beni dansa kaldırmasını bekliyorum, zamanımı başkasıyla harcamak istemiyorum.”

“Çok yapışkan bu hocam, bir şarkıyla kurtulamaz insan, tutsak kalır maazallah!”

Gülüyor Ahsen Hoca.

“Önemli olan edebiyle yapılan samimi bir daveti reddetmemek.  Ömür boyu birliktelik için bir kontrata imza atmanızı isteyen yok elbet sizden.  Şarkı dediğini iki, bilemediniz üç dakika.  Bittiğinde teşekkür edip yerinize dönmek de tabii ki sizin hakkınız. Ha, şayet dans sırasında can sıkıcı bir durum yaşanır, sizi huzursuz edecek bir söz dile gelirse, o zaman da izin isteyip ayrılmak sizin elinizde!”

Kafalarımızı sallıyoruz.  Rollerin ve sorumlulukların tanımlanmasını sevdik, özgür irademizi nasıl kullanacağımızı daha iyi anladık.  Güç yeniden bizde, hem de bu sefer kalp kırmadan.

*    *    *    *

dans

O geceden sonra beni dansa kaldıran hiç bir erkeğe “hayır olmaz” demedim.  İlk şarkının bitiminde teşekkür edip sıvıştığım durumlar yok değil.  Öte yandan, dans sayesinde tanıyıp çok iyi arkadaş olduğum gençler de oldu tabii.  “Parti yapsak da yeniden dans etsek” diye dualar ettirenler de…

Ahsen Hoca’yı mezuniyetten sonra hiç görmedim. Ancak, aslında pist çerçevesinin dışına taşan, tomurcuktaki umuda zarar vermemek, saygın cesaretin kanadını kırmamak temasını iğne oyası gibi işleyene sözlerini hiç unutmadım.

Benim çocuğum yok ama başta yeğenim olmak üzere “sözümü dinlermiş gibi yapan tüm genç kızlara” bu Sorgun anısını anlatıp Ahsen Hoca’nın değerli mirasına sahip çıkmaya çalışıyorum hala.

Brüksel, Şubat 2014

Kırmızısız kalmayın

İş günlerinde sabah ilk duraktan biniyorum metroya.  Genelde uykusuz, fazla koşturmaktan bitap düşmüş, kafası bin bir düşünceyle meşgul bir yetişkinler grubu oluyor benimle birlikte.  Ellerinde iş çantaları, dosyaları, ayaklarında yürüyüşe elverişli  ayakkabıları, çok şık değilse de ofis ortamına uygun kıyafetleriyle neredeyse bir örnek bir topluluk oluşturuyorlar.

Hergün hemen hemen aynı saatlerde aynı araçla yola düştükleri için pratikle mükemmelleştirdikleri bir rutini uyguluyorlar.  Metro durağına giriş içinde dükkanların olduğu küçük bir pasajdan yapılıyor.  Pasajın sokağa açılan kapısına varınca şemsiyeler kapatılıyor, cepte ya da çantalarının ön gözlerinde hazırlanmış metro kartları avuç içine alınıyor.

Trene binmeden az önce yürüyüş yönünün sol yanına denk gelecek şekilde yerleştirilmiş raftan bedava bir metro gazetesi alıyor çoğu.  Bu hareket esnasında bile kimse durmuyor, hız kesmiyor.  Seri adımlarla ilerlemeye devam ederken sol kollarını uzatıp birer nüsha kapıyorlar. Sonra turnikeden geçip bir iki çevik hamlede vagonun kapısına varıyorlar.

Bu tip günlük metro kullanıcılarının yıllık ya da aylık kartları var.  Kredi kartına benzer bu cisimleri turnikenin okuyucusuna yaklaştırınca kısa bir “bip” sesinin ardından geçiş hakkı kazanıyorlar.  Çoğu tam çıkarmıyor bile kartını. Kadınlar çantalarını doğru açıda değdiriyor okuyucuya, erkekler bazen palto ceplerini dayıyorlar. Anlayacağınız verim almak adına eğilen bükülenin bini bir para.

Metronun acemilerinin kağıt biletleri var. Tek, beş, bilemediniz on kullanımlık.  Onlar başka tip bir makineye yerleştiriyorlar bu biletleri, makine bileti beş saniye kadar içinde tutuyor, sonra geri çıkarıyor. Biletiniz on kullanımlıksa mesela, bir hakkınız gidiyor, dokuzu kalıyor.

Bakıyorum kartlılar biletlilerin arkasında sıraya girmemeye özen gösteriyorlar. Biletin makinede hapsedildiği o beş saniye onlara inanılmaz uzun geliyor.  Düşünün uzun zaman içinde özenle tasarlayıp mükemmelleştirdikleri sistem başkası yüzünden anında yerle bir oluyor.  Hazmedilir gibi değil!  İnsan yine de düşünmeden edemiyor; kazanılan bu saniyeler sonra nasıl, ne için kullanılıyor?

Metroda yerine yerleşen gazetesini açıyor, kitabını ya da tablet bilgisayarını çıkarıyor.  Hiçbiri olmasa, mutlaka bir ya da birden fazla cep telefonu ele avuca alınıyor.  Başlar öne eğiliyor, panjurlar sıkı sıkı kapalı.

Kütüphane sessizliğindeyiz, konsantrasyonun zirvesini yaşıyoruz.  Normalde zorlasak bu kadar raptı zapta alamayız böyle geniş bir topluluğu.  Müfettiş girmiş gibi sınıfa, disiplin diz boyu, katmerli bir asayiş sağlanmış.  Öyle ki gözünü yana kaçıranı vuracaklar sanırsınız.

Neyse ki öğrenciler var aramızda, bağrış çağrış dalıyorlar vagondan içeri. Kitaplar bir yanda, çantalar öteki tarafa savrulmuş.  Kızlar kotlu botlu ama makyajları yerinde, uzun boyalı tırnaklarda neye olduğu belirsiz bir isyan.  Erkekler genelde sıska, saç kesimleri karakter analizlerine gebe.  Pantolonlar moda olduğu üzere belden düşüyor, malum bir iç çamaşır çıtlatma çabası hakim.

Öğrencilerin kimi son dakikada ödev yapmaya çalışıyor, kimi akşamki parti organizasyonu peşinde.  Cep telefonlarına can havliyle sarılmışlar.  O ekranda en ufak bir hareket olduğunda dış dünyanın kalan kısmıyla ilişkileri anında kesiliyor.  Alet mi onların avucunda, onlar mı telefonun güdümünde anlayana aşkolsun.

Okullular Montgomery durağında bindikleri cümbüşle iniyorlar trenden.  Savrulan saçlar, biraz yerini yabancılamış parfüm kokuları, çoğunluk argo karışık takılmalar arasında yürüyen merdivene atıyorlar gövdelerini.  Kendileriyle öyle meşgul ki güzel kafaları bizleri fark etmediler bile. Ne mutlu onlara!

Ortalık yine sus pus oldu.  Çevrilen sayfa sesi, fısıldar gibi söylenen “pardon geçebilir miyim?” ricaları, mesaj yazan tuşların tıkırtısı.  Yanyana, omuz omuza, burun buruna durup birbirini görmeyen insanlar. Yapılacaklar listelerinin ağırlığını taşıyan bedenler, dimağlar.  Planın programın el kitabını yazmış profesyonel robotlar.

Yanlış anlaşılmasın, ben de aralarındayım. Kapıya yakın ve gidiş istikametinde olduğundan seçtiğim koltukta tablet bilgisayarın tuşlarını tıklatıyorum bütün hamaratlığımla.  Daldım gittim derken bir an irkiliyorum, üzerime dikilmiş ısrarlı bakışlar dünyaya döndürüyor beni.

Kafamı kaldırınca karşı koltuktaki sarışın kızı görüyorum, altı yaşında ya var ya yok.  Saçları iki örgü yapılmış, gözler nehir yeşili.  Kırmızı külotlu çorapları ve siyah çizmeleri var.  Beni süzüyor.

O hafiften gülümsüyor.  Tarıyor beni bakışları.  Saçımı, makyajımı, aksesuarlarımı, çantamı, elimdeki bilgisayarı tek tek ve uzun uzun inceliyor.  “Hadi bakalım, sen nasıl istersen” gibilerinden bakıyorum yüzüne şakacı bir ifadeyle ve yine başımı eğip yazmaya koyuluyorum.

Yere değmeyen kırmızı çoraplı bacaklarını biraz daha hızlı sallandırıyor şimdi.  Sözleri belirsiz bir şarkı mırıldanıyor rüyalı bir ses tonuyla.  Başımı kaldırmadığımı fark edince sallanma hızı artıyor, melodi belirginleşiyor.  Sırf meraktan biraz daha umursamaz gibi yapıyorum.

Sallanan sağ bacak benim sol dizime dokunup dokunup kaçıyor. Çok da yumuşak değil darbesi, yok sayılmak belli ki hoşuna gitmedi. “Bak bana” diyor, “gör beni”.  Dizlerimi kurtarmak için kendimi koltukta dikleştirirken tableti de kapatıp kenara koyuyorum. Göz gözeyiz şimdi.

Kaç durak gittik böylece bilmiyorum.  Ne o konuştu ne ben.  O beni doya doya süzdü, ben ona teslim oldum.  Ciddiyeti ve kararlılığı esir aldı beni.  Oyun oynamıyordu, daha çok bir deney yapar gibiydi hali tavrı.  Akıl defterine not aldıklarına bir göz atmak istedim.

Schuman durağına gelince ufaklığa göz kırpıp indim metrodan.  Yine ses etmedi, el sallamadı arkamdan.  Usulca vedalaştı sessiz.

Altmış sekiz basamak merdiveni tırmandım sonra.  Metro çıkışına yakın bir noktada seyyar müzisyenler neşeli bir melodi çalıyorlardı.  Kaç gündür önlerinden aceleyle geçerim, bugün durup çantamdan bozuk para çıkardım.  Önlerinde serili gitar kılıfına attım.  Müzisyenlerin teşekkür selamını alırken arkamdan gelen insan seli az daha beni önüne katıp sürükleyecekti.

Yürüyen merdivene binip yeryüzüne çıktım.  Şansıma mavi bir gökyüzü karşıladı beni. Yol üstündeki sokak satıcısından kırmızı laleler aldım.

Schuman meydanından De Mot sokağındaki iş yerime yürürken kırmızı sırt çantası taşıyan bir adam çarptı gözüme.  Kıvrak ve tempolu yürüyüşünden kulaklıklardan kendini kaptırasıya sevdiği bir melodiyi dinlemekte olduğunu sonucuna vardım.  Müziği işitmesem de onun devinimlerini izlemeyi sevdim.

Derken aniden durakladı sokağın orta yerinde.  Elindeki hayali gitarı çalarmışçasına salladı bedenini, kafası boynu etrafında çılgınca döndü.  Kırmızı sırt çantası keyifle hopladı.  Binanın kapısındaki güvenlik görevlileri biraz şaşkın baktılar ondan yana.

Ofiste kırmızı laleleri vazoya yerleştirirken kırmızı külotlu çorapların sevimli ısrarını ve kırmızı sırt çantasının coşkulu dansını düşünüp keyiflendim yok yere.  Daha genç, daha bağımsız ve daha az yalnız hissetmenin şerefine.

Siz siz olun, kırmızısız kalmayın…

kirmiziresim

Brüksel, Şubat 2014