Z.Ş. Vakası

ODTÜ İşletme Fakültesi’nin önündeki avluda laflıyorduk. Doksanlı yılların başında olmalıyız. Arkadaşımın yanındaki kızı gözüm fena halde ısırıyor ama seçip çıkaramadım bir türlü.  Ortak tanıdığımız anlamış olacak ki sıkıntımı tanıştırıyor: ” Deniz, tanıştırayım Z.Ş., bizim bolümde okuyor”   

Adını ve soyadını duyar duymaz zıplıyorum durduğum yerde, Ergenekon İlkokulu’nun bahçesine ışınlanıyorum, yıllar öncesine.  Eğlenceli bir sınıftı bizimkisi, yedi sekiz kişilik bir çekirdek grubumuz vardı, kızlı erkekli pek bir eğlenirdik. Z.Ş. de sanırım üçüncü sınıftan itibaren bir süreliğine bizim gruba dahil olmuştu.

Anne babanın biri Türk diğeri Fransız olunca, o da iki okula gitmek durumundaydı.  Tam anımsamıyorum şimdi ama misal, sabahları Fransız okulundaysa öğleden sonra bizim sınıfa geliyordu.  Ertesi dönem bizim sınıf sabahçı olduğunda Z.Ş.’yi göremez oluyorduk; o yeni öğlenciler takımıyla devam ediyordu yoluna.

Güzel kızdı, uzun boylu ve enerjik.  Kısacık kesilmiş saçları sevimli yüzünün cazibesini daha da ortaya çıkarıyordu.  Şeytan tüyü taşıyanlardandı.  İnsanları kendine çekiyordu.

Z.Ş.’nin tipinden tutun da giyiniş ve yaşam tarzına kadar her yanı değişik ve cazip geliyordu bizlere.  Beslenme çantası, matarası bile bir ayrı havalıydı.  Güneşin etrafında dolanan gezegenler misali bir adanmışlıkla kuşattık onu.

Z.Ş.lerin Gazi Osman Paşa’da bahçe içinde çok güzel bir evleri vardı.  Doğum günü partisi için çağrıldığımızda keşfettiğimiz bu mekan hepimizde hayranlık uyandırmıştı.  Şekerlemeden yapılmış bir evin içine düşmüştük sanki, huşu içinde oradan oraya koşuşturuyorduk.

Günümüzün ihtişam ve animasyon çılgınlığının henüz kendini göstermediği o zamanların doğum günü kutlamalarında en fazla iki süs, üç şapka bir de pasta olurdu. Z.Ş.’ninki bambaşkaydı.  Birbirinden değişik oyunlar tertip edilmişti bizler için, ikramlar arasında da mevsim dışı olmasına rağmen dondurma bile vardı.

Bir gün Z.Ş. bana büyükannesinin okula çok yakın bir apartmanda yaşadığını ve bazı akşamüstleri okul çıkışında onun yanına gittiğini söyledi.  Bizim evimiz de okula on, bilemediniz on beş dakika yürüyüş mesafesinde olduğundan pek sevindim bu habere.  Buluşup başbaşa zaman geçirme fırsatımız doğmuştu.

Çok geçmeden bu ikili görüşmelere başladık.  Genelde ben onlara giderdim, büyükannenin evinin önünde küçük bir bahçe vardı, iyi havada o mütevazı yeşilliğin tadını çıkarırdık.  Ben Meşrutiyet Caddesi’nde geçen çocukluğum boyunca ancak kaldırım oyunlarından nasibimi alabilmiştim, o yüzden yürüyüş mesafesinde bir yeşil alan fikrini anında benimsemiştim.

****

Bizi az önce tanıştıran arkadaşın sözünü balla kesip atlıyorum: “Aaa biz tanışıyoruz, yıllar öncesinden, Ergenekon İlkokulu’nda beraberdik hani!”

Z.Ş.’nin hafif mağrur hafif dalgın bir ifade taşıyan güzel yüzünde beklediğim aydınlanma belirmiyor.  Hatta donuk gözleri biraz da rahatsız olmuşçasına bana bakıyorlar.  Ne var ki, benim heyecanım diz boyu; gayretle devam ediyorum zaman tüneli hikayelerime, mümkün değil ki hatırlamaması…

****

Okul sonrası buluşmaların hararetle devam ettiği o dönemde bir gün Z.Ş. kışkırtıcı bir öneriyle çıkageldi: “Bize gelirken bisikletini de getir, beraber bineriz!” dedi.  Önce çok heyecanlandım, bisiklete binmeye bayılıyor ama bizim evin önü cadde olduğundan ancak kaldırımdaki sınırlı alanda gidip gelebiliyordum. Bir de tabii o yaşlarda bisiklet demek özgürlük demekti. Malum, üstüne atladığınla uçarsın, kimse tutamaz seni.

Biliyorum ama babamın hiç hoşuna gitmeyecek bu fikir. Bizden Z.Ş.lerin eve gitmek için Meşrutiyet Caddesi’yle Mithatpaşa’yı bağlayan kavşağı geçmem gerekecek ki, bu babamın koyduğu sınırların fena halde dışına taşmak demek.  Alıyor beni bir düşünce; senaryolar üstüne kafa yoruyorum günlerce.  Sorun şu ki, babama yalan söylemek ne genlerimde ne kültürümde var. Diğer yandan Z.Ş. de, yeni alınmış parıltılı bisiklet de bana mütemadiyen göz kırpıyorlar.

Sonunda küçük kurnaz kafamda şöyle bir çözüm buldum:  Babama “kapının önünde bineceğim” diyerek indireceğim bisikleti, sonra usulcacık büyükannenin evine doğru süzüleceğim.  Bisikleti sürerek değil de yanında yürüyerek götüreceğimden dolayı da “caddede kullanmamak” kuralına da saygılı davranmış olacağım.  Gerçek bir orta yol bu; parlak hedefe doğru emin adımlarla ilerlerken yaratıcı çözümüm sayesinde babama karşı vicdan azabı da duymayacağım.

Planladığım şekilde yola çıktım.  Bisiklet sağ yanımda temkinli adımlarla ilerliyorum.  Mithatpaşa’nın trafik ışıklarına kadar geldim, kırmızıda bekliyorum.  Geriye sayım başladı, az daha dayanmalıyım. Birazdan babaannenin evinin karşısındaki okul avlusunda bisikletlerimizi yarıştırıyor olacağız.

bisiklet

“Deniz!” diye sesleniyor o ara arkamda birisi.  Başımı çevirmemle babamla göz göze gelmem bir oluyor. Eliyle bana “bekle” işareti yapıyor Ziya Bey. Hareket etmem zaten mümkün değil. Donakalıyorum oracıkta, kalbim küt küt atıyor, yüzümde utanç kırmızısı bir ateş.

“Nereye gidiyordun?” diye soruyor sohbet eder havasında. Pardösüsünü sıkı sıkı iliklemiş, fuları boynunda, başında fötr şapkası, ayağında sabah cilaladığı ayakkabıları.  Onun bu sakin ve saygıdeğer duruşu benim üçkağıtçı haylaz görüntümü büsbütün alaşağı ediyor. Çok ama çok utanıyorum. “Ne yaptım ben!”

Telaşla açıklamaya çalışıyorum ama cümlelerim cansız, kopuk; fena halde tekliyorum.  O arada yeşil ışık yanıyor, babam bisikletin kumandasını ele alıyor ve bana eliyle devam işareti yapıyor. Eve döneceğimizi sanmıştım, bocalıyorum.

Hala konuşmaya çabaladığımı fark edince yüreğimin ta içine işleyen bakışlarıyla “sus artık Küçük Hanım, böyle anlamsızca çırpındıkça beni rencide etmeye devam ediyorsun” diyor hiç konuşmadan.  Anında kapatıyorum çenemi. Perişanım, o kadar üzgün, o kadar pişmanım ki babamın yüzüne o mutsuz, kırık, gücenik ifadeyi koyduğum için.

Yanyana sessizce ilerliyoruz. Bisikletimin bile utandığını hissediyorum, metal yığını büzüşmüş, içine kapanmış, bu çirkin oyuna nasıl alet edildiğini düşünüyor. Ben son on dakikadır madenlerdeyim, yerin dibindeyim.  Dengimi buldum, solucanlarla arkadaşlık ediyorum.

Z.Ş.lerin evinin önünde babam bana veda ediyor.  “İşin bitince ara, gelip alırım” diyor ve sırtını dönüp gidiyor.  Arkasından bakakalıyorum.  Bağırmadı, çağırmadı, beni bisiklete binmekten alıkoymadı.  Sesini bile yükseltmeden, tek bir bakışın sanal şamarında kendime getirdi beni, kimliğimi hatırlattı.  Ya onun kızına yakışır şekilde davranacak ve ondan feyz almaya devam edecektim, ya da onun saygı ve ilgisini hakketmediğimi kabullenecektim.

****

O günün sonraki kısmında ne oldu, ne yaptım hiç ama hiç anımsamıyorum.  Takip eden haftalarda babama kendimi affettirmek için ne diller döktüm, kaç özür mektubu kaleme aldım, inanın bunu da hatırlamıyorum. Bildiğim “her seçimin bir bedeli olduğunu” olanca açıklığıyla öğrendiğim.  Ben unutsam da Mithatpaşa – Meşrutiyet kavşağı her geçişimde avaz avaz bağırır bu gerçeği, bisiklete her binişimde alet dile gelir, anlatır.

 ****

Z.Ş. artık gözlerini kaçırıyor benden, belli ki bu ortamdan kurtulma çabasında.  “Kusura bakmayın, sizi de, o yılları da hiç hatırlamıyorum.  Ailevi durumum dolayısıyla epey okul değiştirdim ben, çok insan çıktı yoluma” diye kestirip atıyor sonunda en kuru sesiyle. 

Kelimelerim bıçakla kesilmiş gibi duruyorum.  “Haklısınız, saçmalıyorum. Affedersiniz” sözleriyle ayrılıyorum oradan.

İşletme Fakültesi’nden Endüstri Mühendisliği’ne giden ana yolda ilerlerlerken gözyaşlarıma mani olamıyorum.

 “Ne bekledin ki Deniz? Yıllara meydan okuyacak duygulu bir kavuşma sahnesi babanda yarattığın hayal kırıklığının özrü mü olacaktı? Laf!”

Kabul edelim ki, Z.Ş. üstelik etkisiz eleman bu olayda.  Karar verici ben, uygulamaya geçiren yine ben, sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda olan ben.

Hayatta hepsini yapmak, herşeye sahip olmak, herkese yaranmak mümkün görünmüyor.  Kuzeye gitmekle güneye sırtımızı dönüyoruz. Susarken konuşamıyoruz. Fransızların deyimiyle hem tereyağını satın alıp hem de parasını cebimizde tutamıyoruz.

Seçim sayfayı çevirmekse, seçmediklerimizi önceki satırlarda kalıyor ister istemez.  Seçilmeyenlerin, ikinci plana itilenlerin, o gün aranmayan kişinin, yapılmayan işin, okunmaya kitabın, sorulmayan hatrın boynu eğiliyor.  O terk edilmişlikteki kırgın ah bizim eksi hanemize yazılıyor.

Her seçim özgür irademizim dile gelişi. Her seçim aynı zamanda bir bedel.  Pusulamızı kaybetmediysek amacımıza giden yolda yeni ve sağlam bir adım.  Doğru seçimler yeni umut kapılarına taşıyor bizi, hatalı olanlarsa yürekte çentik.

 

Brüksel, Ocak 2014

Yerli yersiz içlenmek

iclenmeler

Sanırım ilkokul çağındaydım. Annemle kahvaltı ediyorduk. Aniden aklına bir şey gelmiş gibi konuştuğumuz konudan saptı ve “Necdet Tosun vefat etmiş!” deyiverdi. Hiç girizgahsız, küt diye, orta yere. Bir an boş boş baktım anneme, o dört kelimede saklı içeriğin ağırlığını hazmetmeye çalışıyordu beynim.

Belki on belki on beş saniye sürdü sessizliğim. Annem tedirgin olmuştu, endişeyle baktı yüzüme, sanırım bu kadar etkileneceğimi beklemiyordu. Ben çocukluğumun eğlenceli Türk filmleri arasında sanal bir gezintiye çıkmıştım o sırada.

Emel Sayın’ın şarkıları eşliğinde Tarık Akan’ı hayran hayran izlerken Hulusi Kentmen’in bıyıklarını çekiştirip kaçıyordum. Adile Naşit yakalıyordu beni ama cezalandırmaya kıyamadığı için köşkün mutfağında buluyordum kendimi. Becerikli aşçı Necdet Tosun yine ne güzellikler yaratmıştı!

Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım, susturana aşkolsun!

Annem Necdet’le aramızdaki gönül bağını hiç anlamadı ama ölüm haberlerini bana alıştıra alıştıra (icabında geciktire geciktire) verme konusunda zamanla büyük adımlar attı.

****

Ben hiç Beyaz Atlı Prens bekleyen kızlardan olmadım. Düğün, dernek, gelinlik, balayı hayalleri kurmadım. Aşk düşkünüydüm, bakın o ayrı; kalanı Sıla’nın deyimiyle “kenar süsü”…

Teyzemin kızı Belgin bir gün evlenme kararı aldı. Ben o yıllar üniversitedeyim; ODTÜ kampüsünde yaşıyorum, beynim işlek, ufkum açık, bildiğiniz “kim tutar beni” vaziyetleri. Ankara Sanat Tiyatrosu, Dost Kitabevi, param olunca Mona Lisa’da bir pizza, üstüne illaki bir kestaneli kup. Cuma akşamları CSO konserleri, varsa yoksa has arkadaş muhabbeti, baharları kaçtığımız Bodrum ya da Gökova sahilleri…

Soluk aldığım bu çerçeve içinde insanların niye evlendiklerini anlamam mümkün değil ama “bireyin özgür seçimi” önünde boynumuz kıldan ince, uymasa da saygıyla karşılıyoruz icabında. Elaleme gösterdiğimiz iyi niyeti kuzenden mi esirgeyeceğiz, çenemizi kapalı tutmaya çalışıyoruz biz de.

Belgin bildim bileli güzel, alımlı, havalı ve inanılmaz süslü. Öyle ki, benim bir kitabın üstüne kapaklandığım saatler boyunca o saçı, başı ve makyajıyla uğraşabilir ve zaten şahane olan görüntüsünü kusursuz hale getirebilir. Ben o zamanlar “ya bir ya sıfır” kadınıyım. Sanıyorum ki, ya dış güzelliği seçeceğiz ya da aklın yolunu, bunun ortası, ayarı, kıvamı olmaz.

Ben bu dönemde şimdiki halimden yedi sekiz kilo daha şişkoyum, kışın bot yazın sabo ile dolaşıyorum. Kazara eteğim ya da topuklu ayakkabım yok. Makyaj nedir bilmiyorum, kırk yılın başı saçım fönlendiğinde aile içinde bir bayram havası esiyor ve sırtım sıvazlanıyor.

Uzatmayalım, bir gün teyzeler ve yeğenlerin bir arada olduğu bir ortamda Belgin’in gelinliğinden konuşuluyor. Ben kafamda yine uzaklara gitmeye yeltenirken, yanlış anımsamıyorsam annem ilginç bir öneriyle çıkageliyor: “Deniz ya, Allah aşkına bir denesene Belgin’in gelinliğini!”

Gözlerimi hayretle açıp bakıyorum anneme. Bana niye böyle bir zulmü çektirmeye karar verdiğini anlamaya çalışıyorum. Geçen gece telefonda yine çok uzun konuştum diye haşladı beni, üstelik arayan da ben değildim. Ona para yazmayacağını söylediğimde de bozulduğuyla gitti salona. Bedel ödüyorum kesin, alemin maskarası yapacak beni.

Normalde bedenimi çiğnemeleri gerekir beni razı etmek için ama bu kez meydan okur gibi “tamam” diyorum sadece. Hodri meydan! Küçük bir sessizlik oldu; biliyorum inanamadılar. Belgin kendini tutmasa bir kahkaha patlayacak ama kibar kız, ağzını büzüyor başını hafifçe eğip.

İçeri odaya geçiyorum kararlı adımlarla. Belgin de arkamdan. Yıllardır elbise dahi kuşanmayan ben, bu çetrefilli kıyafeti hangi kulbundan tutup nasıl üstüme geçireceğim en ufak bir fikrim yok. Belgin sakin, öneri şeklinde paketlenmiş komutlarıyla beni yönlendiriyor. Neyse giydim, beklediğimden acısız oldu bu süreç.

Salona geçiyorum. Ben daha çok soytarılık havamdayım. Herkes bana bakıp gülecek, şamata gırgır bir üç beş dakikadan sonra da bu işkence bitecek diye düşünüyorum kafamda. Ama öyle olmuyor işte. Annem de teyzelerim de beni gelinlikle görünce bir garip duygulanıveriyorlar, bir romantizm seli, yapış yapış lirik hislenmeler ve iç çekmeler arasında neye uğradığımı anlayamıyorum.

Ben bu bocalamanın derinliklerinde çırpınırken aynadaki aksimle buluşuyor gözlerim: “Aman Allahım! Üstümde bir gelinlik var”. İçimden bir ses olanca gücüyle “kurtarın beni!” diye bağırmaya başlıyor o sırada. Gelinliğin yumuşacık dokusu çıplak bedene giyilmiş metal bir zırh misali hoyratça hırpalıyor oramı buramı. Aynı anda kapana kısılmışlık duygusu dozunu arttırarak hükmediyor ruhuma.

Gök gürültüsü misali kopuyor ağlama krizim, tutana aşkolsun. Bir yandan da üstümdekinden biran önce kurtulmak için debelenmeye başlıyorum. Sanki daraldıkça daralıyor bu elbise üstümde, yüreğimin üstüne baskı yapıyor, nefes almamı engelliyor. Boğulacağım.

Herkes şokta. İşin garibi annem de ağlamaya başlıyor bu noktada. İçeri odaya atıyorum kendimi, Belgin fermuarı açıp geçit veriyor bana bu tünelden dışarı. Fırladığımla çıkıyorum, kalbim küt küt atıyor, hala hıçkırıyorum. İçim allak bullak.

Belgin’in elinde onca dantelin masumiyetiyle susan gelinliğe bakıyorum ters ters. Bu mu zanlı gerçekten? Bu kumaş parçası mı bu delişmen bağrış çağrışın nedeni? Ne tehditkar ne de kindar oysaki duruşu, daha çok şaşkın, benim içimde yanan bir noktaya bakıyor.

gelinlik

****

1994 senesinde ben Brüksel’e taşındıktan kısa bir süre ailemiz şansız ve kederli bir döneme girdi. Zamansızca baş gösteren bir yaprak dökümü ardı ardına sevdiklerimizi aldı elimizden. Çalan telefondan korkar olmuştuk. Kara haberin en kötüsünü gurbetteyken almak bir başka türlü etkiliyor insanı. Kolu kanadı kırılıp eline veriliyor anında.

Annem ve babam da o ara bana üstüste kayıp haberi iletmekten perişan olmuş olacaklar ki teyzemin vefatını sakladılar benden. Hem de öyle üç gün beş gün değil, aylarca. Ne zaman ki Ankara’ya ziyarete gidiyorum ve adet üzerine ilk akşam bizde toplanan aile meclisinde teyzemi göremeyince soruyorum, o zaman – evet ancak o zaman – alıyorum haberi.

İnsan inanamıyor. Yalan deseniz yalan değil, gerçek belki ama sizin kabul edesiniz yok. Zaman deseniz, geçmiş. Herkes acısını yaşamış, birlikte ağlamış, isyan etmiş. Yanmış, kavrulmuş, belki ilk şokun etkilerinden az biraz kurtulmuş.

Siz yalnız, siz bir acı haberle başbaşa. Siz bayat ve çok ağır bir haberle yüzyüze, hatta koyun koyuna. Yıldızlardan da uzakta hissediyorsunuz en yakınınızdan bile, midenize oturan koca bir taşla kalakalıyorsunuz. Yasınızın katmerli karanlığı içinde tutsak ediyor sizi, aldatılmışlık mı bu terk edilmişlik mi bilemiyorsunuz.

Gülsen Teyzem benim doğum günümde vefat etmiş. Belki biraz da bu yüzden dilleri varmadı bana söylemeye. Anne babanın kendi çocuklarını koruma içgüdüsü işte. Tam olarak anlamasanız da kabulleniyorsunuz sizin için verilmiş bu kararın sonuçlarını.

Teyzem için ağlamadım mı? Ağladım elbette ama hep mahzundu gözyaşlarım. Tekil, küskün ve buruk aktılar. Varla yok, hayalle gerçek, dünle bugün birbiriyle harmanlandı ve teyzem hep arada bir yerlerde kaldı benim için. Ne doya doya sarılabildim ona, ne de uzun zaman usulünce vedalaşabildim anısıyla.

****

Yıllar sonra güneşli bir sabahta Floransa’nın lezzet yuvası pastanelerinden birine daldım. Taze kahve kokusu hamur işinin kışkırtıcı çağrısına dolanmıştı. Baştan çıktım haliyle.

Tam camlı vitrindeki iştah açıcı seçenekleri tarıyordum ki üstü tırtık tırtık kurabiyelere takıldı gözlerim. Takılmalarıyla da sulanmaları bir oldu. Teyzem yapardı bunlardan; ah o kıtır kıtır ve hafif esmer güzellikler…

Senelerin yapamadığını tırtık kurabiyeler yaptı. Necdet Tosun’u kıskandıracak bir coşkuyla ağlayıp içimdeki kasveti oracığa bıraktım. Teyzemin kaybının yarattığı anlamsız boşluk yerini onun ışıltılı anılarına bıraktı. Kurabiyelere akan sevgisi, özeni, titizliği doldurdu içimi.

Tırtık kurabiyemi sütlü kahveme bandım, o ağzımda erirken ben Gülsen Hanım’ın her Hıdırellez’de bütün aile bireyleri için adadığı adakları anımsayıp gülümsedim uzun uzun. Bana seyahat dilemiştir sanırım, ne şanslıyım ki tutmuş temiz kalpli dilekleri.

Gezginin en ballısı yüreğinde yuvasının sıcaklığını taşıyanıymış. Ne şanslıyım ki içim sıcak; yuvanın anıları benimle gezer durur.

Brüksel, Ocak 2014

Küçülen dünya

image

Washington DC Dulles havalimanının pasaport kontrolündeyim. Bize bildirildiği gibi cep telefonlarımızı kapattık, doğru kuyrukta sıraya girmeye hazırlanıyoruz. Beraber seyahat ettiğim İngiliz meslektaşım diplomatik vizemiz olduğu için Amerikan vatandaşlarına ayrılmış bankoya geçebileceğimizi söylüyor.

Biraz bocalıyorum ama “bir bildiği vardır herhalde” diyerek peşinden gidiyorum adamın. İçimden bir ses “iyi de sen İngilizsin, ben Türk; bana kesin bir arıza çıkarırlar” diye söyleniyor. Yaşayıp göreceğiz.

Sıra bana gelince biraz ürkek uzatıyorum pasaportumu görevliye, yedekte sorulursa çıkarılacak diğer belgelerle bekliyorum. Zannettiğim gibi başka bankoya yollamıyor beni. “İş için geldiniz herhalde?” diyor ama detay sormuyor.

Kafamla onaylıyorum. Adet olduğu üzere parmak izlerimi alacak derken de damlayı vurduğuyla uğurluyor beni. Mesut bir şaşkınlıkla ilerliyorum. İnanması güç ama, diplomatik vizenin üzerine yansımış “Avrupa Komisyonu” ilişkilendirmesi Türk pasaportunun yaratabileceği tedirginliği yenmişe benziyor.

İlk kez yabancı bir ülkeye bu kadar yumuşak bir iniş yapıyorum…

* * * *

Ertesi gün Amerikalılarla geçiyor. Öğlen arasında bodrum katındaki penceresiz toplantı salonundan çıkıp yakınlardaki bir lokantaya yürüyoruz hep beraber. Hava güneşli ama son derece soğuk.

Boynumda Türkiye kökenli keçe bir atkı var, çok sevdiğim birinin hediyesi. Değişik bir kesimi var, boyunluk misali dolanıyor. Gözü andıran iri bir düğmeyle sabitleniyor.

Avrupalı dostlar “nasıl bir şey bu?” diye soruyorlar. Bir nevi sembolik nazar boncuğu yerine geçen gözün anlamını anlatmaya girişiyorum. Dışişleri’nde görevli Amerikalı bir hanım o anda dillenip açıklamalarımdaki boşlukları tamamlıyor.

Ben şaşkın şakın bakınca, o da bilgisinin kaynağını paylaşıyor hemen. Suriye’de görev yaptığı yıllarda Güney Doğu Anadolu’yu gezmiş. Antep’i ve Maraş’ı benden iyi biliyor. Nazar boncuğundan haberi olduğu gibi nazara da inanıyor.

* * * *

ABD’deki ikinci iş gününün sonunda oldukça bitkin bir halde otel odama varıyorum. Son bir gayretle ve çok geç olmadan bir rapor yazıp yollamam lazım. Tablet bilgisayarımı çıkarmak için gardrobun bir köşesine yerleştirilmiş kasayı açmaya yelteniyorum.

Tuşlara dokunuyor parmaklarım kodu girmek için, ama kasa bana mısın demiyor. Ne sesi soluğu çıkıyor ne de kapısı açılıyor. Belli ki bir terslik var.

Tekrar tekrar deniyorum ama sonuç değişmiyor. Aynı anda aklıma -kasanın yokluğumda birileri tarafından açılıp içinin boşaltılmış olabileceği dahil- bir sürü ihtimal geliyor. Sabah o delikte kilitli bıraktıklarımı anımsadıkça parmaklarım titremeye başlıyor. Terliyorum.

Resepsiyonu arayıp problemi rapor ediyorum, güvenlik görevlisini yollayacaklarını söylüyorlar. Görevlinin gelmesi on beş dakika sürüyor. Çok yavaş ve ağır geçen on beş uzun dakika.

Seneler önce Boston’da çalınan pasaportumdan sonra yaşadığım karanlık günleri ve uykusuz geceleri hatırlıyorum. O filmi yeniden görmeye hiç hazır değilim. Bir korkudur basıyor yüreğimi.

Kapı tıkırtısı beni kendime getiriyor, koşup ardına kadar açıyorum. Güvenlik görevlisi önce gecikme için özür diliyor, sonra kasanın orasına burasına tıklayıp “bunun pili bitmiş” diyor. İçime su serpiliyor ama kasa açılmadan rahatlamak haram bana.

“Nasıl açacağız peki?” diye soruyorum. “Teknisyeni çağırmak lazım!” deyip telefona sarılıyor. Ben hala terliyorum.

Güvenlik görevlisi ve ben beklemedeyiz. Havadan sudan konuşmaya çalışıyoruz. Avrupa’dan geldiğimi nasılsa anlamış, neresi diye sorunca Belçika muhabbeti açılıyor.

Hemen Avrupa Birliği’ne bağlıyor bizimki. Sonra Anvers’te yaşayan oğlundan ve Kıbrıs’ta yaşayan kızından bahsetmeye koyuluyor heyecanla. Her baba gibi çocuklarını andıkça gözleri parlıyor.

Brüksel çikolatasından Anvers pırlantalarına, oradan da Kıbrıs’a akan muhabbet sırasında benim Türk olduğumu da kavrıyor. Kısa bir tereddütten sonra dayanamayıp ekliyor: “Kimse açık açık söylemez ama din meselesi bu, yoksa sizi şimdiye çoktan almışlardı AB’ye!”

Kapı tıkırtısına koşuyoruz, genç teknisyen aletleriyle gelmiş. Kasayı dinliyor, tıklıyor, derken bir küçük bölmeyi açıp pilleri yeniliyor. Sonra kenara çekilip benden kodu girmemi rica ediyor. Soluğumuzu tutuyoruz.

Kapı açılıyor, hızlı bir yoklama alıyorum, herşey bıraktığım gibi. Öyle bir rahatlama sarıyor ki içimi tasviri mümkün değil. Adamlara Belçika çikolatası ikram ediyorum. Kibarca birer tane alıyorlar, kutunun kalanını da ellerine tutuşturuyorum.

Ucuz atlattık!

* * * *

Üçüncü gün toplantılar beklenilenden erken bitince kısa bir gezinti için zamanım oluyor. Bu şehre vardığımdan beri sürekli titrediğim için en kalınından bir hırka arayışındayım. Rastgele dolaşırken önüme çıkan düzgün görünüşlü dükkanlardan birine giriyorum. Yüzde elli indirimleri olduğunu müjdeliyorlar hemen.

Aklımda yatan hırkayı seçip kasaya doğru seyirtiyorum. Genç bir satış görevlisi hemen yardımına koşuyor. Çekik gözleri onun benden de uzaklardan geldiğinin kanıtı. Ancak kusursuz İngilizcesine bakarsak belli ki epeydir buralı.

Kredi kartımda adımı görünce nereli olduğumu soruyor ve “Türkiye” kelimesini duyar duymaz aydınlanıyor kızın yüzü. Bir solukta seneler önce tanıştığı Türk arkadaşlarını, onlarla yaptığı Kuşadası ve Çeşme gezilerini, tipik Türk kahvaltısında tatmaya doyamadığı beyaz peynir ve siyah zeytini, sıcacık taze ekmeğin kokusunu anlatmaya girişiyor.

Ben neye uğradığımı anlamadan Belgin Doruk ve Ayhan Işık’ın bir filminden alıntı yapıyor birkaç kısa cümleyle. Aklı kahvaltıda kalmış olmalı ki, derin bir iç çekip demli çayın keyfinden bahsediyor. Şaşkınlığım bütün hakimiyetiyle sürerken o bir yandan hırkayı özenle katlayıp şık bir paket yapıyor, diğer yandan da Ajda Pekkan’ın bir şarkısını mırıldanıyor.

İşlem bitince Uugii bana kartını uzatıyor ve bu şehre tekrar gelirsem mutlaka ona uğramam gerektiğini söylüyor. Beni kapıya kadar geçirirken civardaki dükkanlar ve lokantalarla ilgili önerilerini sıralıyor ve onu geçmişindeki o güzel anlara taşıdığım için bana şükranlarını sunuyor. Dostça vedalaşıyoruz.

Deli gibi indiriyor yağmur, rüzgar öfkeli esiyor. Ucuzlukta alışveriş edenlere bırakın hediye paketi yapmayı, bir karton torbayı dahi çok gören Belçika mağazalarını düşünüyorum. Bir de Uugii’nin Çeşme/Kuşadası günlerini. Niye bilmem o sahillerde kalmış esmer ve yakışıklı bir delikanlının varlığından şüpheleniyorum…

* * * *

Toplantılar nihayet bitti. Artık biraz da şehri keşfetme zamanı. Ne var ki aralıksız yağış devam ediyor. “Brüksel’den geldim, alışkınım” dolduruşuyla yaptığım iki saatlik yürüyüşten sırılsıklam döndüm.

Üstümü değiştirdim, botlarımın içini saç kurutma makinesiyle kuruttum, sıcak bir çorba içtim. Yine de kendime gelemedim. Tekrar yollara düşmek gelmiyor içimden.

Otele yakın küçük bir sinema keşfetmiştim dün. Bağımsız filmler gösteren, karakterli bir mekan. Oraya attım kendimi. Meryl Streep ve Julia Roberts’ın oynadığı ve son zamanlarda basında epey konuşulan bir filmi görmek niyetim.

Sinemanın girişi afişlerle süslenmiş küçük bir büfeden. Çalışan tek bir eleman var. Patlamış mısırı da, içecekleri de, biletleri de o satıyor. Kuyrukta önümdeki şahsiyet hem bilet hem yiyecek/içecek siparişlerini hep bir ağızdan yapmaya çalışınca hafiften öfkelendi çalışan: “Lütfen beni zora koşmayın, paralel ve çoğul işlem yapmayı reddediyorum!” dedi.

Müşteri şaşkın şaşkın baktı adama. Günümüzün ABD’sinde ancak sadece “sanat filmleri” göstermeyi seçen bir sinemada duyulabilecek bir çıkış bu sanırım. Gülümsedim bileti alıp cebime koyarken.

Soldaki ilk salona girdim, toplam yedi sekiz sıra, her sırada on, bilemediniz on iki koltuk var. Benden önce yerlerine yerleşenler arkadan başlayıp önlere doğru yayılacak şekilde konumlanmışlar. Ben de dördüncü sıraya yerleştim.

Salon yarı karanlık, ekranda reklamlar, gelecek programla ilgili bilgiler paylaşılıyor. Birara sinema kendi reklamını yapıyor, büfesinde satılan patlamış mısırın tadından tutun da mevcut ürün yelpazesinin genişliğine kadar sundukları servisin kalitesini övüyor. Reklam şu sözlerle sonlanıyor: “Baklavamız bile var!”

* * * *

Her gün kurulan yeni iletişim köprüleri sayesinde gittikçe küçülen bir dünyada yaşıyoruz aslında. Uzakları biraz daha yakın ve biraz daha “bizden” yapmaya yarıyor bu durum. Daha az yabancılık, daha az yalnızlık çekiyoruz herkesin hareket halinde olduğu ve baklavanın patlamış mısırın yanında satıldığı bu ortamda. Her yer biraz “ev” oluyor kapılar ardına kadar açıldığında.

Film daha ilk sahnesinden sizi sarıp içine alan cinsten, hayatın göbek deliğine odaklanmış. Sert gerçekleri sulandırmadan, pamuklara sarmalamadan anlatmayı seçmiş cesaretle. Aile bağlarına, gaddarlığa, hastalığa, gönül ilişkilerine, yalnızlığa, fedakarlık ve ihanete alıcı gözüyle bakmış ve hepsini şiirsel bir keskinlikle hikayeleştirmiş.

Ani ve acı bir kaybın ertesinde değişen dengelerin gölgesinde yaşanılanlara şahit oluyoruz. Yürek kabartıcı gelişmeler ve birbirinden yüklü repliklerle dolu sahneler birbirini kovalıyor. Bir tanesi var ki özellikle derimi yarıp geçiyor.

Babasının beklenmedik ölümünün yarattığı şokta bocalayan baş kadın karakter (ki sanırım benim gibi kırklı yaşların ortasında) çok da iyi geçinemediği ergenlik çağındaki kızına dönüp şöyle diyor: “Ne yaparsan yap, ama benden önce ölme!” Sesinde yakarış, meydan okuma ve ölesiye kırılganlık var.

* * * *

On iki senedir 12 Ocaklara düşmanım ben. Üstüme üstüme gelir o tarih daha senenin ilk gününden, geri sayıma geçerim. Takvim o günü gösterdiği sabahlara da hep ağır bir yürekle uyanırım, kabullenmiş ama hala üzgün.

Bu sene ABD seyahati bu tarihi de içine alacak şekilde ayarlandığı için sevinmiştim, ne yalan söyleyeyim. Kıta değişikliği, saat farkı, iş koşturması derken kendimi biraz unutmayı diledim. Bugünün babamdan ayrılışımın on ikinci yıldönümü olduğu gerçeği yine de hep benimle gezdi.

Yeni dünyanın büfesinde baklava satılan sinemasında ekranda Julia Roberts, koltukta ben ağlıyoruz. Küçülen dünyada farklılıklarımız azalırken ortak yanlarımız daha da belirginleşiyor. İnsan her yerde insan, acılarımız aynadaki aksimiz kadar tanıdık.

Babamı bütün kıtalardaki tüm saat dilimlerinde ayrı ayrı ve muazzam bir şiddetle özlüyorum.

Washington DC, Ocak 2014

20140113-133026.jpg

Geri geri uçmak

image

Yağmurlu şehrin yağışsız bir Ocak sabahında beni Atlantik Okyanusu’nun üstünden ABD’ye taşıyacak uçağa adımımı attım. Yanımda bir sürü belge, sekiz saat kadar sürecek yolculuk boyunca okunup sindirilmesi gereken raporlar var. Derdim biran önce koltuğuma yerleşip kendimi onları yalayıp yutmaya adamak.

Yaptığım iş seyahatlerinin en güzel yanlarından biri uçak yolculuğunu bir nevi “hava ofisi” olarak kullanabilme lüksü. Çalıştığım kuruluş dört saati geçen yolculuklarda “business class” hakkı verdiği için de kendimi şanslı kullar arasında sayıyorum.

Uçakta bana ayrılan yere vardığımda bir an kısa ama sarsıcı bir “es” yaşıyorum: Koltuk uçuş istikametine ters gelecek şekilde konumlanmış. Varlığından haberdar olduğum ama henüz bizzat tecrübe etmediğim bir fenomenle karşı karşıyayım. Bakışıyoruz.

Bir zamandır neyi nasıl algılamayı seçtiğimizin neyin nasıl olduğundan daha önemli olduğuna inanıyorum. Bu yüzden de geri geri uçma durumu önemsiz bir detaymış gibi yapıyorum. Ters yönde oturarak yaptığım dertsiz tren yolculuklarını canlandırıyorum hafızamda, “o olduysa bu da olur” misali ve çantamdan çıkardığım kağıt yığınını okumaya ikna ediyorum beynimi birkaç dakika içinde.

Diğer yolcuların uçağa binip yerleşmesi, gerekli kontrol ve izinler derken bir yarım saat geçiyor. Ben çoktan belgelerin derinlerine dalmışım, ABD’nin doğu yakasına vardıktan saatler sonra gerçekleşecek toplantının hazırlığındayım.

Derken motorlar çalışıyor, geri geri çıkıyoruz park pozisyonundan, alanda ilerliyor uçak yavaştan. Buraya kadar herşey normal, üçüncü belgenin onuncu sayfasına dalıp gitmişim ben çoktan. Bilincimse az sonraki kalkışa hazırlıyor kendini: gittikçe hızlanacak uçağımız, burnu dikilirken ön tekerlekler yerden kopacak, ben geriye doğru yaslanacağım ve “yokuş yukarı” tırmanacağız hep birlikte…

Ne var ki yıllardır yaşadığım bu senaryo gerçekleşmiyor, sırtımdan bir kuvvet kavradığıyla çekiyor beni gökyüzüne doğru. Oysa benim bir yanım sanki o kıtada kalmak istiyor. Burnu dikilen uçak tırmandıkça tırmanırken ben “yokuş aşağı” bakıyorum, görüş alanımda ardımda bıraktıklarım. Kalkış artık yeni ufuklara dertsizce yelken açmaktan çok arkamda kalanlara uzaktan son bir bakış.

* * * *

Yolculuk neyse ki problemsiz, ikramlarla renklendirilen uzun bir okuma ve not alma seansı şeklinde geçiyor. Ara ara kendini gösterip hayatı ilginç kılan türbülans ziyaretleri dışında olaysız ve pürüzsüz devam ediyor. Geri geri uçtuğumu (biraz da bilinçli olarak) tamamen unutuyorum. Söylemesi ayıp, tuvalet ziyaretleri için ileri değil de geri yürümeye bile alıştım.

Hiç ummadığım bir anda alçalmaya başladığımızı anons ediyor pilot ve -ne yalan söyleyeyim- anında irkiliyorum. Sırt üstü iniş nasıl olacak hiç bir fikrim yok! Üstelik bölgede son bir kaç haftadır hakimiyetini gösteren sert kış koşulları ve kuvvetli rüzgar hesaba katıldığında hayli sallantılı bir alçalış beklediğini az önce itiraf etti pilotumuz.

Bir süre öylece boşlukta sallanıyoruz. Geçmişin şimdiyle kavuştuğu, geleceğin “eğer gelirse” bizden yana sürprizler savurduğu anlar bunlar. Gariptir; Ergenekon İlkokulu’nun bahçesinde İstiklal Marşı’nı okuyuşumuzu, babamın yemek masasının üstüne tırmanıp yeni perdeleri asmaya çalışırken gerilmekten düşen pantolonunun ardından kahkahalarla ve dakikalarca gülüşümüzü, Naci Eniştemle teyzemlerin evinden Antalya yat limanına doğru yürüyüşlerimizi, annem bir gün kahvaltıda “Necdet Tosun sizlere ömür” dediği için hıçkırıklara boğulup dakikalarca ağladığımı hep bir ağızdan anımsıyorum aynı kısacık an dahilinde.

Uçağımızın burnu yer istikametinde ilerliyor, benim yüzüm gökten yana. Annesine “Tanrı öldü mü?” diye soran kızın hikayesi geliyor aklıma. Şok geçiren anne neden böyle bir soru yönelttiğini bilmek istiyor çocuğun. “Kaybettiklerimiz için göğe yükseldi diyorsun” diye cevaplıyor küçük kız. “Tanrı da gökteyse eğer önceki anlattıkların dahilinde, o da ölü olmalı o zaman diğerleri gibi!”

Başım önden, ayaklarım peşinden varıyoruz bu kıtaya. Geçmiş silemediğimiz, bizi biz kılan iksir, kabuğunu kırdığımız yumurtanın sarısı, içinden fırlayıp çıktığımız kekin mayası. Gelecek uzaklardan gelen bir çağrı, unutmak için değil denemek uğruna, cesaret ve iflah olmaz iyi niyetle.

Çözüm kavuşabilmekte o gelecekle, ister yüz, ister sırtüstü. Kenetlenebilmekte umutla, yaşanılana inat.

Ocak 2014, Washington DC

Saatler var aramızda

image

Saatler var aramızda, sadece saatler.  Yüz yüze bakışımız, ister istemez el ele tutuşumuz bitmek üzere.  Gözlerimdeki yangını sen biliyorsun, içimdeki ateşi de bir tek sen gördün.  Oysa şimdi gidiyorsun.

Ben çağırmadım seni, sen çıkıp geldin.  Tanıtıp kendini, “artık zamanıydı” dedin.  Anlatmaya mecalim yoktu, sen yine de dinledin.  Ondan bundan kaçıp saklandığımda sen nasılsa hep yanımda bittin.

Kırıktım, kendimle uğraşmaktan bıkkın düşmüştüm.  Hak eden birisi için güzel bir rüya yaratmak  istedim, sen de benimle geldin.  Plan başarılı oldu, aydınlanan bir yüze baktık birlikte, çok teşekkür aldık, çok hayır duası.

Biz hala buruşuktuk, hala biraz kirli.  Hala hırsın peşinde biraz tutsak.  Ama bir insanı mutlu etme zevki zırhlarımızı delip geçti.  Kalbim kalbine dokundu, el sıkıştık sessiz.

Sonra dişini sıkma zamanları geldi.  Sen bana sabır dedin, ben derin nefesler aldım ve bekledim. Bu sabrediş çürüğü sağlamdan ayırmak için zaman verdi,  kokuşmuştan kurtulmak için cesaret.

Tam bahar gelirken kolumu kanadımı kırdı hayat. Dünyanın kaç bucak olduğunu öğrendim.  İsyan da edemedim günü geldiği gibi kabullenirken. Fal taşı gibi açıldığıyla kaldı gözlerim.

Bahar yeryüzüne yerleştikçe derinleşti yasım.  Kanallarda, derelerde ve denizlerde hep kaybettiklerimi aradım.  Akdeniz’in bir şehrinde ansızın önüme çıkan falcı kadının sözlerini anımsadım: “Çok merhametlisin sen çocuğum, çok da gururlusun. Yanacak belli ki bağrın!”

Sürüncemede geçen dönem beşinci ayın ortasında sonlandı.  Ege’ye koştum yüzmek için ama deniz suyu henüz ısınmamıştı.  Rüzgar sert esiyordu.  Zakkumlar coşmamıştı, ateş böcekleri delirmemişti henüz.  Güzel bir insan çıktı karşıma neyse ki.  Dil konuştu, yürek serinledi.

Haziran yeni başlangıçlara gebeydi, ilkokula başladığım günün acemiliği vardı üstümde.  Aynı zamanda komşumuz olan Buket Öğretmen’i düşündüm.  Adımlarım ürkekti,  yüreğim yabani.

Tanımadığım bir yazarın ilk kitabını okur gibi daldım o yabancı dünyaya.  Arkamda bıraktıklarım çok sık ziyaretime geldiler.  Bazılarına zamanla veda edebildim, bazısı hala derimi deler geçer.

Yaz uzun zamandır ilk kez sıcak geçti buralarda, ben kurak topraklar kadar suya hasret ve eksik hissettim.  Ona uzandım, buna dokundum, doya doya ağladım canım çektiğinde.  Ama hep biraz mahzun kaldım.

Yaz sonu yeni dünyada tomurcuklarla geldi, egzotik deneyimler yaşadım.  Sayfayı çevirmeye çok yaklaştığıma neredeyse inandım.  Hastane koridorları çağırdı sonra, testler, analiz ve teşhisler.  Bekledik yine, güçsüzlüğümüzün bilincinde.

Bitkinliğin umutsuzluğa kavuştuğu o noktada nihayet doğdu güneş.  Samanyolunu gördüm bir Ağustos akşamında.  Saatlerce yüzdüm tuzlu suda ve her gün taze balık yedim on beş akşam boyunca…

Sonbaharda ilk kez annemin doğum gününü onsuz kutladım.  Şehirlerden en sevdiklerimden birinde.  Onuncu aya gelindiğinde geçen zamanın muhasebesini yaptım ama hesabı bir türlü tutturamadım.

Önce baba evine, ardından Uzak Doğu’ya gittim sonra.  Kulağıma Çince bir şey fısıldadı çekik gözlü arkadaşlar.  Yabancıydı o sesler ama gönlüm anladı.  Belki zamanıydı, belki ortam çağırdı; yüklerimin bir kısmını bıraktım Pekin sokaklarına.

Kasımda kırk beş yaşımla tanıştım.  Suratıma şamar gibi ineceğini beklerken o usulca yaklaşmayı seçti yanıma.  Bozcaada’da ıssız bir koydaki salaş meyhaneye götürdü beni takıp koluna.  Rakıcı değilim ama, içtim onunla.  Sezen Cemal Süreya’dan okuyordu.

Aralık sonu pek iyi gelmez bana, bu sene de zor oldu.  Berrak göklerin iyileştirici gücünü bastım bağrıma ve umulmadık tesadüflerin büyüsünü.  Akdeniz sahillerinden bulup getirdiğim bir taş var şimdi avcumda, bir de yitmeyen bir umudun sıcaklığı.

Kırıktım, kendimle uğraşmaktan bıkkın düşmüştüm.  Hak eden birisi için güzel bir rüya yaratmak  istedim, sen de neyse ki benimle geldin.  Plan başarılı oldu, aydınlanan bir yüze baktık birlikte, çok teşekkür aldık, çok hayır duası.

Saatler var aramızda, sadece saatler.  Yüz yüze bakışımız, ister istemez el ele tutuşumuz bitmek üzere.  Gözlerimdeki yangını sen biliyorsun, içimdeki ateşi de bir tek sen gördün.  Oysa şimdi gidiyorsun.

Gücenik değilim sana, bilakis bir testi su dökesim var arkandan.  Yolun açık olsun diye, git selametle.  Bilmiyorum eskiyen yıllara ne olur buradan ayrıldıklarında?  Benim anılarımdasın, bir de kırışıklarımda.

 

Brüksel, Aralık 2013

 

Ölmeden önce yaşayacaksın

Nasıl oldu bilmiyorum, kim bilir hangi uğursuz günüydü takvimin ama işte o gün ansızın boynunu büktün.  Bir bulut indi yüzüne koyu renkli.  “Yağmur yüklüdür, ağlayınca geçer” dedik.  Geçmedi, daha da belirginleşti üstüne düşürdüğü gölgenin karanlık renkleri.

Bir tül perdenin ardından bakıyordu gözlerin.  Solgundu benzin.  Sözcüklerin bile değişti zamanla, tonlaman farklılaştı.  Bazen dipsiz bir kuyu kadar sessiz oldun, bazen bastırılamaz deli bir çığlık misali konuştun.  Ne zaman gelip gittiğini biz hiç anlamadık.

Gözümüzün önündeydin, elini tuttuk.  Özenli sofralarda birlikte oturduk.  Doyumsuz manzaraları beraber seyrettik.  Bazı filmlerde artık gizlemeye gerek görmeden ağladık omuz omuza.  Aynı şarkıları mırıldandık dua gibi, adak gibi.  Sen vardın ama yoktun yanımızda.

Tül perdenin ardından bakıyordun ama biz yine de bizimlesin sandık.  Gözlerinde kalan tanıdıklığa, heyecanlandığında sesinin dalgalanan tınısına sarıldık.  Dudaklarında ara sıra beliren gülümsemenin bir gün bakışlarına da yansıyacağına inandık.

Acıların vardı biliyorduk.  Talihsizlikler uzun süre peşini bırakmadı.  Kader bazen bıçağını çekip çekip sapladı. Tam kafanı çıkaracaktın topraktan, yeni bir darbe seni yere yuvarladı.  Yamyassı olmak nedir öğretti hayat.

Yasamak

Kırık kemiklerini gezdirir gibiydi bazen yürüyüşün.  En küçük devinim taş taşımak kadar yoruyordu sanırım seni.  Ondan bundan ödünç verilen enerjiler bidon benzinle yapılan takviyelere benziyordu.  Bir iki adım ilerlesen de çok geçmeden duraklıyordun.

Bilinçli bir karar alıp küçülttün dünyanı. Yaptıklarının bazısını yapmaz oldun.  Sana iyi geldiğini düşündüklerimizden bile uzak durdun.  Kapıların birer ikişer sürgülendi.  Dışarıda bıraktıklarını belki aklından da sildin.

Yaşamın çekilen acıyı en aza indirmek üzerine kurulmuştu sanki.  Bildiğinden şaşmadın, bilinmeyene hiç bulaşmadın.  Sen karmaşık bir yün yumağına dönüşürken biz çözümsüz bir hasretlik çektiğimizle kaldık.

Kapında beklemekten bıkanlar oldu.  Bu bilmeceyi çözmeye gücü kalmayanlar gitti.  Sabrını törpüleyip tüketenler, ayrılanın ardından ağlamadığını görenler gitti.  Kalanlar kavruldu.  Onlar sadece senin için kaldı.

Sen artık kale kadar güvenli kuytunda yaşıyorsun, tanıdığın tüm tehlikelerden uzak tutarak kendini.  Bizler ancak sen istediğinde gerçekten görebiliyoruz seni.  Kalan günlerimiz çok zor, özlemle yatıp özlemle kalkıyoruz diyelim. Zorunlu mu gönüllü mü olduğunu bilmediğim mahpusluğun bedelini ödüyoruz hep beraber.

Kapını açıp bizi içeri davet etmeyi kabullendiğin günlerde  farklı bir umut ışığı parlıyor içimizde bir zamandır.  Neden diye sorarsan eğer, anlatacağım.  Belki de diyoruz:

Sığınağına vardığımız bir sabah bakacağız ki arka pencere açık,

Sen kaçmışsın.

Hayatı uğruna savaşmaya değer bulduğun için gitmişsin.

Artık o kovukta değil dünyanın kucağında yaşayacaksın.

Bizsiz ama özgür olacaksın.

Kapılmaya da vurulmaya da gönüllüsün.

Ölmeden önce yaşayacaksın.

Brüksel, Aralık 2013

Çaylar Şirketten

Yürüyen merdivende yürümeye devam edenlerden misiniz? Yoksa bindiğiniz anda sağ eliniz tırabzanda öylece dikilir misiniz? Tırmanıyorsa durmayı aşağı iniyorsa bir iki adımla ona eşlik etmeyi seçenlerden misiniz?

Yükünüze ve gücünüze mi bağlıdır yoksa bu sorunun yanıtı? Ya da yanınızda kimin olduğuna? Havaya, ruh halinize, ayakkabılarınıza?  Gideceğiniz yere geç kalıp kalmadığınıza?

Peki, basamağın orta yerine mevzilenip trafiği tamamen tıkayanlara ne dersiniz? Azıcık sağda dursalar yürüyenler yanlarından akıp geçecek. Keza solda dursalar, arkadakilerin hala şansı var. Ama tam da ortada öylece dikiliyorlar işte.

Duranın arkasındakiler “yabancılarla konuşmayı en aza indirgeme” prensibiyle yaşayan kesimdense, yüzleri düşüyor hemen.  Derin bir of çekiyorlar, biraz somurtuyorlar ama ağızlarından tek kelime düşmüyor.  Alt tarafı “pardon, izin verir misiniz?” diyecekler.  Ne var ki, elalemin adamıyla, kadınıyla muhatap olmak yerine sessiz kalmayı tercih ediyorlar.  Dertsiz başlarına dert almak istemiyorlar.

Dişlerini sıkıp bekliyorlar, onları takip edenler de haliyle.  Zincirleme bir reaksiyon oluşuyor çoğu kez, sırf “yabancılarla yüz göz olmamak” adına.  Çok geçmeden kimse hareket etmez oluyor, herkes sabit, herkes suskun beklemede.  İnsanlar cümleten sabredip kendilerini yürüyen merdivenin ömür törpüsü hızına teslim ediyorlar.

Asansörlerde benzer senaryolar yaşanıyor.  Çalıştığım sekiz katlı binanın altı asansörü var. Sürekli işliyor.  İçlerinde yalnız kalmanız neredeyse imkansız.  Her binişinizde en az beş altı yabancı (bazen denk gelirse iş arkadaşı) ile kısa süreli de olsa bir mahkûmiyeti paylaşıyorsunuz bu sınırları belirgin dar alanda.

Böyle durumlarda insanları izlemeyi, onları okumaya çalışmayı çok seviyorum.  Yine “yabancı şahıslarla gerekmedikçe konuşmamak” adına sıkış pıkış asansörün bir köşesinden hareketlenip bebek adımlarıyla ve aynı yabancı bedenlere sürüne sürüne ilerleyip gideceği katın düğmesine illa kendi basmak isteyenler var mesela.  Asansöre bindiği anda yüzünü çıkış yönüne çevirip evrenin bütün sırları orada yazıyormuşçasına gözünü kırpmadan kapıya endekslenenler sonra.

“Bir iki tanıdıkla beraber bindim ben” diye kabinin kalan kısmına öksüz çocuk muamelesi yapanlar var bir de.  Lisede gıcık olduğunuz bir grup şımarık veledi anımsatıyorlar size.  Konuşmaya yeminli sandıklarınız var. Binişleri, kalışları, terk edişleri tek ses çıkarmadan. Ürkeklik mi yoksa dünyadan saklamak istediklerinin ağırlığı mı onları bu denli kapalı kutulara dönüştüren?

Süzenler var sonra. Genelde kadınların hem cinslerine uyguladıkları bir işkence bu.  Kış günündeyseniz mesela, şapkanız, fularınız, mantonuz ve pek tabii botlarınız şöyle bir taranıyor. El çantanız ya kanaat notunun işe yaraması misali sizi kurtarıyor ya da fena halde çaktırıyor. A’dan Z’ye devam eden tarama bazen aksesuar, makyaj ve takı detayları üstünde yeniden yeniden yoğunlaşıyor.

Yere bakanlar var sık sık rastladığım. Dünyanın en büyük kabahatini işlemiş ve başına açtığı felaketin yasına bürünmüş gibi kırık, paramparçalar.  Bırakın iki laf etmeyi, bakışlarınız üstlerine düşse kazara, acılarına acı eklenecek sanıyorsunuz.  Ortak bir ayıbı paylaşmak sanki asansörde omuz omuza geçirdiğiniz bir kaç saniye.  Kapılar açılınca koşarcasına çıkıp gidiyorlar.

Altı ay kadar önce iş değiştirdiğimden bu yana şehrin merkezinde çalışıyorum.  İş yerimin etrafı irili ufaklı lokanta ve kafelerle dolu, değişik memleketlerin mutfaklarını sunuyorlar.  Son on sekiz senedir şehrin ücra bir köşesindeki bir ofise talim edip, öğlenleri de genelde kafeteryada salata/peynir yiyerek ayakta kalmaya çalıştığımdan yeni ortamında lezzet perisinin peşine takılıyorum öğlenleri.

Sevdiğim bir Tayland lokantası var, yemekleri nefis, fiyatları da bir o kadar uygun. Servis güleryüzlü.  Bazen iş arkadaşlarımla, bazen dostlarla, bazen de kendim tek başıma gidiyorum.  Yalnızken yerleştiğim pencere kenarında bir masam var, pek seyirli. Yemek yerken gelene geçene bakıyorum.  Sonra bir yeşil çay söyleyip çoğu zaman bir iki satır çiziktiriyorum.

İki garson kız da sevimli ve saygılı.  Gide gele tanıyacaklar artık beni diye düşünüyorum ama zaman alıyor beni kabullenmeleri.  Onlar siparişimi almaya geldiklerinde ben onları selamlayıp hal hatır soruyorum içten.  Bocalıyorlar, “şaka mı bu?” gibilerinden yüzüme bakıp yarısı anlaşılmaz bir cümle geveliyorlar ağızlarında çoğu kez, cevap niyetine.

Ben yılmıyorum aylardır, denemelerime devam ediyorum. Hemen her gün yüz yüze bakıyoruz sonuçta şuracıkta, insanlığın mayasında değil midir yarenlik?  Lokantadan her ayrılışımda teşekkür ediyorum benimkilere, “yakında görüşmek üzere” diyorum.  Yine utangaç bir selam alıyorum karşılığında ve son zamanlarda hafiften belirginleşmeye başlayan tomurcuk bir gülücük.

Bugün saat bir gibi geldim aynı restorana. Yalnızdım.  Pencere kenarındaki masamı işaret ettiler, başımla onayladım.  Mönüyü getirdi bildik garson kızlardan biraz daha deneyimli olanı ve ben daha ağzımı açmadan: “Merhaba, nasılsınız bugün? Dilerim iyisinizdir” dedi heyecanla.

“Çok iyiyim” dedim ağzım kulaklarımda, dostane bir iki laf ettik arkasından.

Yemeğimi diğeri getirdi, o daha toy.  Yirmisinde ya var ya yok.  Fransızcası da İngilizcesi de çok iyi değil, belki biraz da bu yüzden kış günü soğuk sokaklarda tek başına kalmış bir serçe misali çırpınışları. Ama bugün farklı.

Gözümün içine bakıp: “Hoş geldiniz. Nasılsınız, umarım iyisinizdir?” diyor.  Görüyorum kolay değil onun için bu adımı atmak, elini uzatmak, kendini ortaya koymak. Ama işte yapıyor. Gözlerinde hep gördüğüm kırılganlığa biraz gurur bulaşmış, biraz zafer. 

Yemeğim bitince bir yeşil çay rica ediyorum. Tablet bilgisayarı çıkarıp yazmaya koyuluyorum sonra.  Satırlarıma dalıp gitmişken aynı genç garson kız çay tepsisiyle yanımda bitiyor.  Normalde elindekileri sessizce masaya bırakır ve sekerek uzaklaşır.  Bu kez duraklıyor biraz, bana baktığını hissediyorum.

cay

Yazmayı bırakıp kafamı kaldırıyorum ondan yana.  Gözlerimiz buluştuğunda: “Çay bizim ikramımız” diyor heyecanla, bir sırrı paylaşır gibi.  Yüzündeki ifadede Mayıs mügelerinin saf müjdesi var, bir defter arasında kurutup bir ömür boyu saklamak istiyor gönlüm o narinliği.

*             *             *             *

Ankara – Konya Ereğli otobüsleri yolda mola verdiğinde çığırırdı genç ve enerjik muavin arkadaş: “Sayın yolcular, yarım saat yemek ve ihtiyaç molası veriyoruz.  Kaptan şoför der ki “çaylar şirketten”.

İşte yüreğimin günlük gazetesinin bugünkü manşeti: “Brüksel’in merkezinde Taylandlı bir genç kız Türk müşterisini tek bir cümlenin büyüsüyle hem babasının ikinci memleketine taşıdı, hem de yıllar öncesine…”

İnsanın insana yapabileceği güzellik hem sınır tanımaz, hem de paha biçilmez nitelikte.  Çoğu zaman da bedava.  

 Brüksel, Aralık 2013

Emanet

Önsöz:

Yağmurlu bir Brüksel akşamında Woluwe Parkı’ndan şehre akan ana artere sapmak için ışıkta bekliyorduk.  O direksiyondaydı, ben yan koltukta.  Amcasını yeni kaybeden bir arkadaşımın “artık telefon çaldığında korkacağımız yaşa geldik” sözünün beni çok etkilediğinden bahsediyordum.  Dinliyordu biliyorum ama bakışları uzaklarda hayali bir noktaya kenetlenmişti.

Yüzünü benden yana çevirmeden “insan bu sözden yola çıkarak bir hikaye yazabilir” dedi.  Olasılıktan çok hüküm çağrışımı buldum tonlamasında.  Suskun kaldığımı görünce devam etti.

Yaşam takviminin yaprakları tek tek çevrilirken şekillenen telefon-insan ilişkisini betimleyen bir hikaye anlatmaya koyuldu anında.  Dedikleri yıllardır aklındaymış gibi seri konuşuyordu.  Renkli ve yüklü cümleleri birbiri ardına geldi. Kesmedim.

Durakladığında şehir merkezine varmıştık.  Çizdiği tablolar, tarif ettiği olaylar, tanımladığı karakterler zihnimde yanıp sönüyordu.

“Yazsana bunu” dedi sonra.

“Nasıl yazarım, bu senin hikayen” diye itiraz ettim. 

“Verdim gitti” dedi, “hibe ettim, al kullan, bir işe yarasın.”

“Olmaz” dedim, aklıma hiç yatmadı bu fikir.

Biriki güne kalmadı, elinde üç dört sayfayla geldi.

“Sen yazmadın diye ben yazdım” dedi biraz alaycı, biraz kışkırtıcı.

Aldım okudum. Fikri hala çok sevdiğimi ama tarzını biraz aceleci, biraz da özensiz bulduğumu söyledim.

“Okuyanı düşünmeden sırf kendin için yazmışsın, takip etmesi çok zor bir yazı olmuş” dedim.

Yenilmeyi hiç sevmez ama hep çözüm arayışındadır.  Hemen meydan okudu:

“Sen yaz da görelim o zaman, ben de senden öğreneyim!”

Aylar geçti bu konuşmanın üstünden.  Ben kendimi bir türlü razı edemedim onun hikayesini sahiplenmeye.  Saygısızlık gibi geldi.  Onun hayalindekilerden çalıntı yapmaktı belki.  Otantik olanı kes/yapıştır dünyasına taşımaya alet olmak istemedim.

İnat etti o da.  Ben öteledikçe hatırlattı. Her yeni çiziktirdiğim yazıyı gördüğünde iç çekip “ben de hala bekliyorum” dedi dertli dertli.  Gözleri hep manidar baktı.

Sonunda pes ettim. Bana hibe edilen fikirler serisini kendiminkilerle buluşturdum.  Karışımı çalkaladım sonra ve yeni bir kurgunun ince belli sürahisine boşalttım hepsini.  Tarzına saygılı olmaya çalıştım ama ne yalan söyleyeyim, içine kendi kimliğimi de kattım.

İlk kez böyle bir sorumluluk üstleniyorum.  Tereddütüm ve doğru vurgulama arayışım sezilecektir belki satır aralarında.  Bilin ki emanete sahip çıkamamaktan korktum.

 

TELEFON

Sancılarla kıvranan anne adayı hastaneye taşınır.   Bebek belli ki yoldadır.  Refakatçiler yerlerinde duramaz, koridorlarda dolanır, bahçede volta atar, soluklanır.  Herkesi saran o tatlı telaş, kağıt helva tadındaki o bekleyiş  mucizenin yaklaştığını fısıldar.  

Bu alışılmamış duygu yükünün izleri yansımıştır müstakbel babanın yüzüne.  Kalabalık etmeyelim diye hastaneye hücum etmemiş hısım akraba deseniz, cümleten tetikte.  Evlerinde hop oturup hop kalkıyorlar.  Sağ olsunlar, sık sık arayıp haber soruyorlar.

Sonunda bebek dünyaya gelir, ilk çığlığını duymuş gibi hemen arar dostlar.  Sağlıklı  mıdır, parmakları tam mıdır,  beş duyusu yerinde midir diye sorar arayanlar.  Annenin durumuna dair bilgi istenir.  Şaşkın babaya göz aydın dilenir.

Bebecik yeni tanıştığı bu evrende ilk deneyimlerini yaşamaktadır o sırada.  Ziller çalar, o ağlar.  Bir yandan da etrafında pervane olan çılgın yetişkinlere bakar. Konuşurlar, koştururlar, birbirlerine sarılır, hem güler hem ağlarlar.

Telefon da bebeği izler o sırada.  Bu minicik bedenden çıkan onca gürültüye şaşar.  Laf aramızda, altına yaptığında ortalık pek fena halde kokar.  Gülücükleri ama, ah o gülücükleri yok mu, nasıl da yürek yakar.

Bebek henüz dünya düzeninden habersiz o tapılası gamsızlığında evine nakledilir birkaç gün sonra.  Altı temiz, karnı tok oldukça memnundur, uyku gibi tatlısı da yoktur.  Çevresindeki hummalı koşturma aynı hızla devam eder, telefonlar yanar söner.

Yalnız kurallar konulmuştur artık bebek için yaratılan korumacı düzen dahilinde.  Sabah çok erken ya da akşam belli bir saatten sonra arayamazsınız çocuklu evi.  Öğlen deseniz, belki mama saatine denk gelir. Öğleden sonra uykusunu da bölmemek gerekir.

Telefon bebeğin özel hayatına saygı duyulsun ister.  Ufaklık dertsiz tasasız şu günlerin doya doya tadını çıkarsın ister.  Onun için bozulmaz bazen sessize alındığında, ya da kapatıldığında hepten.  Ve cesur bir şövalye gibi koşar yardıma, her gerçek ya da kuruntudan ibaret acil durum çağrısında.

Doktorun numarası deseniz hafızasında, aile fertleri, dost, akraba “sık kullanılanlar” arasında. Hızlı çevirmede anneanne torpilli, bir numara, eczanenin çırağı Mehmet mesela on iki, Bakkal Kazım on üç. Sistem kurulmuş, ağ döşenmiş, vefalı telefon işbaşında.

Bazen anne arar babayı iş yerinden, “Babası, bak seninle konuşmak istiyor” der cilveli bir edayla.  Telefon bocalar, bilir bebeğin konuşamayacağını ama annenin şevkini kırmak istemez.  “Kadıncağız aylardır evde kapalı kaldı, yetişkin ortamlarından uzakta belki hayal gücü biraz fazla canlandı” diye geçirir içinden.

Bebekten küçük anlamsız bir çığlık dışında başka ses gelmez. Beklenen mucize gerçekleşmemiştir.  Gayretli anne bozulmaz hiç. “Bir daha ki sefere babası” diyerek pusetine yatırır yavrusunu.  Öpücüklere boğar onu, “annesinin kuzusu”…

O büyük gün sonunda gelir ama mutlaka.  Yine aranır hevesle baba, ufaklık “baba” ile “mama” arasında bir söz yumurtlar.   İkisi de kabulleridir, havalara uçar ebeveyn, dünyalar onların olur.  Telefon paylaşır.

Zaman geçer, bebek de telefon da uyur, sadece ilki büyür.  En haşarı yaşlarına gelmiştir sevimli canavar.  Bazen telefonu afiyetle yemeğe çalışır, çekiç yapar bazen ondan, bazen mikrofon gibi kullanır.  Telefon ona yakıştırılan bu yeni işlevlerden nasılsa keyif alır.  Çocukluğun sınırsız yaratıcılığının aynasında kendini masal kahramanları kadar ayrıcalıklı görür.

Bazen bir bedel ödemek zorunda kalır ama bu maceraperest ruh.  Telefon fırlatılır, yere yuvarlanır, bazen kırılır.  Çocuk büyüdükçe keşif dürtüsü güçlenir, içine bakası gelir aletin.  Söker açar, ne çıkacak diye bakar.  Telefon soru soran aydın kafaları sever, gönüllü deneklik eder.  Acıya dayanıklıdır, sabır ikinci adıdır.

Çocuk ergenlik çağına yaklaşırken bakar ki fena halde işi düşecek telefona, onunla ilişkisinin rengini de anında değiştirir.  İlk yakınlaşma zamanla bağımlılığa dönüşür.  Arkadaşlar yaşamın orta yerine yerleşmiştir artık, hergün defalarca aranır.

Konuşmalar sırasında sırlar paylaşılır, sıkıcı yetişkinler acımasızca kınanır, kıkırdanır, naz yapılır.  Pirelerden deve yaratılır, iki kaçamak bakışta aşk mayalanır.   Tek ters sözden çıkar savaşlar, isyan bayrakları en ufak esintide şiddetle dalgalanır.

Telefon çeşit çeşit paylaşıma kulak kabartır, ne itiraflar duyar, ne acayip hikayeler.  Kavak yellerini yakından tanır, coşkulu duygu sellerine bazen o da kendini kaptırır.  Kimi zaman duyduklarından dolayı gerilir, tedirgin olur.  Acabalarla dolar.

Her durumda ketumdur ama.  İçine atar kör kuyu misali,  geriye dönüşü yoktur.  Aksettirmez, renk vermez.  Güveni keza suistimal etmez. Kol kırılır, yen içinde kalır.

Onca dramadan payına düşeni de alır icabında.  Bazen bisikletten uçup yere kapaklanır, hafızasını kaybetmekten kıl payı kurtulur.  Havuza düşürülür, saç kurutma makinesiyle kurutulur.  Tuvaletlerde, kafelerde unutulur.

Ergenlik çağı gelip çattığında telefon fazla mesai sayfasını açar.  Trafik zirve noktasına ulaşır.  Evde sesler iner çıkar, gözler yuvarlanır, iç çekilir, sabır denenir.  Her an telefon çalsın istenir.

Aşk kapıyı çaldığında durum iyice ciddiye binmiştir.  Telefon gencin kolunun uzantısı haline gelmiştir artık.  Beraber uyur, beraber uyanırlar, aynı yatağı paylaşırlar bazen.

“Aynı insanla her gün bu denli uzun ne konuşulur?”diye sorar telefon kendi kendine.  Sevdiğine seslenen sesin kadifemsi yumuşaklığını tanır, kelimelerin tonlamasında birbirine dokunur tenler, bilir.  Aklı bir karış havada gezmek neymiş anlar.

Samimi itiraf anlarını sever, o anlara giden inişli çıkışlı yolda kıvranmayı sever.  Midedeki kelebeklerden bahis açılır. Çok merak eder.  Bu kez telefon gencin bedenini açıp içine bakmak ister.

Arada aşk tökezler, küsüp sessizliğe bürünür sevgililer.  Telefon kederlenir.  Karanlık sessizliğinde beklerken içinde uçuşur “halbukiler”, “amalar”, “keşkeler”.

Belki herkesten önce tahmin etmiştir gencin sonunda kiminle evleneceğini. Belki onaylamıştır, belki karşı çıkmıştır içinden.  Etkilemeye çalışmak geçmiş midir acaba bazen aklından?  Birkaç saniye erken ya da geç çalmaya çalışmış mıdır kaderi değiştirmek için sizce?

Öyle ya da böyle,  evlilik bir gün kapıyı çalar.  Sevgili eşe dönüşür, ortak ev kurulur, o yuva paylaşılır.  Yeni düzeni oturtmak biraz zaman alır.  Randevularda, tatillerde en sevimli çehresiyle görmeye alıştığımız seçimimizle yirmi dört saat geçirme zamanıdır.

Balayı dönemi bazen kısa, bazen uzun sürer.  Bir noktada günlük hayat hakimiyetini ilan eder.  Çocuklar eklenir derken çekirdek aileye.  Telefon kendine yeni bir çehre seçer.

Alışveriş listeleri paylaşılır, gelenekleşen arkadaş buluşmaları planlanır konuşmalarda.  Faturalar ödenmiş midir? Çocuğu akşam okuldan kim alacaktır? Bu gece televizyon karşısında uyuklamak yerine bir sinema kaçamağı yapmak gerçekten imkansız mıdır?

Telefon burulur.  En çok azalan sevgi sözcüklerini duymayı özler.  Hafızasında kayıtlı eski mesajları gizlice dinler bazen.  Sahiplerinin ses tonlarında, vurgularındaki değişikliğe şaşar.  “Ne oldu o kelebeklere?” diye bağırmak ister avaz avaz.

Artık çaldığında ona doğru heyecanla koşulmaz.  Bazen duyarlar da açan olmaz.  Makamından olmuş, itibarını yitirmiş gibi hisseder.  Solgun yüzü kıskanç gözlemcilerin dikkatinden kaçmaz.  Saç kurutma makinesi ütünün kulağına bir şeyler fısıldar, telefondan yana bakıp hain hain kıkırdarlar.

Çocuklar büyür, bir gün evden uçar gider.  Ev öksüz kalır.  Önce onlar, derken torunlar aradıkça bir ışık  doğar haneye, yüzler aydınlanır.  Yaşlı bedenler dikleşir, adımlar çevikleşir.  En küçük müjdeli haber üstüne bir fasikül yorum döşenir.

Bazen telefon dostlardan gelen kara kederi taşır.  Mazide dolaşır düşünceler, yanıtı olmayan sorular sorulur.  Her tatsız haber ev halkının boynunu biraz daha büker, katmerlenir boğazdaki düğümler.

Telefon onlara sarılmak ister.  Oysa bilir, uzaktan bakmak onun kaderidir.  Görse de karışamaz.  Bildiğini okuyamaz.  Zamanla çaresizliği ağırlaşır, taşınmaz hale gelir.

Malum gün ister istemez gelir, doktor çağırmak için uzanır telefona eller.  O inanmak istemez söylenenlere, kulaklarını kapatır, ilk kez işitmemeyi tercih eder.  Hastanede ilk günün cıvıltısını anımsar, hazmedemez olup biteni, zamanın böylesine sinsi bir hızla geçişini.

İçi kaldırmaz artık, isyan eder, atmak ister kendini yerden yere.  Kaskatı kesildiğiyle kalır.  Mahkumiyetinde yalnız ve paramparçadır.

Eş dost aranır, haber salınır.  Telefon biçare aracıdır, kaybolmak ister.  Görünmez kılınmak, bozulmak, tanıklıktan istifa etmek ister.  Tam çekip gidecekken sadık emektar ruhu kolundan tutar durdurur.

O da elinden geldiğince,  katlanabildiğince dayanır oracıkta.  Perdenin kapanışını izler.  Sonrası konuşulur artık, yerine getirilmesi gereken görevler, yükümlülükler.  Dünün kanlı canlısı geçmiş oluvermiştir.

Zaman acılarımızdan bağımsız, bildiği usul akar gider.  Ev her geçen gün daha derin bir sessizliğe gömülür.

Telefon bekler.

siyahtelefon

Sonsöz:

Bu hikayenin orijinal hali elime verildiğinde son cümlesi elektrik şoku misali çarpmıştı beni.  Yazının başka yerlerinde kapsamlı değişiklikler yapmış olsam da bu cümleyi aynen korudum.

Yazarı hikayesini okumayı bitirdiğim o an, “ne anladın?” diye sormuştu yine meydan okuyarak.

“Telefon sensin!” demiştim gözlerimde yaşlarla.  Bir yaşam boyu zırhların altında sakladığı duygulara dokunmuştum hikayesini okurken.

Bu emaneti hissetmekten vazgeçmeyenlerle paylaşmak istiyorum.

Kırılganlığınızın deli cesaretidir hayatı yaşanılır kılan.

 Brüksel, Kasım 2013

Yaşam Yolu

Yaşam bazen akar. Su gibi.  Tereyağından kıl çeker gibi kolayca elde edersiniz istediklerinizi. Hayalini kurmaya kalmadan gerçek olur dilekler.  Hem hafif hem kudretli hissedersiniz.

“Şanslıyım” dersiniz arkadaş arasında, gevrektir kahkahanız.  Kabaran koltuklarınız sizi daha güvenli yapar. Artan özgüveninizle genişler omuzlarınız, sesiniz daha bir tok çıkar.

Hep daha fazlasını, daha iyisini yaparsınız.  Kutlamalar yeni planlara gebedir çoğu zaman.  Bu üretken sarmal sizi yükseklere taşır, yükseklerde yaşatır.  Oksijeni boldur oraların, rahat nefes alırsınız.

Bazen akış aniden kesilir.

Trafik tıkanıklığına denk gelirsiniz.  Sağınızı solunuzu taşıtlar basar, sürücüleri acelelerini de öfkelerini de sol üst ceplerinde taşır.  Bir korna sesi ötekini, o diğerini körükler, bulaşıcı bir mikrop sanırsınız.

Açık camlardan birbirini tutmayan müzik zevklerinden örnekler sızar dışarı,  radyodan dökülen haberlere karışır, sigara dumanlarıyla beraber yükselirler havaya.  Kirlilik olur.  Dalıp uzaklara gitmiş çocuklar görürsünüz arka koltukta, uyku ile uyanıklık arasındaki sınırda hüzünlü durururlar.

Kırmızı, sarı, yeşil ışıklara bakarsınız, bazen içinizden geri sayarsınız. Yeşil nihayet yanar. Sadece üç araba geçer. Siz kalırsınız.  Sarı ışığa bakakalırsınız.  “Öteki şerit daha mı hızlı akıyor?” diye sürekli kontrol edersiniz.  Kararlarınızı sorgular, sonuçlarından endişe duyarsınız.

Hıçkırık misali dur kalklarla ilerlemek bozar biraz adamı.  En sabırlısının midesi kabarır, en tezcanlısı canavarlaşır.  Sürücülerin dayanma sınırları zorlandığında ortaya çıkan keşmekeşte orman kanunları silahlarını kuşanır.  Kendinize yabancılaşırsınız.

Bazen lastiğiniz patlar.  Şansızlığın katmerlenmiş sunuluşudur. Hele şehirlerarası yolda başınıza gelirse bu durum, o hep uzaktan baktığınız emniyet şeridini yakından tanıma fırsatı bulursunuz.  Yedek lastiği takacak yürek ve bilek yoksunuysanız benim gibi, telefonu kapar, yardım çağırırsınız hemen.

Arabanın önüne ve arkasına reflektörleri yerleştirip kendiniz kenarda bir noktada beklemeye koyulursunuz ardından.  Küçük avuntulara sığınırsınız:

“Allahtan çok hızlı gitmiyordum.”

“Gene halime çok şükür, kış kıyamette başıma gelse bu talihsizlik ne yapardım?”

“Şu cep telefonları hayat kurtarıyor valla.  Eskiden olsa…”

Karayolunun kıyısında düşüncelere dalarsınız.  Arka planda bir fabrika vardır belki, karşınızda tarlalar.  Belki mısır saçaklarına bakarsınız, belki gelinciklere.  Önünüzden arabalar geçer, içlerinde yaşam öykülerini yüklenmiş insanlar geçer.

Bu kez yaşam akar, siz izlersiniz.

Belki kendi koşturmalarınızı düşünürsünüz, hıza dışarıdan bakmak ürkütür.  Hep acil işler peşinde koşanlar gelir aklınıza; sahi, o öncelikleri kim tanımlar, kim ardı ardına sıralar?  Niye mutlak sonu bildiği halde kendi hiç ölmeyecekmiş gibi yapar insanlar?

Arabanıza bakarsınız.  Patlamış lastiği dengesini bozmuş, fiyakasını zedelemiştir.   O küskün, içine kapanık haliyle size kırılmış oyuncakları anımsatır.  Bir yanınız paniğe kapılır ansızın, hemen o anda kurtarılmayı diler.  Öteki yanınız kadere inanır.

Bazı günler sürücülüğü başkasına bırakırsınız.  Dilini bile konuşmadığınız bir şehirde taksinin arka koltuğuna gömülür, geçmişinizin ağırlığını taşımayan sokakların seyre dalarsınız.  Telsizden trafik durumuna ilişkin güncellemeler duyulur.  Dili bilmediğiniz için sözlerin içeriğine değil ahengine takılırsınız.

O kelimeler de erir toz olur sonra radyodan yükselen nostaljik ezgilerde.  “Big in Japan”i ilk Çeşme’de dinlediğinizi düşünürsünüz kendinize bile belli etmeden.  Break dance yapıyorum diye yerlerde kıvranan çocuklar gelir aklınıza, unuttum sandığınız.

Başka anılar da yanıp söner takip eden şarkılarla. Hiçbirine kuvvetle tutunmazsınız.  Dingin dalgalar misali vururlar sahillerinize, geldikleri gibi usulca çekilirler.  Dilini bilmediğiniz şehrin gecesine, mimarisine ve tarihine karışırlar.  Gözkapaklarınız ağırlaşmıştır.

Yeniden şehirle buluştuğunuzda kaç sokak geçmiştir aradan, kaç şarkı, emin değilsinizdir. Popolo Meydanı’nı görür gözleriniz.  Tepeden Borghese Bahçeleri cilveyle el sallar.  Sağınız solunuz turist dolmuştur yine.

Şoför daracık bir sokağa dalar.  Yarı bilinçli yayalar, sokağa özgürce yayılmış kafelerin masaları, gamsız motosikletler ve soğukkanlı garsonlar arasından ağır ağır ilerlemektesinizdir şimdi.  Hayat filme dönüşür yine, siz bu senaryoda figüran olmayı seversiniz.

Taksi Margutta Sokağı’na saptığında içiniz heyecanla kabarır.  Sanat galerileri ve sevimli lokantalarla süslü bu yeşil dar geçit ketum bir cazibeyle serilir önünüze.  O demez ama siz bilirsiniz: Rüyaların gerçeğe verdiği randevunun sahnesidir.  Fellini’nin hayaleti geçer yanınızdan, ayak seslerini duyarsınız.

Sokak isminin yazılı olduğu tabelaya kayar bakışlarınız.

romamargutta

İtalyanca’da Yol ve Yaşam kelimeleri birbirinden tek harfle ayrılır.

Roma-Brüksel, Kasım 2013

11 Ay

Geçen sene Aralık ayı başında bir gün soğuk ve karanlık bir sabaha uyandım.  Kafamın karışık olduğu zamanlardı, yaşamımda büyük ve tatsız değişiklikler oluyor, o çok sevdiğim dünya bir zamandır bana ters ters bakıyordu.  Silkinmeye çalışıyordum ama üstümden atamadığım bir ağırlık yirmi dört saat omuzlarımda kamp yapıyordu.

Cep telefonumdan elektronik postanın getirdiklerine bir göz attım kahvaltı masasında.  İlk bakışta olağan görünen ama aslında hayatınızı değiştiren o büyülü mesajlardan birini açmışım meğer.  “Dayanamayacağım artık, işte doğum günü hediyen” diye yazmış İpek.

Kasım sonuna denk gelen yaşgünümde İstanbul’da olduğum için görüşememiştik Brüksel’de yaşayan arkadaşımla.  Sonraki günlerde buluşup geç bir kutlama yapmayı planlamıştık ama yüklü programlarımız yüzünden bir türlü tarihi netleştirememiştik.  İpek belli ki önce sabretmiş ama kavuşma anı ertelenince bombayı patlatmaya karar vermişti.

Mesajın içinde saklı bağlantıya tıklamamla “Denizden Hikayeler” sayfasına ışınlanmam biroldu.  Adı anında esir aldı beni,  üstünde martılar uçuşan denizin fotoğrafı kendim çekmişim kadar yakındı bana.  Sonra İpek’in önsözü üstüne düştü bakışlarım. Sayfamda bugün de İpek’ten başlığı altında yer alan şu satırları okudum:

Can dostum,

Hayatıma “Deniz” olarak girdiğinden beri bana hep ilham kaynağı oldun – kişiliğin, duruşun, görünüşün…
Başkalarına da ilham vereceğine inandığım için geç kalmış bir projeyi hayata geçirmek istedim bu doğum gününde.
Adını ben koydum: “Deniz’den hikayeler”, içini sen dolduracaksın.
İyi ki doğdun…

Yaşlar olgunlaşıp gözlerime sığamaz oldular okudukça.  Sonra gezinmeye başladım sayfada heyecanla ve yıllar önce çiziktirip son zamanlarda İpek’le paylaştığım bir iki tanıdık satır gördüm oracıkta. Söz Ver isimli şiirimi mesela, ki bugün de en az nüfus kağıdım kadar beni tanımlar.  Patatina’yı buldum sonra, çocukluğumun masumiyetini ölümün sert yüzüyle tanıştıran

Göz yaşlarım aktılar.  Çok da haklıydılar.

Ben mutluluktan ağlamayı çok severim.

****    

“Doğduğumuzda Umuttur Herşey” isimli denemem uzun zaman sonra kendimi yazıyla ilk ifade edişimdi.  Bir solukta aktı.  Beni gördüğü için, bana doğru bir adım attığı için, bana yeniden umut aşıladığı için İpek’e samimi teşekkürümdü.

Yazarken karanlık köşelerime sızdım, içimdeki kavgaları duydum, hıçkırıklarımı pazara çıkardım. Uzun bir yolculuktan dönüp kendime kavuştum.  Kırıklarımla, kırışıklarımla, tüm eksik ve gediklerime rağmen kendime sarıldım.  Özlemiştim.

İpek elime içi az biraz dolu bir çerçeve vermişti sanki.  Hani yapboz bulmacanın ilk biriki parçasını yerleştirmek gibi.  Merakım ve iştahım kabarmıştı, bir de sorumluluk yüklemişti bu jest omuzlarıma.  Onun özenine, yürek zenginliğine layık olmak istedim.

****    

Aralık sonunda bir dönem Brüksel’den kaçıp Akdeniz’e sığındım.  Yazdım.  Arşivimdeki eskileri düzenledim bir parça, bir nefes de şimdiki benden verdim.  Denizle bakıştık, Toroslarla fısıldaştık.  Ben yazdım.

Yeni oluşumlardan biri yeğenim Hazal için yazdığım “Hazal’ı sevmek” isimli yazıydı.  Onun yaşamımın orta yerinde ışıldayışını düşününce hiç de şaşılacak bir durum değildi bu aslında.  Yalnız sonunu bir türlü getiremiyordum, takılmıştım.  Tam o sırada, içine doğmuş gibi, Hazal aradı ve son paragrafı da böylece kendisi tanımladı.

Yılbaşı gecesi Ankara’da Totoş Teyzemin evinde toplanmıştık.  Ben arka odaya kapanmış, harıl harıl sitemin son rötuşlarını yapıyordum yemek öncesinde.  Sürprizi de ilk Hazal’la paylaştım.

Siyahlar giyinmişti, sarı uzun saçları omuzlarından aşağı süzülüyordu kıvrım kıvrım.  Topuklu ayakkabılarını yirmili yaşların genç zarafetiyle taşıyordu.  Mutlu yıllar dileyerek ekranı eline verdim, onun için yazdığım yazıyı açtım.

Sonra karşısına geçip okurken onu seyrettim.  Gözlerinde yanıp sönen duyguları kaydettim hafızama.  Yüreğin yüreğe dokunduğu anın mucizesi anlatılır mı bilmem.

Yemekten sonra “Denizden Hikayeler”i ailenin diğer fertleriyle paylaştık.  Hazal o yazıyı bu kez de yüksek sesle okudu.  Benim içimde bir yerlerde mütemadiyen çiçekler açıyordu.

Sonra Totoş eskiden beri bildiği Patatina hikayesini paylaşmak istedi ahaliyle.   Ne var ki dayımın ölümünden hemen sonra kaleme aldığım bu satırları okumaya başlar başlamaz hıçkırıklarına yenildi.  Hazal imdada yetişip sunuşu tamamladı.

Totoş ağladı, ben ağladım.

Dayım bu vesileyle o yılbaşı gecesini bizimle geçirmiş oldu.

 ****    

Ocak aynın başından itibaren “Denizden Hikayeler”i yavaş yavaş duyurdum tanıdıklarıma.  İpek’in dediği gibi paylaştıkça çoğalmasını diledim aklımdan geçenlerin.  Laf lafı açar derler, kendimle sohbet de dallanıp budaklandı.  Sitenin varlığının getirdiği yazma disiplini hem ruhumu besledi, hem kendimden kopmamı engelledi.

Sonraki günlerde hep yazdım. Hemen her yerde yazdım. Tren garlarında, metrolarda, uçaklarda, kafelerde, otellerde, parklarda, hatta mezarlıklarda yazdım.  Sabah uyanır uyanmaz, gecenin kör karanlığında, erken inen akşamlarda.  Sahillerde denize karşı, akan su başlarında, köprülerde yazdım.  Evde, sokakta, yolda, kuyrukta, durakta, ofiste iki toplantı arasında.

Bildiklerimden söz ettim, gördüklerimi anlattım. Bazen çok yakından tanıdıklarımın, bazen yoluma çıkan etkileyici yabancıların öykülerini yansıttım.  Yanıtını bilemediğim soruları, bir türlü çözemediğim bilmeceleri paylaştım.  Öfkemi kustum bazen, çığlıklarımı duydunuz mu bilmem satır aralarında. Ya da hıçkırıklarımı.

Sevdiğim insanlardan söz ettim, ki bazıları artık yoklar.  Onların hayran olunası yaşam maceraları bilinsin istedim.  Korkusuzca sevenleri, kendini başkaları için feda edenleri, görebilenleri yazdım. Gözün göze dokunduğu, iki yabancı yüreğin birbiriyle konuştuğu anı betimlemek için yazdım.

Kendime mal ettiğim şehirlerin büyüsünü, çocukluk anılarımın pamuk helva dokusunu, en zayıf hissettiğim zamanlarda kollarında soluklandığım sanatın iyileştirici gücünü anlatmak için yazdım.  Farkındalığın, gerçekçi iyimserliğin,  yeri gelince kabullenişin,  gelmeyince isyanın serüvenini yansıtmak istedim.  Yaş, cinsiyet, pasaport ve din ayrımı tanımayan dostluğu övmek için yazdım.

Bazen birine güç vermek, ona “korkma, seni de düşünen biri var” demek için, bazen sadece onu unutmadığımı bilsin diye yazdım.  Bazen aşka saygı duruşumdu sözcüklerim, bazen sadece Sezen’i mırıldanmak istedim.

Başka kültürlerle, başka gönüllerle kurulan köprülerin güzelliğini hatırlatmak için yazdım.   Geçmişimden gelenler bugünümü bilsin, beni olgun yaşımda tanıyanlar köklerimi görsün diye yazdım.  Ölümlü olduğumuz gerçeğini vurgulamak, hayatın küçük sürprizlerinde gizli olağanüstü güzellikleri hatırlatmak için yazdım.

****    

Yeni yaşıma tam bir ay kala eşim elinde iki paketle çıkageldi.

“Doğum günü hediyeni kendim yaptım bu sene, bekleyecek miyiz yoksa vereyim mi şimdiden?” diye sordu hınzır.

“Beklerim” dedim en uysal halimle, biraz da onu şaşırtmak için.  Hissetmiştim heyecanını, benimle paylaşmak istiyordu biran önce her neyse o sakladığı.

“Hazır ama, içeride, istersen hemen şimdi senin olabilir” dedi kurnaz tilki sesiyle.

Ben inat ettim biraz da zevkine: “Hediyemi bugün açarsam 29 Kasım’da ne yapacağım?” diye sordum, uyanık ve nazlı.

“O gün de çiçek alırım sana” dedi kararlı ve pratik İbrahim.

İçeri odaya koştu sonra, biriki dakikaya kalmadan da elinde iki paket ve yüzünde zor saklanan bir tebessümle geri döndü.

İlk paketten “Denizden Hikayeler” kitabı çıktı.  İkinci kardeş paketten de “Aşk Bende” şiirleri.  Yazdıklarımı ilk kez özenli ve esprili bir kapak düzeni eşliğinde basılmış görmek beni çok duygulandırdı.  Önce bakakaldım, elimde tuttuğum Denizden Hikayeler  isimli kitabın ağırlığına şaştım.

onkapak

ikisi

Sonra her sayfasına dokundum kitabın. İpek’in önsözünden başlayarak Aralık ayından bu yana yaşadıklarım, hissettiklerim, paylaştıklarım tek tek geçti gözümün önünden.  Yazılarla eşleştirdiğim fotoğraflar, o satırları kaleme aldığım şehirlerden manzaralar, o akışta bana eşlik eden canım insanlar akın akın koştular benden yana.

ipekinyazisi

Kitabın arka kapağında sayfaya gelen yorumlardan alıntıları gördüm, yazılarımı takip eden, paylaşan, geri dönüşleriyle yüreğimi ısıtan sizleri andım.  

arkakapak

İkinci kitabın arka kapağına “hayal kurar” diye yazmış İbrahim.  Gülümsedim.  Kartvizitlerin üstünde yazılı unvanlardan bahsettiğimiz bir gün ona hissettiğim kimliğimi şöyle açıklamıştım: Deniz Aktuğ Bayraktutar, Hayal Kurar.

hayalkurar

On bir ay öncesine kadar bir çekmecede saklanan üç beş yazım ve gençlik heyecanıyla kaleme alınmış hazmı zor aşk şiirlerim vardı.  Bugün herkesin ulaşabildiği bir sayfam var, İpek sayesinde.  Sonra, İbrahim’in kişisel bağlantılarını, cazibesini ve yer yer de otoritesini kullanarak bastırdığı, editörlüğünü de kendisin üstlendiği iki kitabım.  Ayrıca sizler varsınız okuyan, teşvik eden, başkalarına da öneren.

Ne diyeyim: Doğum günüm şimdiden kutlu oldu!

On bir aya kalmaz bir de yayıncı bulduk mu sırtımız yere gelmez artık!

 

Brüksel, Ekim 2013

Not: Denizden Hikayeler’in iki, Aşk Bende’nin tek nüshası var şu anda.  İbrahim Denizden Hikayeler’in ikinci kopyasını birine armağan ederim belki diye yedek bastırmış. O kopya elbette ki Özgür Kahraman’ımın olacak.