Sırf…

Şiir okumayı unutma sen

Yıldızsız gecelerde

İşittiğin sirenler

Cam kırıkları misali

Kanattığında kulaklarını

Katılaşıp külçeleştiğinde

Korkusu sokakların

İnançlarını koy masaya

Yalnız değilsin!

Azimle besle insanlığını

Gölgeleri değmesin

Derin derin içine çek o nefesi

Bir mektup yaz içinden

Varsay ki hala varlar…

 

 

Kırgın demiryolları

İsli vagonları taşıyan

Kanadı kırık o tayyare

Uçamadığına yanan

Konuşsunlar bırak

Bırak paylaşsınlar

Ellerinde çiçeklerle gelen okullu çocuklar

Sokak savaşı

Mülteci sorunu

Ve kini çiziyorlar resimlerinde

Küçük dudaklarında zor kelimeler

Bırak erken kavrasınlar

 

cocuksavasresmi

 

Şiir okumayı unutma sen

Işıksız solgun sabahlarda

Her yer yaş ve griyken hani

Her yer yas ve griyken

Soğuk suda yıka yüzünü

Ayaza inat

Rüzgardan korkulacak yaşı hiç bilmesin yüreğin

Toprağa dokunsun ellerin

Sorsunlar ki anlatsın

Hatırlasın, hatırlatsın

İlham olsun imgene

 

 

Ürkütse de yıldırmasın seni

Her gün geçtiğin kaldırımdaki kan

Bugün açılmayan o dükkan

Terminaldeki sahipsiz valizler

Komşunun yüzündeki yanık izi

Konuşsunlar bırak

Bırak haykırsınlar

O yanan biletler

Bağrışacaklar elbet

Neler yaşadılar

 

 

Sırf karanlık bastı diye

Burulma sakın, sinme

Alışma, değişme

Azimle besle insanlığını

Yapış sevdiğin ellere

Doğru bildiğine kenetlen

Derin derin içine çek o nefesi

İnançlarını ser masaya

Azınlık değilsin!

Bir adımını koy ötekinin önüne

Ayaktasın bilsinler

Bir mektup yaz içinden

Güzel zamanlarda okuyacaklar…

 

 

Brüksel, Mart 2016

 

Bir isim ve bir yolculuktan ibaretim

Konuş

Ki konuşayım

İçin ol

Ki açılayım

Bir isim

Ve bir yolculuktan ibaretim de

Biz bize kalalım…

 

 

Kapıyı aç

Ki gireyim

Sadeliğine özenip

Yaprak yaprak dökeyim sıfatlarımı

Çıplaklığımda ısınayım dipdiri

Öfkemi de alıp aksınlar

Yakasından düşeyim pişmanlıklarımın

Buda inatlarımı bu bahar

Gururumu avutsun gamsızlığın

Yüreğim feraha bansın

Hafifleyiversin güleç

Berrak, sencileyin…

 

 

Gözün gözüme takılsın

Laf arasında öyle birden

Anne ve babanı

Çok erken kaybettiğini söyle

Ağlamaklı değil ama

Kurbanmışsın gibi değil

Özümlediğin hayat bilginle

Kederlerin en derinini

Kuruyuncaya dek ısıt

Yaşamseverler güneşinde

Pul pul derisini kuşan sonra

Yolu inkardan geçmez aydının

Güçsüzlüğüne sarıl

Sahip çıkarken gücüne…

 

 

Gözün gözüme takılsın

Kırk yıl geriye al beni

On sekiz yaşındaki seni göreyim

Körpeliğin diken olup batsın elime

Ürkütsün cesaretin

Asi ve hoyrat ruhuna özenip

Yaprak yaprak dökeyim sıfatlarımı

Çıplaklığımda ısınayım dipdiri

Ölümsüz ol sen yine

Aşkı anlatırken

Tanrıçalar misali ışılda

Kir belinden imkânsızı

Gençleş

Pembeleşsin yüzün

Dudaklarında umut dolu bir tereddüt

İlk ve son ürkek gölgesi akşamın

Belirip kaybolsun gözlerinde…

 

Gözün gözüme takılsın

Yaşını unut

Ve nereden geldiğini

İnsanlığımızın buluşması bu akşam

Kimliksiz ve hesapsız

Biz bize kalalım

Yüreğim feraha bansın

Hafifleyiversin güleç

Berrak, sencileyin

Bir isim

Ve bir yolculuktan ibaretim de

Anlasın ruhum;

Bendensin…

birisimveyol

 

Brüksel, Mart 2016

 

 

Deli bir orman

Bazen üstüne gelir

O acımasız

O kara ve kör

Sen dantel, delik deşik

O boşluklarında genleşen

Sen kibrit çöpü

O inadına ağır…

Kavruldum

Karıştım

Görünmem zor derken

Artık bulunmam sanırsın

Onun gözü ayrıştırır

O tanır…

*

Bazen üstüne gelir

Kalakalırsın

Kulağına küpe sözler

Erir gider

Dünya susmaz

Bildim sanır

Gürültü kuşatır dört yanını

Toz bulutu

Sinsi parazit

Yürek gömerken başını

Kafan taşar

Dilinde heceler

Hep bir harf kaçak

Anlam biter…

*

Bazen üstüne gelir

Yolun sonu sanırsın

Sabrın dibi

İnceliş

Kopmaya gebe

Bir zil çalışıyla

Testi çatlar

Kan sızar

Çığlığın cesur çıktı

Ne hikmetse hala içeride…

*

Bazen üstüne gelir

Gözyaşın çapak olur

Batar gözüne

Ovuştur ki aksın keder

Bir inat

Kasıldığıyla kalır

Kurur derin

Dudakların

Nereye konsun bilmez

Seğiren parmağın…

*

Fısılda o zaman kendine

Hayal et

Düşün ki yaz

Ve güneştesin

Göğü örtmüşsün üstüne

Maviye çalmış gözlerin

Deniz uzaktaymış ne gam

Evin Galata Kulesi

Kayıplarını uğurladın

Kalbini ezenler artık el

Evin dedenin köstekli saati

Konuşasın yok o an

Çatıları okşuyor gözlerin

Yüzünde güngörmüş bir gülümseme

İçinde deli bir orman

Azgın, korkusuz ve yeşil…

*

Brüksel, Mart 2016

Ben sana…

Diyeceklerim vardı

Zorunluluklar girdi araya

Sorumluluklar, giyindiğim

Ödevler, edindiğim

Yerindeydi bazen

Çoğunluk gereksiz…

 

Diyeceklerim vardı

Sen konuştun sonra

An kaçtı

Doludizgin kanat

Tökezledi dilim

Cümlelerim kör

Sözcükler sıralıydı oysa

Uyak biraz Cemal Süreya…

 

Diyeceklerim vardı

Uyanmıştım sanıyordum

Gözlerim çakmak çakmak

Baksan sen de oradaydık

Aslında

Hepimiz

Sen dahil, inanmazsın…

Açılasın tuttu senin

Bildiğin enginlere

Tesadüf bu ya

Başka dilden konuştun

Dönüp geldiğinde

Tercüme kaldırmıyor gönül depremi

Titrek ellerim kansız

İptal diye haykırdı yürek

Kestik

Koptuğuyla kaldı sahne

Gömüldü kovuğuna dil

Bir garip mahzun heceler…

 

Diyeceklerim vardı

İnadına kuşanmıştım aşkı

Geliyordum delibozuk

Yokuş aşağı

Çığ olacaktık ki tam

Sana rağmen

Bahar zamanı

Kara adamlar

Bombalarını patlattılar

Can bildiklerim

Diri duruşlar

Bildiğin yok olmak işte

Geri dönüşsüz gidiş

Gömüldü kovuğuna dil

Bir garip suskun heceler…

 

Diyeceklerim vardı

Öyle yakındık ki başta

Fısıldasam duyardın

Kulağına değmeden dudağım

Öznemdin

Çoğulumdun düşleyebildiğimde

Şimdim ol diyecektim

İçimdeki ışığı…

Diyecektim

Farkında mısın…

Diyecektim

Kimin hesabıydı bilmiyorum

Kimin kurasını çeker bu düzen

Örtün üstünü diye buyurdular

Gömüldü kovuğuna dil

İsyan artık ölü heceler…

 

Ben sana…

Diyecektim

Olmadı

Kara adamlar

Bombalarını patlattılar

Kestik

Koptuğuyla kaldı sahne

Sözcükler sıralıydı oysa

Uyak biraz Cemal Süreya…

 

bos sandalyeler

Beden Brüksel, Yürek Ankara, Şubat 2015

Dün gece

Veda ettim dedi sevdiğime

Gideceği vardı

Kalsa sakıncalı

Kalsa ele inat

Ona zor

Bana zarar

          
Veda ettim dedi sevdiğime

Çağırmıştı oysa beni

Ağır yürek

Tık nefes

Koştum gittim

Bir aralıktı biliyorum

Son şans

Kıt kanaat

Köstekli saat

Ağır ve sokulgan

Lakin iki gün daha

Belki üç kim bilir

Umuyor işte insan

Umdum ve bekledim

          
Veda ettim dedi sevdiğime

Hiç mi anlamadın diyeceksin gideceğini

Bilmem mi karagözlüm

Bilmem mi kainatın dilini

Pişmanlıklar?

Elbette…

Ne sen sor

Ne ben söyleyeyim

Burnumun direği şahit

Dilimin ucunda

Hiç diyemeyeceklerim

          
Veda ettim dedi sevdiğime

Yeri başka

Yeri dolmayacak

Bir parçam o

Bendeki ben

Bensiz ten

Fizik terk etse de

Tarih kalacak

Ruh öksüz

Yürek süzgün

Biliyor;

Yeri dolmayacak

          
Veda ettim dedi sevdiğime

Mumum sönüşü gibi değil,

Asla

Suyun akışı gibiydi o an

Duru ve kendiliğinden

Sarsıcı bir asalet saklıydı bakışlarında

Tüyler ürpertici bir yalınlık

Uzansam dokunurum

Benim yaparım sandım

Ne yanılgı

Nasıl aldandım

          
Veda ettim dedi sevdiğime

Dün gece kollarımda öldü annem…
          
  
Brüksel, Şubat 2016

Şimdi Sen

Yavaşla

Hisset

Aşk bul

Güzelleş

Sevdaya tutun

Umutta kal

Senin kadar

Güzel olacak

Gelen günlerin

Onlar senin

Artık sıran

Sen geç

Bulutlar ürksün

Şimdi güneş

Sarı kızıl

Şimdi sen!

 

 

Yavaşla

Beklet saçına giden elini

Yolma o teli

Siyah ojeni sür

Bekle üflemeden

Zamanı geldiğinde

Kendiliğinden kurusun

Sabrı kaybetmişlikten sayma

Vermeden düşün

Veresin varsa da

Gönlün genişse de düşün

Hep verenlerden olma

Değerini bil ki bilsinler

Nasılsa… lardan olma!

 

 

Yavaşla

Tüm zamanların sahibi

Yeni doğmuş bebek gibi

Tüm yarınlar seninmiş gibi

Acelesiz otur şu koltuğa

Karşıma

Açmayıver o telefonu

Doğru zaman değilse

Es de

Ya da hiç de

Cevaplama

Dünyanın endişesini takma

Kıvır kıvır saçlarına zulüm

Onun yerine

Gül sen

Işılda!

 

 

Yavaşla!

Mumlarını yak

Adaklar ada sevdiklerine

Yürekten dualarını et

Çocukluk arkadaşının annesine

Demin tanıştığın İtalyan güzele

Sakallı garsona ve yeğenime

Bağışla seçtiklerini

Sensizlikte bırak affı hak etmeyeni

Cesur kal böyle çıtı pıtı

Öylesine kudret

Hakim ve gerçekçi

Yaralara inat hayalperest

İnanç perisi

Kırmızı saçların haykırsın

Sen gül kahkahalarla

Bulutlar ürksün

Ötekiler beklesin

Sen geç

Yeridir

Günüdür

Şimdi güneş

Kızıl sarı

Şimdi sen!

 

 

Paris, Şubat 2016

Kabusmuş diyeceksin

Gözlerini uzattı gözlerime

Elleri kaygılı

Saklandılar…

Sesi derinlerden geldi

Yol yorgunu sözleri

Dudakları

Susmak yorgunu…

 

Gözlerini uzattı gözlerime

Sola eğildi boynu

Eğildiğiyle kaldı

Unutuldu sanki orada

Kaldı…

Kelimeleri kelebek kanadı

Rengarenk

Ben gökkuşağını gördüm

O gride duraladı…

 

Gözlerini uzattı gözlerime

Hikayelerini fısıldadı

Seçtiği sırada

Dilediği kadar…

Boşluklarını sordum

Satır aralarını

Dişindeki çürüğü,

Zonklayan

Dikiş izlerini

Tek kendi gözüne batan

İç cebindeki korkuları

Burukluğunu gülüşünün

Adının öyküsünü

Anlattı…

 

Gözlerini uzattı gözlerime

Sevdiklerini saydı

Sevip de unuttuklarını

Unutmak için sevdiklerini

Hiç unutmayacaklarını en son…

Kendi öylesine sevilesi

Farkında mı?

 

Gözlerini uzattı gözlerime

Oku dedi istersen

Gör ama anlatma

Sor, lakin yaralama

Deş

Göster

Bildiğimi bil dedi

Yeter…

 

Gözlerimi uzattım gözlerine

Yansımanı gör bende

Umut ol

Çoğal

Renklerini giy

Bırak kendini o soğuk denize

Yıkan

Al o eskicideki yüzüğü

Tak zarif parmağına

Silkin

Uyan

“Kabusmuş” diyeceksin!


Brüksel, Ocak 2016

Elli kuruşluk…

 

Sen hangi kelebekleri gördün

Dedi düşlerinde

Hangi sahillerde yüzdün?

Süzmeye gelir miydi düşlerin

Coşkuların dur durak bildi mi?

Sesini kısabildin mi gecenin?

 

Yüzün kendi seçtiği zamanda kızardı

Malum zamanlarda baş verdi asi sivilcelerin

Tırnakların yemini bozup gittiler ağzına

Tutam tuman saç yoldu parmakların

Bedenin bedenini deşti

Ruhun çalkanırken mağrur…

 

Sen hangi kelebekleri gördün

Dedi düşlerinde

Hangi hayalleri kurarken

Uyanık yattın döşeklerde?

Göresin mi vardı

Diyesin gani gani

En çok da gidesin

Hem düşe kalka

Hem sahici…

 

Senin için yazmıştı

Orhan Veli

Hayatın detayında saklı güzelliği

Yeni Türkü ile yoğuruldun

Sendin yağmurun o küçük elleri…

Özdemir Asaf

Bilmişti yalnızlığını senden önce

Müşfik Kenter’in sesinde şiir

Genco’nun sahnesinde piyes

Şenlikti hayat

Hayat ziyafet!

Dilin dokunduğuyla kaldı

Tutsaklık haktı

Kilit yasak yüklü

Nazım dizeleri

Vurdu ki ne vurdu

Kayboldun da bulundun

Yumuldun, yumru oldun

Yürek gümbür gümbür…

 

Sen hangi kelebekleri gördün

Dedi düşlerinde?

Hangi yeminleri gerçek sandın

Ürperdin mi ansızın

Sarı sıcak sahillerde

Yana yana üşümeyi tattın mı?

Kuma gömdüğün başın

Salınmaktan yorulan sarkacın

Rulonun sonuna gelen sargın

Acıttılar mı?

Davacı oldular mı senden

İnsansın diye harbiden?

Telve dibe çökünce

Teyel adamakıllı sökülünce

Kilitte kırılınca anahtar

Efkar efkar döküldün mü?

 

O küçük kız Sıla

Hani kuruyemişçideki; gözlüklü, sıska

Bir an yandı söndü sözleri aklında:

“Elli kuruşa neyin var amca?”

Ölçülük değil hayat Sıla

Ben diyeyim kaprisli

Sen de asi, sanatkar!

İyisi mi sen

Elinin yettiğinden değil

Gönlünden geçenden başla

Kısma, kesme, budama

Dile, iste pür telaş

Çatır çatır

Gamsız, inançla

Olasılıklara inat

Matematik bilmez gibi

Kafan basmaz, anlamaz gibi

Sağır duymaz, uydurur gibi

Gümbür gümbür ve aşkla…

 

Küçüksün, körpesin

Çıtır biber

Kiraz domates

Ve Eymir var gözlerinde

Kaldır başını o oyundan

Yapbozun parçasını arama

Yetinmelik değil hayat Sıla

Aşk dilenme

Aşk yaz!

Ankara-Brüksel, Aralık 2015

İçinde bir yerinde

Sabahın erken saatlerinde yüzyıllık yorgun kapıyı gıcırdatarak girdiğim resepsiyon Noel arifesinde alıştığımız yoğunluktan fersah fersah uzaktı. Dar kesim takım elbiseli zayıf Fransız beni neredeyse hazır ol vaziyette karşıladı. Bir gecelik rezervasyonum olduğunu söyledim, tam soyadımın tüm harflerini tek tek saymaya hazırlanıyordum ki masasının üstünde adıma hazırlanmış bekleyen formu gördüm.

Noel’e bir hafta kala dünyanın en turistik şehirlerinden birinde, Fransız entelektüellerinin beşiği sayılan bu gözde muhitte seçtiğim şu otele bugün giriş yapacak tek kişi benim sanırım. Olağan zamanlarda tam kapasite çalıştıkları için öğleden sonra üçten evvel ağzınızla kuş tutsanız giriş yapamazsınız odalara. Olur da sabah erken varırsanız valizinizi bırakıp çıkarsınız sadece.

“Odanız elbette ki hazır” diyor dar kesim kostümlü Fransız ve “bu ara çok da dolu olmadığımız için inisiyatifimi size daha büyük ve daha güzel bir oda vermek yönünde kullandım” diye ekliyor ardından. Hafifçe gülümsüyorum, Fransızcanın kültürlerine tercüman olan bu “sessiz ve derinden” kullanımı beni her seferinde tutsak etmeyi başarıyor.

Odalar “küçük” değil mesela, sadece “yeterince büyük değil”. Hayat kötü gitmiyor, gidişat “pek de şahane değil”. Sizin için sizin iyiliğinize de olsa kendi kendilerini aldıkları bir kararı duyururken de ‘bakın nasıl kıyak çektim, anlayın artık’ havasıyla değil de; ‘sizin adınıza bu adımı atmak için izninizle kendimi yetkili kıldım’ üslubuyla konuşuyorlar.

Teşekkür ettim. “Ekim ayında geldiğimde Ankara’da, Kasım gelişimde burada bombalar patladı, masum insanlar öldü. Hemen ardından yaşadığım şehirde terör tehdidi altında soluduk. Bugün buraya geldiğim için bana aranıyorsun diyenler oldu. Ama korkmuyorum. Paris yaşamak için olduğu kadar ölmek için de güzel bir şehir” dedim bir solukta, ant içer gibi. Niye bilmem, mütemadiyen şiir gibi konuşuyorum bu aralar. Ağzımdan çıkanı da sonradan duyuyor kulaklarım…

Fransız görevli odamın anahtarlarını ve küçük valizimi alıyor. “Odanıza kadar size eşlik etmeme izin verin lütfen” diye mırıldanıyor. Ekliyor ardından: “Balkonunuzu beğeneceğinizi umuyorum…”

Asansörde üçüncü bir yolcu daha var. “Yağmur yağacak mı sence bugün?” diye soruşundan görevliyi senli benli olacak kadar tanıdığını düşünüyorum. Dar kostümlü Fransız “ne bileyim, artık hava durumunu takip etmiyorum” diye kestirip atıyor.  Dikkat kesildiğimi görünce ekliyor: “Baksana bahar havası yaşıyoruz. Ömrümde böyle sıcak görmedim Aralık ayında!”

Üçüncü katta asansörden çıkıp odamın kapısını açıyoruz. Bu mahallede gömme dolap büyüklüğünde odalarda yatmış bedenim metrekare ve tavan yüksekliğini hesaplayıp coşkuyla parıldıyor. “Beğendiniz mi?” diyor otel görevlisi.

“Beğendim!” diyorum gözlerinin içine bakarak.

“Beğenmeniz de beni mutlu etti” diyor yine mırıldanır gibi.

Kapıyı sessizce kapatıp terk ediyor odayı. Hemen balkona çıkıp miniskül terasın çiçeklerine bakıyorum sevecen. Hakkı var adamım, yirmi yıldır böyle sıcak bir Aralık ayı görmedim Paris’te!           * Saint Germain semtinin yeni gözde lokantalardan birinin önündeki kaldırımdaydım. Çabasız şıklık ve otantik mutfak prensibi üstüne kurulmuş mekan rezervasyon kabul etmiyor. Burada yemek yemek istiyorsanız bir zahmet bekleyeceksiniz.

Bugün en büyük lüksüm zamanım. Rastgele adımlarımın tam da karnımın zil çaldığı bu saatte beni kapısına taşıdığı bu mekanı deneyeceğim gün bugün. Hissediyorum.

Elektrik ocaklarının ısıttığı sokak kaldırımı terasta oturmak hem mümkün hem de tercih edilir şu inanılmaz kış havasında. Çevreci dostlar canıma okuyacak biliyorum ama yılbaşı üstü üşümemek enteresan bir duygu… Bugünlük bencil olup tadını çıkaracağım.

Mönüyü incelemem tüm açlığıma rağmen araştırmacı kişiliğime ihanet etmeyen bir hızda gerçekleşiyor. Genç, çok genç ve bir filiz kadar kırılgan, bir o kadar da umut dolu bir genç kız içecek siparişlerini alıyor. Ondan beş yaş kadar büyük olduğunu tahmin ettiğim en az üç dil konuşan, kendinden emin ve soğukkanlı genç adam da yiyecek konusunda yardımcı oluyor.

Lokanta ağzına kadar dolu, kaldırımda ayakta bekleyenler var. Ona rağmen sizin aceleye getirmeden memnun etmeye çalışıyorlar. Terasın en popüler köşesindeki İki kişilik masayı bir başıma kapladığım için şikayet etmediler, beni ‘arka tarafa’ taşımayı önermediler.

Yan masaya üçü kadın, biri erkek dört Japon turist geldi. Her hallerinden harcayacak paraları olduğu belli. Buna rağmen onlara “yolunacak kaz” muamelesi yapılmadığını görmek öyle güzel ki!

“Emin misiniz?” diyor genç garson çocuk Japon misafirlere. “Zaten dört kişi için yeterince ana yemek ısmarladınız. İsterseniz bir onları getireyim. Eğer yeterli gelmezse yine söylersiniz!”

Yemeğimin sonuna doğru ilham perime yenilip yazmaya başlıyorum. Yarım saati geçtiğini düşündüğüm bir süreçten sonra garson kız bitmemiş olduğu halde yemeğimi almak üzere geliyor. Garson çocuk tam da zamanında ve kibarca durduruyor onu, çatal ve bıçağın pozisyonlarına işaret ediyor kafasıyla. “Belli ki Madame henüz bitirmemiş” diyor yumuşak olduğu kadar keskin bir ses tonuyla.

Kız ekmek çalarken yakalanmış gibi kızarıp özür üstüne özür diliyor. Dakikalar sonra son lokmasına kadar silip süpürdüğüm tabağı almaya geldiğinde göz göze gelip gülümsüyoruz. Kahvemi özenle getiriyor ardından da.

Ayrılırken garson çocuk masamı hafifçe geri çekip yan komşularıma hasar vermeden kovuğumdan çıkmama yardımcı oluyor. Aynı anda Japon turistlere mönüdeki tatlıları tek tek anlatıyor; biraz İngilizce, bir miktar beden dili, bir tutam da yan masalara görsel referansla…           * “Paris’te zamanın azsa gezmek yerine şu bulvar üstündeki kafelerden birinde otur ve bırak Paris senin önünden geçsin” der hızlı turistiklerin rehber kitapları. Paris için zamanım hep var ama itiraf ediyorum ki her gelişimde bir kaç saatimi yol üstü bir kafeye yerleşip gelen gideni izlemeye ayırıyorum. Yerlisi, göçebesi, turisti, tekili, çoğulu, bilmişi, yitmişi, kaybolmuşu, aşığı, delisi, sapığı, bilgesi, cahili, kaçığı – yalanım varsa gözüm çıksın- hepsi burada.

Demin kaldırıma çökmüş dilenen kadın “bir sütlü kahve ve krovsan” almak için para istiyordu gelip geçenden. Sanırsınız kafeye çökmüş de sipariş veriyor. Memleketimin ekmek parası referanslı açları geliyor ister istemez aklıma.

Az önce rüya gibi bir genç kız kaldırımdaki masalara servis için koşturan yakışıklı garsona tosladı kazara. Garson kısaca özür dileyip yürüdü gitti sıradaki siparişi almaya. Kız durdu, bakakaldı ardından. Yandı oracıkta.

Masamdayım. Ben moladayım ama Paris geçiyor önümden. Kırmızı ışıkta bekleyen genç kız hala kafeden yana bakıyor. İpeğimsi uzun saçları, incecik silueti, taba kaşmir mantosu, leopar desenli yüksek ölçekleriyle ölesiye güzel ve buruk. Garson döner kapıdan geçip içerideki masaların siparişlerine koşuyor, hafızasız.

İster yadırgayalım, ister zamanla huyundan suyundan kapalım; başka bir evren bu şehir. Sarsan, bocalatan ve hep biraz durdurup düşündüren. Az biraz ya da sil baştan başkalaştıran.

İster entegre olun, ister sonsuza dek Fransız kalın. Çekinmeyin ama, bakın. Dokunun. Bir bağ yaratın.

Gördüğümü göreceksiniz:

İçinde bir yerinde hep aşk var…

Paris, Aralık 2015

 

 

Bir susamışlık ki sorma…

IMG_3489-2

Boşluktu

Yoktu

Sis perdesi

Yersiz lakırdı

Toz duman

Dikenli tel

Çekiç, münasebetsiz

Matkap, keser

Kelepçe oldu gövdem

İradem tutsak

Ruhum yem…

*

Bir filiz yeşerdi bir sabah

Bir adım attım şafakla

Nereye dedi

Adımı dedim

Soluk aldım

Soluğunu verdim

Borcum yok

Alacakları hibe ettim…

*

İstifasını sundu sessizlik

Kırıklıklar o siyah çirkin torbada

Halsizliğin yanında

Eşikte bıraktım

Kapım kapandı suratlarına…

Üfledim titrek mum alevine

Korkuları kaçırdım

Savruldu kuruntu kırıntıları

Şelalelere dadandım

İçtim, bir içtim ki inanmazsın

Öyle bildiğin gibi değil

Bir susamışlık ki sorma

Adamakıllı sihir!

*

Ak yelkenlerimi şişirdi gamsız rüzgar

Diri diri kabardılar çıtır

Gençtik yeniden, ayaklandık

Bir havalı hışım

Bir cilalı cümbüş ki bilemezsin

Aralık Ağustos’a doydu

Deniz her Deniz oldu

İlhamı beklerken

Bir şiir okudum ezberden

Nazım’ın Karadeniz’i döküldü avucuma

Deniz her Deniz oldu…

*

Dost sohbetine bandım ekmeğimi

Zeytinin yeşiline doladım sesimi

Çekirdeğini emdim ağır ağır

Gözünü sevdiğim limon ekşisi…

Küçük yeşil biberler umutla çıtırdadılar

Tuz tanecikleri değerken derilerine

Patates derdini fısıldadı baharata

Sarımsak kulak kabarttı

Yandık, bir alev bastı ki şaşarsın

Öyle bildiğin gibi değil

Bir susamışlık ki sorma

Adamakıllı sihir!

*

 

Doğruldum dedim

Ayaklandım ben artık

Önüm deniz

Göğüm mavi

Doğrum belli…

Adımı dedim

Soluk aldım

Soluğunu verdim

Yüreğimde ürpertisi yeşil biberlerin

Tuz tanecikleri dokunurken bedenlerine

Kulağımda sırları olgun patateslerin

Yaban gülleri gibi açan

Sarımsağın koynunda

Mevsimsizler benim

Unutulanlar

Zamansızlar

Şaşkın ve kayıp ruhlar

Bir de sapına kadar aşıklar…

*

Çıkınım yürek

Yüreğim yelken

Yelkenim ak

Yelkenim çıtır

Yoldayım

Yolcuyum

Yolum

Diri

Bir susamışlık ki sorma

Adamakıllı sihir!

Barselona, Aralık 2015