Vazgeçme

Sessiz ol

Dedi kalbim

Şimdilik sessiz ol

Nefesini al

Soluğumu ver

Varsın

Elini tutup gelmesin yaşanılanın

Bırak anlatmasın

Anmasın…

*

İzin ver geçsin

Dedi kalbim

Set çektin

Direndin de ne oldu

Bırak geçsin

İçindekini devşir

Olduğu gibi

Koy avucuna

Vereceğini al, vuruşma

Bırak

Sorgular birbirini yok etsin…

  *

Yakınma

Dedi kalbim

Bilirsin

Hem ana tutsak

Hem ölümsüz

Hisseden can

Gözlerinde gördüm gençliğini

Gidesin varken buradasın

Bile bile buradasın

Yeminlerini unuttun

Korkularına gülüyorsun

Şahanelik şimdi…

*

Gülümsemeni çaldım

Dedi kalbim

Son hecenin heyecanını

Acelesini adımlarının

Acemi saflığını

Utanma

Yakma umudu diri diri

Sarıl yeniyetme sadeliğe

Çırılçıplak sev

İnat bunun için değilse niye

Nefesini al

Soluğumu ver

Vazgeçme!

 

 

Brüksel, Eylül 2016

Virgül

Belki doğuştan buralıydı

Bu toy cıvıltı

Bu gür sesli olgunluk

O bityeniği sorgu, inatçı

Ki her seferinde

Beynini oyup

En derinine dokunup

Kaçtı

Çok yaşamışlık önce hani

Yuttuğun o söz vardı

Alt dudağında takılı kaldı

Dişlerinin kelepçesi

 

Geçmişin fısıltısında

Şimdi ol

Dedi

Efsane yazmak için değil

İstediğinden…

 

Paylaşılmışçasına yakındı

Soluk

Bir o kadar da bilinmeyen

Söz dürüst

Orta yerde

Terk etmeyen

An ayrıcalıktı

An olağan

Kendinden geçmeyen

 

Azımsadığından değil

Tanıdığından güldün;

Kendi halinde bir virgül işte,

Koskoca bir daireye hükmeden…

 

virgul

 

 

Brüksel, Ağustos 2016

Açılış 

Dört yıl önce 

Bu şehirde

Uğurlamıştık geçmişi

Yeşil sandalyeler tanıktı

Bir de sarayın bahçesi

Toprağı yarıyordu kederin 

Gömmek için simgeyi 

Bugün gibi aklımda ellerin;

Yorgun

Kararlı 

Endişeli…

           *

Çocuk kahkahaları vardı fonda

Turist çığlıkları 

Haritalar çıtırdadı katlanırken

Dillerde eridi dondurmanın tadı

Sen o gün kördün cıvıltıya

Kulaklarında cam kırıkları

Derininden bir mezar

Diyordun

Tekrar tekrar, hırsla

Eşerken aşındı parmakların

Kırılgan diyesim geliyor 

Kırgın

Sabıkalı…

           *

Başka senle

Başka ben

Aynı şehirdeyiz şimdi 

Vedan gündeliğin değil artık

Öfken dudağında unuttuğun sigara misali 

Yana yana yok olmuş

Yas yitmiş

Uğurlanmış gitmeyi seçen

Kapı da

Kapanmış

Sayfa da

Üstüne kilitler…

           *

Dizeler döküldü 

Bak durduk yere cebimden 

Bir de tedavülden kalkmış

Ekmek ufakları 

Dönemeçler kimliğiniz olmuşken

Söyle

Dönüşü düşünen kaldı mı?

Yol kuşanmış artık yüreklerimiz

Adımlar ki

Hem taşır

Hem yüceltir kurtarırken

Kaybolmak kimin umrunda bugün 

Dünya kendini tanıyamazken…

           *

Avucunu aç dedim

Koydum seni ortasına 

Bak, korkmadan bak

Kurtuluşun onda

Sar parmaklarını etrafına

Dokunduğunla bileceksin 

Eriyecek o korktuğun buzlar

Yaz sonu değil Ağustos;

Yılbaşı,

Başlangıç

Kavuran bir sıcak değil bu ateş;

Aydınlık, sarılış

Adından yunuslar geçiyor o meydanın

İçinde aşk var 

Baksan göreceksin 

Şehir bu şehir

Zamanı geldi

Sen bildiğinde 

Adı konacak;

Açılış…

           


Paris-Brüksel, Ağustos 2016

Bir insan, yüz dokuz kişi, üç sıfat…

Nereden yola çıktım?

Bir hafta önceydi. Terör eylemleri, Türkiye’deki darbe girişimi, saklı savaşı düşündüren gelişmeler gündemin göbeğine çökmüştü.  Çocukluğumdan bildiğim bayram kutlamaları, havaalanlarının heyecanı, başımı omzuna yaslamak istediğim değerler bir sis bulutunun arkasındaydı.

Yüreğim geçen pazartesi güneş batarken bir garip ağırlaştı.  Zor kullanılmadıkça mutfağa girmeyen kişiliğim o akşam saat onda teyzemin tarifini ve aylar önce alınmış ama henüz eli elime değmemiş yeni nesil düdüklü tencereyi kullanarak zeytinyağlı fasulye pişirmeye karar verdi.  Hayırdır inşallah deyip soğanları doğramaya giriştim.

Brüksel o günlerde alışık olmadığımız bir sıcak yaşıyordu. Terasımdaki ortancalar bile ağız birliğiyle şikayetçiydi. Benden bir okyanus ve bir kıta ötedeki dostumla çağın posta kutusu whats up’tan yazışıyorduk paralelde. Niye bilmem (cidden bilmiyorum) bana beni tanımladığını düşündüğü üç sıfat yollamasını istedim ondan. Öylesine.

Yolladı da ikiletmeden. Fasulyeyi terletirken kafamda gezdirdim o sözcükleri.  Düşündürdüler beni, oyaladılar. Birkaç kişiye daha mı sorsam dedim, egzersiz niyetine.

Fasulye kavrulmaya dursun dostum bir mesaj daha atıp hangi sıfatı niye seçtiğini anlattı.  Üç kelime bu açıklamalarla bambaşka bir anlam bulmuştu.  Kafam düşüncelere daldı.

Ertesi sabah uyandığımda karar verilmişti: Birkaç kişiye daha sormam gerekiyordu bu soruyu, hem de acilen.  Bir telaş sokağa attım kendimi.  Niye bu kadar heyecan yaptığımı da anlamadım aslında; sanırım sadece dünya halinden bir kaçış, bir mola ihtiyacıydı bu hevesi tetikleyen.

Nasıl olgunlaştı fikir?

O ivmeyle çevremdeki birkaç kişiye sordum hemen: Beni düşününce ilk aklınıza gelen üç sıfatı (çok da ince eleyip sık dokumadan) sıralar mısınız lütfen?

Gelen tepkiler çok geçmeden öylesine renkli ve eğlenceli bir hal aldı ki günün sonunda bu zararsız soruyu algı üstüne ufak bir deneye dönüştürmeye karar verdim.

Kendime bu araştırma ve takibindeki analiz için bir hafta (uzarsa sakıza döner ve büyü bozulur çünkü) zaman verdim. Yaklaşık yüz kişiye ulaşmayı hedefleyen bir çerçeve çizdim. Ve başladım sormaya…

Kimlere sordum?

Baştan söyleyeyim, elbette ki bu bilimsel bir araştırma değil. Rastgele bir grup seçmedim, istatistiksel analizler yapmayı amaçlamadım. Objektifi aramıyorum.  Merakımın peşinden gitme hakkımı kullanıyorum, biraz da ruhumu oyalıyorum – hepsi bu.

Dolayısıyla belirlediğim yaklaşık yüz kişi (sonuç olarak yüz dokuz – yuvarlak rakamları gereksiz yere yorduğumuzu düşünüyorum)  içimden geldiği gibi seçtiğim insanlar. En genci yedi yaşında, en olgunu yetmişi geride bırakmış. Eşit sayıda olmasa da yakın oranda kadınlar ve erkekler.

Belli gruplar vardı tabii kafamda en başta; onları adil bir biçimde katmak istedim karışıma: Ailem (ve elinde büyüdüklerim), çocukluk arkadaşlarım, üniversite grubum,  hocalarım (okulda ve hayatta), yakın dostlarım (uzun bir geçmişi paylaştığım), iş arkadaşlarım, genç dostlarım (benden on, yirmi, hatta kırk yaş küçükler), tanışıklıkla başlayıp yakınıma gelenler (servis sektöründe satıcı-müşteri ilişkisiyle başlayan güzel hikayelerimin kahramanları).

On sekiz memleketin vatandaşını kapsıyor şu anda katılımcılar.  Değişik kültürleri dahil etmek için özel bir çaba gösterdim elbet, bunun önemli olduğunu düşünüyorum.  Sıfatlar üç dilde (Türkçe, İngilizce, Fransızca) verilebiliyor. İstenirse her sıfat için ayrı dil de kullanılabiliyor.

Diğer yandan, bu deneyin belli sınırları da var haliyle. Aile dediysem ailemin her bireyine sormadım tabii ki. Bütün dostlarıma, tüm hocalarıma ulaşmaya çalışmadım. Ait olduğu grubu temsil ettiğini düşündüğüm bir avuç insana sordum.

Bazen, itiraf ediyorum, yanıtını merak ettiğim kişileri seçtim. Özellikle beni sevdiğini düşündüklerime (yani değerlendirmesi çantada keklik olanlara) yönelmedim illa ki. Hatta hazır mazeretim varken değerlendirmesinden korktuklarıma da sordum.

Kimlere sormadım?

Kendime bu deney için verdiğim bir haftalık süre içinde ulaşamayacağımdan emin olduklarıma sormadım.  Bu aralar şu ya da bu nedenden dolayı işi, derdi, yükü başından aşkınlara rahatsızlık veririm çekincesiyle sormadım. Son zamanlarda ikili ilişkimizde sıradışı bir durum yaşadığımız kişileri de bu deneyin dışında bırakmayı tercih ettim.

Kafamda ilkin ve vardı?

Şu sorulara yanıt arıyordum başlangıçta:

Bildiğim ben ve dışarıdan görülen ben birbirinden farklı mı?

Ayrı ortamlarda başka yüzlerimi mi gösteriyorum? (Kuaförümün, ailemin, patronumun ve arkadaşımın oğlunun gördüğü Deniz farklı mı? Aynı mı?) Katılımcılar tanıştığımız çerçeveye uygun şekilde mi sıralayacak sıfatları? (Eski dostlar içimi okuyacak, aile şefkat dolu olacak, eski aşklar nostaljik, belki kırgın, çocuk katılımcılar saf, servis sektöründen tanıdıklarım daha çok dış görünüşe odaklı, iş arkadaşlarım ofis ortamında öne çıkan özelliklere sadık…)

Kendi kafamda sıraladığım on kadar özelliğin  her biri en az bir kişi tarafından (şu ya da bu sıfatla) listelenecek mi?

En öne çıkanlar hangileri?

Umulmadık sıfatlar duyacak mıyım?

Nasıl sordum?

Aynı  şehirde yaşadıklarıma mümkün olduğunca yüz yüzeyken sordum. Huzursuzluk işareti gösterenlere şu anda söylemek zorunda değilsin, bana daha sonrasında geri dönebilirsin dedim. Uzaktakilere sms/email yoluyla ulaştım.

Katılımcılara mümkün olduğunca bire bir yaklaşmayı seçtim soruyu sorarken.  Bir açılış yaptım öncesinde.  Bunun algıyla ilgili masum bir proje, kendimim de denek olduğunu belirttim.  Üç kelimenin illa ki sıfat olması konusunda ısrar ettim.

Bana özellikle sorulmadıkça projenin amacıyla ilgili açıklama yapmaktan kaçındım.  İş arkadaşlarıma bunun CV ya da performans ölçümüyle bir ilgisi olmadığını açıkça anlattım ama. Üç yetmez diye yakınanlara ilk üçün önemli olduğunu ama kendilerini rahat hissedeceklerse daha fazla sıfat da kullanabileceklerini  söyledim.

Nasıl yanıtladılar?

Ulaştığım grup içinde bir kişi dışında katılmayı kabul etmeyen kimse olmadı.  Bir kişi “ben bu testi biliyorum, bir kitapta okumuştum” diyecek oldu. “Valla ben kitaptan okumadım, öylesine aklıma geldi, sakın kitapta yazanları anlatma bana şimdi” diye tembihledim onu. Bitiminde soracağım ama.

Üç dört kişi dışında herkes (biraz düşünüp sana geri döneyim deyip) görüşünü yazılı olarak bildirdi.  Bir kişi (beni sadece kırk beş dakikadır tanıyordu) arkadaşıyla bu deneyle ilgili konuşmamıza kulak misafiri olup katılmak için izin istedi. Ardından da gözümün içine baka baka kendimi saydam hissettiren o üç sıfatı bir solukta sıraladı.

Katılımcıların büyük bir bölümü anında, bir saat, en geç bir gün içinde geri dönüş yaptı.  Bir kısmı sorgusuz, sualsiz üç sıfat yazdı.  Fazlasını verenler, parantez içinde her sıfatı tek tek açıklayanlar çoğunluktaydı.

Çok küçük bir grup katılımcı sonuçlar anonim mi kalacak diye sordu.  Bu konudaki güvencelerimi dinledikten sonra yanıtlarını paylaştılar. Biri başkası bilmese ne olur, sen bileceksin artık dedi.  Yine de cevap verdi.

İki kişi deneyin sonucunun anlamını sorguladı.  Olayın sübjektif yanı ve yanıtlayanların kalp kırmamak uğruna sadece olumlu yönlere odaklanma ihtimalini masaya yatırdı.  Haklısınız dedim,  bunların bilincindeyim. İyiyi söylemeye eğilimli olabilir katılımcılar ama gerçek olmayanı da söylemezler diye düşünüyorum. Bu yüzden sonuna kadar götüreceğim bu projeyi. Biri katıldı, öteki çekimser kaldı.

Tek bir kişi “peki sen de bana söyle benimle ilgili üç sıfat” dedi sonrasında. Sıraladım aklıma gelenleri, biraz da nedenini açıklayarak. Bir kişiye de o sormadığı halde söyledim o üç kelimeyi, duymanın ona iyi geleceğini düşündüğüm için.

Bazıları cevaplarıyla beni hayal kırıklığına uğratmaktan çekindiklerini söylediler.  Oldu mu, tamam mı, kızdın mı diye sordular ardından. Niyeyse dört dörtlük yapamamaktan korktular.  Bu kişilerin hepsinin de hem yaş, hem mevki açısından ilerimde olmaları  dikkatimi çekti.

Kimi katılımcılar (özellikle yukarıda anlattığım servis sektöründe tanıştıklarım) bir gelişimin hikayesini anlattılar üç sıfatla: Seni ilk gördüğümde bunu gözlemledim, sonra sende şunu buldum, ve sonrası için sezdiğim budur şeklinde.

Bazıları akıllarına gelen isim ve fiilleri sıfata çevirmekte biraz yardım aldı. Üç kişi (birbirlerini tanımıyorlar) aynı isimde diretti ve o isimden türettiğim tüm sıfatları reddettiler.  Sıfat hali değilsin ama o ad sensin dediler.  İsim vurucuydu. Bu ısrar da. Kabul ettim.

Bir kişi de üç sözcüklü bir cümle kurdu.  İşte busun dedi.  Bu benim yakın zamanda biraz da espriyle karışık kullandığım bir tümceydi. Şaka yapıyor sandım önce. Sonra kendi ağzımdan çıkan o üç kelimeyi öyle bir yorumladı ki bana neredeyse hece hece, gözlerim doldu.  Mest oldum.  Bu cevabı da kabul ettim.

İçerikten ne öğrendim?

Deney öncesinde kafamda sıraladığım bütün özelliklerim en az bir, çoğunluk birçok kere sıralandı.

Kullanılan sıfatların çeşitliliği, inceliği ve derinliği etkileyiciydi.  Kimsenin çalakalem yazmadığından eminim.  Bu özeni hissetmek bana çok iyi geldi.

Ayrıca, anladım ki deneye dahil olan farklı gruplardan katılımcılar üç aşağı beş yukarı aynı insandan bahsediyorlar. Ve ben aynaya baktığımda bu insanı görüyorum.  Hoş bir his bu.

Beni olumlu anlamda şaşırtan sıfatlar çoğunluktaydı – belki insanlar güzel haber vermeyi seçtiklerinden.  Önce hadi canım, nasıl yani, az abartmışlar diye kenara koyduklarımı zaman içinde özümsedim. Beni haberdar edenlere minnet borçluyum.

Grupların algıları konusundaki açılış tezlerimde tamamen çuvalladım: Çocukların sezgilerinin gücü, servis sektöründe doğan dostluklarımın kahramanlarının cuk oturan analizleri, evraktan değil de yürekten bahsetmeyi tercih eden iş arkadaşlarım neyse ki utandırdılar beni.  Eski gönül yaralarım kadın değil insan kimliğimi vurguladılar seçtikleri sıfatlarla. Çocukların cömertliğine aşık oldum.

Aynı zamanda bir kez daha anladım ki algı sadece gözlemle bağlantılı değil. Algının göbeğinde algılayan da var. Yanıtlarda katılımcının bir parçası gizli; ilgi alanları, tarzı, öncelikleri.  Bu çerçevede bu deney sayesinde ne denli renkli, ışıltılı ve kaliteli insanlarla çevrili yaşadığımın farkına vardım yeniden.

Sıralanan sıfatlarda katılımcının denekle ilişkisine dair işaretler de görüyorsunuz elbette.  Bazı kelimeleri kullanmak ortak bir yaşamışlık gerektiriyor.  Dolayısıyla her üç sıfatta en az iki hayat ve paylaşılmış bir hikaye gizli.  Anması bile keyifli maceralarımız olmuş, ne mutlu.

Kural tanımazlara dönersek:  Üç kişi tarafından kimliğim olarak seçilen ve inatla savunulan o isim içime yer etti.  Beni benden fazla tanıyanların olduğunu düşündüren o cümle de. Bu vesileyle kişiliğimin yanı sıra yaşamım da özetlenmiş  oldu.

Süreçten ne öğrendim?

Sanırım egzersizin macerası içeriğini sollayıp geçti. Bu yüz dokuz kişiye en sevdikleri üç meyveyi ya da üç şehri de sorabilirdim herhalde.  Araştırma sürecinde yaşananlar hikayenin aslını oluşturdu.

Şu sayılı gün içinde yüzü aşkın insanla iletişim kurmak zaten başlı başına doyurucu bir deneyim. Yeşil fasulyeyle başlayan bu deney sayesinde uzaktakilerden haber aldım, yakınımdakilere başka gözle baktım.  Bu mazeretle konuşmaya ya da yazışmaya başlayıp ardından başka konularda haberler ve görüşler paylaştık.  Yakın zamanda buluşmak için somut planlar yaptık.

Arada müthiş dedikodular duydum, son gelişmelerden haberdar oldum. Bazı katılımcılarla karşılıklı adres ve telefon bilgilerimizi güncelledik bu sayede.  Bir vefat haberi de aldım ne yazık ki ama en azından başın sağ olsun diyebildim arkadaşıma.

Bir kişi detaylı bir psikanaliz seansına soktu beni laf lafı açınca.  İkisiyle beyin fırtınasına yakın bir egzersize ışınlandık.  Biri çocuklarının resmini yolladı hazır eli değmişken, öteki ‘dur annemden de isteyeyim üç sıfat’‘ deyince teyzemizin de halini hatırını sormuş olduk.

Cevap vermemeyi seçen dostumla projenin anlamı ya da anlamsızlığı üstüne yaptığımız yazışma tadından yenmez.  Sonunda ben ona gıcık (gülerek), o bana sevimli (kinayeli) dediğimizle kaldık.  Ondan duyup duyabileceğim tek sıfat da bu oldu fakat her turlu sahtelikten uzak biri olduğunu deneyle sabitledim.

Brüksel’de iş ortamında tanıdığım bir arkadaş kendi değerlendirmesini teslim ettikten sonra araştırmayla ilgili konuşmaya geldi.  Süreç üstüne bazı detaylı sorular sordu, açıklamalarımı dinledi. Sonra da: “yaptığın deney ve onu yapış şeklin bile seni öyle güzel tanımlıyor ki…” deyip gitti.

Yeşil fasulyenin üstünden bir hafta geçti. Bu süreçte yaşadıklarımın ışığında yere daha sağlam basıyorum bugün.  Bilimsel olmayan deneyimin yanlı çıkarımları iyi geldi bana.

Görülmüş, işitilmiş ve anlaşılmış olduğumu düşünüyorum.  Hatta beni bana anlatacak kadar iyi bilenler var aranızda. Paylaşımımız zenginleştirici, yüreklendirici ve besleyici.

İlham almışım, ilham vermişim. Bazen susarak, bazen bağırarak duyurmuşum sesimi. Dokunmuşum, az ya da çok. Var olmuşum.

Şanslıyım.

Kıssadan hisse

Sanırım bu gerçek hiç değişmiyor – yolculuğun kazandırdıkları her seferinde hedeften baskın çıkıyor.

Yüreğimizin en derinine ve birbirimizin gözünün içine  bakmaya devam edecek cesarete bağlı bence her şey. Acıtsa da. Ara ara fena halde zor, can sıkıcı, yürek kavurucu olsa da.

Cesur, dürüst ve iletişim içinde olduğumuz sürece güçlüyüz. İnsanız. Biziz.

Dünya hali, bize azınlık olduğumuzu empoze etmeye çalışan zorbalık, kendine benzemeyeni düşman gören dar görüş ve şiddet hala yanı başımızda.  Ama biz de buradayız. Yıllar, kıtalar, yaşlar, diller ötesinden buradayız.

Cesur, dürüst ve iletişim içinde olduğumuz sürece güçlüyüz.  Az değiliz, çoğuz. Bunu bir anlasak daha da çoğuz…

 

confiance

 

Paris, Temmuz 2016

 

Şehir

Ne hissedersin

Havaya uçarsa yürüdüğün yol

Denize karışırsa 

Günün birinde…

Beklenmedik 

Güncelin olursa

Ezberin geçersiz 

Kabusun her sabah yatağına doğarsa…

         *

Ne hissedersin

Yolculuklar deneyime değil

Korkuya gebeyse bundan böyle 

Keşif tehdit altındaysa

Havaalanları tuzak

Sahiller kundaksa

Bayramlar av yeri

Ezberin geçersiz 

Gündeliğin kurak…

         *

Ne hissedersin 

Bir sabah saat dörtte

Tam da bir uçağa binip

Sıcağa uçacakken

Yok edildiğini duyduğunda

Bildiklerinin 

Bir sahili kor bastığını haber aldığında

Avuçlarının yangını

Beynini 

Yüreğini

Kavurduğunda…

         *

Ne hissedersin 

Kumuna yatıp

Göğüne baktığın

Balığını tadıp 

Hayaller kurduğun şehir

Hani 

Akdeniz’e bandığı için seni

Sırılsıklam sevdiğin 

Baharını

Yazını

Kışını 

Kendinin bildiğin 

Tepelerine tırmanıp

Kıyılarında estiğin

Öksüzse bugün

Kanlara bulanmışsa

Maviyi sevesi yoksa…

         *

Ne hissedersin 

Saatlerce ötede

Akdeniz güneşinde 

Şimdilik dertsiz 

Belki sırasını bekleyen

Kardeş bir şehirde

Utanarak soluduğunda…

         *

Milano, Temmuz 2016

Park

Küçükken

Bildiğim parkların

Sararmış

Çimleri vardı;

Yer yer kel

Serseri

Çekirdek kabuklarına

Yataklık eden

Bildiğim parkların

Siyasi heykelleri vardı

Ustası kayıp

Sahibini yabancı bilen

 

*

 

Aşınmış tahta bankları

Bekçi düdüğünü, kuralları

Bir heves ekilip

Bir gaflet unutulanı

Görmüştü gözlerim

Terk edilmişliğini

Susuz havuzların

Çaresizliğini

Akası varken

Susturulan çeşmelerin

Yalnızlığını…

 

*

 

Çerçeveyi üç öğün,

Yasağı daha sık

Koymuşlardı önüme

Herkes gibi ol

Sorgulama

Bildik yoldan git

İş çıkarma

Liderini takip et

Çizgiden sapma…

 

*

 

Yıllar önce

İlk geldiğimde

Bu parka

Kendimi gezdirip

Büyütüyordum

Yabancı sokaklarda

Gördükçe ererim deyip

Yürüyordum iştahla

Yıl dört mevsimdi

O zaman

Temmuzlar sıcak

Hayat şiirseldi

Ölüm sıralı…

*

 

Yıllar önce

İlk geldiğimde

Bu parka

Kuşatmasıyla beni dört yandan

Soluğumu kesmişti görkem

Görgüsü tanıştığım

Özeni

Zevki

Biliyor, doğuştan biliyor

Körkütük tutulduğumun şehri

Bir göz şenliği ki sorma

Ruhun yeni yetme bir kalp misali

Gümbür gümbür atıyor…

 

*

 

Yıllar önce

Geldiğimde bu parka

Yabancımdı yaz ayazı

Güneşli havalarda açılır sanırdım

Parkların bahtı

Sıcak basınca yenir dondurma

Kırılgandır çocuklar

Şifayı kaparlar

En ummadık rüzgarda

Haritasız kaybolur insan

Hele de tek başına yola koyulduğunda…

 

*

 

Bu kaçıncı gezinti bilmem

Bu dost parkın kucağında

Alıp veremediğim kalmadı artık

Yağışlı yazlarla

Kader birliği yaptık

Sır tutamayan gökle, ayla

Islanmakla yok olmuyor insan

Kurumaktan ölüyor, o ayrı…

Hayat nihayet

Sebep ve sonucun aşkı

Yeşilin albenisi

Suyun sabrı

Yol doğru yolsa

Soluk safi

İster tek yürü

İster kalabalıkla…

 

*

 

Yıllar önce

İlk geldiğimde

Bu parka

Yıl dört mevsimdi

Temmuzlar sıcak

Hayat şiirseldi

Ölüm sıralı…

 

Kendimi gezdirip

Büyütüyorum hala

Tanıdık ve yabancı

Sokaklarda

Mavim cebimdeki

Ekmek kırıntısı

Yolum hiç olmadığı kadar uzun

Her an bir hikayeyi tutmuş elinden

Her isim bir resim

Ölüm bildiğini okuyor

Hayat hala şiirsel…

 

dedetorun

 

 

 

 

Paris, Park Monceau, Temmuz 2016

Dinliyorum 

Hayalimde

Evimdesin

Yan yana

Oturuyoruz terasta

Koşmuyorsun

Paralanmıyorsun

Başkasını düşünmüyorsun

Yüzlerce yıl önce

Bugün bakalım diye

Tasarlanmış o çatıya

O kubbelere karşı

Düşünüyoruz

Yirmimizde değiliz artık

O zaman aklımıza gelmeyeni

İstemeden biliyoruz…

          *

Ortancalar kudurmuş bu şehrin

Sulak ve karanlık yazında

Arsız ve iştahlı açıyorlar

Kumar mı

Bilinç mi yoksa

Bir sonraki an

Ne hissedeceğimiz?

Soruları yasladık duvara

Başka bir yüzyılın eseri çatıya

İnadına bahar

Devrimine renk

Ortancalara bakıyoruz…

          *

Çoktan bir olmuş dört gözümüz var

Soluğun avucumda

Yalansız ve olağan hallerim

Dün rüyamda gördüm inan

Az önce diline dadanan cümleyi

İçimi ürpertiyor yaraların

En hazırlıksız anında

Kabaran yüreğine

Sarılasım var…

          *

Yağmur ses etti şimdi

Islattı

Kımıldamadık

Yanyana

Karşı çatıya bakıyoruz

Ve ortancalara

Çok uzun zaman önce

Tek olmuş dört gözle

Ne zaman demiştin bana;

Toprağa dokun diye

Seninki demiştin ya

Okyanus’un sesi

Haklıydın

Dinlemiştim

Gece

Sabah

Yalnızken

Ve güneşte…

          *

Dönüp bakıyorum

Yanımdaki sana

Nihayet

Koşmuyorsun

Paralanmıyorsun

Kendinden önce

Başkasını düşünmüyorsun

Yudumladığımız şarabın

Anı dolu

Yıl dolu

Fısıltısı var anın tadında

Çok uzun zaman önce

Tek olmuş bir boğazdan akıyor aşağı

Aynı kalp anımsayan…

          *

Sonra

Çok sonra

Konuşuyorsun sen

Anlatmak istediğinde…

Ben on sekiz yaşımdayım

Bir ömür var önümde

Acelemiliğimi karşı çatıya attım

Hırslarım ortancalara gebe

Hiçbir yere gidesim yok

Kıpır kıpır sabitim

Aşık ve eylemsizim

Sonra

Çok sonra

Konuşuyorsun sen

Anlatmak istediğinde…

Ben on sekiz yaşımdayım

Neyseki konuştun diyorum

Neyseki…

Bir ömür var önümde

Dinliyorum…

Brüksel, Haziran 2016

Neyse O

Dış bükey bir çizgi

Sarı

Maden kömürü kadar

Sarı

Fişledin yasakları

Sırların

Dalından kopardığın

Mürdüm erikleri

Sınırlar

Çizenlerin

Cebinde anahtarı

Tüm kör kilitlerin

Az kaldı görecekler;

Üflediğinle tuz buz

Dikenli teller…

 

          *

 

Dış bükey bir çizgi

Sarı

Maden kömürü kadar

Sarı

Daha tehdidinde yağmur damlasının

Un ufak oldu toz bulutu

Yitti

Ömrünü tamamlamış vaatler

Patlayan silah namlusunda ateşlenen

Korkak kuşlar misali uçuştular

Sabretmek yorgunu

Naftalin kokulu yeminler…

 

          *

 

Düşlerinde şimdi senin

Kiraz ağaçları

Dal budak

Sarı kırmızı

Yeşilin bereketi var gözlerinde

Reçineye batmış parmaklarında

Dudak kenarların tutkallı pembe

Burun deliklerine taşınan

Bahar kokusu

Muzip ve efkarlı

En nihayet

Dipdiri bir bedendesin

Bağırarak konuşanın sesine

Kapandı yüreğin

Ruhunda barışçı kıvılcımlar…

 

          *

 

 

Düşlerinde şimdi

Yanık susam kokusu

Ankara simitlerinin

Tembel bir akşamüstünde

Tavla zarı tıkırtısı

Gölgesinde zeytin ağaçlarının

Ezberindeki masallar kadar

Yalın bir resimdesin

Başını okşuyorsun

Afacan

Çocuksu olgunluğunun

Hala suç ortağın bisikletin

Dizlerinde yaralar var

Kabuk tutamadan deşilen

Yasakladılar da ne gam

Yarın sabah ilk iş

O koya yüzmeyi düşlüyorsun…

 

     *

 

Uyandığında bu sabah

Safı damıtıp

Hazana katıyorsun erkenden

Terasta açelyan

Göğün dilini sökmeye emanet

Neyse o

Diyor bir ses içinden

Bir kat daha kuşanacaksın demek

Bir şemsiye taşıyacaksın yanında

Biraz daha sabredecek

Sandaletlerin

Mayıs vakti

Bu deli yağmur

Bu yırtıcı esinti

Takvimi yok sayan iklimi bu küçücük şehrin

Bela değil efsane

Meydanokuyucu ve büyüleyici…

 

          *

 

İç bükey bir çizgi

Mavi

Mürdüm erikleri kadar

Mavi

Elinde kalemin

İştahla bakıyorsun kağıda

Küçük harflerle yazasın var bugün

Ağır ağır

Cesur yalnızların

İmkansız aşkların

Yükünü taşımayı bilen omuzların

Hikayelerini yazasın var

Yanıbaşı gönlünün

Kol uzantında değil…

 

          *

 

Düşlerin şimdi

Şu an

Şu soğuk bahar günü

Ürperti dolu

Nemli ve yağmurlu

Sırılsıklam ve sımsıcak

Aşın, soluğun ilham

İştahla bakıyorsun kağıda

Aklında mütemadiyen

En derininden sevdiklerin

Yanıbaşı gönlünün

Kol uzantında değil

Gölgesinde zeytin ağaçlarının

Ezberindeki masallar kadar

Yalın bir resimdesin

Okyanusa dalmak üstüne

Küçük harflerle yazasın var

Neyse o

Diyor bir ses içinden

Yarın sabah ilk iş

O yasak koya yüzmeyi düşlüyorsun…

 

neyseo

 

Brüksel, Mayıs 2016

 

Martı

Özenilir inan

Enginar üstündeki tahtına

Taze bezelyenin

Ki hazdan çözülüvermiş

Yan dikişleri

Yeşil tanelerinde

Çocuksu bir bayram telaşı

Zeytinyağına meftun ceviz

Alabildiğine kızarmış

Bahar güneşinde

Zahter kuytuda

Soluğunu tutup Emirgan’da

Keşfedenini bekliyor

Hafızasını emanet etmeden martıya

İzleri olmasa damakta

Hiç var olmadı sanacaksın…

 

         *

 

Yeşil eriklerin kütürtüsünde

Sönen kar manzaraları

Kış günü şallarla çıkıp titrediğimiz

O derme çatma balkon

İki sandalye, kırılgan

Dişlerimi takırdatan ayazlar

Cüretkar umutlarımızın

Sağır sohbetleri

Ben dediydim sana

Diye haykıran

Hisar surları

Soluk soluğa durağan

Hafızamı emanet ettim balıkçılara

Bugün uzaklarda avlansınlar…

 

         *

 

Kanat çırpmadan uçabilen kuşları gönlümün

Emirgan’da bırakıp

Bebek’te yakaladığım

O kurak dizenin inadı

Yol boyu

Ayağımda unuttuğum

Topuklu pabuçlar

Omzumda, ensemde

Masmavi rüzgarı baharın

Oltaların peşi sıra

Suya atlayan anlar

Çevirdiğim sayfa

Kapattığım fal

Unuttuğum isim

İzleri olmasa yürekte

Hiç yaşanmadı sanacaksın…

 

        *

 

Köpük köpük kaynaşan

Sabırsız fısıltıları

Geç kalmış

Erken bir sabahın

Damlara tırmanma ihtiyacı ansızın

Solumak için şehri

Artık gerçek olamayacağını düşündüğün bir anı yaşamak

Ceviz kabuğuna sığan kederlerin saldığın

Boynuna sarılan kol

Süngere dokunan umut

Mercan rengi

Tıka basa dolu

Çekmeceleri gönlünün

Öyle şanslısın ki

Artık biliyorsun

Galata’da görmemiş olsan o martıyı

Rüyaydı sanacaksın…

istanbulsiyahbeyaz.jpg

 

Karaköy, Emirgan, Hisar, Bebek, Cihangir, Mayıs 2016

Sen anladın beni İstanbul…

 

 

 

İzninle sana sen…

Kaliforniya Eyaleti’nin on bin nüfuslu küçük bir sahil kasabasına düşüyor yolumuz bir öğleden sonra. Yaz sıcağından ve turist çoşkusundan uzak bu ara mevsimde martı çığlıkları ve dalga sesleri eşliğinde iniyoruz arabadan. Hava gitmek kokuyor. Törensiz, vedasız geride bırakıp gitmek.

Kumsala komşu kafenin giriş kapısına doğru ilerliyoruz. Bahar havasının nahoş sürprizlerinden defalarca nasibimizi almış olsak da şallarımızı kuşanıp terasta oturacağız. Gök uçarı bir mavi, rüzgar kendini hatırlatan cinsten. Namlu ucunda soluklanma zamanı. 

Masamıza yerleşince ruhumu sol yanımda fokurdayan Pasifik Okyanusu’nun dalga seslerine emanet ediyorum. Gözlerim on senedir kavuşmayı beklediğim gözlere kilitlenmiş. İki arkadaş hasret gidereceğiz.

Happy Hour’un zengin seçeneklerini adeta bir şenlik havasında sıralayan garson çocuğa ayrı bir saat dilimine aitmiş gibi hayretle bakıyorum. Onca hevesle yaptığı reklama rağmen içinde kuşku kırıntısı bile barındırmayan bir ses tonuyla klasik seçimimizi ısmarlıyoruz. Arandığımız yıllar ardımızda kalmış. Şu an sadece bulduğumuzu paylaşmanın peşindeyiz.  

Genç adamın masadan ayrılışıyla sohbete daldığımız an arasındaki o utangaç saniyede kumsalda gezinen şaşkın martıyla bakışıyorum. Masaların birinden uçmuş karton mönü yanıbaşına konuvermiş. Şeker deposu kokteyllerde dişe dokunur kum izleri…

Hepimiz biraz deneyimle sabitlemişizdir; dostluklarda uzun soluklu esler kış güneşi etkisi yapar kalbe bazen. Uzaktan yollanınca en samimi ışıltılar bile iç ürpertisini dindirmeye yetmez kimi zaman. Göz kırparlar, el sallarlar. Ne var ki çare olamazlar yürek akıntısına.

İşte biraz da o yüzden yıllar sonra gerçekleşen buluşmalar bir tutam tasa ve bir ölçü korku taşır. Hafıza da insanlık da olağan sorgusunu bekler. Cebinde çakıl taşlarıyla suya atlamaya benzer o ilk cümleleri sarf etmek.

Hamurun sağlam olduğuna güvenirsin güvenmesine de, sensizken yaşadıkları girer sinsi bir gölge gibi aranıza. Onun yokluğunda aldığın yaraları göstermekten çekinirsin ilk anda. Sorularına bir çekidüzen vermeden açılmaz ağzın.

Tenha terasta tek sıra dizilmiş yedi sekiz küçük masa var. Az ilerimizdeki çifte takılıyor gözüm; konuşmamıza kulak misafiri olamayacak kadar uzaktalar. Arkamdaki sessizlikten anladığım o cephenin de korunaklı olduğu. 

Garson içkileri masaya bırakıp kapalı alandaki müşterilerle ilgilenmeye koştu az önce. Kadehin kadehe değdiği “şerefe” anı kendiliğinden bir açılış sanki. İlk yudumun telaşı çocuksu. Boğazdan akışı beklentilere gebe.

Gelişigüzel gözlemler, iz bırakmamış kişilere dair son haberler ve günlük telaşın izlerini taşıyan girizgah bir süre ağzımızı oyalıyor. En olmadık yerde diyalog seyrini değiştiriyor. Eteğimizdeki taşlar usulca dökülüyor masaya.

Yirmi altı yaşımda tanıştık. O zaman yetişkin olduğumuzu sanıyorduk, zaman içinde beraber büyüdüğümüzü anladık. Yirmi senedir ayrı kıtalarda yaşıyoruz. Haberleşsek de yüz yüze gelemiyoruz.

En son on sene önce, bu kıtanın doğu yakasında ikimizin de evi olmayan bir şehirde buluşmuştuk. Üç gün kadardı elimizdeki toplam zaman. Sabahlara kadar konuşmuştuk arayı kapatmak çabasıyla. Orada bıraktığımız ipi tekrar yakalamaya çalışıyoruz bugün.

Laf lafı açarken tarihin akışı resmedildiği gibi ayrı geçirilen yılların göz altlarımızda, mide kramplarımızda ve saç diplerimizde birikmiş izleri dilleniveriyorlar ansızın. Doğduğumuz andan itibaren attığımız her adımın bizi getirdiği o andayız. El dokunmadan ele değiyor.

Zincirleme cümleler uçuşuyor şimdi havada. Dönme dolap misali inip çıkıyorlar. Dipsiz kuyuları düşünüyorum niyeyse ve ölümüne sessizliği.

Muhabbet koyulurken kafenin mızıltısı da koca okyanusun çağrısı da belirsizleşip algımın tablosundan siliniveriyorlar. Sözcüklerin başıboş rüzgarı diniyor. Yüklerine yakışan bir tempoda alçak sesle gezeliyorlar artık.

Gözlerini ayırmıyor yine de gözlerimden. Telefonuna bakmıyor. Masadan kalkmıyor. İhtiyaç duyulan da o koşulsuz kenetlenme sanırım. Akış kesilmeden ve dış etkenlerden bağımsız konuşabilmek hortlaklarımızdan korkmayacak kadar bilenmiş bir yürekle.

İçine kapanık çalkantılardan ve boğuk sesli fırtınalardan bahsediyoruz. Bulup da yitirmekten daha zor belki de inşa ettiğinin temelinden çöküşünü izlemek? Gerçekte ne kadarını hazmettik yaşananın? Gerisi nereye gitti?

Avutulmak değil işitilmek istiyor insan bazen. Bırakalım da çıksın buhar, aksın zehir. İsyan edelim soluksuz kalana kadar. 

Neden sonra bir nebze durulup da saate göz attığımızda kalkış zamanının geldiğini görüp hesabı istiyoruz bir telaş. Anadilimizi bırakıp üçüncü bir şahısla İngilizce konuşmaya geçmek, o akşam için planlanmış davete az kalsın geç kalacağımızı fark etmek kendimize getiriyor bizi. Bildik dünyaya dönüş anı bu.

Saatlerdir kesintisiz süren sohbetimizin yarattığı iki kişilik kozamızdan isteksizce de olsa çıkmaya hazırlanırken yakalıyor bizi genç kız. Artık bir saniye daha sabredemeyeceğini hissettiren adrenalin yüklü sesiyle

“Affedersiniz, istemeden kulak misafiri oldum konuştuklarınıza” diye giriyor damardan. 

İki arkadaş ne denli kişisel konulardan hangi ince detayla konuştuğumuzu anımsayıp geriliyoruz haliyle. Aynı zamanda, dünyanın bir ucundaki bu küçük sahil kasabasındaki şu sakin kafede üçüncü bir Türk’e rastlama olasılığını hesaplamaya çalışıyoruz şaşkın şaşkın. Tam bir ‘olmaz olmaz’ durumu.

“Birkaç yıl önce taşındım Amerika’ya. Sıfırdan bir düzen kurdum” diye anlatmaya başlıyor genç kadın.

Kaç yaşında acaba? Otuz var mı emin değilim. Körpecik bedeni, anlatımı diri.

“Şu ara büyük bir kararın eşiğindeyim” diyor. “Epeydir derin derin düşünüyorum seçeneklerim üstüne. Hangi yöne gideceğimden emin değilim.”

Bir çırpıda son beş yılını özetliyor sonra; işi, aşk hayatı, hayalleri… Bahsettiği kararın ne olacağını anlamak pek zor değil. Saklama çabası da yok zaten. O da biliyor aslında yanıtını sorusunun. Belki sadece yüksek sesle söylemeye hazır değil.

Anlatmaya devam ediyor: “Evde duramadım bugün. Duvarlar üstüme üstüme geldi. Kendimi buraya attım, belki açılırım, belki bir yol bulurum diye. Sonra da konuşmanıza kulak misafiri oldum işte…”

Sesindeki içtenlik, el kol hareketleriyle olduğu yerde hafif yaylanarak konuşması, bir nebze utangaçlık taşıyan medeni cesareti hatırlattıklarıyla canımı yakıyor biraz. Aynı anda hayranlık duyuyorum bu kendine güvenli, ne istediğini bilen, sorgulamaktan ve yeniden yönlendirmekten korkmayan genç kadına.

O içini açıyor, sorgularını paylaşıyor. Karşısındaki bu iki olgun kadından deneyimleri doğrultusunda ona ışık olmalarını bekliyor belliki. Şimdi, mümkünse hemen ve anadilinde.

Bu öğleden sonra şu terasta dinledikleri sayesinde hakkımda ciltlerce bilgi sahibi bir yabancı var şu an karşımda. Beni kendi anlatımımla benden dinlemiş, ancak yirmi yıllık dostuma açabileceğim derinliklerimi işitmiş biri. Bu durumu sindirmen biraz zaman alıyor.

Neden sonra kendimi hazır hissedip de ağzımı açabildiğimde önce ismini soruyorum ona.

“Pınar” diyor dudağında yanıp sönen bir gülümsemeyle.

“Pınarcım…” diyorum peşinden

“… şu son birkaç saat süresince farkında olarak ya olmayarak o kadar çok şey paylaştık ki, izninle sana sen diye hitap edeceğim”

Az daha mahcup gülümsüyor “elbette” derken.

Bu okyanusta da bizim memleketteki gibi yan giden balıklar var mı diye düşünüyorum işte tam da o an. Yine de kararım karar. Elimi omzuna koyup devam ediyorum:

“Şimdi senin asıl soruna gelirsek…”


San Jose – Washington, Nisan 2016