Yol

Geçen yıllarla beraber insanın hayata bakışı ve beklentileri nasıl da değişiyor. Çocukluğumda hep bir sonraki cazip hedefe odaklanmış şekilde yaşardım, çok net anımsıyorum. Ankara’dan yola çıkardık babamın beyaz Ford marka arabasında, yaz tatili için Çeşme’ye kampa gidiyoruz diyelim. Ben daha ilk dakikalardan başlardım sormaya “Baba, kaç saat sürecek yolculuk? Ne zaman varacağız?” Sonrasında da yarım saate bir bozuk plak gibi tekrarlardım: “Daha ne kadar kaldı? Daha çabuk gidemez miyiz?”

Çünkü istediğim tatilin biran önce başlamasıydı ve bunun için de deniz kenarına varmak ön şart oluşturuyordu küçük kafamda. Ona kadar geçen zaman anlamsız, gereksiz bir detay, hatta bazen dayanılması zorunlu bir işkenceydi. O kadar.

Yola sabahın erken saatlerinde daha güneş doğmadan çıkmamıza rağmen İzmir’in öğle sıcağına yakalanırdık her seferinde. Beni ateşler basardı, yanaklarım al al. Üstelik o saate kadar hem sabrımın son demlerine vurmuşum, hem de uyuyup uyanmaktan hafif sarhoşum… Daha sık sormaya başlardım artık ne zaman varacağımızı.

Zavallı babam beni oyalamak adına bazen eski anılardan, bazen de etrafımızdaki manzaradan söz açardı. Çiçekleri gösterirdi mesela, zeytin ağaçlarını bazen, ne bileyim tarlaları, koyunları, köy çocuklarını, şırıl şırıl akan dereleri… Şöyle lütfen bir bakardım ama öyle anlamsız gelirlerdi ki bunlar bana, sadece içimin sıkıntısını arttırmaya yararlardı. Babam kazara mola verelim bir ağaç gölgesinde dese isyan bayraklarımı açardım.

Ben bir an önce gitmek, varmak ve yüzmek istiyorum diyorum, babam bana ya börtü böcekten bahsediyor, ya da amacıma ulaşmamı geciktirecek tekliflerle geliyor. Oysa ben o sırada dış dünyaya tamamen kapalı ve tıkabasa kendi isteklerimle dolu olarak derin düşüncelere dalmışım: Odamız bu sene hangi blokta olacak acaba, arkadaşlardan hangileriyle aynı devreye düşeceğiz, daha uzun süre plajda kalmak için anne babayla ne tür pazarlıklar yapabilirim, gece iznim bu yaz biraz daha geniş tanımlanmaz mı acaba vs. yi ölçüp biçmekle meşgulüm. Ve de tabii en önemlisi denizi düşlüyorum ve bir an önce kendimi ona teslim etmeyi. Tatilin gerçekte başladığı an benim vücudumun Ege’yle kavuştuğu an çünkü…

Çeşme kampına varırvarmaz da ilk yaptığım şey valizi yırtarcasına açıp mayomu üstüme geçirdiğim gibi sahile atılmaktı tabii. Plaja gelince de elimdekileri yere savurur, aceleyle havlu elbisemi çıkarıp öylece kumda serili bırakır, terliklerimin birini bir yana, ötekini diğer yana fırlatıp koşarak suya atlardım, hiç tereddütsüz.

O ilk dalışta zincirleri koparmak duygusu vardı, ilk kulaçta da özgürlüğün kokusu. Sonraki her devinimle hem dünyayı kucaklar, hem de ondan tamamen kopardım. Sonsuzluk ve arınmışlık duygularına sarınır, saatlerce yüzerdim. Sudan çıktığımda derim büzüş büzüş olurdu, ben nefes nefese. Ama yüzümde bir yaman gülümseme ki sormayın.

O zamanlar öyle kış tatilleri, uzun hafta sonu kaçamakları, bayramı bahane edip Akdeniz’e inme modaları yoktu bizim evin alfabesinde. Tatil yılda bir kez yapılırdı, bütün sene hayaliyle yaşar, gelsin diye gün sayar ve bir kez başladı mı da iliğini emmek için elinizden geleni yapardınız.

Rüzgar gibi geçerdi ne yazık ki o sayılı günler ve daha neye uğradığınızı anlamadan kendinizi dönüş yolunda bulur, bir zaman fotoğraflarla, sahilden topladığınız deniz kabuklarıyla, aman açılmayayım diye gözünün içine baktığınız yanık teninizle oyalanırdınız. Sonra güz gelirdi, okul başlayınca da dengeler değişir yaz anıları soluklaşırdı sessizce. Beklerdiniz siz de önce beyaz kışı, sonra müjdeli ilkbaharı ve nihayet yazı. O yeniden ilk kez denizle buluşacağınız büyülü anı, ilk suya atlayışı.

Zamanla başka büyülü anları da tattım neyseki hayatta. İstediğim okullara kabul edilişlerim kadar mezuniyet törenlerini de sevdim mesela. Hem içimde yankılanan “yaptım, başardım” duygusunu, hem de bunun dış dünya tarafından da onaylandığını gösteren sertifikaları alıp yan cebime koymayı.

Sonrasında iş hayatındaki başarıları, kariyer merdiveninde tırmandıkça keyfe gelip coşmayı sevdim. Kartvizitin açtığı kapıların ardındaki avantajları, olanakları, maceralı seyahatleri, değişik karakterlerle tanışma, farklı hayatları gözlemleme fırsatlarını.

Aşkın itiraf edildiği anları çok sevdim sonra. Hani bilirsiniz ya, soruların ve kuşkuların sonlandığı o katıksız teslimiyet tadını. Hissetmenin zayıflık değil mucizevi bir şans sayıldığı, gözlerinizin tam gaz parladığı ve içinizin ışıldadığı o dakikaları. Birine bakıp kendinizi gördüğünüz noktadaki taze ve kırılgan gizemi.

Hakkımı aldığım zamanları sevdim.  Yaşamın daha da ileri gidip önüme kırmızı halı serdiği günlerdeki heyecan başımı döndürdü. O halıda gurur ve sevinçle ilerlerken duyduğum kendine güven duygusunu tutmak istedim avuçlarımda bir ömür boyu. O anlarda bazen aynadaki aksim çarparsa gözüme daha da dikleşirdi duruşum, gülümserdim kendime ve dünyanın nimetlerine.

Hala bayılıyorum o en esaslı duyguları tam da dorukta yaşadığımız o anlara. Onlardaki yoğunluk, olağandışılık ve en duru halindeki mutluluk hala aklımı başımdan alacak kadar çekici geliyor bana. Diğer yandan, hayat onlardan ibaret değil biliyorum artık, daha önemlisi çok sık da denk gelmiyor o tarz deneyimler, o büyük kazanımlar, coşkulu duygular, cilalı başarılar.

O zaman hayatı yalnızca bu çok özel mega zafer ve ultra tatmin anlarına indirgeyecek şekilde tanımlamak ne kadar anlamlı diye soruyor insan kendine. Böyle yapıldığında yaşamın büyük kısmı ruhsuz bir beklemede mi geçiyor? Öyleyse biraz ziyan etmiyor muyuz elimizdeki onca yılı? Üstelik kaçırmıyor muyuz gündelik ve olağan görünende saklı olan mesajı?

Hani diyorum ki yolda karşımıza çıkan şu köy çocuklarına daha bir alıcı gözle bakmalıyız belki, yandaki ağaç gövdelerinin göğe yakarışındaki estetiği seçmeyi öğretebiliriz bakarsınız gözlerimize. Babamın hep istediği gibi ormanlık bir pınarbaşında mola almayı öneriyorum hepinize denize giden yolun üstünde. O serinlikte soluklanmayı azıcık sevdiklerinizle. Nereden gelip nereye gittiğimizi bir kenara koyup kim olduğumuzu anımsamak için belki sadece.

yolnice

 

Nice, Şubat 2013

 

Sevgiyle Saskia

saskiasaskiasaskia 

Arkadaşlarımız kızları Saskia dünyaya geldikten kısa bir zaman sonra eşime onun vaftiz babası (Fransızca adıyla “Parrain”) olmasını teklif ettiler. Biz önce biraz irkildik ama konuşunca bunu dini kalıplar dahilinde değil de, daha çok hamilik anlamında düşündüklerini anlatıp bizi rahatlattılar. Saskia’nın bebeklikten çocukluğa, sonra da yetişkinliğe doğru akan yaşamında onu yönlendirecek, ona bu yolculukta rehberlik edecek birini düşünmüşler. İbrahim’in bilime, filozofiye, edebiyata merakı, sabrı, inatçılığı, sorgulamaktan vazgeçmeyen mizacı da etkili olmuştur tahmin ediyorum bu seçimlerinde. Ama sanıyorum en önemlisi, daha ilk günlerden beri Saskia ve İbrahim’i bir arada gördüğümüzde gözlemlediğimiz muazzam uyum ve sevgi bağı.

Bilenler bilir, benim anaçlık katsayım düşüktür, çocuk bakım deneyimim de sıfırdan hallice. Ama farkındayım, eşimin bir onur sayıp kabul ettiği bu yeni unvanının bizim yaşamımıza da bir yansıması olacak elbette ki. Neyseki Saskia sevilmeyecek çocuk değil. Hem şirin, hem iyi huylu, çoğu zaman neşeli, dertsiz. Şımarıklığı yok, erken yaştan itibaren kendini oyalayabilen mutlu ve bağımsız çocuklardan.

Biz de sık sık görüşüyoruz, birlikte küçük geziler, kutlamalar yapıyoruz.  Keyifli anlar geçiriyoruz. Hepsi tamam, hiç şikayetim de yok. Saskia için alışverişe çıkmaya bayılıyorum mesela.  Ona kıyafetler, ayakkabılar seçmek kadar zevkli bir şey yok. Ne giyerse de yakışıyor zaten. O da beni inceliyor, üstümde ne var, ne takmışım diye bakıyor. Bir gün ailecek bir ayakkabı mağazasının önünden geçerlerken vitrindeki iddialı topuklu pabuçları görünce durdurmuş annesini. Bir yandan ayakkabılara işaret ediyor, bir yandan da “Tatie Deniz!” (Deniz Teyze) diye çığlıklar atıyormuş heyecanla… Eh, benim çocuğa ne aşılayacağım da belli oldu böylece…

Derken hem heyecan hem korkuyla beklediğim o gün geldi. Anne ve babası Saskia’nın bir gece bizim evde misafir olmak istediğinden bahsettiler. Artık yeterince büyümüş, üstelik tuvalet eğitimini de başarıyla tamamladığından gündüz zaten sıkıştığında haber veriyormuş. Akşam yatarken ne olur ne olmaz diye altı bağlanıyormuş yalnız. Daha önce anneannesi ve dedesinin evinde de tek başına kalmış, hiç problem olmamış. Şimdi de bizimle bir gece geçirmeyi çok arzu ediyormuş…

Aldı bizi derin bir düşünce. Ben bu konuda da babama benziyorum, emanet çocuğun sorumluluğu onu da direkt kırmızı alarmın eşiğine getirirdi.  Düşünsenize, başkasının kıymetlisine, onun gözünün nuruna bakacaksınız, sahip çıkacaksız. Allah vermesin, bir ufacık dikkatsizliğiniz yüzünden çocuğun başına bir şey gelse, ailesine nasıl hesap verirsiniz? Kendinizle nasıl yaşarsınız?

Üstelik ben bir de beceriksizim bu konuda. Sakarım sonra. Bazen çok dalgın olabiliyorum. Çocuklarla oynama faslını idare ediyorum da, otoritem de hiç sökmüyor onlara.  Tutar tarafım yok yani.  Hiç unutmam, üniversite yıllarında bir arkadaşım küçük kızkardeşine sormuştu bir gün “Deniz hariç bütün kız arkadaşlarıma Abla diye hitap ediyorsun, ona niye sadece Deniz diyorsun?” Kız kıkır kıkır gülmüş; “aman ondan abla mı olur!” diyerek…

Tabii bu sözü değişik şekillerde yorumlayabiliriz. Ben iyimser bir insan olarak genç neslin beni “yetişkinlerden” değil de, daha çok “kendilerinden” bildiklerine inanmayı seçiyorum. Aksi halde gururumun sancısından ayakta kalmam mümkün görünmüyor zaten…

Uzatmayalım, bazı mazeretlerle biriki ay daha geciktirdik Saskia’nın söz konusu ziyaretini ama sonunda bir gün belirlemek durumunda kaldık. Çocuğun kalbini kırmak istemiyoruz daha fazla bekletip.  Bir de kaçınılmazı ertelemenin faydası yok, bir yerden başlayalım gitsin düşüncesindeyiz. Plan şöyle: Cumartesi öğleden sonra İbrahim gidip Saskia’yı evinden alacak, o gece ufaklık bizde kalacak. Pazar geç öğle yemeğine de onlara davetliyiz. Böylece hem kızımızı usulca evine bırakmış olacağız, hem de anne babasıyla biraz muhabbet şansını yakalayacağız.

Haydi bismillah.

Cumartesi kalktık heyecanla, daha öğlen saati olmadan çaldı telefon. Saskia’nın annesi arıyor: “İbrahim nerede kaldın? Bizimki sabah erkenden kalktı, heyecanla giyindi hazırlandı, seni bekliyor. İki dakikaya bir de ne zaman gelecek Parrain diye soruyor!” Eşimin yüreğinin yağları eridi tabii, hemen yola koyuldu.

İki arabamız var, ufaklık spor olanını rica etmiş. O araç da sadece iki kişilik olduğundan bana evde beklemek düştü. Kendi bebek koltuğunu takmışlar, kemerini bağlamışlar. Tam hareket edecekken “üstünü aç arabanın lütfen” demiş bizim küçük hanım. Eşim onun bu isteğini “güneş çıkınca açılır arabanın üstü, görüyorsun şimdi hava kapalı” açıklamasıyla kibarca geri çevirmiş. Bizimki kabullenmiş ama bunu bir kenara yazmış.

Araba hızlanınca “yaşasın” diye bağırıyormuş keyifle. Hız kesici tümseklerin üstünden geçerken de kucağındaki bebeklerini “merak etmeyin ben sizi tutuyorum” diyerek telkin ediyormuş. Aydınlık yüzünde “bu hafta sonu çoook eğleneceğiz” ifadesi.

Neyse, geldiler… Saskia’nın elinde iki küçük bavul, tahmin edersiniz ki ikisi de pembe renkte. Birinde kıyafet ve aksesuarlar, diğerinde oyuncaklar, resim defteri, boyalar, kalemler ve tabii ki Barbie bebekler…   Bu arada, dikkatinizi çekerim, ayağında pembe çizmeler var, valizinde de iki çift yedek ayakkabı getirmiş. Tatie Denizle uyum içinde olmayı planlamış sanıyorum.

Saatlerce sırasıyla bizim yatağın üstünde hoplamaca, top oynamaca, yine hoplamaca, resim yapmaca, hoplamaca, boğuşmaca, yerlerde sürünmece oynadıktan sonra neyseki yorgun düştüğünü kabullendi de bize de nefes alma imkanı doğdu.  Zaman nasıl geçti anlamadık ama, çok da keyifliydi, kahkahaları çınlattı ortalığı.  Biz de o curcunada neydik nereden geliyorduk unuttuk.

Derken televizyonda çizgi film izlemeye karar verdi. Meğer bizim Digitürk’te bir sürü çocuk kanalı varmış da haberimiz yokmuş. Saskia bir kanepeye geçti, ben ötekine yayıldım.  İbrahim de fırsat bu fırsat deyip yan odadaki bilgisayarının başına kaçtı.

Küçük hanım önce biraz mesafeli dursa da benim tarafa birkaç kaçamak bakış fırlattıktan sonra usulca gelip yanıma kıvrıldı. Sarılıp saçını okşamama da izin verdi zamanla.  Biz öyle mırıl mırıl keyfederken tam altı buçukta alarmı çalan bir saat gibi dikilip “acıktım!” dedi.

Önceden anlaşmıştık, pizza yiyecektik. İbrahim’i mahallenin pizzacısına yolladık,
Saskia da masayı hazırlamama yardım ediyor. Üç kişiyiz malum ama o iki tabak da anne ve babası için koymakta ısrar ediyor.  En yumuşak sesimle “ama Saskia onlar bu akşam gelmeyecek, biz uyuyup uyanıp sonra yarın öğlen onlara yemeğe gideceğiz” diyorum. O beni duymazdan geliyor, hiç ciddiye almıyor… “Anne babaların yeri çocuklarının yanıdır Deniz, hele de akşam hava kararmaya başladığında” diye duygusal tonda bir de çıkış yapıyor ki benim elim ayağım boşalıveriyor.

Neyseki pizzaları görünce dikkati dağılıyor, biz de fazla tabakları çaktırmadan toplayıp kenara koyuyoruz.  Yemek sonrası daha sakin tempoda sohbete ve sakalaşmaya devam ediyoruz… Brüksel’de yaz günleri güneş epey geç batar, saat ona doğru kararıyor o gün de ortalık.

Bizimki de tam o sırada bebekleriyle şöyle bir oyun sahneye koyuyor: Barbieler “anne, baba gelin bizi alın gece oldu” diye ağlaşıyorlar. O da yanıtlıyor: “Merak etmeyin, onlar da elbet biliyorlar bu saatte çocukların yalnız bırakılmaması gerektiğini.” Eyvah diyorum, durum kötü.  Hali de içime dokunuyor çok, bıraksanız ağlayacağım.

Annesini arıyoruz, o niyeyse sakin. “Hiç merak etmeyin, bezini sarın, pijamasını giysin, sütünü verin sakinleşir, birazdan da uykusu gelir, sızar zaten bu saatlerde” diyor. İkna olmadık ama deniyoruz, uyku kostümlerini giydiriyoruz törenle,  ılık sütünü de eline tutuşturuyoruz ama bizimki cin gibi. Saat onbir oldu.

Kanepede oturuyor, bir taraftan televizyona bakıyor, diğer yandan da camdan dışarıya, karanlığa. Arada iç çekiyor ve “neredeyse gelirler” diyor küçücük bir sesle. Yani Ömercik filmi acıklı diye düşünenlerdenseniz, bu gerçek hayat dramasına kayıtsız kalmanız mümkün değil. Ben çöktükçe çöküyorum, daha fazla beklemeden ailesine teslim mi etsek acaba diye düşünmeye başlıyorum.

Tam o sırada donuna işediğini itiraf ediyor en solgun sesiyle. O kadar durgun ve kederli görünüyor ki kızmanız mümkün değil. Kaptığımla tuvalete götürüyorum onu, başka bez vardı neyseki bavulunda, hemen değiştiririz diye hesap yaparken bunun son yedek olduğunu fark ediyorum.

Tuvalete girdiğimizde aklım o kadar karışık ki bir an boş bulunup eylemsiz dikiliyorum karşısında. Gözümün içine anlayışla bakarak “Deniz, ben çocuk olduğum için boyum kısa, tuvalete tırmanamıyorum. Beni sen oturtabilir misin acaba?” diye soruyor. Güleyim mi ağlayayım mı bilmiyorum. Ah, sevgili şahane çocuk!

İbrahim temkinli insan, yedek bez kalmamasından muzdarip, düşünceli. Bir kaza daha olursa ne yaparız senaryosu üstünde yoğunlaşmış aklı. Türkiye’de değiliz ki akşamın o saatinde açık market bulalım. Bizim mahallede oturan küçük çocuklu arkadaşlar listesini tarıyoruz kafamızda. Şanslı aileye telefon açıp, önce geç vakitte aradığı için binbir özür dileyip sonra da “bez varsa gelip alabilir miyim?” e getiriyor lafı. Becerikli adam şu Parrain, eh boşuna mı hami seçildi?

Saskia ile başbaşa kalıyoruz, çok uykusu geldi ama direniyor. Neyseki mahmurluğu artık hüznünü bastırıyor, daha az acıklı görünüyor cimcime. İbrahim az sonra dönüyor, bir de çizgi film DVDsi vermiş tecrübeli arkadaşlar eline. O da göreve konsantre olmuş, aldığı direktifler doğrultusunda Saskia’yı kalacağı odaya götürüyor.

Çek yat kanepeyi yatağa dönüştürüyoruz. “Aman Allahım, bu bir mucize!” diye neşeli bir çığlık atıyor bizimki ellerini çırparak. Uzun zamandır ilk kez güldü yavrucak, bilsek daha önce yapardık.  O odada bir küçük televizyonumuz ve DVD oynatıcımız var. Çizgi filmi taktık, üçümüz pijamalarla Saskia’nın yatağına dizildik yumurta gibi. Daha beşinci dakikayı bulmadan uyuyakaldı zavallı. Tepedeki ışığı söndürdük, masa lambasını açık bırakıp çıktık oradan.

Sabahın ikisinde çocuk ağlamasıyla sıçrıyorum yataktan.  Kimim / neredeyim / ne oluyor sorularından sonra yolumu bulup Saskia’nın yanına koşuyorum. İbrahim de tabii. Işığa rağmen uyanınca ortamı yabancılamış ve korkmuş garibim. Sarıldık hemen şefkatle, sakinleştirmeye çalıştık.  İbrahim bana eliyle “sen git ben yatıştırırım” anlamına gelen bir işaret yapıp beni odamıza yolladı.

Bana gelince, artık yediğim pizza mı dokundu, aşırı heyecan ve duygu yükü mü bilemem, bağırsak/mide ne varsa herşey iflas etti o gece. Sabahın erken saatlerine kadar banyo-yatak odası arasında mekik dokudum, sonunda da hem uykusuzluk hem krampların verdiği azaptan bitkin düşüp banyoda yere serdiğim havluların üstünde uyuya kaldım… Kendime gelince de sürüne sürüne yatağa ulaşıp yeniden sızdım.

Hatırladığım bir sonraki sahnede saat on gibi İbrahim ve Saskia başucuma dikilmişler, beni kahvaltıya çağırıyorlar. Ama ben gözümü bile aralayamıyorum. Ufaklık endişeli görünüyor. “Tatie Deniz’in nesi var?” diye soruyor. İbrahim “biraz rahatsızlanmış, haydi bırakalım da dinlensin” diyerek mutfağa doğru yönlendiriyor onu. Kahvaltıdan sonra da götürüp evine teslim etmiş zaten, öğle yemeği için de özür dilemiş benim adıma.

Ben o gün ikindi vakti toparlanabildim. Kendime geldikten sonra ancak akıl edebildim eşime hal hatır sormayı. Baktım, o da perişan… Anlattığına göre bizim bitirim çocuk gece boyu ara ara kalkıp yatakta dimdik oturuyormuş, nasılsa uyumaya devam ederek. Sonra beklemediğiniz bir anda aniden küt diye devriliyormuş ya sağa ya sola. Dertli Parrain kafasını bir yere çarpacak diye çok korkmuş haliyle, ona göz kulak olacağım diye de kendisi pek uyuyamamış.

Saskia gece bir ara da İbrahim’in üstüne tırmanmış ve oracıkta uyumaya devam etmiş. Diğeri de rahatsız olsa da ses etmemiş… Dahası prenses ara ara pırt yapıyormuş.
“Küçücük bir çocuğun gövdesinden nasıl bu kadar gaz çıkabilir, hayret ettim!” diye naklediyor bu fenomeni bilim aşığı Parrain.

Üstüne üstlük sabah erkenden neşe içinde uyanmış Saskia ve “Ibo bak
hava güneşli!” diye haykırmış coşkuyla. Yani “kalk arabanın üstünü açıp gezelim” demeye getiriyor. Parrain tabii ona öyle bir haşin bakmış ki ”yat aşağı” diyen gözleriyle, anında iki saat daha uyumaya karar vermiş Saskia.

Anlayacağınız yirmi dört saat bile sürmeyen bu ilk nöbetimiz sonunda eşim de en az benim kadar uykusuz ve yorgun… Pazar akşamı salonda bir kanepede o yatıyor, diğerinde ben, kimsenin pek sesi çıkmıyor. Tuşa geldik! “Biz iyi ki kendimizi bilmişiz de çocuk yapmamışız” diyor İbrahim. “Çok haklısın hayatım…” diyorum içtenlikle “…Allah zaten dağına göre kar verirmiş!”

Pazartesi işe gittiğimde Saskia’nın annesiyle konuşuyorum. Sağlık durumumu merak etmiş, biraz utanıyorum başıma gelenlerden tabii, geçiştiriyorum yanıtı ve hemen Saskia’yı soruyorum, onun izlenimlerini merak ediyorum.

Kadıncağız belli ki o gece olanı biteni İbrahim’den dinleyince biraz endişelenmiş haliyle ve kızına sormuş: “Bir daha kalmaya gidecek misin Parrain ve Tatie Deniz’in evine?”

 “Elbette” demiş Saskia tereddütsüz sıcak gülümsemesiyle, çünkü çoook eğlenmiş…

 
Brüksel, Şubat 2013

  Not:

 Babam seneler önce bugün –nereden estiyse aklına- anneme bir demet çiçek almış. Tam apartmanın kapısından girerken esnaftan bir zat biraz manidar bakmış babama ve belli belirsiz gülmüş ince bir alayla.  “Ona rağmen senindir bu çiçekler” demişti anneme…

 Bu Sevgililer Günü’nde beyaz atlı prensi bekleyen genç kızlarımızın sevgisini göstermekten çekinmeyen, kendisiyle barışık, cesur ve yeniliğe açık kahramanlarla karşılaşmalarını diliyorum.

Takılara Takılanlar

taki

Çok sevdiğim bir arkadaşım var, kırklı yaşların başında, içi dışı güzel bir insan. Annesini erken kaybetmiş. Hiçbir kayıp kolay hazmedilmiyor biliyorum ama onun hikayesinde bir intihar söz konusu. Arkada kalanların yüreklerinde en az kara keder kadar ağırlık yapan, keskin tereddütler ve asla yanıtlanamayacak sorular bırakan bir intihar.

Yıllar geçmiş olmasına rağmen annesiyle dolu arkadaşım. Bunu hissetmemek mümkün değil. Her yıl o uğursuz gün daha yaklaşmaya başladığında geriliyor gövdesi, sertleşiyor mizacı, hırçın ve mutsuz birine dönüşüyor. Öyle ya da böyle geçiyor zaman, o tarih geride kalıyor ve o yeniden toparlanıp devam ediyor hayatına kaldığı yerden. Ama ızdırabı hala çok büyük, çok göze görünür.

Sohbette derinlere daldığımız bir gün annesinin birkaç takısını özel bir kutuda sakladığından bahsetti. Sarıp sarmalamış özenle bu küçük hazineyi, hasret yaktığı zamanlarda açıp kokluyormuş içindekileri. Anne kokusu…

“Zamanla uçup gidiyor tabii…” dedi “… ama o kutunun kapağını her araladığımda hala geçmişten gelen bir esintiyi çekiyorum sanki içime, beni saran, kuşatan ve bir an olsun soluklandıran tanıdık bir meltem.”

Belki duyuları yanıltıyor onu bile bile, korumak için o narin yüreğini. Belki cidden o anının, o sevginin büyüsü kokuyu ebediyen ölümsüz kılan. Kim bilir?

“Takmak içinden gelmiyor mu hiç peki?” diye sordum. “Kendi üstünde taşımak istemez misin onları?”

“Çok isterim aslında…” dedi, “…ama koku uçar gider diye korkuyorum…”

* * * *

Babam çok seneler önce bir gün annesinin mezarını ziyarete gidiyor kabristana. Temizliyor, süpürüyor, yabani otları söküp çıkarıyor özenle. Küçük çocuklar bitiyorlar yanında: “Amca su getirelim mi?”. Çeşmeden plastik bidonlarla su taşıyorlar heyecanla, birkaç kuruş bahşiş girecek umuduyla ceplerine.

Hava soğuk mu soğuk ama babamın elleri çıplak. O sahnede annesini düşündüğünü, hatta belki kafasında onunla sohbet ettiğini canlandırıyorum hayalimde. Eldivenleri cebinde bile olsa giymemiştir, üşüdüğünü, parmaklarının uyuşmaya başladığını hissetmemiştir. Duyarlı adamdı babam, gönlü önde ayakları arkada giderdi hep.

Nasıl, ne zaman, tam olarak bilinmez, zaten biraz bol gelen alyansı incelen parmağından kayıp düşüveriyor oracığa. Farkına varmıyor. Eve döndükten sonra anlaşılıyor ki yüzük yok. Her yer aranıyor taranıyor, bulabilene aşkolsun. Düşününce ev halkının aklına geliyor ki gündüz kabristanda kaybolmuş olma ihtimali var. Ancak hemen ertesinde de gidip bakmak mümkün olmuyor.

Derken havalar iyice soğuyor. Çetin bir kış bastırıyor. Günlerce kar yağıyor ve uzun süre de yerden kalkmıyor. Babamın yeniden annesini ziyarete gitmesi ilkbahara kalıyor. O zamana alyans hala bulunamamış ve hatta bulunacağına dair umut da kalmamış.

Babam annesinin mezarı başında dua ederken başı eğik, kafasında maziye ait sesler, görüntüler. Aniden güneşin utangaç ışınlarının ısıtmaya başladığı toprakta, tam da ayakkabısının burnunun ucunda filizlenen bir çiçek misali baş kaldırdığını görüyor bir nesnenin. Belli belirsiz bir parlaklık gözüne çarpıyor. Eğiliyor. Ucundan kavradığıyla çekip çıkarıyor yüzüğünü yerin altından.

“Annem ben geri gelene kadar sahip çıkmış emanetime” diye anlatırdı bu hikayeyi.

Ben o alyansa yıllarca tılsımlıymış gibi baktım, biraz hayranlık biraz da ürkeklikle. Kalbi durduktan sonra tıbbi yöntemlerle tekrar hayata döndürülen hastalar gibi mucizevi bir deneyim yaşamıştı benim gözümde. Gitmediğimiz yerleri görmüştü, bilmediğimiz şeyler biliyordu o gizemli yüzük.

* * * *

Dayım hastanede o sevimsiz hastalıkla boğuşurken ziyaretine gittiğimizde teyzemi kenara çekip bana ondan hatıra kalacak bir takı almasını tembihlemiş. Birkaç gün sonra Brüksel’e geri döneceğimi ve belki de bir daha görüşemeyeceğimizi düşünmüş olmalı. Bir veda armağanı yani bu.

Teyzem istenileni yapmış. Kolyemi getirip teslim etti bana. Çok da hoş, zarif bir takı. Ama tabii hikayesini öğrenince yüreğim kabardı, gözlerim dolu dolu oldu. Tek hece dökülemedi dudaklarımdan, toparlanmak için bir süreliğine ortadan toz olmayı seçtim.

Zaten göz muayenesi için Ankara’daki doktoruma gitmem gerekiyordu o gün. Tunalı Hilmi’deki muayenehaneye daldım. Hala metanetli duruşumu koruyorum ve dikkatimi günlük olağan bir aktiviteye kanalize ederek sızlayan yüreğimi avutacağıma inandırıyorum kendimi.

Göz kontrolüm olaysız geçiyor, her şey normal. Doktorla biraz havadan sudan konuşuyoruz. Öyle derin bir geçmişimiz de yok zaten, sadece son iki senedir tanışıyoruz. Özel hayatı hakkında en ufak bir malumatım yok, o da benim bir iki sene önce evlenip Belçika’ya taşındığımı biliyor sadece.

Medeni ve mesafeli hasta-doktor ilişkisi çerçevesindeki rollerimizi başarıyla oynarken ben biranda saha dışına çıkıp durduk yerde hıçkırıklara boğuluyorum. Elim boynumdaki kolyeye gidiyor, gözlerimden sicim gibi yaşlar akıyor ve “dayım ölüyor biliyor musunuz?” diye dökülüveriyorum muayenehanenin orta yerine.

Doktorum efendi bir insanmış. Can kulağıyla ve gönül gözüyle dinliyor önce bölük pörçük, sonra baştan sona naklettiğim hikayemi. Üzülme, ağlama demiyor. İkisi için de yeterli nedenim olduğunu biliyor. Zamanını veriyor bana cömertçe, insanlığının gölgesine sığınmama müsaade ediyor. Neden sonra kendimi toplamaya başlayıp da mahcubiyetle onu özürlere boğduğumda “bazen bir yabancıya anlatmak daha kolaydır” diye teselli ediyor beni. Kapıda uğurlarken sağ elini sırtıma dokunduruyor, cesaret diliyor gözleri.

Yıllar sonra bu hikayeyi utana sıkıla teyzemle paylaştığımda buruk bir gülümseme belirdi dudaklarında ve “sen asıl beni kuyumcuda görecektin…” dedi sadece.

Ölüm dayımı çaldığında kolyesi boynumdaydı.

* * * *

Babam ne zaman eline toplu bir para geçse, ne bileyim, misal, atadan kalma bir arsa satılsa, bana ve anneme küçük birer tahsisat ayırırdı bu gelirden. “Gönlünüzün çektiği bir şey alın” derdi, tek şartı vardı; kalıcılık. Bu durumda tercih edilen de genelde bir takı olurdu haliyle.

Ben Brüksel’e taşındıktan bir süre sonra yine böyle bir durum ortaya çıktı. Babam da bana bütçemi bildirip seçimin her zamanki kural dahilinde yine bana ait olduğunu söyledi. Saate ihtiyacım vardı o ara. Onaylarını alayım da içime sinsin diye beğendiğim modelin dijital bir fotoğrafını çekip yolladım bizimkilere.

“Aman kızım, gözünü seveyim, sağlamından al, iki senede bozulup atılmasın, hatırası yıllarca seninle kalsın” diye tembih etti babam. Tamam dedim, markanın güvencelerini sıraladım. Yeşil ışık gelince de gidip satın aldım.

Saatimi yıllarca seve seve kullandım. Babamı kaybettikten sonra hatırası daha da bir önem kazandı, bileğimde durduğu yerde değerlendi sanki. Babamla aramdaki bağın sembolü oldu. Güç veriyordu bana.

Benim için manevi değeri ölçülemeyen bu saat günün birinde kaderin hiç anlamadığım ve onaylamadığım bir kararı sonucunda ortadan kayboldu. Her deliği aradım aylarca. Etrafımdakileri seferber ettim ama yer yarılmış da içine girmişti sanki saat. Hançer darbesi yemiş gibi deşildi içim.

Pusulamı yitirmiştim, aylarca sarhoş gibi gezdim. Hep ruhani bir mesaj arayıp durdum bu olan bitende. Babamın alyansının hikayesinden esinlenip bana bir tesadüfle geri dönmesini bekledim saatin. Gelmedi, buluşamadık bir daha.

Kutusunu hala saklarım ama yatak odamdaki komedinin çekmecesinde. Ara ara kapağını aralar orta yerindeki boş kovuğu okşarım parmak uçlarımla. Babamın gidişiyle içimde açılan öksüz yarığa benzer.

* * * *

Ölüm hiç yakışmadı Feyza Teyze’ye. Çok canlı kadındı, hayatın kendisiydi benim gözümde. Konuşması, jestleri, giyinişi, yürüyüşü nasıl desem hararetli, alev alev… Bayılırdım onun biraz hayal gücü, biraz edebiyat yüklü betimlemelerine. Yaşam sanki en akla sığmaz yüzünü ona gösterirdi, en coşkulu maceralar onun başından geçerdi.

Şık bir semtin sokaklarındaki olağan çarşı turunu bir anlatışı vardı, sanırdınız kırmızı halıdan yürüyüp Oscar törenine gidiyor… Ağzınız açık dinlerdiniz, film kareleri gibi canlanırdı gözünüzde sahneler onun ışıltılı kelimeleriyle. “Denizciğim, anlayacağın kendimizi Nişantaşı’nın büyüsüne kaptırıvermişiz; bir gezdik, bir salındık ki biz o sokaklarda, sorma gitsin…” diyen sesi kulaklarımda çınlar hala.

Yıllar evvel, biz daha eşimle nişanlıyken bir gün müstakbel kayınvalidem, onun kardeşi Feyza Teyze ve annem hep birlikte kuyumcuya gitmiştik. Bana takı alınacak. O zaman benim süsle püsle, hele altınla hiç aram yok, ama adet dediler, sürüklediler. O mu bu mu olsun diye bakıyoruz yüzüklere, ben son derece rahatsızım, ne diyeceğimi ne seçeceğimi bilemiyorum.

Feyza Teyze her zamanki gibi enerji dolu, dışa dönük, atak. Lafını da hiç sakınmıyor maşallah. Dükkandaki bütün yüzükleri dizdirdi önümüze. Sonunda da bizim için verdi zaten kararı. En gösterişlisinden bir yüzük sardırıldı. Yirmili yaşların sonundaki o kot/tişört halim, süet düz botlarım ve de makyajsız suratımla inanılmaz bir tezat oluşturuyordu bu takı. Kristal avizeleri çağrıştırıyordu bana, öyle ki taşlarına baktıkça gözüm kamaşıyordu.

Devrilen yıllarla birlikte insanın stili ve zevkleri değişebiliyor. Eşim bana “zeki kızsın diye aldık seni, çula çaputa sardırdın zamanla” diye takılır hep. Gerçekten de giyime ve aksesuara fena halde düşkün bir insana dönüştüm. Ayakkabı, çanta deyince gözlerimde kıvılcımlar yanıp sönüyor. Hazır giyim mağazalarında saatler geçiriyorum ve takılarla yakınlığım tehlikeli boyutlarda artık.

Geçen gün parmağımdaydı söz konusu yüzük. İş yerinden bir tanıdıkla asansördeydik. “Gözümü alamıyorum…” dedi elimi işaret ederek “…sormadan edemeyeceğim, sahici mi o taşlar?” Başımla onayladım, ekledim sonra: “bir hediye…”

“Seni çok iyi bilen birinden olmalı” diye atıldı hemen “çünkü tam senin tarzın!”

Feyza Teyze gezmeyi severdi, süsü püsü, hareketi, insanları, cıvıltıyı severdi. Simdi ben de ne zaman şaşalı bir yere davet edilmiş olsam, ya da mesela Paris’e, ışıklar şehrine gitmek için yola çıksam, ya da Nişantaşı’nı arşınlamaya koyulsam onun seçimi olan bu yüzüğü takarım parmağıma.

“Haydi Feyza Teyze…” derim “… birlikte gidelim o büyünün peşine. Bulduğumuzda da bırakalım kendimizi onun kollarına, kapıldığımızla koyuverelim gitsin…”

* * * *

Evet, takılarda yaşanmışlık var. İzleri var o çok sevdiklerimizim. Onların gözündeki halimiz var, belki şimdimiz, belki geleceğimiz.

İster boynumuzda, bileğimizde, kulağımızda, parmağımızda taşınsınlar, ister ipek kumaşlara sarıp sarmalanmış yuvalarında yatsınlar, aktardıkları mesaj hep aynı. Hatta bazen kendileri yitip gitmiş olsalar da boş kalmış kutularında saklı duruyor o anlam. Bize köklerimizi, güçlü geçmişimizi ve neyse ki sevildiğimizi hatırlatıyorlar avaz avaz suskunluklarında.

Sevdiklerimizin aramızdan ayrılışı ne yazık ki her defasında sarsıcı ve zamansız bir sürpriz olarak çıkıyor karşımıza. Üstelik tamamen kontrolümüz dışı. Yaralanıyoruz, acı çekiyoruz çok, ama hep kabullenmek düşüyor sonunda payımıza. Diğer yandan, yitirdiklerimizin anısına sahip çıkmak, onu canlı tutup başkalarıyla da paylaşmak tamamen bizim elimizde.

Çoğumuz kederimizde sessizleşiyoruz, onların adını alamaz oluyoruz ağzımıza iç yangınımız yüzünden. Havadan sudan konulara kaymak, gündelik koşturmada huzur bulmak arayışındayız. Hayatımıza ve yüreğimize dokunmuş o kişilerin yoklukları bir tokat gibi iniyor yüzümüze her seferinde, özellikle de acımız hep taze, özlemimiz bu kadar derinken. Kaçıyoruz biz de, saklanıyoruz.

Oysa ne mutlu ki onlar şahane insanlarmış. Ne mutlu bize ki, içimizi ısıtmışlar, ruhumuzu beslemişler, sarsmışlar zaman zaman, etkilemişler. Genç nesiller bilmesin mi şimdi bunu, eskiler anımsamasın mı gururla?

Durun ve düşünün bir kere: Hak etmiyorlar mı?

Brüksel, Şubat 2013

“Tek” çocuk

tekcocuk

Tek çocukluk zor zanaat…

Adı üstünde bir kere “tek” çocuk. Hani sanki “tek çorap”, “tek küpe” gibi, eksiklik çağrıştırıyor daha ilk anda, alışılmış dışı biraz. Yazık diyorsunuz duyar duymaz, öteki teki yok. Vah vah!

İngilizcesine bakıyorum: “Only” child. “Only” kelimesinde tekilliğin yanı sıra bir de “sadece” anlamı var. Hani “sadece o kadarcık mı yiyeceksin?”, “sadece bu şiiri mi biliyorsun?” cümlelerindeki gibi. Yine bir azımsama hali, belki biraz da hayal kırıklığı söz konusu. Ayrıca İngilizce’deki bu “only” sıfatı çoğu zaman “lonely” sözcüğüyle eşleştirilip kullanılır. “Lonely” ruhun derinliklerindeki yalnızlığı betimler, karamsarlık taşır. Sonuçta zihnimizde çizilen tablodaki tek çocuk hem biraz noksan hem de muhtemelen bir başınadır.

Fransızca’ya sapıyorum hemen ardından, daha yaratıcı ve bonkör çıkıyor entelektüel dostlar; “l’enfant(e) unique” den bahsediyorlar. Buradaki teklik, nevi şahsına münhasır, özel, hatta eşsiz, istisnai anlamlarına da çekilebiliyor kolaylıkla. Şükürler olsun ki Fransızlar baştan kesmemişler tek çocuğun faturasını, ondaki potansiyeli görmüşler ve açık bırakmışlar ucunu bu maceranın. Vive l’espoir! Yaşasın umut!

Yukarıda tanımlanan nüansa rağmen, kabul etmek gerekir ki, bu üç dil ve onlar etrafında kurulu üçten çok kültür aralarında fikir birliğine varmışlar: Az rastlanır bir durumla karşı karşıyayız her şekilde. Siz de farzedin tek çocuksunuz. İlk günden biliyorsunuz haliyle; değişik bir vaziyet bu. Biraz farklısınız çevrenizdekilerden.

Diyeceksiniz ki “iyi tamam bunlar da, peki durumun onca avantajına ne demeli?” Doğrudur, torpilli yanları da vardır bu olgunun. İlgi denizinde yüzer mesela tek çocuk, boğulmasın diye de bir simit, iki kollukla desteklenir. Anne ve babasının sevgisi, dikkati ve zamanı için kimseyle rekabete girmek zorunda kalmaz. Ebeveyn onun gözünün içine bakar bütün gün: Güldü, hastalandı, yüzüne gölge düştü, iştahı kesildi. Hepsi takip edilir an be an.

Hakkınız var, şahanedir o ortam. Tek çocuk aile evreninin güneşidir, kalan herkes onun etrafında gezeler seve seve ve hayran hayran. Çocuk da ışıldadıkça ışıldar o keyifle. Ama gariban saftır, kendini bulunmaz Hint kumaşı, elalemi de en az ailesi kadar kendine meftun sanır. Dolayısıyla dış dünyaya adımını atınca fena çarpılır. En güçlüsü sarsıldığıyla kalır, kalanlar kırılır dökülür. Toparlanıp gerçek hayatın kurallarına alışmaları zaman alır.

Zira kendi havasında, kendi ritminde yaşayan bir devrandır bu. Kimseyi de iplediği yoktur. Tek çocuk orta yerinde değildir bu cümbüşün, herhangi bir parçasıdır sadece. İstedikleri için savaşmak, çekişmek zorundadır. Hem hesabı kitabı, hem usulünce pazarlığı öğrenmesi şarttır. Eksikleri acımasızca yüzüne vurulur. Alay edenleri tanır tez zamanda, insafsızları da. Açlığı, hastalığı, gönül yarası diğer olağan haller içinde kaynar gider, cihanın çorbasında tuz olur.

Gariban yalpalar, diğerlerinin üç adım gerisinde başlar bu yarışa. Bazen el bebek gül bebek yıllarını “iyi ki öyle aydınlıklar içinde yaşamışım” diye anar. Bazen “keşke beni bu kadar koruyup kollayacaklarına azıcık daha hayatın zorluklarına hazırlasalardı” diye hayıflanır. Her iki durumda da çekirdek ailesine ömür boyu yürekten bağlı kalır. Aile kaledir çünkü. Kale kozadır, kendi gözden ırak olsa da kokuları hafızada korunur, kalır.

Tek çocuk yetişkinlerin aleminin göbeğine doğar, orada büyür. Kapar tabii huyundan suyundan o ortamın. Kardeşleriyle kovalamaca oynayacağına büyüklerin sohbetlerine şahitlik eder. Onların kalıplarını, deyimlerini, kendilerini ifade etme şekillerini gözlemler, özümser. Sonra dillenir bir gün, bir zamandır algısının ağına takılanlar yansır anlatımına, tavırlarına. “Aman büyümüş de küçülmüş” derler, sinsi sinsi gülerler. Büyüdüğünün kabullenilmesine sevinir de niye yeniden küçülmüş sayıldığına akıl sır erdiremez bir türlü. Odasına kapanır kalın bir kitapla. Uzun süre haber alınamaz kendisinden.

Bir başına geçirecek sınırsız zamanı vardır tek çocuğun. Çok geçmeden tanır içindekini, bilinçle tartar artısını eksisini… Kendiyle barışıklık kurtuluşu olacaktır, erkenden sezer bu gerçeği. Kişisel gelişimi adına ciddi projeler tasarlar, deneysel tecrübeler yaşar. Hayal gücü beslendikçe yeşerir, bazen kendini bile aşar.

Ancak yaşıtlarıyla geçirilen zamanın özlemini duyar. Kalabalıkların enerjisi büyüler onu, mümkünse bir ordu arkadaşı olsun ister. Komşunun beş çocuklu kalabalık evine özenir bazen, kuzenlerle pikniğe gidip bağrış bağrış yakar top oynamak çeker canı. Bahçedeki çardakta mahallenin çocuklarıyla çekirdek çitlemeye bayılır. Tahta banka sıralanılır, bir yandan cıvıl cıvıl sohbet ederken bir yandan keyifle ayaklar aşağı sallandırılır.

Evet, tek çocuğun paylaşmayı öğrenmesi zaman alır. Susup biraz başkalarını dinlemesi gerektiğini kavraması da. Uyumlu olmak altın anahtardır insan ilişkilerinde, erkenden anlar bunu. Kenara not eder yanında iki yıldızla. Bazen kendini sevdirmek, kabul görmek adına elindekileri saçar savurur etrafına. Kapılarını ardına kadar açar ki cümbür cemaat gelsin dostlar. O kapılardan güzellik de girer ürpertiler de. Hayat dersleri sonra, gani gani.

Evet, dramaya düşkün olur tek çocuk. Kreşe yollanır, bütün mikropları toplar gelir. Siz deyin kızıl, ben diyeyim kızamık, hepsini sıradan misafir eder. Babanın hayal kırıklığıyla kalkan tek kaşından, annenin masa altı çimdiğinden harbi gururu kırılır, gözlerinden seller boşanır. Arkadaşları doğum gününü unutur, dünya başına yıkıldı sanırsınız. Yüzü yerleri süpürür mumlarını üflerken. Kalbi kırıldığında dipsiz kuyulara saklanır, ağlar gizlice. Ortaokuldayken beden eğitimi dersinde kasadan atlayamadığını ömrü boyu unutamaz, ona “yüzün güzel ama biraz şişkosun” diyen o çocuğu da.

Drama merakının her daim kendiyle uğraşıyor olmak kadar duyarlılıkla da bağlantısı vardır. Tek çocuk seyreder, izler, gözlemlerini kaydeder. Bazen diğerlerinin kaçırdığını okur ifadelerde, jestlerde gizli olanı söker alır. Belki gördükleri dert olur içine, belki fena kanar yüreği sırf bu yüzden ama itiraf edelim ki saklı güzellikleri de yakalar çıkarır kovuğundan aynı devriye gezen bakışlar. Cılız filizleri mesela, henüz onlar baş çıkarmadan topraktan. Çünkü umuda saygılıdır tek çocuk. Umudu ciddiye alır.

Kim bilir belki aynı drama eğiliminden, belki de üretken hayal gücünden kaynaklanır yaratıcılıkla arasındaki bağ. Şarkıları arka arkaya sıralayarak özetleyebilir bazen yaşamını, melodilerin kucağında soluklanmıştır çoğu kez, sözleriyse ezberler, kendine mal eder. Kitaplardaki hayatları bildikleriyle harmanlamayı sever. Yüreği gümbür gümbür çarpar her perde açılışında, sahnenin görkemli tozunu içine çeker. Filmlerdeki aksiyon da trajedi de kaynatır kanını, hafif sarhoş eder bazen. Bir tabloya hayranlıkla bakarken fark etmeden içine saklanır, onun renklerini kuşanır. Bir köşesine ilişir resmin usulca ve içindeki o sese dalar gider.

Tek çocuk sabıkalı doğar, alnına yapışmış etiketiyle peşin hükmünün insanların. Aksini ispat edene dek şımarıktır, kıymet bilmez, kendinden başkasını düşünmez ve paylaşmaktan hiç haz etmez. Bu önyargıyı yalanlarcasına yaşamayı seçenler çabuk silkelerler üstlerinden o tek çorabın hüzünlü ve katıksız yalnızlığını. Tenhalarda bir başlarına durduklarında bile kimsesiz kalmazlar. Müstesna bir anlam, gizemli bir işaret ararlar günlük yaşamın detaylarında.

Belki bulurlar, belki bulamazlar. Neyseki kolay usanmazlar.

Brüksel, Şubat 2013

Not: Selam olsun buradan kalbimin orta yerine yerleşmiş bütün sevgili “tek” çocuklara…

Özgür Kahramanım

totoshazal

Totoş Teyzem ve arkadaşları üniversite yıllarında bizim Kocatepe’deki evde hem ders çalışır, hem de bana göz kulak olurlarmış. Rivayete göre, ben bir yandan pencereden etrafı kolaçan eder, diğer yandan da yüksek fizik kitabını karıştırırmışım üç yaş bilgeliğimle.

Annem o yüzden mühendis olduğumu düşünür hala. Bense o zamana ait berrak bir hatıraya sahip olmasam da, teyzemin yaşamımın ilk günlerinden itibaren benim için örnek alınacak bir model ve olağanüstü bir ilham kaynağı oluşturduğuna bütün kalbimle inanırım.

“Totoş” dedemin teyzeme çocukluğunda taktığı bir lakap aslında. Ancak bu isim gerçek adını sollayıp geçmiş ve bütün hayatı boyunca peşinden gelmiş nasılsa. Ona da çok yakışıyor bence çünkü sevecenlik çağrıştırır Totoş, sonra yalındır, en önemlisi, yüreğe yakındır, tıpkı sahibi gibi.

Evet çocuktum, üstelik tek çocuktum ve teyzem benim rakipsiz kahramanımdı. Annem ve babamla aramda bir uçurum gibi duran yaş farkını hazmedilir hale getiren en büyük etkendi o. Ebeveynlerimin hoşgörülerinin sınandığı, enerjilerinin tükendiği anlarda hızır gibi yetişirdi. “Öteki nesil” tarafından anlaşılamadığıma kanaat getirip şiddetli varoluş krizlerine sürüklendiğim dönemlerde bazen evden kaçar ona sığınırdım. Ateşimi alır, sakinleştirdi beni. Kuşak çatışmalarımızın er meydanında hep cesaretli ve maharetli bir uzlaştırıcı rolü oynadı. Her zaman barış ilanını sağlayamasa da önemli ateşkeslere ön ayak oldu.

Çocukluğumda etrafımdaki yetişkin kadınların çoğu ev hanımıydı. Diğer teyzelerim, halalarım, apartman komşularımız, aile dostlarımız… Annemse evlenene kadar çok zevk aldığı bir görevde çalışmış ama o zamanlar adet olduğu üzere, nikah ertesinde babamın önerisine kulak verip evinin kadını olmuştu. Hemen arkasından da ben dünyaya gelince öncelikleri değişivermişti.

Ama bana kalırsa annem iş ortamını fena halde özlüyordu. Ailesini ne kadar bağlı olursa olsun, mesleğini bırakmış olmaktan dolayı bir eziklik duyuyordu içinde. Bana ısrarla başarılı bir iş kadını olmamı öğütlediği söylevlerinde kırık dökük bir pişmanlık sezerdim. Annem için burulurdu içim haliyle ama hemen ardından da geleceğime dair parlak hayallere kaptırırdım kendimi.

Fantastik meslek seçenekleri üstünde yıllarca derinlemesine düşünmüşlüğüm vardır. Bunların bazılarından bahis açtığımda annemle babam ürkerlerdi bazen, çocuk aklını kaçırmış diye. Totoş hepsini telaşsız bir ilgiyle dinlerdi, ve alternatifleri objektif olarak değerlendirmeme yardımcı olurdu. Bazılarıyla ilgili toz pembe varsayımlarımı önüme serdiği kanıtlarla usulca çürüttü. Avantajları kadar zorluklarını da göstermek istiyordu mesleklerin. Bu karar çocuk oyuncağı değildi. Sonunda seçilen sadece bir isim, bir ünvan değil bir hayat biçimiydi çünkü.

Totoş TEK’te görevliydi o sırada, “nükleer fizik”, “santralar”, “projeler” geçiyordu konuştuğunda cümlelerinin içinde ve kulağa müthiş heyecanlı geliyordu bu konular. Dahası şahane bir ekipleri vardı, hem ahenkle çalışıp gani gani üretirler, hem de ziyadesiyle eğlenirlerdi. Teyzemin arkadaşlarının da en az onun kadar zeki ve istisnaî yaratıklar olduklarına inanırdım. Ne kadar uzun yanlarında kalabilirsem, bana da o kadar erdem bulaşır diye düşünüyor, peşlerinden ayrılmıyordum.

Totoş yolunu çizmişti ne hoş. Kendisi gibi güzel insanlarla çevrili bir ortamda, sevdiği işi yaparak başı dik, kafası rahat yaşıyordu. Entelektüel bir kişiliğe sahipti, siyasetle, sanatla, hatta inanmazsınız futbolla bile ilgileniyordu. Kapıları, pencereleri ardına kadar açıktı dünyaya. Bekardı sonra. Canının istediği gibi gezip tozabilir, seyahat edebilirdi. Dinamik bir sosyal hayatı vardı zaten. Şık kıyafetlerine alımlı takılarına özenirdim hep. Tarz sahibiydi. Kendine güvenliydi, girdiği ortamları aydınlatırdı.

Küçükken elimden düşürmediğim bir fotoğrafı vardı. Bir teknenin güvertesinde tek başına ayakta duruyordu, arka planda dalgalar. Üstünde rahat bir gömlek, kot pantolon, düz pabuçlar. Tek eli cebinde yüzünde sahici bir gülümsemeyle bakıyordu objektife, saçları hafiften dağılmıştı rüzgarda. Bu resme tapardım çünkü hür olmak vardı içinde denizler kadar, kendi ayakları üstünde durabilmek sapasağlam. Yeni ufuklara doğru korkusuzca yelken açmak…

Totoş zaten en başından beri özgürlüğün tanımıydı benim için.

Ben ilkokuldayken o iş için bir süreliğine ABD’ye gitti. O saate kadar yakın çevremde kimsenin eline böylesi bir fırsat geçmemişti, bir erkeğin bile… Totoş’un Amerika kıtasına ayak basması benim için en az ayın keşfi kadar baş döndürücü bir fenomendi. Connecticut eyaletinde geçirdiği aylar boyunca sağolsun beni habersiz bırakmadı. Oradaki hayatından esintiler taşıyan mektuplarını ezberleyene kadar okurdum tekrar tekrar. Özene bezene seçip sevimli el yazısıyla donattığı Hallmark kartlarıyla da ilk o devrede tanıştım. Gerçek bir hazine gibi saklardım onları ve uyumlu renkli zarflarını.

Elime nasıl geçmiş bilmem, bir beş dolarlık bir servetim varmış o yıllarda. ABD’ye giderken şatafatlı bir seremoniyle Totoş’a takdim etmişim, bana oralardan bir hediye getirirsin diye. Babam gülmekten ölmüş ama çaktırmamış bozulacağım diye. Ben yatıyorum kalkıyorum “acaba teyzem bu beş dolara ne alacak bana?” diye düşünüyorum. Hayalgücüm sınır tanımıyor. Totoş da sağolsun değişik seçenekleri değerlendirdiğine dair satırlar düşüyor mektuplarına, merakımı kamçılıyor.

Fakat bir ara -niye bilmem- teyzemden haber alamadık. Önce aldırmadım ama sonra fena bozuldum, ardından da Totoş’a bir şey mi oldu diye endişeye kapıldım. Ama tek çocukluk garip bir ruh hali, içimiz arabesk olsa da dışa vuruşumuz dikbaşlı çoğu zaman. Şöyle bir şiir döşenmişim ben de teyzeme:

“Aldın beş dolarımı
Nerelere uçurdun
Yoksa bir şey mi aldın?
Ne de hayırsız çıktın.

Mektup gelmez kaç gündür
Nöbet tutarız kutu başında
Ne de hayırsız çıktın
Sen sen ha…”

Totoş’un birkaç mektubu üstüste geldi sonra. Postadaki bir tıkanıklıktan ibaretmiş durum. Tabii benim şiir olayı dillere düştü. Yıllar sonra bile hala aile sohbetlerinde temcit pilavı gibi önüme sürülür hain gülüşlerle.

Küçüğüm filan ama ciddi bir edebiyat canavarıyım o sıralar ve deneysel sanatçı ruhumla şiirden hızımı alamayınca romana vermişim kendimi. Ve ilk romanımın iki bölümünü hemen Totoş’a yolluyorum, acilen yorumlarını almak için.

Geçmiş zaman, detayları unuttum tabii ama romanda ikisi erkek ikisi kadın dört genç karakter olduğunu ve bunların niyeyse Paris’te yaşadıklarını hayal meyal anımsıyorum. Nereden aklıma gelmiş bu şehir hiçbir fikrim yok, havalı gelmiş olmalı, Avrupai bir dokunuş katmak istemişim herhalde yapıtıma…

Totoş’un yanıtında anlatımım ve betimlemelerim üzerine yüreklendirici birkaç güzel söz var. Sonra ama şöyle sormuş: “Neden hiç tanımadığın bir şehirde yasayan kültürünü dahi bilmediğin insanlar üzerine yazmayı tercih ettiğini merak ettim. Yakın çevrenden, içine kendi gözlemleri de kattığın hikayeler anlatmak istemez misin?”

Önce bu yorumunu çok demode buluyorum, yani ne diyor ki teyzem, bir yanda anlı şanlı “Paris”, diğer tarafta bizim uyuz “Ankara”… Mukayese bile kabul etmez! Kulakardı ediyorum eleştirisini ama tahmin edersiniz ki romanım ikinci bölümde tıkanıyor ve sonlanamayan edebiyat denemeleri mezarlığındaki yerini alıyor tez zamanda.

Bir gün geri geldi teyzem elinde beş dolarımla. Bakınmış bakınmış, koca Amerika’da yeğeninin kıymetli beş dolarına layık hiçbir şey bulamamış. Ama bana bir sürü hediye getirmiş onun yerine…

Totoş iki kez ABD, bir sefer de Avusturya olmak üzere üç sefer yurt dışında ikamet etti benim çocukluk dönemim sırasında. Oralarda gezelemeye devam edecek herhalde diyordum çünkü teyzem başına buyruktu. Yabancı dil biliyordu, çalışkandı sonra, aklına koyduğunu gerçekleştirirdi. İletişimi kuvvetliydi, kendini anında sevdirirdi. Tüm bu özellikleri sayesinde de kapılar ardına kadar açılırdı önünde. Kimbilir kimler neler çağırırdı onu iştahla, hevesle.

Ama o ne yaptı? Döndü geldi Türkiye’ye.

Doğrusu çok anlamadım bu seçimi ama kendi adıma ona kavuştuğum için ziyadesiyle mutluydum ve bu keyfin tadını çıkarmaya koyuldum hemen. Çok sonraları anladım bu önemli kararında aile bağlarının ağır bastığını, birilerinin yüreğine kuvvet olmak için koşup geldiğini.

Teyzem darda kalan aile fertlerinin imdadına yetişen oldu daima, hepimizin destekçisiydi. Dertlerimizi hep can kulağıyla dinledi, yıkılanları toparladı, hastalarımıza şefkatle baktı, çocuklarımızı aşkla yetiştirdi. Hatta sevdiklerini ortada bırakmamak adına riskler aldı, kendi hayat tarzında ciddi değişiklikler yapmaktan çekinmedi.

Gördüklerim, yaşadıklarımız beni her geçen gün onun benzersiz bir insan olduğuna daha da inandırdı. Yalnız bazen, itiraf ediyorum, bu verici yüreği tutsak mı ediyor onu diye düşündüm. Ya da bizler, o en çok sevdikleri, kısıtlamalar mı getiriyorduk istemeden yaşamıma, kararlarına? Kahramanın özgürlüğüne tehdit miydik yoksa bu anlamda?

Totoş Türkiye’ye temelli döndükten sonra yaşamımın göbeğine yerleşti ve orada ışıldamaya devam etti. Beraber ders çalıştık beyaz gecelerde, uzun sohbetler ettik, sinemalara, tiyatrolara taşındık heyecanla. Onun okuyup bana verdiği romanları yalayıp yuttum. İlk esaslı İstanbul gezimi onunla yaptım. İlk frambuazlı pastayı teyzem yedirdi bana, ilk capuccinoyu o içirdi Taksim’deki şık kafede. Kendimi masal kahramanı gibi hissediyordum.

Üniversite yıllarımda bütün maceralarımı sabırla dinledi. Fırtınalı aşk hayatımı belgesel izler gibi meraklı ama tarafsız bir hevesle takip etti. Arkadaşlarımla tanıştı, kısa zamanda onların da Totoş’u oldu. Son sınıftayken okula niye sabolarla gittiğime bir türlü akıl sır erdiremiyordu ama bunu da “fazdır, geçer” yaklaşımıyla hoşgördü. Nitekim geçti, şimdi yüksek topuklar üstünde salınan halime bakıp “artık mucizelere inanıyorum” diyor sadece.

Sonra benim Amerika yıllarım geldi. Teyzemin izinden gidiyorum diye ayrıca gururlanıyordum. Orada yüksek öğrenim yaptığım yıllarda benim için hem bir güvence hem de ödül niteliğini taşıyan ilk kredi kartım da onun hediyesidir. El altından bir ek gelir yaratmıştı bana bu yolla; bursumla ancak kıt kanaat geçinebildiğimden haberi vardı tabii. En doğru yerlere yapılan haklı harcamalara kullanmaya çalışıyordum bu gizli ödeneği. Aklımda hala o meşhur beş doların hikayesi…

Bir sefer doğum günümü de bahane ederek biraz torpil yaptı bana. Boston’a arkadaşlarla buluşmaya gideceğimi de duymuştu, biraz soluklanayım istedi sanırım. Öğrenci bütçesi belli, mütevazı lokantalarda yerdik genelde. Kalan parayı da sergilere, konserlere, tiyatrolara harcardık. O kasım ayında Totoş sayesinde bir istisna yarattık.

İki arkadaşımı popüler bir İtalyan lokantasına davet ettim. Rüya gibi bir yemek yedik. Makul fiyatlı bir şarap söylemiştik temkinle. O kadar keyifliydik ki kabımıza sığamadık, yandaki masadaki toplulukla muhabbete başladık. Onlar bizden yaşça büyük insanlardı fakat gençlerin enerjik sohbetinden zevk almışa benziyorlardı. Muhabbet kesilmesin diye ikinci şişe şarabımızı da onlar ısmarladılar. Kendimizi sapına kadar yetişkin hissettik. Tadına doyulmayan bir akşamdı, unutulmaz bir doğum günüydü. Tam çıkarken bir de “arada buraya Robert de Niro da gelir” demezler mi? Tanışmış kadar oldum, teyzem sayesinde…

ABD’de ikametim iki sene sürdü. Diplomamı alıp döndükten hemen sonra orada tanıştığım Amerikalı arkadaşım Lizz Türkiye’ye ziyaretime geldi. Ailecek onu Ankara’daki evimizde ağırladık, gezdirdik, dostlarımızla tanıştırdık. Totoş bu aktivitelerin parçası olmakla kalmadı, arkadaşımla bana harika bir tatil imkanı da sundu. Üçümüz Pamukkale, Kuşadası, Efes, Bodrum, İstanbul derken epey bir gezdik. Ben hem ülkemle hem teyzemle hasret giderdim, Lizz yakışıklı bir Türk erkeği bulsa yerleşecekti Türkiye’ye, o derece evinde hissetti kendini.

Geçen sene yollarımız yeniden kesişti Lizz ile, ABD’deki üniversitemizde hoca olmuş, orayla anlaşması olan Lüksemburg’daki bir okula bir dönem ders vermeye gelmiş. Brüksel’in bu denli yakınına varınca da beni aramış. Kavuşma faslını takiben ilk sorusu “Totoş nasıl?” oldu.

Evlenip Belçika’ya taşındıktan sonra ailenin diğer fertleriyle olduğu gibi teyzemle de yüzyüze görüşme fırsatımız azaldı ama haberleşmeye devam ettik. Buradaki yıllarımın iniş çıkışlarını yalnız takip etmekle kalmadı, benimle birlikte yaşadı. Sayısız sevdiğimizi hastalıklara ve kazalara kurban verip ardı ardına yitirmemize sahne olan bu son yirmi yıl içerisinde ailecek sarsıldık. Yıl ve yas devşirdik zamandan birlikte ama elimi hiç bırakmadı Totoş ağırlaşan yüküne rağmen. Güzel haberler, tatlı sürprizler de oldu neyseki arada ve biz onları hiç es geçmedik. Yaralarımıza rağmen, yaşamın armağanlarını usulünce kutlamayı ihmal etmedik.

Gurur ve minnetle söyleyebilirim ki, beni bugüne taşıyan bütün adımlarımda teyzemin izini bulabilirsiniz. Üstelik bir kez bile “senin yerinde olsam” demeden beni bunca etkilemeyi başarmıştır. O zaten kendi doğrularını empoze etmeye çalışmaz ki hiç. Sadece sağlam ve tutarlı duruşuyla örnek olur. Sevgisiyle boğmadan besler. Siz de o arada kendi yolunuzu bulursunuz.

Çocukluk kafam özgürlük duygusunu hep eyleme bağlamıştır. Zincirleri kırmak vardır içinde, köprüleri yakmak, terk etmek, uzaklaşmak, yeni ufuklara doğru açılmak. Oysa insan bütün bunları yerinden kımıldamadan da yapabilir isterse. Çocuk aklımla kaçırıp bugünkü gözlerimle gördüğüm de budur işte. Evet belki çekip gidebilecekken kalmayı tercih etmiştir teyzem. Ama gerçek özgürlük de bu değil midir zaten? Gönlündekileri seçmek, hatta onlara rağmen bazen.

Teyzemin de insanları vardır çok sevdiği, memleketi vardır ciddiyetle önemsediği, ve yuva bellediği mekanlara ait alışkanlıkları. Hiçbirinden geçmez. İnsanları bazen kırar döker onu. Hep alıcı olmaya alışmışlar vardır aralarında, vermeye gelince kesilir solukları. Memleketin gidişatı da endişelendirir onu, üzer hatta öfkelendirir bazen.

Yine de sabah keyif çayını alıp koltuğuna kurulmayı sever. Günlük gazeteleri gözden geçirirken dışarıdan gelen aşina sokak sesleri çalınır kulağına. Bir simitçi geçer şarkısıyla, bahçede oynayan komşu çocuklarının kahkahaları yükselir mavi gökyüzüne. Telefon çalar, dost bir ses şakımaya başlar ahizenin öteki ucunda. Gün büsbütün aydınlanır.

Kırk dört yılını geride bıraktım yaşamımım. Totoş hala en özgür kahramanım.

totos

Brüksel, Şubat 2013

Bir kadın nasıl havalanır?

Uzun bir iş gününün sonunda çalıştığım şirketin giriş kapısında sözleştiğim bir arkadaşı bekliyorum. Bir miktar rötar yaptığı için de bozuk çalıyorum hafiften. Üstelik çoğunluğun paydos saatine denk geldim. Oluk gibi insan akıyor dört bir yanımdan. Ona “iyi akşamlar”, ötekine “naber?” deyip oyalanmaya çalışıyorum ama saksı gibi dikilmekten yoruldum.

On dakika daha geçiyor. Telefonunu çaldırıyorum arkadaşımın, açan yok. Dalgındır zaten, muhtemelen takıldı kaldı bir konuya, zil sesini de duymuyor. Ofisine kadar çıkıp onu kendi ellerimle dünyaya döndürme ihtimali aklımdan geçmiyor değil, ama omzumda asılı durdukça ağırlaşan dizüstü bilgisayarıyla ayağımdaki topuklu pabuçlar anında caydırıyor beni bu düşünceden.

Karnım aç, öğlen yemeğini geçiştirdiğim için kızıyorum kendime. Belim de ağrımaya başladı, sabahın erken saatlerinde heyecanla ayağıma geçirdiğim yüksek ökçeler acımasız işkence aletlerine dönüştüler. Yine de serde kadınlık var, imajımı yerlerde süründürmemek uğruna duruşumu dik, ölçülü tebessümümü daim tutuyorum. “Bir vinç gelse beni çekip alsa şuracıktan, eli değmişken ayakkabılarımdan da kurtarsa ne iyi olur” diye düşünürken Floransa’da bir sokak ressamından satın aldığım bir resme takılıyor aklım.

Bir kadın var o tablonun içinde. Sırtı dönük, yüzünü göremiyorum ama kendini taşıyışında orta yaşın aşina izlerini buluyorum. Üstüne gül kurusu renkte şık bir pardösü atmış, ayağına siyah topuklu ayakkabılar kuşanmış. Onlar da tanıdık geliyor.

Uçan balonlar var kadının elinde, yemyeşil balonlar. Ama onları hiç de öyle parkta gezeleyen baloncu havasıyla taşımıyor. İki kolunu kaldırmış, başının üstünde kavuşturmuş avuçlarını ve iplere sımsıkı yapışmış. Derdi balonları tutsak etmek değil, kendini azat etmeye çalışıyor.

Resimde gökyüzünde dalgalanan balonların arasına rüzgar gülünü andıran rengarenk çiçekler serpiştirilmiş. Kadın o çiçekleri de kavrıyor sanki balonlarla birlikte. Tablonun fonu bembeyaz, gölgesiz. Bu da iyice ortaya çıkarıyor figürlerdeki göz kamaştırıcı renkleri. Asıl olan da o coşku zaten. Gerisi boş, tıpkı arka plan gibi.

Resmedilen an durağan ama sürprizlere gebe. Eli kulağında eylemin, havada kokusu. Rüzgar gülü şeklindeki çiçeklerin en azman olanı kadının başının tam da üstünde seyrediyor. Az sonra esintinin etkisiyle fırıl fırıl dönmeye başlayacak sanki. Balonların sağa sola yayılımlarında da bir “hadi gidelim” cıvıltısı var.

Ve kadının pardösüsünün hareketlenmesinden, onun ayak parmakları ucunda yükselişinden, iplere tutkuyla asılışından anlıyorsunuz, o da çok gitmek istiyor. Bütün yükleri atıp havalanmak istiyor. Ama kaldırabilecekler mi o incecik ipler, kırılgan çiçekler, küçük oyuncak balonlar bu kadını, onun içindeki dünya ağırlıklarını?

Tam o sırada dikkatimi çekiyor karşıdan bana doğru gelen adam. Belki de gözümü alıyor demeliyim. Zira orta yaşın bir hayli üstünde, kerliferli, ardında bıraktığı yıllara meydan okuyan bir zindelikle ilerleyen bu beyefendinin devinimlerinde zahmetsiz bir zarafet var. Görünmez bir zırh kuşanmış sanki onu dokunulmaz kılan, görkemli asaletini gayretsizce taşıyor. Yüz hatlarına dalıyorsunuz sonra ve gençliği nasıldı acaba diye düşünmekten alamıyorsunuz kendinizi.

Bakışlarımız birbirine değiyor, acar bir ısrarla inceliyor beni. Yüzünde katıksız bir hoşnutluk ifadesi, dostça bir tebessüm. Kaşlarım hafif havalanıyor, daha önce tanıştık mı acaba diye tarıyorum zihnimin anı defterini. Ne olur ne olmaz diyen yanım da nazik ama mesafeli bir gülücük takıyor dudaklarıma.

Duruyor bana üç adım kala. Tereddütsüz bir tavırla dile geliyor: “Hanımefendi, keşke beni bekliyor olsaydınız…”

Söyleminde ne hesap ne arayış izi var. Bir teklif değil bu, bir isyan hiç değil. Beklentisiz samimi bir paylaşım sadece, şimdiye ait. Yaşamı kabullenmek var içinde, geldiği gibi. Hissetmekten vazgeçmeden. Kendini ifade etme hakkını yitirmeden.

Hayretle mahcup bir hoşnutluk arasında bocalayan gözlerime bakıyor ve ekliyor üst gövdesi saygıyla öne doğru eğilirken: “Size güzel bir akşam dilerim.”

Ve gidiyor.

Gözlerimde bir aydınlık, içimde bir ışıltıyla bakakalıyorum ardından. Saçlarımı, etek uçlarımı kımıldatan ferah bir esinti hissediyorum birden.

Balonların ipine yapıştığım gibi havalanıveriyorum sonra.

balonlukadin

Brüksel, Şubat 2013

Aksi Bay Hein ve Acıklı Kuşkonmazları

Jürgen’la tanışmam on küsur sene öncesine dayanıyor. Patronumun emekliye ayrılmadan önce bana devrettiği dosyalardan biri şirketin Almanya’daki ofisindeki bir projenin mali raporlarının düzenlenmesine ilişkindi. Bu görev proje yöneticisiyle yılda iki kez detaylı bir koordinasyon toplantısını gerektiriyordu. Adet olduğu üzere ilkbahardaki toplantı Karlsruhe şehrindeki şubemizde, sene sonundaki de Brüksel’deki merkezimizde organize ediliyordu.

Jürgen Almanya ofisinin başındaydı. En küçük detayına kadar ezbere biliyordu senelerdir devam eden bu zorlu projeyi. Teknik konulara hakimiyeti kadar hesap kitap işlerine yatkınlığı, kıvrak zekası ve manevra kabiliyeti de hayranlık uyandırıyordu. Ekibini tüm kalbiyle destekler, çalışanlarına arka çıkardı. Bağımsız ruhluydu, şirket üst yönetimine karşı tutumu kararında bir saygı ve sadece gerektiğinde bilgilendirme prensipleriyle belirleniyordu. İnandığının arkasında durur, fikrini dobra dobra söylemekte tereddüt göstermez ve bu yüzden bazen patronlarının eleştirisine hedef olurdu. Yine de burnundan kıl aldırmazdı. Adam gibi adamdı.

Bahar toplantılarına Brüksel’den üç kişilik bir delegasyonla giderdik: Emekli olanın yerine gelen yeni patronum Adriaan, ekibimize birkaç ay önce transfer olmuş elemanımız Elke ve ben. Elke iş hayatına başladığında uzun yıllar Almanya’da Jürgen’ın ekibinde çalışmış zeki, enerjik ve son derece nüktedan bir bayandı. Jürgen onun daha on sekiz yaşındaki mini etekli halini bilirdi. Sekreterlikten başlayıp kısa zamanda kendini gösterip daha önemli görevlere yüklenmesini gururla izlemiş ve onu hep teşvik etmişti. En azından başlarda sırf bu yüzden Adriaan’ı ve beni daha yakından tanımak istediğini düşünüyordum. Elke’nin güvenli ellerde olup olmadığından emin olmak istiyordu…

Elke o sıralarda kırkların ikinci yarısında hem duruşu hem de deneyimiyle kendini kanıtlamış bir şahsiyetti. Onun şefi konumunda olan ben daha otuz beşimden yeni gün almaya başlamıştım. Adriaan ise yaşça Elke’ye daha yakın olmakla birlikte, hem ince fiziği hem de çocuksu, hatta bazen delifişek davranışlarıyla olduğundan daha genç gösteriyordu. İkimiz de ilk bakışta güven telkin etmedik sanırım ama dışa dönük yapımız ve açık sözlülüğümüz sayesinde biraz puan topladık.

Toplantıdan bir gün önce ikindi vakti varıyorduk genelde Karlsruhe’ye. Jürgen akşam dörtlü bir yemek etrafında buluşup ön hazırlık yapmayı önermişti ilk sene. Zamanla bu buluşmalar gelenekleşti ve hepimizin dört gözle beklediği eğlenceli bir merasime dönüştü.

Resmi başlardı yemekler, örnek bir Alman disipliniyle yönlendirirdi Jürgen tartışmalarımızı aperitif saatinde. Tüm belgeleri tek tek incelerdik. Ertesi gün diğer katılımcıların sorabileceği olası sorular masa üzerine yatırılır, risk faktörü yüksek meseleler hakkında konuşulurdu. Hazırlığımızın eksiksiz olduğuna kanaat getirmeden başka konulara sapmamızı engellerdi kibar ama otoriter tutumuyla.

İşi aradan çıkardıktan sonra hak ettikleri tatlının tadını çıkarmaya koyulan çocuklar gibi cıvıldamaya başlardık. Jürgen iyi yemeğe ve kaliteli şaraba meraklıydı. Her yıl değişik bir lokantada organize ettiği bu gurme buluşmaları özenle planladığı belliydi.
Adriaan’a da bana da nereden gelip nereye gitmekte olduğumuz üzerine sorular yöneltti önceleri. Karakterlerimiz ve prensiplerimizle ilgili edindiği ipuçlarından hoşnut kaldığından mı, Elke’nin yüzünün güldüğünü gördüğünden mi bilinmez, bize karşı tavrı zamanla yumuşadı. Artık sorguda gibi hissetmiyordum, hatta ara ara ben de onun düşüncelerini deşme fırsatı bulabiliyordum.

Zor sorularına düpedüz cevap veren insanlara saygısı vardı. Benim de dilimdekinin içimdekinden ayrı düşmediğini anlaması çok zaman almadı. Anlattıklarıma dikkatle kulak kabartırken gözlerinde muzip ışıltıların yanıp söndüğünü gözlemlemeye başladığımda rahatladım ve hemen sonrasında da karşı atağa geçtim. Soru yağmurumda şaşaladı ama ürkmedi. “Bak şu çitlembik kıza” diyordu bakışları “yaman çıktı.”

Eğrisiyle doğrusuyla anlatıyordu iş hayatını. Gerçekçiydi çıkarımları. Bazen haşindi. Mükemmeliyetçi tarafının tatmin olması zordu. O yüzden eleştirmeyi ve ondan bundan şikayet etmeyi tarz haline getirmişti. Bu konudaki görüşlerini dillendirirken de yüzü iyice asılır, sesi kalınlaşır, el kol hareketleri sertleşirdi.

Birgün, Jürgen kendini yine böyle ateşli bir söyleme kaptırmışken kendimi tutamadım ve bariz kıkırdadım. “Niye gülüyorsunuz genç bayan? Nedir komik olan?” diye sorguladı saniyesinde. “Pamuk Prenses’in hikayesindeki Aksi karakterine ne kadar benziyorsun!” dedim, “tabii cüce kısmı hariç!”. Adriaan ve Elke soluklarını tuttular. Volkan gibi patlaması beklenen Jürgen kendine rağmen gülümsedi: “Doğruluk payı var söylediklerinde” dedi.

Aksi zamanla onun lakabı haline geldi. Biz unutsak onun hatırlatmasından bu sıfatı tuhaf bir hoşnutlukla benimsediği sonucunu çıkardık. Bana yazdığı elektronik postaları artık “Aksi Jürgen” ya da sadece “Aksi” diye imzalıyordu. Birbirimize kanımız iyice kaynamaya başlamıştı.

Adriaan Almancayı anadili gibi şakıyordu. Benim üniversite yıllarından kalma bir aşinalığım vardı, söyleneni iyi kötü takip edebiliyordum ama konuşmaya cesaretim yoktu. O üçü bazen kaptırıp Almanca devam ederlerdi sohbete ama benim uzun zaman devre dışı kalmamam için hep kararında tutarlardı bu molaları.

Bir sonbahar Brüksel toplantımızın arifesinde Almanya’daki geleneğimizi koruyup bir akşam yemeği organize edelim dedik. “Bana yer beğendirmek zordur, Deniz… Size iyi şanslar dilerim” diye meydan okudu hemen. Blöfünü gördüm, daha önce hiç gitmediği bir lokantada yer ayırttım. Dördümüz birada hem değişik gastronomik bir deneyim yaşadık, hem de yine çok gülüp çok paylaştık. Karlsruhe’den attığı mesajda “Organizasyon için içtenlikle teşekkür ederim…” diyordu “…bana bilmediğim bir şey öğrettin!”. İmza: Yaşlı Dostun Aksi.

Jürgen zamanla iyice bizden biri haline geliyordu ama özel hayatı hala Elke dışındakiler için bir sırdı. Sanırım yaşamının o boyutundan bahis açabilmesi için daha uzun soluklu bir dostluk ön koşul teşkil ediyordu. Hiç üstüne gitmedim ama onu dertli gördüğüm bir dönemde biraz didikledim Elke’yi. En az Jürgen kadar disiplinli, insanların özel hayatlarına saygılı bir kişiliğe sahip olan dostum zorlandı epey beni yanıtlamadan evvel. Sonra samimi endişeme hürmetinden sanırım, Jürgen’ın eşinin kanser tedavisi gördüğünü ve durumunun ciddi olduğunu söyledi. Yüreğim büzüştü sahnelerde dimdik duran Bay Hein’in kulisindeki trajediyi öğrenince.

Kendi gündeme getirene dek de bilmiyormuş gibi davrandım. Birgün birkaç cümleyle özetledi durumu. Ve bu meseleyle ilgili konuşmanın onun için çok keder verici olduğun altını çizdi. “Bil ve sus” demeye getiriyordu. Saygı duydum kararına, tek kelime etmedik bu konuda, vefat haberini alana kadar.

Eşini toprağa verdikten sonraki günlerde omuzları çökmüştü, yükü ağırdı. Biri erkek diğeri kız iki evladından da o sıralar bahsetmeye başladı. Kızı Amerika’da doktora yapıyordu, onunla gurur duyduğu çok açıktı. Oğlu hala bu kıtadaydı ama aynı şehirde yaşamıyorlardı. Gençler neyseki babalarını sık sık yokluyor, destek oluyorlardı.

* * * *

Bir bahar Karlsruhe toplantısına günler kala Jürgen bizi bu kez evinde ağırlamak istediğini açıkladı. Gurme kişiliğinin ardında hamarat bir aşçının gizlendiğini tahmin etmek zor değildi. Üstelik kuşkonmaz zamanıydı, Karlsruhe’nin biraz dışındaki evinin yakınlarında da yerel üreticiler vardı. Gidip bizzat kendisi oralardan alacaktı kuşkonmazları ve usulüne göre beyaz sosuyla pişirecekti.

Seneler sonra hem de hiç beklemediğimiz bir anda Jürgen’ın evinin kapılarının bizlere açılmasına şaşırdık ama sevindik de. Elke birkaç gün önceden arabayla gitmeyi planlıyordu Almanya’ya, Karlsruhe’de yaşayan annesini ziyaret edecekti. Adriaan’la ben trenle seyahat etmeye karar verdik.

Jürgen bizi istasyonda karşılayacağını bildirdi. Yaptığı ince plan doğrultusunda istasyondan birlikte kuşkonmaz alışverişine gidecek, oradan da evine geçecektik. Elke sonradan kendi arabasıyla gelecekti. Varış saatimizi ve trenle ilgili diğer detayları Bay Hein’e günler önceden bildirdik. Ne var ki aktarma sırasında ufak bir rötarımız oldu. Beklenilen saatten on beş dakika kadar geç vardık gara.

Jürgen’ı haberdar edelim dedik ama cep telefonu sahibi olup da kendi numarasını dahi bilmeyen insanlardandı o. Çoğunluk yanına da almazdı cebini, ya da alsa da kapalı tutardı. “O alet benim ihtiyacım için, bana hizmet etmeli” derdi. İstediğinde açıp kullanacakmış, müsait olmadığı zamanlarda bayılmadığı insanların onu arayıp bulmalarının ona hiç bir yararı yokmuş. Ofisi aradık, sekreterini ama o da eve gitmiş. Gerçi kadıncağızı bulsak da Jürgen’a nasıl haber uçuracağız belli değil. Ne yapalım, on beş dakikadan bir şey çıkmaz, en fazla biraz bekler, iki söylenir, atlatır dedik.

İstasyona vardık. Sağa baktık, sola baktık. Jürgen yok. Her metrekaresini tekrar tekrar taradık mekanın. Yok. O kadar düzenli, o kadar dakik bir insan ki, verdiği sözü tutmaması mümkün değil. Aklımıza felaket senaryoları gelmeye başladı. Ama kimi arayıp soracağız bilmiyoruz. Elke’yi çaldırdık telaşla. Durumu anlattık. Benim o sırada aklım sürekli en kötüye çalışıyor, gözümün önünde dramatik sahneler: Kalp krizi geçirmiş Jürgen, yok trafik kazası belki de, acilen ambulansla hastaneye kaldırılmış… Adriaan çaktırmıyor ama sararmaya başladı hafiften.

Elke kontrollü, sakin. “Çıldırdınız mı?” diyor. “Yoktur bir şey…”

“Eee, nerede kaldı o zaman? Niye gelmedi?” diye ısrar ediyoruz. Elke kaç dakika rötar yaptığımızı soruyor, sonra da “geç kalırsa kuşkonmazlar satılır biter diye korkmuş olabilir” diyor. Adriaan ile “nasıl yani?” der gibi birbirimize bakıyoruz. “Yok artık!”

Elke devam ediyor: “Evin adresi var mı sizde?”

“Tamam, o zaman ya banliyö trenine atlayın, ya da bir zahmet bir taksi çevirin ve gidin. Size garanti ediyorum, siz oraya varana kadar o da eve dönmüş olacak…”

Uzun bir tereddütten sonra başa gelen çekilir edasıyla yola çıkıyoruz yeniden. İkimizde de yeni bir tren macerasını çekecek güç kalmamış, ilk bulduğumuz taksiye atlıyoruz. Parası neyse vereceğiz.

Yol uzun. Şoku da atlatamadık. Ara ara sinirlenip, insaf, insan nasıl on beş dakika beklemez ki? diye delleniyoruz. Sonra Elke’nin soğukkanlı açıklamalarına rağmen ya gerçekten acil bir durum varsa diye endişeleniyoruz. Derken gömülüyoruz sessizliğe.

Jürgen’ın evinin olduğu bölgeye geldiğimizde küçük yollara sapıyor taksi. Yavaşlıyor. Biz de, fırsat bu fırsat, camı aralıyoruz ve o an ilk kez fark ediyoruz masmavi gökyüzünü ve yazın müjdeleyicisi bu baştan çıkarıcı bahar havasını. Sağlı sollu tarlalar içinden geçiyoruz, tabelalar dikkatimizi çekiyor sonra; kuşkonmaz üreticilerinin reklam panoları! Birikmiş bütün stresimiz vahşice patlıyor kahkahalarımızda, “umalım ki en tazelerini bulmuş almış olsun!” diye gürlüyor Adriaan, ses tonu hem nüktedan hem tehditkar.

Cep telefonum çalıyor, açıyorum: Elke. Merak etmeyin demek için aramış, Jürgen’la konuşmuş. Aynen tahmin ettiği gibi kuşkonmazların peşine gitmişmiş, şimdi de eve dönmüş. Güzel bir şişe şampanyası varmış, soğutmaya başlamış. İçince serinleyip sakinleşecekmişiz, sinir filan kalmazmış…

Jürgen’ın evinin önüne vardığımızda hala içimizde karışık duygular kaynaşıyor. Hain hain sırıtarak açıyor kapıyı… “Pişkinliğin de bir sınırı var, insan ektiği için bir özür diler hiç olmazsa” diyor Adriaan sitem dolu sesiyle… Bay Hein’in kahkahaları sokağı çınlatıyor.

“Deniz, Adriaan, sizi sonunda evimde ağırlayabilmek ne müthiş zevk! Yalnız şu anda yüzlerinizdeki acılı ifadeyi görebilseydiniz, siz de en az benim kadar gülerdiniz!” diyor.

Bu nasıl iş der gibi bakışıyoruz Adriaan’la ve ikimiz bir ağızdan sesleniyoruz: “Nerede kuzum şu şampanya şişesi?”

Akşamın kalan kısmı o saate kadar çektiğimiz azapları unutturacak kadar güzel. Elke de aramızda katıldıktan sonra iyice gevşeyip kendimizi akışa bırakıyoruz. Jürgen hem harika bir ev sahibi, hem de maharetli bir aşçı. Yalnız şu meşhur kuşkonmazlar değil, yemeklerine koyduğu her malzeme itinayla seçilmiş. Belli ki son bir kaç günü bölgenin pazarlarını ve dükkanlarını taramak ve en tazesini, en lezzetlisini bulmak için geçirmiş. Bir senfoni gibi bestelemiş sanki o sofrayı, her yemeğin ilginç bir macerası var masaya gelmeden önce yaşadığı, herbiri özel bir çeşit şarapla eşleştirilmiş.

Başlangıçla ana yemek arasındaki molada “benimle bahçeye çıkmak ister misin?” diye soruyor. Az sonra servis edeceği et yemeğinin üstünü taze otlarla süslemek istiyormuş. Maydanoz, kekik, nane, fesleğen, ne isterseniz var küçük bitki bahçesinde. İhtiyacı olanlardan toplarken “eşim de severdi toprakla haşır neşir olmayı” diyor ansızın. Gözlerinin içine bakıyorum. Dilimin ucuna gelenleri söyleyemeden. “Onsuz yaşamak zor, ama merak etme alışacağım er geç” diye devam ediyor. Sevgi gösterilerini sevmediğini biliyorum, onun için sessizliğimde sabrediyorum. Gözlerimde şefkatim. Kısa bir iç çekişin ardından mırıltıya yakın bir sesle ekliyor: “Çok acı çekti çok.”

* * * *

Kuşkonmaz ziyafetinden bir sene kadar sonra aynı ekip bu kez Jürgen’ın veda resepsiyonuna katılmak için gidiyoruz Almanya’ya. Ofisin kafeteryasında organize edilen davette çalışma arkadaşları, emekli dostları ve kızı Elisabeth var. Konukların çoğu Alman, kalan kısmı da akıcı Almanca konuşuyor. Ben hariç.

Veda konuşmasından hemen önce yanıma geliyor. “Hitabımı ana dilimde yapmak istiyorum, ama heyecanlanıp hızlı konuşabilirim. O yüzden belki tam takip edemezsin diye senin için İngilizce çevirisini hazırladım” diyor ve elime iki sayfa A4 kağıdı tutuşturuyor. Bakıyorum her sayfa iki kolona bölünmüş, ilkine Almanca, ikincisine İngilizce metin yerleştirilmiş, akışı kaçırmamam için. Bu özel ilgi içime dokunuyor. Tek söz etmeme izin vermeden kayboluyor ortalıktan, bakıyorum kürsüde nutkuna başlamış bile…

jhspeech

Elisabeth ile konuşuyoruz sonra. “Bana sizden çok bahsetti” diyor “hep tanıştırmak istiyordu, bugüne kısmetmiş…” Şaşırıyorum biraz, ev ortamında iş insanlarından söz açtığını hayal etmemişim herhalde. “Biliyor musunuz” diye devam ediyor Elisabeth “bugün salona girdiğiniz anda tanıdım sizi, çok güzel betimlemiş babam, aynı hayalimde canlandırdığım gibi çıktınız…”

* * * *

Jürgen’ın emeklilik döneminde de ara ara haberleşmeye devam ettik. Bir mesajında şöyle yazmıştı:

“Zaman nasıl geçiyor. Bir baktım altı ay olmuş emekli olalı. Düşünüyorum da, şanımıza yaraşır bir veda partisi yaptık, öyle değil mi? Sana da geldiğin için tekrar teşekkür etmek istedim.

İnsanlar işi özlüyor muyum diye soruyorlar, hayır deyince de şaşırıyorlar. Oysa hayatta herşeyin bir zamanı var. Geriye dönüp bakmamak lazım.

Ama itiraf ediyorum, unutamadığım tablolar geçiyor bazen gözümün önünden. Evimin eşiğinde durduğunuz o gün senin ve Adriaan’ın yüz ifadeleriniz mesela. Kızma ama hala katıla katıla gülüyorum anımsadıkça…”

Sonraki bir mesajında bazı sağlık problemleri olduğundan bahsetmişti kısaca, yürüme zorluğu çektiğini yazmıştı. Biraz endişelendim. Onu yüreklendirmek için “Brüksel’e yolun düşerse sana yeni bir lokanta daha öğreteyim” çağrısında bulundum ama sesi çıkmadı.

Sessizlik uzayınca evham yaptım. Elke’yi sıkıştırdım yine. Önce renk vermedi ama sonra Jürgen’ın kemoterapi tedavisi gördüğünü ama bunun bilinmesini istemediğini anlattı. Kor düştü yüreğime.

Uzun süre başımı duvarlara vurduktan sonra elimden gelen tek şeyi yapıp ona uzunca bir mesaj döşendim. Elisabeth’in elektronik posta adresini almıştım neyseki tanıştığımızda. Ona da kopyaladım yazdıklarımı.

Haftalar sonra kendi elinden çıkmış bir mesajla geri döndü bana eski dostum.

“Deniz, dokunaklı sözlerin için çok teşekkür ederim. Canıma okuyan sarsıcı bir süreçten geçtim. Bana “Aksi” lakabımı bile unutturan acılar yaşadım. Ama şimdi daha iyiyim. Lütfen üzülme, toparladım sayılır.”

İçim hiç rahat değildi. Yazmaya devam ettim ona, aramızdaki dostluk bağı canlı kaldığı sürece hastalığa da beraber meydan okuyabiliriz inancıyla.

Günün birinde daha uzun bir mesaj aldım Bay Hein’dan:

“Günler geçiyor, birlikte bir kuşkonmaz yeme şansımızın bile olmaması ne kötü… Hastaneden çıktıktan hemen sonra sana yazdığımda daha iyimserdim. Biran önce ayaklanıp Brüksel’e ziyaretinize gelmeyi ümit ediyordum.

Ne var ki hastalık boş durmamış, ilerlemiş. Sonrası ben diyeyim radyasyon, sen de kemoterapi… Ağrılarım dinmiyor, yan etkiler de cabası. Bir hafta iyi geçiyor, ertesi iki hafta yerlerde sürünüyorum. Tedaviye devam edip etmemek konusunda ciddi şüphelerim var.

İyi haber şu ki, Elisabeth kendine Paris’teki bir üniversite de gönlüne göre bir iş ayarladı. Bu benim açımdan bakıldığında hafta sonları görüşebilmemiz anlamına geliyor. Oğlum Peter da Münih’e yerleşti, Japon bir kız arkadaşı varmış. Tanışmak için can atıyorum…

Ya sen? Sen nasılsın Deniz?

Biliyor musun, bazı geceler rüyalarımda sen, Elke ve Adriaan’la yeniden buluştuğumuzu görüyorum.

Yaşlı dostundan en içten sevgilerle…”

Ekrana bakakaldım. Gözyaşlarımı kendi hallerine bıraktım, şimdi ağlamazsam ne için ağlayacağım? Kendinden bahsetmeyi sevmeyen Jürgen mı bu duygu yüklü satırları yazan? Çok derinlerde bir yerlerde belliki. Kör bir karanlığın içinde.

* * * *

Aradan geçen yıllarda Adriaan, Elke ve ben aynı iş yerinde farklı görevler üstlenmiştik. Artık resmi anlamda bir ekip değildik ama Bay Hein için yeniden birlikte harekete geçtik. Dostumuzu acilen ziyarete etme kararı aldık.

Jürgen’a rüyalarını gerçek yapacağız diyen bir mesaj daha attım. Hafif ve esprili bir dille yazmak istiyordum ama içim öylesine ağırdı ki kalemin çarpılıyordu ister istemez. Plan bir öğleden sonra yola çıkmak, akşam yemek vaktinde orada olmak, ertesi gün de geri dönmek üstüne kuruldu. Lokanta seçimini her zamanki gibi ev sahibimize bıraktık.

Bize yemek rezervasyonunu yaptığını, bizim için de kendi evinin yakınlarındaki küçük bir butik otelde üç oda ayırttığını müjdeledi.

Soğuk bir kış öğleden sonrasında Adriaan’ın arabasıyla yola çıktık. Senelerce eteklerimiz zil çalarak kat etmeyi alıştığımız bu mesafeyi bir işkence gibi yaşadık. Ağzımızı bıçak açmıyordu. Şansımıza sağanak yağmurdan yol çalışmasına kadar her türlü terslik de bizi buldu. Sabrımız ve cesaretimiz deneniyordu sanki.

Hesapladığımız saatten epeyce geç vardık otele. Elke ile Bay Hein’a moral olsun diye şık giyinmeye karar vermiştik. Ancak rötardan dolayı üstümüzü değiştirmek için sadece birkaç dakikamız vardı, elimizden geleni yaptık. Hediyelerimizi yüklendik ve Jürgen’ın kapısına dayandık.

Yüreğim deli gibi çarpıyordu. Elke ara ara onu görmüştü geçen zamanda, beni de hazırlamaya çalışıyordu: “Kilo verdi, saçları kesik, eskiye göre çok daha yaşlı görünüyor, ağır hareket ediyor. Şaşırmamalısın… Bakakalmamaya çalış lütfen…” Sözleri aklımda dönüp duruyor, düşündükçe geriliyorum, hatta korkarım paniğe kapılıyorum. Allahım, buraya kadar geldik, nolur saçmalamayayım. Ortalık yerde hıçkırıklara filan boğulmayayım.

Zili çalmamızla kapının açılması arasındaki o süreç çıldırasıya uzun, azap dolu. Soğuk rüzgarda titriyor içim. Yıllar önceki o pırıltılı bahar akşamını anımsıyorum. Aynı eşikte bambaşka duygularla dolu olarak durduğumu. Kuşkonmazlara tercih edildiğimizi düşünüp hiddetlenmiştim o zaman, ne saçma, ne anlamsız geliyor şimdi o tepkim.

“Nerede kaldınız? Bu kadar da gecikilmez ki?” tiradıyla karşılıyor bizi kapıyı açtığında. Sesine azar tınısı yerleştirmek istiyor ama devinimlerindeki uçarı heyecan ele veriyor gerçek hislerini. Evet, çok başkalaşmış, hayli yıpranmış görünüyor yüzü, gövdesi. Derinlerimden bir haykırış yükseliyor, usulca kavrayıp geri koyuyorum yuvasına.

“Aperitifi burada alırız diye düşünmüştüm ama biran önce gitmezsek rezervasyonumuzu kaybedebiliriz. Onun için hemen çıkmayı öneriyorum” diyor. Tepkilerimizi inceliyor, belki neye uğradığını şaşırmış halimizden “ama hızlıca içeriz derseniz, birer kadeh ikram edeyim” diye değiştiriyor önerisini. Üçümüz de kafa sallıyoruz, boğazımız kuru, yüreklerimiz kıskaçta.

Güzelim şampanyasını neredeyse fondip yaptığımızı görünce biraz endişeyle bakıyor bize. Havayı dağıtmak için hediye merasimine geçmeyi öneriyorum. Kısa bir süre sonra da yola çıkmak için hazırız.

Adriaan rahat içki içebilsin diye restorana gidiş ve dönüş için taksi ayarladığını bildiriyor. İtiraz kabul etmiyor. Bedeli bile ödendi, hesap kapandı diyor. Üstelik araba kapıda bekliyor. Jürgen şoförün yanına oturuyor, biz arkaya diziliyoruz. Gecenin karanlığına gömüyorum yüzümü.

Biz yakınlarda bir lokantaya gitmeyi beklerken bakıyoruz karayoluna sapıyor şoförümüz. Şaşkınlığımızı sezip açıklıyor: “Eskiden beri yemeği içmeyi severim bilirsiniz. Bu hastalıktan sonra da dedim ki kendime madem paran var, çok şükür, damak tadın da yerinde, yakın çevredeki en iyi lokantaların bir taramasını yap, sonra da tek tek git dene, keyfini sür.” Bizi de daha önce gidip beğendiği bir yere götürüyor anladık.

Kırk dakikalık bir yolculuktan sonra harika bir mekana varıyoruz. İçeri adım attığınız andan itibaren sizi büyüleyen, masa düzeninden servisine, yemek seçeneklerinden ambiyansına kadar her detayında emek ve itina saklı bir mabet burası. Bay Hein da tanınıyor belli ki, masamız salonun prestijli bir köşesinde, özel ihtimam görüyoruz personelden. Hiçbir eksiğimiz yok. Baştan da kuralları belirliyor: “Davetlimsiniz, lütfen hesap anında gereksizce takışmayalım…”

Jürgen bizimleyken kendine kısıtlamalar getirmemek adına bütün hafta hem yediğine hem içtiğine son derece dikkat ettiğini anlatıyor. Bu gece yasak yok. Bu gece sınır tanımıyor. Kederi unutacağız. Sadece biz olacağız.

Kendi deyimiyle “aradan çıkarmak için” sağlık durumuna ilişkin son haberleri paylaşıyor. Sonu belli bu hikayenin demeye getiriyor, “tedaviyle bu süreci daha az acılı hale getirmeye uğraşıyorlar, hepsi bu”. Ve parantezi kapatıyor. “İş yerindeki gidişattan bahsedin hadi biraz” diyor, son dedikoduları soruyor. Zor, hatta imkansız gibi geliyor ama dörtlü ritmimizi buluyoruz ilerleyen saatlerde. Hepimiz içten emek verdik o akşamı yoktan var etmek için, andımız var, tadına varacağız.

Gece yarısına doğru taksiye sinyal vermek için iznimizi rica ediyor. Bu saate kadar dayanması mucize gibi geliyor bana. Çok yoruldu ama mesut.

Son umuda tutunmak gibi dönüş yolumuz. Birbirimize yaslanıp sohbetimizi canlı tutmayı başarıyoruz. Ortak geçmişimizin “en iyilerini” yadediyoruz. Şerefimizle tamamlayacağız bu macerayı.

Bay Hein’in kapısına geldiğimizde ürperiyorum. Çok çetin bir an. Kaskatı kesildim ve gariptir her an parçalara bölünüp un ufak olacakmışım gibi hissediyorum. Elke ve Adriaan arka arkaya veda ediyorlar. Sıra bana geldiğinde ona doğru bir adım atıyorum.

Bunun dostuma son sarılışım olduğunu biliyorum. Korkarım o da biliyor.

* * * *

Jürgen’ı bu ziyaretimizden çok kısa bir süre sonra kaybettik.

Hala kuşkonmaz yerken dolar bazen gözlerim.

Dün beni kızdırmak için yolladığı eski bir mesaj geçti elime:

“Az önce kuşkonmaz pişirdim, içine de gözyaşlarımın tuzunu akıttım…………………………………………………………………………………………………………………….

Not: Olur da anlamadıysan yukarıdaki noktalar gözyaşlarımı sembolize ediyor 🙂

Yaşlı Dostun Aksi”

Brüksel, Ocak 2013

Not: Yukarıdaki hikayede adı geçen kurum ve kişiler tamamen hayal ürünüdür, gerçek hayatla olası benzerlikler yürek yakıcı bir tesadüften ibarettir.

Bir(tek)sen

 birsen

Bu kaçıncı taksi beni İstanbul Atatürk Havalimanı’na götüren? Hava da bana nispet yaparmışçasına güzel. Gökyüzü masmavi.  Camı indiriyorum biraz, martı sesleri çalınıyor kulağıma.  Deniz göz kırpıyor. Ayrılığın hüznü sardı saracak. 

Şoförümü inceliyorum.  Kırk yaşlarında, esmer ve zayıf bir adam direksiyondaki. Mahzun biraz. Boğuk sesinde keder ve sigara dumanı kokusu var.

 “Yolculuk nereye? Kaç sene oldu yaban ellere yerleşeli?  İyi etmişsin, kurtarmışsın kendini, dönme bence geriye” girizgahını takiben huzursuz bir suskunlukta bekleşiyoruz bir süre.

Neden sonra tereddüt yüklü derin bir nefes alıp “Kusura bakmazsan bir maruzatım var” diyor.  “Birsen isminde birini tanıyor musun Belçika’da?”

“Hangi şehirde?” diye soruyorum, “Soyadı ne?”

 Liège’de oturuyormuş. Soyadını bilmiyor, evlenince değişmiş haliyle.

Öyle bir içli söylüyor ki o son cümleyi, sözcüklerine yüklediği ağırlıktan biliyorum, eminim.  Bu kadın hayatının aşkı. Birsen onun gündüz düşlerinde ve gece rüyalarında. Hep.  Hala.  Belçika’ya göçmesini de hazmedememiş, başkasıyla evlenmesini de. Yeni soyadını duymuşsa da anında unutmuş, hem zaten ona ne? O kendi yaşadığını biliyor, gerisi hikaye.

“Ben Brüksel’de yaşıyorum” diyorum, “…Liège’de de tanıdığım kimse yok”.

Çöküyor omuzları. Konu değiştirmeye çabalıyor acemi bir manevrayla: Ne okudum? Nerede çalışıyorum? Ailem Türkiye’de mi kaldı?

Biraz anlatıyorum, çok detayına girmeden. Eğitimimden bahsettiğimiz noktada “…annem ve babam erken vefat ettiler ama ağabeyim sağolsun bana sahip çıktı, okutuyordu” diye giriyor araya.

“Çok da iyi bir öğrenciydim, hem zekiydim, hem sıkı çalışırdım. Üniversite sınavına şevkle hazırlanıyordum. Hayalim sizin gibi mühendislik okumaktı. Ağabeyime de emeklerini boşa çıkarmayacağımı kanıtlamak istiyordum.”

“O yıllarda nasıl da mutluydum. Gençtim, hayat henüz yazılıp çizilmemişti, karalanmamıştı.  Kırmızı halı gibi serilmiş duruyordu önümde, basmaya kıyamazdım.”

“Sonra, Birsen vardı, aşıktık birbirimize.  Hayallerimiz vardı, hayallerimiz ortaktı. O sevdanın coşkusuyla dört elle sarılıyordum yaptığım her işe. Engel tanımıyordum.”

Konunun dönüp dolaşıp Birsen’e bağlanması ilgimi çekiyor. Sesinin o ismi telaffuz ederkenki titreyişi teslim alıyor beni. Sahil yolundaki trafik de, Brüksel uçağım da siliniyor aklımdan. Aşk muazzam bir duygu, bahsi bile zangır zangır titretiyor insanı.

Şoförüm kendi dünyasında, eskilerde, derinlerde bir yerde. Taşmış bir nehri çağrıştırıyor anlatımı.  Susmak da geri adım atmak da onun elinde değil artık.

“Üniversite sınavından bir gün önce terk etti beni Birsen. Durduk yere ve birdenbire.  Gece aldım kutu biraları, gittim Boğaz kıyısına. O saate kadar ağzıma alkol koymamıştım üstelik. Ben ağladım, İstanbul seyretti. O içlendikçe ben içtim. Bağrım yandı be Abla. Niye terk edildim bilemedim.”

“Ertesi gün sınavda göçtüm tabii. Uykusuzdum, akşamdan kalmaydım, yüreğimin hıçkırıklarından düşüncelerimin sesini duyamadım. Abime, yengeme çok mahcup oldum.  Benim için o kadar fedakarlık yaptılar, ben onlara karşı olan insanlık görevimi yerine getiremedim. Küçüldüm gözlerinde, bildiğin gibi değil, çok nefret ettim kendimden.”

“Birsen’e ne oldu?” diyorum arka koltuktan en kısık sesimle.

“Başka birine kaymış gönlü o ara, ben aşkımdan görememişim meğer. Yaşça da bizden büyüktü adam, maddi durumu da fena değilmiş. Kıydı nikahı iki ay içinde, taktı koluna sevdiğimi, ver elini Belçika…”

“Peki sonra siz ne yaptınız? Ertesi sene üniversite sınavına girmediniz mi?”

“Yok girmedim, hatamı tamir etmek adına hemen bir baltaya sap olup aile bütçesine katkıda bulunma telaşına düştüm. Okuyamadım belki ama kafe işletmeciliğinden lokantacılığa, ticaretten inşaata her işe bulaştım. İyi de para kazandım. Taksici deyip geçme, bu araba benim, şoförlüğü de biraz zevkine yapıyorum.”

“Evlendiniz mi peki?” diye soruyorum çekinerek. Bana düşmez biliyorum bu yarayı deşmek ama meraklı bir romantik saklı derinlerimde…

“Mümkün mü?” diye yükseliyor sesi. “Birsen varken başka kadını görür mü benim gözüm? İçim bunca zaman onunla doluyken bir yabancıya nasıl açarım kapılarımı?”

“Ama o başkasını seçti gitti” diyesim var.  Dile dökemiyorum ama o okuyor düşüncelerimi…

“Biliyorum Abla, düpedüz budala yerine koyulmak belki aşk dedikleri. Gel gör ki, bu hissiyatın gerçek güzelliğini onu yıllarca koynunda saklayan, emek emek büyüten bilir ancak” diyor.

Susuyoruz karşılıklı ama o biliyor bu benim saygı duruşum ona, sevdasına.

Neden sonra canlanıyor. “Biliyor musun, geçende aradı beni” diyor aniden. Soluğumu tutuyorum…

“Kocasıyla arası iyi değilmiş. Yıllardır mutsuzmuş. Bana yaptıkları için de çok pişmanmış. Gel dersen herşeyi yüzüstü bırakır gelirim, seni terk ettiğim noktada ters gitmeye başladı zaten hayatım dedi bana.”

“Siz ne cevap verdiniz?” diye soruyorum bir yarışma programı resmiyetiyle. Oysa bu kadar mahrem bir konuyu konuştuğum kişiye sen diyesim var ivedilikle.

“Olmaz Abla, geçti artık. Yakışmaz bize geri adım atmak bunca yıl sonra. Mutlu olsun isterim ama.  Bir ihtiyacı varsa, yardımcı olmak isterim elimden gelirse. İyi insandır aslında Birsen, bakma bu yaptıklarına, çok şaheser kızdır…”

*           *           *           *

Havaalanına gelmişiz. Borcumu öderken bir yandan da kendi dünyama dönmeye çabalıyorum. Ama siluetler volta atıyor zihnimin avlusunda. Boğaza karşı biraları deviren saf ve iyi niyetli bir çocuk var aralarında. Nasıl zamanla dönüştü bu karşımdaki melankolik orta yaşlı adama? Liège’de mutsuz bir kadın var aklımda. Gerçekten pişman oldu mu acaba? Yoksa içten pazarlıklı sahtekarın teki miydi baştan beri? Aklımda aşk var.  Dünyaya ve zamana kafa tutan.

Tam inerken arabadan “Abla sağol” diyor, “…uzun zamandır kimseye bahis açmamıştım Birsen’den, iyi geldi seninle konuşmak…”

“Güzel de dinliyorsun öyle biliyor musun, usul usul.  Yüreğine sağlık.”

Senin de güzel kardeşim, senin de yüreğine sağlık.

 

Brüksel,Ocak 2013

Bugün

bugun

Gelen

Gidenin gölgesinde

Kurtuluş

Acıtır

Gönüllü tutsaklık sürerken

Yaşam

Yitirilene rağmen

Ses

Boğuk, sineye çekerken

Aşk

Öksüz

Zaman

Tetikte

İsyan

Yorgun

Gelen

Hep gidenin gölgesinde

 

 

Brüksel, Ocak 2013

Güldane’nin Gözüne Görünenler

guldaneeyes 

Güldane ve arkadaşları bizimle aynı iş yerinde hizmet veriyorlar. Ama çalışma saatlerimiz çakışmadığından çoğunluk birbirine teğet geçer yaşamlarımız. Bizim mühim toplantılarımız, çok sesli telefon görüşmelerimiz, bitmek bilmez elektronik postalarımız ve karmaşık raporlarımızla doldurduğumuz günlerimiz sonlandığında onlar şirketin servisleriyle gelirler. Ofisleri, toplantı salonlarını, mutfak ve tuvaletleri temizlerler akşamın geç saatlerine kadar. Bu sayede ertesi sabah işe vardığımızda çöplerimiz boşaltılmış, masalarımızın tozu alınmış, tuvaletlerimiz parlatılmıştır. Üstünde düşünmezseniz de sorgusuz benimsersiniz bu sistemi; varsayın ki sihirli bir el değmiş buralara sizin yokluğunuzda. Kara kutuda ne yaşanmışsa yaşanmıştır, size olumlu sonuçlarının tadını çıkarmak düşer sadece.  Gel keyfim gel…

 *           *           *           *

Dört buçuk sene kadar önce yeni görevime başladığımda işyerinin “5. kat” diye tanımlanan ve Genel Müdür’e yakın olması dolayısıyla da biraz korku, biraz prestij, biraz da mesafeyle anılan kısmındaki bir büroya yerleştim.  Üstünde iri ve tehditkar harflerle “Genel Müdür” yazan esmer masif bir kapının arkasında gizli birkaç ofis, bir toplantı salonu, bir küçük mutfak ve tuvaletlerden oluşan bir birimin parçasıydım artık.

Girişten toplantı odasına doğru uzanan ana koridorda organizasyonun kuruluşundan bu yana burada görev yapan Genel Müdürlerin siyah beyaz portrelerinin asılı olması ortama garip bir resmiyet ve ağırlık katardı. Öyleki buraya ilk gelişinizde hazırlıksız yakalanır, bu önemli şahsiyetlerin hepsi sizi inceliyormuş gibi bir hisse kapılır, kendinize çeki düzen verme ihtiyacı duyardınız.

Kısa zamanda öğrendim ki VIP konukların da ağırlandığı bu ünitenin düzenine hayli özen gösteriliyor.  Dolayısıyla ekibin en güvenilir ve becerikli temizlik görevlisi de burada çalıştırılıyor. Güldane her akşam sekiz civarında, el ayak çekildikten sonra geliyor.  Toz alıyor, çöpleri topluyor, mutfağı ve tuvaletleri düzene sokuyor. Bir de elektrik süpürgesiyle geçiyor halıların üstünden çıkmadan.

Kendi mesai saatinde ortalıkta başkalarının olmamasına alışmış. Belli bir rutini var yılların deneyimiyle geliştirdiği, onu harfiyen uyguluyor.  Biraz “buralar benden sorulur” havası var hareketlerinde ama kendine güveni çıkardığı kaliteli işin kabul görmesinden kaynaklanıyor. Yoksa onu beşinci katta tutarlar mı bunca zaman?

*           *           *           *

Ben geç saatlere dek ofiste çalışmayı adet haline getirince Güldane  ile neredeyse her gün karşılaşır olmuştuk. Önceleri sadece selamlaşma boyutundaydı iletişimimiz.  Saygılı ama kısa soluklu bir “bonsoir” ile birbirimizin varlığını onaylıyorduk ama kimse kimsenin yoluna çıkmıyordu sonrasında.  O ben rahat çalışayım diye kapımı örter, gider diğer yerleri temizler, oralardaki işi bitene kadar da benim bir zahmet toparlanıp yola düzüleceğimi umardı.

Belçika’da doğmuş olduğundan Fransızcası akıcı ve aksansızdı. Adını da daha bilmediğimden onun Türk olduğunu anlamam epey zaman aldı. Bir akşam nasıl olduysa biraz daha uzunca konuştuk ve ben o saate kadar kabalık ettiğimi düşünerek kendimi tanıttım. Onun adının Güldane olduğunu işitince de “Aa, siz Türk müsünüz? Niye daha önce söylemediniz?” diye sordum. Benim ismim odamın girişindeki küçük levhada yazdığından şimdiye görmüş olmalı diye düşünüyordum.

“Ne bileyim…” dedi “…belki ilgilenmezsiniz diye herhalde”. İlk kez daha dikkatle baktım ona, otuzlu yaşların ortasında tahminin, orta boylu, esmer, hafif topluca bir kadın. Yanakları al al oluyor, gözlerinde zeka kıvılcımları yanıp sönüyor konuştukça.  Kocasından bahsetti biraz, iki tane de kızı var ortaokul çağında. Erken anne olmuş diye düşündüğümü anımsıyorum.

Bana da biriki sorusu varmış meğer, yeri gelmişken sıralayıverdi. Evet, daha önce başka bir görevdeydim.  Evet, evliyim, eşim de burada çalışıyor. Evet, o da Türk. Hayır, çocuğumuz yok… Tam da o sırada sağ elini beline koyup tek kaşını hafif kaldırarak bir “ah bon?”  (öyle mi?) düşürdü dudaklarından. Tehditkarca gülümsedim. İfademden bunun alıp alabileceği tek açıklama olduğunu fark edince “hadi ben sizi rahatsız etmeyeyim, çalışın, zaten gene bu saatlere kalmışsınız” deyip aceleyle çıktı odadan.

*           *           *           *

Günler geçtikçe Güldane ile muhabbetimiz de derinleşti. Bazen Türk dizilerinden konuştuk, tanıdıkların düğününe giymek için hangi kıyafeti seçeceğinden, kızlarını nasıl yetiştirmek istediğinden… Bu son konuya çok kafa yorduğu belliydi. Bilinçli, kendine güvenli, ayağı yere basan genç kadınlar olmalarını diliyordu. Çevreleriyle sağlıklı ve aktif ilişkiler kurmuş, dünyada olan bitenden haberdar, kendi doğrularını arayıp bulan sağlam kişilikler geliştirdiklerini görmek istiyordu.

Ara ara da dayanamaz bana sorular sorardı.  Söylemi sen ile siz arasında gidip geliyordu heyecan katsayısına bağlı olarak. “Deniz Hanım, gücenmeyin de şimdi, niçin herkes evine gittikten sonra sen hala buralarda didiniyorsun?” dedi bir akşam. Diğerlerini bu denkleme karıştırmadan işimi sevdiğimi ve onun için zevkle çalıştığımı anlattım. Çok tatmin olmuşa benzemiyordu, devam etti. “Yalnız böyle aç aç da olmaz ki, sonra öyle meyveyle, çok tahıllı bisküviyle filan ayakta kalamazsınız.  Mümkün değil!”

Biran bocaladım. Ne yediğimi nereden biliyordu? Sonra çöp kutumdaki elma koçanlarını ve ambalajları anımsayıp pes dedim hafiyeliğine. “Bakın şu sizin yan odadaki kız mesela, o maşallah neler yiyor!” diye devam edince anladım dikkatinin elinden kimsenin kurtulamayacağını. “Hamile de o, ondandır” diye atıldım içgüdüsel bir savunma ihtiyacıyla.

“Sonra, laf aramızda, biraz düzensiz de” diye çıtlattı Güldane. “Nedir kuzum o masasının hali? Üstelik bakıyorum bazen bir çay almış, onu yarım bırakmış, sonra gitmiş bir kahve almış, onu da içmemiş. İsraf ama, yazık, günah…”

Annemin kahve falı kadar çarpıcı bu tespitler karşısında gevelemeye devam ettim: “… bazen bana da oluyor, tam içecek bir şey alıyorum, bir telefon çalıyor, toplantıya çağırıyorlar, bırakıp gitmek icap ediyor…”

“Valla bilmem” gibilerinden oynattı gözlerini yuvalarında. Sonra “ama şu içerideki çocuk pek titiz, bak onun tertibine söz yok!” diye kazanan numaranın sahibini açıkladı. “Ne yiyip içiyorsa onu da dikkatle yapıyor, döküntü, kırıntı yok!”

“Evet, çok da zeki ve çalışkan bir çocuktur” diye atıldım gurur ve heyecanla, “…benim asistanım!”

Mesut bir tebessüm yayıldı yüzüne. Benim birinin patronu olmam fikrini beğenmiş gibiydi. Fakat bu düşünce ona sorumluklarımı da anımsatmış olacak ki “hadi bana müsaade” diyerek çekilmeye karar verdi sahneden.  Yalnız tam odadan çıkacakken geri dönüp ekledi “Deniz Hanım, sizin bey, İbrahim Bey, kaçıncı katta çalışıyor demiştiniz…?”

*           *           *           *

Artık gündüzleri ortalığın düzeniyle daha bir ilgilenir olmuştum iş yerinde, mutfak günün sonunda çok perişan halde olmasın, halılara bisküvi kırıntıları düşerse üstüne basılmasın, boş su şişeleri ortalıkta bırakılmasın diye şahin bakışlarımla tarıyordum etrafı. Bu zaman zarfında Güldane’yle sohbete fena halde alıştığımı, hatta çoğu kez günüme gökkuşağı etkisi yapan bu buluşmaları bekler hale geldiğimi de fark ettim.

Çalışan kadının hayatındaki zorluklardan konuşmaya başladık derken, memleketten uzakta yaşayıp sabah simidini özlemekten, Türkiye’deki gidişattan, Brüksel’in bitmeyen yağmurundan. Bizim Genel Müdür de gözünden kaçmamıştı tabii. “O erken gidiyor evine, o yüzden çok denk gelmedik ama rastlaştığımız zamanlarda beni saygıyla selamladı, halimi hatırımı sordu, alçakgönüllü birine benziyor” dedi. “Öyledir” diye onayladım.

Önceki Genel Müdürlerden birinden söz açtı sonra, “… o çok geç saatlere kadar çalışırdı, hemen her gün karşılaşırdık ama biraz mağrur görünüşlüydü. Kuru bir Bonsoir Madame dışında tek söz duymadım ağzından onca sene…” dedi. Biraz gönül koymuşa benziyordu.  İç çekip ekledi : “Herhalde beni kendine denk görmüyordu…”

“Ama ne önemi var ki Deniz Hanım, beni belki konuşmaya değer görmedi belki ama bak ne oldu sonunda?  Kendi gitti resmi duvarda hatıra…”

Koridordaki portreleri anımsayıp hafifçe ürperdim.

“Bazen resminin karşına geçer konuşurum onunla… Hey gidi Büyük Müdür Bey, ne vardı ki bu kadar kasacak kendini?” derim “…bak sen tarih oldun, Güldane hala burada…”

Yutkundum kaldım. İş yerindeki gece vardiyam bu renkli kişilik sayesinde felsefe derslerine dönüşmüş de haberim yok.

“Deniz Hanım, ben bu arada gittim sizin beye şöyle bir uzaktan baktım” diye atıldı o sırada. “Valla zıt kutuplar birbirini çeker derlerdi de inanmazdım!  Demem o ki, o biraz böyle içe dönük birine benziyor, siz Maşallah cıvıl cıvılsınız…”

*           *           *           *

Ocak başında Genel Müdürümüz değişti. Öncekinin siyah beyaz portresi duvara asılırken Güldane’nin sözleri çınlayıp durdu kulaklarımda.

Bu aralar ne yapıyor derseniz çok da bilemiyorum, çünkü onun önerisini dinleyip eve daha vakitlice dönmeye çalışıyorum artık.

“Güzel kadınsın da Deniz Hanım, böyle hep çalış hep çalış da olmaz, yıpranıyorsun bak. Gözlerinin altı halka halka olmuş yine. Bak öteki katlardaki hanımlara, rujunu süren, çantasını alan gidiyor akşam beşte.”

“…Sen de diyorum, kendine biraz başka türlü bir iş mi bulsan acaba?”

 

Brüksel, Ocak 2013

 Not: Yukarıdaki hikayede adı geçen kurum ve kişiler tamamen hayal ürünüdür, gerçek hayatla olası benzerlikler şakacı bir tesadüften ibarettir.