Genç Gece

gecegenc 

Maviş’i ilk kez TED Ankara Koleji Lise kısmının bahçesinde görmüştüm. Modern kesimli kısacık saçları, ince fiziği ve çevik yürüyüşüyle hemen dikkatimi çekmişti. Avrupai bir havası vardı, sonra duydum, babasının görevi nedeniyle değişik ülkelerde yaşamış, şimdi de bizim okula gelmiş. Egzotik diye not aldım kafama.

Gerçek anlamda tanışmamız ODTÜ’de aynı bölüme düşmemizle oldu. Sonra bir baktık mahallemiz de bir, o Karanfil Sokaklı, bizim ev onların az yukarısındaki Meşrutiyet Caddesi’nde. Çok geçmeden okul servisleri ve evlerimiz arasında birlikte mekik dokumaya başladık.

Maviş sabahın erken saatlerinde de, uzun günlerin bitiminde son servisle döndüğümüz akşamüstlerinde de ışıl ışıl ve enerji dolu olurdu.  Dinamik adımlarla yürürdü.  Dertten tasadan hiç payını almamış gibi gözüken bir duruşu, alçakgönüllü bir gülümsemesi vardı. Bu doğal pırıltısını çok severdim.

Endüstri Mühendisliği Bölümü’nde bizi sınavsız, projesiz bırakmazlardı sağolsunlar. Çok geçmeden akşamları küçük gruplar halinde bir araya gelip çalışma huyunu edindik. Maviş’le gece görüşmelerimiz de böylece başladı ve kısa zamanda gelenekselleşti.

Çalışırdık saatlerce, ben diyeyim fizik, siz deyin ekonomi, istatistik… Karanfil Sokak’taki evde karşıdaki Filiz Pastanesi’nden çıkma tazecik kuru pastalar olurdu, keyifle tüketirdik gecenin ilerleyen saatlerinde… Ben kocaman harfli el yazımla A4 ün orta yerine döşerdim işlemleri. Maviş’in küçücük bir not defteri olurdu. İncecik harfleriyle kağıdın uç bir köşesinde beş bilinmeyenli denklem çözüşüne bakardım hayretle. Çalışma seanslarımızın bitiminde benim önümde bir müsvedde tomarı oluşurdu, onunsa üstü Kütahya porseleni gibi ince işlenmiş silme yazı ya da rakam dolu birkaç sayfası.

Bu uzun gecelerde çalışmaktan mola aldığımız zamanlarda yeni vizyona giren filmlerden, okuduğumuz kitaplardan konuşur, güzel müzikler dinlerdik yeniden ilhamla dolalım diye. Maviş herşeye yetişirdi. Spora da müziğe da yer vardı hayatında, hem aktif katılımcı hem de meraklı seyirci olarak.  Gazete ve dergileri dikkatle takip ederdi. Bir sürü dil bildiğini yüzünüze vurmazdı ama bir gün bakardınız mesela tıka basa dolu ODTÜ servisinde ayakta giderken çantasından kalın ve zorlu bir Almanca kitap çıkarmış ve moda dergisini karıştırıyormuş rahatlığıyla okuyor. O sakin görünüşünün altında bu kadar değişik alanda fırtınalar estirmeyi nasıl başarıyordu bilmiyordum. Hem çok zeki, hem çok enerjik hem de biraz sihirli olduğunu düşünüyordum.

Gece seanslarımızda bazen molalardan ödevlere dönüş yapmak zor olurdu. Gevşemiş hallerimiz yeniden disiplin görmek istemezdi, uyku hafiften bastırırdı, ertesi günün yükümlülükleri kafamızda sıralanmaya başlardı. Gözümüz saate giderdi, ne kadar ilerlemiş. Daha da sonuna gelemedik yapılacakların, üstelik fena yorulduk. “Yetişmeyecek mi ne?” paniğine yakalanmaya üç kala Maviş heyecanla atılırdı “arkadaşlar, durun bakalım, gece daha çok genç!”…

Bizim pillerimizin bitmeye yattığı o noktada samimi bir inanç ve olağanüstü bir dinamizmle sarf edilen bu cümle önce hepimizi şaşırtır sonra ele geçirirdi hepten. Saatler geriye alınmış da sahiden zaman kazanmışız gibi hissederdik, dirilirdik. Sonra bu söylemde beklenmeyenin sürprizi vardı, ilk anda yersiz gibi gelenin içinde saklı umut.  Ve bir davetti bu bilincine varmak için kendi iç gücümüzün. Çöküş anımız bir anda heyecanlı bir seferin çıkış noktasına dönüşüverirdi.

Maviş yıllar geçtikçe de çok yönlülüğünü, keşfetme isteğini, hayatın gözünün içine bakan cesaretli duruşunu korudu. Başa gelenleri ne kadar tatsız olurlarsa olsunlar trajedileştirmemek prensibine bağlı kaldı. ABD’nin en prestijli okullarından birinde bir yanda doktora tezini yazarken diğer yanda da çömlek yapmasını öğrendi. Fransa’nın en saygın üniversitelerinden birine hoca olunca da Paris’e taşındı. Aralarda bir yerlerde uzun boylu zeki bir çocukla evlenmeyi de ihmal etmedi.

Bu karara kimse şaşırmadı zaten. Bir kere damat bizdendi.  Üstelik ODTÜ daha birinci sınıfta onları yan yana görmüş olsaydınız, siz de anlardınız: tencere-kapak tanımlaması onlar için icat edilmiş gibiydi. Bende o yıllarda çok çöpçatan ruhu vardı, ama bu ikili için çaba harcamama gerek kalmadı.  Kendiliklerinden birbirlerine çekildiler, kenetlediler ve öyle kaldılar. Uyumlarında bir şiirsellik var, birbirleriyle bakışlarla konuşmalarını izlemek eğlenceli bir oyun benim için yıllardır. İkisi de çok kelime sarfiyatına karşı. Okuldayken ben onlara “evlendiğinizde düdüklü tencere alacağım size” demiştim “…evde ses çıkaran bir alete ihtiyaç olabilir…” Bu sorun kendiliğinden çözüldü geçen yıllarda, iki güzel çocukları var şimdi.

Mavişlerin biz Brüksel’de yaşamaya başladıktan bir süre sonra Paris’e taşınmaları olağanüstü bir düşes durumu yaratmıştı. Karanfil Sokak dönemi belki çok gerilerdeydi artık ama Paris Roka Sokak’taki daire yıllarca dörtlü paylaşımımızın karargahı oldu. Maviş iki kişi kapasiteli miniskül mutfakta harikalar yaratır, dünya lezzetlerini harmanlayan sofralar kurardı bize. Bu muhteşem şehirle koyun koyuna yasıyor ve ondan besleniyor gibiydi. Pırıltısı yitmemiş, sadece çekici bir derinlik kazanmıştı.

Sonra onlar İstanbul’a taşındılar. Araya mesafe girince eskisi kadar görüşemez olduk ama aldığım haberlerden biliyorum egzotikliğini de sihrini de koruyor. Şahane bir anne, yaman bir hoca, iştahlı bir zihin sahibi güzel bir insan.

Hayat ama her zaman en cilalı sayfasını açmıyor önümüze. Maviş’in de yüzüne gölge düşürecek tatsız olaylar geldi başına son zamanlarda. Yakınları kazalarda incindi, kendi vücudu sevimsiz rahatsızlıklardan hasar gördü. Hissediyorum ruhu yaralandı biraz. Ama mizahtan yana dönüyor hala tasvir ederken acıları. Aynı mert yürekle karşılıyor gelecek günleri.

Maviş bugün önemli bir ameliyat geçirdi. “İlk fırsatta Belçika’ya gelip seninle kutlamaya kararlıyım olayın bitişini” yazmış bana birkaç gün önce. Benim de en içten dileğim bu.

Bütün gün aklımda onunla gezdim, zihnimde eskilerden mekanlar, ifadeler, tatlar.  Ben onlara tutundukça sanki onun da işi kolaylaşacak ameliyat masasında… Akşam indiğinde öyle bir üstüme geldiler ki ortak geçmişimizin sesleri ve görüntüleri, onları kaydetmemek haksızlık olacaktı biliyorum. Saate baktım, epey ilerlemiş ama yazacağım.  Korkum yok benim genç gecelerden.

Sen de korkma Maviş.  Beklenmeyendeki sürprizi hatırla, yersiz gibi gelenin içindeki umudu ve derinlerimizde saklı o kuvveti…

 

 Brüksel, Ocak 2013

Acaba?

acabaheykel

New York’un Columbus Bulvarı’nda ikisi erkek üç kişiyiz, ben azınlıkta kalan tarafım. Aylardan Ağustos, “Büyük Elma” lakaplı şehir sıcak, pis, kalabalık ama bir o kadar da çekici. Azimli turist ruh haliyle sabahtan beri kontrolsüz bir heves ve iştahla gezindiğimizden fiziksel anlamda bitkiniz ama gün boyu bizi besleyen duygusal tatmin sayesinde dimdik ayaktayız. Açız fakat yine de ölçülü de olsa bir estetik arayışındayız; biran önce yemek adına ne ortamdan ne de damak zevkimizden ödün vermek istemiyoruz. Açık açık konuşmadık ama bakışlarla anlaştık: Tüm kriterlerimize cevap verecek bir yer bulana kadar yürümeye devam edeceğiz.

Seçenek de bol ne yalan söyleyeyim. Her yer dünya mutfağından esintiler sunan küçüklü büyüklü kafe ve lokantalarla dolu. Çok alternatifli ortamlarda iyice ağırlaşan karar verme sorumluluğu altında eziliyoruz hafiften. Hani bilirsiniz ya, bomboş bir kapalı otoparka girersiniz bazen arabanızla, oraya mı çeksem buraya mı derken dikkatiniz iyice dağılır, bakarsınız yayla gibi park yerinde sıkışmışsınız, sol lastikleriniz çizginin üstüne gelecek şekilde bırakmışsınız arabanızı.

Neyse şansımız yaver gidiyor. Orijinal dekorlu, modern görünümlü bir İtalyan lokantası çıkıyor önümüze. Doğrusunu söylemek gerekirse, müşterileri kapıda karşılayan genç ve çekici bayanın cazibesi de ekstra puan kazandırıyor bu mekana. Bakıyorum beylerin yüzlerinde teslim olduklarını tescil eden gafil ve yayık bir gülümseme. Belli oldu, burada yiyeceğiz. Dedim ya, azınlığım ben.

Otuz derece sıcağın ve yüzde seksen civarında seyreden nem oranının tanımladığı koşullar altında kendimize en uygun köşeyi seçmeye çabalıyoruz. Kaldırım üstüne atılmış masalardan birine yerleşip bir yandan soslu makarna yiyip diğer yandan da şiddetle terlemekle, son raddesinde çalıştırılan bir klima tesisatının gereğinden fazla soğuttuğu bir salonun kuru ekmek kadar sertleşmiş havasını solumak arasında gidip geliyoruz. Daha dikkatli bakınca dışarıdaki masaların hepsinin dolu olduğu fark ediyoruz, seçim otomatiğe düşüyor ve alımlı evsahibemizin peşinden içeriye doğru seğirtiyoruz.

Bize pencere kenarında bir masa öneriliyor, memnuniyetle kabul ediyoruz. İdeal çözüme de kavuşmuş oluyoruz böylece, hüküm süren iklim şartlarından etkilenmeksizin dışarıdaki hareketi yakalayabileceğimiz en stratejik noktada konuçlandık nihayet. Bu işlem tamam.

Menüler geliyor, otuz saniye kadar sonra da en az bir önceki kadar şık ve gösterişli bir başka bayan garson siparişlerimizi soruyor. Bizimkilerin dikkatleri anında dağılıyor, kızı süzmekten yemek listesine konsantre olamıyorlar.

Durumu kurtarmak için henüz hazır olmadığımızı belirtip biraz zaman rica ediyorum bu güzel hanımdan ama o dargın bir bakış atıp aceleyle ayrılıyor masadan. Yüreğimiz hafiften daralıyor, önceki deneyimlerimizden biliyoruz ki bu başarısız girişimi gurur meselesi yaptıysa yeniden bize yaklaşmaya hazır hissetmesi epey zaman alacak. Açlığımız acıtıyor, yemeklerimizle randevumuzun gecikme olasılığı duyularımızda panik rüzgarları estiriyor. Stres içinde kısa kestiğimiz bir değerlendirmeden sonra yemek seçimlerimizi yapıyoruz. Diğer yandan keyfimize gölge düşürmemek adına siparişimizin alınmasını beklediğimiz bu uzun dakikaları olumlu tınılar taşıyan sudan bir muhabbet ve ona paralel yürüttüğümüz çevreyi kolaçan etme operasyonuyla taçlandırmayı ihmal etmiyoruz.

Gerçekte lokantanın dekorasyonunu ve diğer müşterileri inceler gibi yaptığımız bu süreçte “seni incitmek istemedim, ne olur geri gel” diyen bakışlarımızla güzel garsonumuzu çağırıyoruz. Allahtan çok direnmiyor. Samimi pişmanlığımızda seyreliyor siniri, gelip istediklerimizi not alıyor, sonra da yeniden uzaklaşıyor çevik adımlarla.

Yemekler gelene kadarki bekleyişe ilişkin kayda değer bir anım yok, bu dönem hafızama bir kara delik olarak işlenmiş, uzun ve kederli olduğunu tahmin edebiliyorum sadece. Hayal meyal hatırladığım tek ayrıntı şarabın soframızı şereflendirdiği noktada yüreklerimizde bir ümit ışığının parladığı.

Bu yüzden belki ancak ağzıma bir iki lokma atıp kendime geldikten sonra gözüme çarpıyor yan masada tek başına oturan genç adam. Tam o sırada garson kız da yanında bitiyor müşterisinin ve “birini mi bekliyorsunuz?” diye soruyor. O zaman aynı sorunun ilk etapta benim aklıma gelmemiş olduğunu fark ediyorum. Belki son zamanlarda lokantalarda yalnız yemek yiyen insanlar çoğaldığından. Daha bir dikkatli bakıyorum adama, yanıtını da merak ederek. “Evet” diyor kısaca.

Durumu açıklığa kavuşturmuş olmanın huzurunu yansıtmasını beklediğim sesi tam tersine gergin, hatta biraz sert. Bir aperitif söylüyor sonra. Garson gider gitmez de masanın üstünde duran cep telefonuna sarılıyor. Tek bir tuşa basıyor, hafızaya alınmış bir numara çevirdiğini düşünüyorum, ya da son aradığını yeniden deniyor. Uzun uzun çaldırıyor telefonu ama ısrarı beklentisiz geliyor bana. Sanki birinin cevaplayacağına olan inancı sarsılmış ya da hepten yitmiş. Yüzündeki hüznü o zaman fark ediyorum.

Her beş on dakikada bir telefonuna uzanıyor genç adamın eli. Yine tek tuş, yine uzun bir bekleyiş. Sonra kapatıp koyuyor masaya aleti. Neden sonra garson kıza işaret ediyor, bir aperitif daha istiyor, ilkinin aynısı.

Bizim masada cömert porsiyonlarda sunulan makarnalarımız ve Chianti şarabımız eşliğinde mırıl mırıl bir muhabbete kapılmış akıyoruz. Günün izlenimleri paylaşılıyor, yarinki gezi planları detaylandırılıyor. Buradan çıkınca geç seansa sinemaya mı takılsak diyoruz, yeni Kubrick filmini izlemeye: Gözler Sımsıkı Kapalı…

Yan masaya kayıyor gözlerim. Komşumuz menüye bile bakmadan yiyecek bir şeyler ısmarlıyor o sırada. Belki sürekli müşteri diye düşünüyorum, seçenekleri ezbere biliyor o yüzden. Ya da sadece aklına ilk geleni söylüyor, kolay bulunan basit bir makarna çeşidi mesela.

Tabağı önüne geldikten sonra sindire sindire yemeğe başlıyor. İştahsız da görünmüyor üstelik, her şeyi silip süpürüyor; arada da mola verip telefon ediyor yine. Yüzünde endişe ya da telaş arıyorum. İzi yok. Kıskançlık da bulamıyorum bu ifadede. Sadece saf bir hüzün, sanki korktuğu başına gelmiş gibi, uzun zamandır bildiğini kabullenmeyi daha fazla erteleyemeyeceğini anlamış gibi…

Telefonun öbür ucunda olması olası kızı düşünüyorum bir an. Sonra “niye kız olsun ki illa?” diyorum kendimi daha geniş ufuklu düşünmeye davet ederek… Dur iyice bir bakayım gay tipi var mı acaba bu adamda? Gülümsüyorum içimden. Lokantada tek başına yemek yiyenlere alışmışım ama alternatif cinsel seçimler henüz kendiliğinden gelmiyor aklıma. Bu özeleştiriye inat geleneksel yanım ağır basıyor ve ilk varsayımıma sadık kalarak devam ediyorum analizime…

Niye taktım ki şimdi ben bu elin adamına…?

Kayıp kız telefonun başında ama açmıyor belki diye düşünüyorum. Yoksa şimdiye çoktan başka birisiyle çekip gitti mi? Evinin salonunda öylece ayakta durduğunu, gözlerini telefona diktiğini ama bir türlü yerinden kıpırdayamadığını hayal ediyorum niyeyse. Kararını çoktan vermiş mi acaba yoksa hala tereddüt içinde gidip geliyor mu?

O da ne? Tatlı zamanı… Genç adamın önüne cüsseli bir tiramisu geliyor. Yine acelesiz yiyor adam, yine hepsini bitiriyor. Hala on dakikaya bir telefon eden bir insan için son derece soğukkanlı görünüyor. Yakınlarda izlediğim bir filmdeki replik geliyor aklıma “unutma, çikolatalı kurabiyeler aşk değildir” diyordu adam havuca kavuşmuş bir tavşan temposuyla tatlı tüketen kızkardeşine.

Aşkta umduğunu bulamayınca şekere sarılmak sadece kadınlara özgü bir davranış biçimi mi diye düşünüyorum. Karşımdaki masada oturan aynı durumda bir kadın olsaydı, sakin sakin tabağını temizliyor olabilir miydi? İnandırıcı gelmiyor bu senaryo. Sanırım lokantada durmazdı, seyircisiz kalabileceği ve kendisi olabileceği bir mekana sığınmak isterdi. Evinde alırdı soluğu, pijamalarını giyip devasa boyutlarda bir tatlı devirirdi; bir çanak dondurma, birkaç dilim pasta, bir kavanoz şokella… Çoğunluk ne yediğini, nasıl yediğini bilmeden…

Genç adam hala arıyor, hala uzun uzun çaldırıyor. Niçin bu inat? Kime ne kanıtlamaya çalışıyor? Niçin hala kalkıp gitmediğini soruyorum kendime. Benim gibi başka insanlar da kuşkusuz fark ettiler kaba tabiriyle ekildiğini. Haline acıyanlar vardır, “eli yüzü düzgün de bir adam… vah vah” diyorlardır belki ama onun kimin ne düşündüğünü umursar bir hali yok, belki lokanta kapanana kadar kalacak diyorum, belki ben baştan beri yanlış izi sürüyorum. O aklındakinin geleceğinden emin ve o kişi geldiğinde tam da söz verdiği yerde olmak istiyor. Dolayısıyla da bekleyecek.

Belki de sadece bu lokantanın yemeklerini seven bir telefon sapığı… Benim romantik kafam onu dörtdörtlük bir dramanın baş kahramanı yapan. Kavuşamayan aşıkların hikayelerine bayılırım oldum olası, yaşanmadıkça hep en güzelde kalmaz mı aşk?

Vücudum nazik bir uyarıyla dünyaya döndürüyor beni; affedersiniz tuvalete gitmem lazım. Masadan kalkıp arka kısımdaki bara doğru yürüyor, sonra da merdivenlerden aşağı süzülüyorum. Her biri tek kişi kapasiteli iki tuvalet var aşağıda. Biri baylar diğeri bayanlar için. Tahmin edersiniz ki baylar tuvaleti boş, bayanlarınki dolu. Boş olana dalsam diyorum ne olacak ki. Giremiyorum. İçimdeki ses gene eski moda halimle dalga geçiyor, gecede iki kez falso verdim.

Tam acaba mı derken merdivenlerde ayak sesleri işitiyorum. Bir dakikaya kalmıyor gözlerimin önünde dünya yakışıklısı, Brad Pitt gülümseyişli bir genç. Telaş etmeyin, benden çok küçük yaşı belli ama hiç de gözden kaçacak bir tip değil! Yakışıklı şahsiyet tuvaletten tarafa bir göz atıp durumu anında değerlendiriyor. Benim çekingenliğimi de tespit edip “bunlar günümüzde olağan şeyler” havasıyla bana bir şans daha verip boş erkekler tuvaletini işaret ediyor. Karşılığında bayanlar tuvaletinin kapalı kapısını gösterip – bu kadın da çıkmadı gitti valla edasıyla- seçimimde direndiğimi ilan ediyorum, hafifçe kızararak.

Çocuk omuz silkip erkekler tuvaletine giriyor, hemen ardından da bayanlar tuvaletinin kapısı açılıyor. Çıkan hanım eli mahkum ters bakışlarıma hedef oluyor, sanki Brad Pitt tiplemesi önünde karizmayı çizdirmemin sorumlusu o.

Masaya döndüğümde hesap ödenmiş bile. Saat geç ama uykumuz yok. Otele yürüyüş fikri ortaya atılıyor. Hemen kabul ediyorum, geç saatte o kadar spagetti yedik madem, uzun bir yürüyüş günahlarımdan arınmama yardımcı olur kanısındayım. O anda vicdanım bana “sabah sür selülit kremini, akşam yut makarnaları” diye çıkışıyor. “Tiramisuya hayır dedim ama” sözleriyle rahatlatıyorum kendimi.

Tiramisu deyince gözlerim birden yan masaya kayıyor, kimse yok. Telefonlu adama ne olduğunu merak ediyorum ama bizimkilere sorsam ya dalga geçecekler ya cevap bile vermeyecekler. Gece boyu hayali hafiyelik uğruna masadaki muhabbeti harcadım diye kızdılar zaten bana.

Lokantadan çıkıyoruz. Dışarıdaki masalarda da tek tük insan kalmış. Aralarında tuvaletin kapısında karsılaştığım çocuğu fark ediyorum. Üç güzel kız var yanında, ne diyeyim, bravo valla! Acaba diyorum biz de dışarıdaki masaların birinde mi otursaydık?

Doğuş: 1999 NY – Bitiş: Ocak 2013 Brüksel

Rumeli Havası

Deniz Aktug Age 6

Yukarıdaki ses bandını hiç Türkçe bilmeyen birine dinlettim. Ailemden kimseyi tanımayan, çocukluğuma şahit olmamış bu kişinin ilk sorusu “sen ve baban mı bu konuşanlar?” oldu. Evet der gibi salladım başımı sessiz. “Hem sesinde sevgi dolu bir yumuşaklık var, hem de o yaşında seninle bir yetişkinmişsin gibi konuşuyor” dedi. Tam da üstüne bastı.  Doğruydu çünkü, babam beni hep ciddiye almıştı; yumurcak halimi de, başında kavak yelleri esen deli gençliğimi de, yetişkinliğe geçiş sancılarımı da.

Aramızda büyük yaş farkı vardı oysaki. Çocukluğumda bazen arkadaşlarım onun için “deden mi?” derlerdi, çok sinirlenirdim. O yıllarda yine bana sık sık “kardeşin yok mu senin?” diye sorarlardı teyzeler, amcalar. Ezberlediğim yanıtı verirdim; “hayır, ben tek çocuğum.” “Söylersen annenle babana, bir kardeş yaparlar belki sana” diye ısrar edenler olurdu.

O zamanlardan beridir hiç anlamam kendinde başkasının özel hayatını bu kadar rahatlıkla işgal etme hakkını görenleri. Ama hazırcevap bir çocuktum, hemen yapıştırırdım: “hiç zannetmiyorum, çünkü annemle babam zaten geç evlenmişler…” Bu cümleyi dile getirirken de özellikle başında gözlerimi yere eğer, sonuna doğru bakışlarımı yavaş yavaş kaldırır, üç nokta anında da karşımdaki yetişkinin gözlerinin içine bakardım az biraz meydan okuyarak. Genelde yalpalar ve konu değiştirirlerdi hemen. Haince gülümserdi sol dudak kenarım.

İlkokuldayken süslü bir şiir defterim vardı. Babam ara ara bir göz atabilmek için izin isterdi. Resmi gazeteyi okurmuş gibi ciddiyetle incelerdi sayfaları ve beğendiği şiirler altına küçük notlarla düşerek yorumlarını kaydederdi. Ben de bunları bir edebiyat eleştirmeninden ilgi görmüş bir sanatçı edasıyla değerlendirir, daha güzelini yapmak için çabalardım.

Babam erken emekli olmuştu. Lise yıllarımda okuldan çıkıp öğleden sonra üç gibi eve geldiğimde o genelde evde olurdu. Oturma odasında beraber otururduk. Bana buzdolabından çıkarıp midemi rahatsız etmesin diye oda sıcaklığına getirdiği mevsim meyvelerini ikram ederdi.  Ben gerçek bir elma canavarıydım. Her gün aynı saatlerde elmamı kütürdetirken gazeteye göz gezdirmeyi çok severdim. Babam o zamana dek gazeteyi yalamış yutmuş olurdu, beni beğendiği köşe yazılarına doğru yönlendirirdi. “Mümtaz Hoca’yı okumadan geçme” derdi. Hoca da babam gibi Mülkiyeli olduğundan biraz torpilli diye düşünürdüm ama atlamazdım yazılarını. Sonra yazılanlar üstüne konuşurduk. Yorumlarımı sorardı, kendi görüşlerini paylaşırdı.

Lise sona yaklaşırken üniversite tercihleri konuşulmaya başlamıştı. Ona kalsa benden güzel İngilizce öğretmeni olurdu. Kendi okuluma hoca olarak dönebilirdim, hem eve de yakındı, on dakikada yürüyerek gider gelirdim. Sonra, öğretmen saygı görürdü, gençlerle iletişim kurar, onları besler, kendi de bu birliktelikten enerji alırdı. Okul tatilleri de izin günü olarak geri dönecekti bana, güzelce dinlenirdim.

Ama ben ne dedim: « yok baba, ben endüstri mühendisi olacağım, ODTÜ’de okuyacağım. » Üstüme gelmedi, sadece arkadaşlarının ODTÜ’de okuyan çocuklarının ne kadar çok çalıştıklarından bahsetti ara ara. « Mahallede gece yarısından sonra yanan masa lambaları ODTÜ’lü öğrencilere ait farkında mısın? » da dedi koruyucu baba içgüdüsüyle ama hepsi o kadar. Yapabileceğime inancı tamdı, sadece kendimi paralamamdan korktuğunu hissederdim.

Üniversite sınav sonuçları açıklandığında Ege kıyısındaki yazlık evimizdeydik. O zamanlar sitede adet olduğu üzere tüm gençler önceki gece beraber sabahlar, güneş doğar doğmaz da Burhaniye’deki gazeteciye koşardık. O yıl sınava girenler heyecanla titredikleri için deneyimli ağabey ve ablalar onların yerine sonuçlara bakarlardı. Benimkine bakan ODTU Elektrik’te okuyan çocuk « tebrikler Deniz, bizim okula hoş geldin, Endüstri Mühendisliği!» diye ilan etti haberi. Çığlıklar attım, zıpladım. Herkesle sarmaş dolaş olduk.

Siteye döndüğümüzde eve koştum eteklerim zil çalarak. Annemle babam kapıda bekliyorlardı. Müjdeyi onlara da verdim. Babam beni içtenlikle kutlayıp ne kadar gururlandığı söyledikten sonra « gideyim eş dosta haber vereyim, herkes soruyor » diyerek yola düştü… Birkaç saat sonra geri döndüğünde yüzü hala ışıldıyordu. Beni tekrar sarılıp öptü, sonra ekledi : « Kızım kusura bakmazsan bir şey öğrenmek istiyorum. Bu endüstri mühendisi ne yapar? Komşular soruyor da …» Başkası adına, sırf o istediğini elde etti diye samimiyetle sevinmek bu olsa gerek.

Endüstri mühendisliğinde son sınıftayken ABD’ye gidip yüksek lisans almak istediğimi söyledim. Ancak burs alırsam gidebileceğimin farkındaydım, maddi gücümüz malumdu, sadece manevi destek peşindeydim ailemden. Babam kıymetli tek çocuğunu okyanusun öteki yanına bir başına yollamak fikrini çok çekici bulmuyordu ama bir kez daha benim ne kadar hevesli olduğumu gördüğünden isteğime saygı gösterdi. Başucundaki küçük çekmecede yıllardır dinlenmeye bırakılmış elli doları getirip bana verişini hatırlıyorum, TOEFL sınavı için gerekir diye. Sembolik bir hareketti, git diyordu madem yüreğin öyle istiyor.

ABD’deki ilk yılımdan sonra yaz tatiline Türkiye’ye geldim. Sohbetlerimiz sırasında bir ara bana yakın arkadaşlarıyla yaptığı bir konuşmadan bahsetti. Belli ki laf arasında «Ziya Bey, bakarsınız kızınızın gönlü oralarda bir yabancıya kaymış, size Amerika’dan damat bulup getiriyor» demişler. «Sen nasıl cevap verdin baba?» diye sordum. «Kızım kimi seçtiyse benim kabulümdür, hangi memleketten olursa olsun» dedim diye yanıtladı. Gözlerinde hafif tedirgin bir soru işareti gördüm. «Aslan babam, çok iyi demişsin» nidasıyla boynuna sarıldım. Başka detay vermedim.

Bir Türk’le evlendim sonra ama Ankara Meşrutiyet Caddesi’ndeki aile ocağından çok uzağa, Brüksel’e yerleştim. Canlı iletişimimiz telefonlarla, mektuplarla devam etti. Biz Türkiye’ye gittikçe görüştük yüz yüze, ama babam ne yazık ki buraya hiç gelemedi. Belçika’daki yaşamımı uzaktan takip etti, radyo tiyatrosu gibi sesli ama görüntüsüz. Fransızca öğreniyorum diye seviniyordu, ara ara zor gramer sorularıyla test ediyordu dilbilgimi.

Brüksel’de ilk işimi bulmama önayak olan Hollandalıyı ismen tanıyordu ve Sipke isimli bu kişiye karşı derin bir sempati besliyordu ilk günden beri. Halini hatırını sorardı ben izne gittikçe ve her dönüşümde Ali Uzun’dan bir kutu çifte kavrulmuş lokum yollardı ona hediye olarak.

Sipke tanımadığı bu eksantrik beyefendiden gelen lokumları yıllarca iştahla tüketti. Belli ki etkileniyordu bu uzun soluklu incelikten. Babam kendi yarattığı bu adete hep sadık kaldı, aramızdan ayrıldığı güne kadar.

Onu on bir sene önce bugün kaybettik. Ben tatil için Ankara’ya gitmiştim. Kader kartlarını oynadı, babamı gömüp döndüm. Beklenmedik zamanda gelen ciddi bir operasyon sonrasında alındığı yoğun bakımdan hiç çıkamadı.

Onun kalp ameliyatı geçirdiği günün tortusunu şöyle anlatmışım yıllar önce:

«

O gece yattıktan sonra olanlar yaşamımda bir ilk. Uyuyamayacak kadar doluydum, günün olaylarının geride bıraktıkları yavaş yavaş çöküyordu içime ve yüreğim karardıkça kararıyordu. Ağlamaya başladım ince ince. Gün boyu kaskatı dolaştığım düşünülürse bu da normal, tek çocuk kaprisi belki, hıçkırıklarımı  bile paylaşmak istememiştim…

Ne var ki, bir kez kendimi bıraktım mı kapıp koyuverdim alabildiğince… Yaşlarım durmadığı gibi hıçkırıklarım da gittikçe daha vahşileşiyor, haykırışa dönüşüyordu. Bir iki kontrolsüz çırpınıştan sonra ses içeri gidecek korkusuna kapıldım, ara kapıyı kapatmak için tam yerimden doğrulayım derken nasıl oldu bilmem uyku ile uyanıklık arasındaki o belirsiz çizgide odanın orta yerinde babamın varlığını hissettim.

Otuz-otuz beş yaşlarındaki haliyle (elbette sadece fotoğraflardan bildiğim bir görüntü bu) karşımda duruyor. Üstünde koyu renk bir takım elbise, başında fötr şapkası, kolunda kıyafetiyle uyumlu ince paltosu olduğu halde belki hiç olmadığı ve hep olduğu kadar gerçek, yüzünde bir anlamda tanıdık bir anlamda benzersiz sıcak bir gülümsemeyle gözlerimin içine bakarak konuşuyor: “Veda etmeye fırsat bulamadım”  diyor, “ … Allahaısmarladık demek için geldim…”  Yanıtımı beklemiyor, şapkasını çıkarıp yılların birikimini taşıyan nazik bir jestle selamlıyor beni ve kayboluyor.

Gördüklerimin ne kadarı hayal ne kadarı gerçek hiç bilmiyorum. İkinci ihtimalin ağır bastığını iddia etmeye de yeltenmiyorum, savunma mekanizmalarımızın mucizelerine inananlardanım.  Tek bildiğim babamla o gece o sahnede vedalaştığım ve o anla babamın ölüm haberini aldığımız gün arasındaki süreci sadece bildiğim sona doğru giden yolda yaşanılması gereken bir deneyim olarak kabul ettiğim.

Babamın saygıyla sahneden çekildiği o noktada hissettiğim benimle kalmayı, yasamayı, paylaşmayı, ben düştüğümde kolumdan tutup kaldırmayı, başarılı olduğumda sırtımı sıvazlamayı, karamsarlığa kapıldığımda beni cesaretlendirmeyi ne kadar isterse istesin artık gitmek zorunda olduğu.

Ömrüm boyunca binlerce kez duyduğum “kızım için şapkamı satarım” sözünü anımsıyorum… Annem “şapka yeniyken iyiydi de şimdilerde senin şapkana kimse para vermez” diye takılıyordu babama son zamanlarda… Simdi çok büyük bir açıklıkla görüyorum ki babamın bu sözü baba-kız ilişkimizin en net ve en çarpıcı tanımı. Yıllarca nükteyle sarf edilen bu cümlenin arkasında benim iyiliğim ve mutluğum için elinden gelen her şeyi seve seve yapabilecek, her türlü fedakarlığa katlanabilecek bir insan var.  Böyle hissetmesinden daha da güzel ve anlamlı olan içindekini bana yansıtışındaki doğallık ve yalınlık.

Sınırsızca sevildiğimin ve desteklendiğimin bilincinde, endişelerden ve şüphelerden uzak yaşadım ben hep babamın sayesinde.  İnsan çocuğu için daha fazla ne yapabilir bilemiyorum… Dünyada bu denli bir lükse sahip kaç evlat var, onu da bilmiyorum.

Babam beni son kez selamlarken içimden bir şeyler kopuyor, bu ayrılığa nasıl katlanılır hiç bilmiyorum. Diğer yandan onun bu son ziyaretinde de yaşamı boyunca bana gösterdiği sevgi ve ayrıcalığın iç yakıcı yansımasını buluyorum.  Bu son perde babamın kendimi bildim bileli takdir ettiğim ve gurur duyduğum saygın portresiyle öylesine uyumlu ki…

Benim için şapkasını satacak bir insan olmadan yaşamak nasıl olacak diye düşünüyor insan. Son yedi seneyi ayrı ülkelerde geçirmiş olsak da, babamın yalnız önemli kararlar arifesinde değil, günlük hayatımın her boyutunda nasıl etkili olduğunu şimdilerde daha iyi anlıyorum. Aynı anda kavrıyorum ki babamın yıllar boyu bana kazandırmaya çalıştırdığı değerler artık benim bir parçam olmuş ve hep benimle kalacaklar.

Bu satırları yazmaya başladığımda evde yalnızdım, aksam saatleriydi. Sezen’e sığınmıştım efkarlı anlarımda çoklukla yaptığım gibi. Onun eski bir CDsi çalıyordu arka planda ama kendimi söylemime kaptırdığım için şarkıların akışını takip etmiyordum.  Tam babamın o tüyler ürpertici veda tablosunu kelimelerle resmetmeye başladığım anda çalan parçanın sözleri sızdılar bilincime: “…ihtimal ya fikrinize düşersem, tutturun bir Rumeli havası…”

»

Babacığım, seni anmak bir olasılık değil, günlük gerçeğimin ta kendisi…

 

Brüksel, 12 Ocak 2013

Neyse Halim…

neysehalim

Annem bildim bileli güzel kahve falı bakar. Öyle ciddi falcı gibi değil ama, daha çok bir söyleşi ortamında. Günlük aile hayatının kayda değer bir parçasıdır fal, yemeğin üstüne, sohbetin göbeğine çat kapı gelir. Ev ahalisinin ve konukların sorgulamadan kabullendiği ağırbaşlı bir seremoni yaratılır onun etrafında. Herkesi sarar zamanla fincandan dökülen sözcüklerdeki gelecek vaatleri, beklenti yüklenir yüreklere. Umuda kimse kayıtsız kalamaz.

Bu gelenek dahilinde annemin evinde kahve içildi mi fincan hemen ters çevrilir. Fal kapatılmazsa kahve keyfi yarım kalır. Bu o derece kanıma girmiş bir öğretidir ki, ufukta fal yoksa Türk kahvesi içmek gelmez içimden. Annem dışında
kimseye fal baktırmadığımdan da onsuz kalınca kahvesiz de kalırım ister istemez.

Çocukluğumda komşular sabah kahvesine geldiklerinde şahit olmaya başlamıştım fal muhabbetine… Masallar kadar renkliydi bu anlatımlar, kullanılan dil büyülerdi beni. Haneye ay doğardı, yürekler kabarır, etekler zil çalardı bu evrende. Küçük bir paket olurdu bazen sürpriz, kurnaz bir tilki kulaklarını diker tetikte beklerdi, Bremen mızıkacıları misafir oyuncu konumunda katılırlardı şenliğe. Hayalgücüm bunlardan esinlenir, görünmeyen resimler çizerdi gökyüzüne.

Annem falı kapatmadan önce parmağıyla telveyi şekillendiren komşumuzu her seferinde hile yapma diye uyarırdı. Kahveyi son demine kadar içenleri de hafifçe azarlardı, telve bırakmamışsın ki fal çıksın diye. Aksini yapıp çok suluyken fincanı ters çevirenler de ya üstlerini ya da ortalığı batırırlardı.

Diyorum ya, bir usulü vardı bu işin. Fincan çok çalkalanmadan içilecek örneğin. Sonra kahvenizi yudumlarken doğru noktada -ağzınıza telve tadı gelmeden- duracaksınız. Tabağı fincanın üstüne kapatıp, baş parmağınız fincanın yukarı bakan alt kısmında, diğer parmaklarınız tabağı kavrayacak şekilde yerleştirilmişken bir kaç tur döndüreceksiniz bu ikiliyi saat akışına zıt yönde. Sonra biranda durup hızlı ve tereddütsüz bir hareketle tek solukta çevireceksiniz kendinize doğru. İdam kararı vermiş bir hakimin kalemini kırmasındaki geri dönülmezlik damgasını vuracak eyleminize.

Ardından beklemeye bırakılacak bu düzenek. Siz deyin beş, ben diyeyim on dakika. Sabredemezseniz çok fincanın tabanına işaret parmağınızla dokunabilirsiniz. Hala sıcaksa biraz daha sabır, soğumuşsa fal Hediye Hanım’ın dikkatine sunulmaya hazır.

Annem fincanlara hep merak ve iyi niyetle yaklaşır. Yıllardır fal baktırmak isteyen hiçbir tanıdığı geri çevirdiğini ya da aman bıktım, bugün de mola alayım dediğini duymadım. Bazen kalabalık aile toplantılarında ardı ardına beş on fal baktığı olur, her birine ilkmişçesine özenir, enerjisi de konsantrasyonu da hiç azalmaz.

Nahoş haber de çıkmaz annemin falından, prensip kararı sanırım. İnancım o ki, karanlık bir gölge görse de onu kötüye yormuyor, en fazla uzaktan bir hasta haberi alıyorsunuz mesela, ya da yüreğiniz biraz sıkılmış ama aydınlık çok yakınınızda. Biri biraz gücenmiş size, boynunu bükmüş tabağın köşesinde ama tez zamanda kavuşup çözeceksiniz bu meseleyi.

Annem için fal aynı zamanda sohbete katalizör olan bir enzimdir, konuşmayanı onunla konuşturur. Zor sorularını da araya sıkıştırarak… “Ay yüreğin biraz karıncalanmış. Kuruntu yapmışsın gereksiz yere…” girizgahının ardından bir es gelir, kendinizi fala kaptırdıysanız bu noktada dökülmeye başlar, boşlukları siz doldurursunuz… Diğer yandan “senden haber bekleyen biri var, kafası da pek karışık bu kadının, adında da N harfi var” hazırlık cümlesine anında tepki gelmezse annem devam eder “sahi ne oldu o Neslihan’a, boşandı mı kocasından?”…

Onun çok az tanıdığı insanlara baktığı falların tam hedefi vurması beni oldum olası şaşırtmıştır. Özellikle bazen kişiye pek inanılır gelmeyen bir haber verir, mesela “siz galiba arabayı değiştiriyorsunuz. ” Atlar hemen dinleyen “yok canım, o da nereden çıktı? Hiç planda yok” ve aynı kişi iki hafta sonra telefonla arar “ay Hediye Hanım, Allah sizi inandırsın, bizim bey ikinci el bir araba bulmuş uygun fiyata…” Annemin bu tür düşesler çok hoşuna gider, müjde veren olmayı sever. Kıs kıs güler, gider üstüne bir kahve içer.

Brüksel’den Ankara’ya iş seyahati için geldiğimde bazen yanımda yabancı konuklarım da olur. Bir ikisini eve yemeğe götürmüşlüğüm de vardır. Annem böyle durumlarda Ticaret Lisesi’nden kalma İngilizcesini konuşturur. Yalnız fal ciddi iştir, tam donanımlı tercüme gerektirir. O yüzden benim anlatılanları simültane İngilizce ya da Fransızca’ya çevirdiğim çok olmuştur. İki dili de fena konuşmamama rağmen itiraf etmeliyim ki “üç vakte kadar bir haber alıyorsun”, “hanene ay doğmuş”, “yüreğin çivi gibi kabarıyor” gibi kalıpları hakkıyla çevirmekte hala çok zorlanıyorum. O güçlü ve diri anlatımlardaki tılsım benim yabancı dil arşivimde yok. Düşünüyorum da belki Batı kültüründe de yok.

Tercüme fal seanslarının birinde annem meslekleri ve iş yerindeki konumları konusunda en ufak bir bilgisi olmadığı insanlarla ilgili çok çarpıcı saptamalar yapmıştır. Finans Müdürümüzün fincanına bakıp “bu adamın işi gücü rakamla, parayla” demiştir şak diye mesela, Hukuk Büromuzun Şefi için de “Allah Allah, niye bilmem anayasa çıktı bu adamın falında!” diye mırıldanmıştır bıyık altından gülerek.

Annemin bana baktığı fallarsa oldukça taraflıdır. Ortaokuldan bu yana her falımda mutlaka bayraklı yerden haber alırım, yükseklere tırmanırım ve yollarım hep açıktır. Ben bu yollarda gider gelirim, onların başlarında da beni özlemle bekleyenler olur. Artık takılıyorum Hediye Hanım’a, “tırman tırman yoruldum anne, biraz soluklansam olmaz mı?” diyorum mesela ama o hiç ciddiyetini bozmuyor. Aşırı bezginlik sezdi mi de bir aslan (kuvvet), iki at (murat) ve bir fil (büyük kısmet) katıyor denkleme, sırtımın yere gelmesi mümkün değil haliyle.

Geçende yine karşılıklı kahvelerimizi höpürdettik, falları kapattık. Sonra da muhabbete daldık. Arada da nasıl oldu bilmem, bir kalkıp oturduk, o ara yerleri değişmişiz. Yarım saat kadar sonra falları anımsadık. Annem gayri ihtiyari önündeki fincanı kavrayıp okumaya koyuldu… Biliyor da son zamanlarda çok gezdik eşimle doktorlarda hastanelerde, işte de bir hayli stresli bir dönemden geçiyorum, büyük kararlar çok yakın… Kitaptan okur gibi akıcı anlatıyor Hediye Sultan: ” işle ilgili önünde bir sürü seçenek var, herkes seni kolundan bir yöne çekmeye çalışıyor ama sen en hayırlı kararı vereceksin ve oh diyeceksin tez zamanda… İbrahim de ayaklanmış maşallah, dört gözle bekliyor dönmeni. Sen Brüksel’e gider gitmez şatoya götürecek seni…”

Görüyorsunuz Hediye Hanım “in” terapi ihtiyacı “out”… Yüzümde gülümseme dinliyorum, azıcık abarttın mi acaba diyeceğim ama kızacak diye susuyorum… Sonra bir şey dikkatimi çekiyor ve hafif haince sırıtıyorum. “Ne oldu?” diyor. “Annecim, çok güzel söylüyorsun da, şimdi fark ettim, sen son on dakikadır kendi falına bakıyorsun!” Sadece bir an bocalıyor annem ve hemen ekliyor soğukkanlılıkla “önemli olan niyet”…

Haklı, değil mi? Ben de hemen eşimi arıyorum: “İbrahim, falda çıktı. Sen turp gibisin, ben de harika bir işe geçiyorum. Bir de sen beni hemen şatoya götürüyorsun” diyorum. Eşimden cevap: “Anlaşıldı. Sen merak etme, şato kısmı kolay, hallederiz”.

Şahitsiniz, dışarıdan bakana imkansız bir denklem gibi görünse de, annemle İbrahim birbirini güzel tamamlar…

Ocak başında Türkiye’den ayrılmadan yeni yılın ilk falına baktı annem benim için. Bu sefer bayrak, rütbe, resmi yazıdan daha çok soyut kavramlardan söz açtı… Sevinmek, rahatlamak, yeni bir adım atmak gibi… Dedim herhalde geçen sefer kendi falını bana sattığı deneyimden sonra sütten ağzı yandı, yoğurdu üfleyerek yiyor.

Yanılmışım, sadece taktik değiştirmiş: Brüksel’e dönüşümün ertesinde yaptığımız ilk telefon görüşmesinde şöyle dedi en enerjik sesiyle ” Aysel Teyzen gözlerinden öpüyor. Falıma baktı dün, Hediye Hanım, kızınız bir makam koltuğuna oturuyor dedi. Müjdemi isterim…”

Brüksel, Ocak 2013

Bir şehir tuttum ismi İstanbul

“Karaköy Bankalar Caddesi’ne lütfen…”
“Peki” dedi taksi şoförüme ama tereddüt yüklü kısa bir sessizliğin ardından.

Ortaköy’den yola çıktık, aylardan Kasım, akşam sekiz suları. İstanbul doğum günümde bana torpil geçermişçesine bahardan bir gün çalmış bu sabah. Güneş battıktan sonra da yumuşaklığını koruyor hava, şansıma inanamıyorum. Ama trafik bildiğiniz gibi berbat. Önce biriki telefon görüşmesini aradan çıkarıyorum, sonra yaslanıyorum arkama ve sırf bu şehirde olduğum için mutlu hissetmenin tadına varıyorum.

Hıçkırığı anımsatan dur kalklarla yavaş yavaş Dolmabahçe’den Kabataş’a doğru ilerliyoruz. Kalabalık şehirlerin akşam telaşını sevdiğimi düşünüyorum. Uzun günün sonunda eve varmak için acele edenler, sevdiğine kavuşmaya geri sayanlar, lokantalara koşan aç karınlar, akşam programlarının insanı sarmaya başlayan heyecanı, gidecek yeri olmayanların saydam yalnızlığı… Kestane kokusu, vapur düdüğü, belediye otobüslerinin kalabalığı. Yollarda yayalar, araçlar, afişler duvarlarda, dükkanların son, eğlence yerlerinin ilk saatleri, göz kırpar gibi bakan sokak lambaları. Değişimin dinamiği, klaksonlar, arabaların açık pencerelerinden dışarı taşan melodiler ya da akşam haberlerinin size düşen gölgesi. Gündüzün tortusu, gecenin beklentisi.

“Abla, kusura bakmazsan bir şey diyeceğim” diyor o sırada taksi şoförüm. “Simdi yanlış anlama da, bu saatte oralar biraz ıssız olur, üstelik Bankalar Caddesi’nde yol çalışması da var. Kazmadık yer bırakmamışlar.”

“Haberim var” diyorum, “… Karaköy’ü canlandırıyorlar bu ara biliyorsunuzdur. Ben de orada yeni açılan sanat galerisinin üst katındaki lokantaya gidiyorum. Yer ayırtmak için aradığımızda yol çalışmasından bahsettiler. Caddenin başında inip biriki adım yürümek gerekiyormuş anladığım kadarıyla. Mesele değil.”

“Öyle diyorsun da Abla, oralar hala çok tekin yerler değil, dikkatli olmak lazım” diye ısrar ediyor şoför. Belliki içi hiç rahat değil. “Sağolun” diye cevaplıyorum, “…sizden ricam beni sokağın başında araçla ulaşabileceğiniz bir noktaya bırakmanız, gerisini ben hallederim.”

“Sen bilirsin” diyor benden günah gitti gibilerinden.

İstanbul Modern Müzesi’ni geçiyoruz o sırada, biraz sonra sağa yanaşıp beni caddenin başında indiriyor. “Sen şimdi buradan yukarı doğru yürümeye başla, şu eczaneden sonra az ileride sol tarafında göreceksin binayı” diyor. Borcumu ödeyip teşekkürlerle iniyorum arabadan.

Hemen hareket etmiyor taksi arkamdan. Ben kararlı adımlarla tırmanmaya başlıyorum yokuşu. Eczaneye geldiğimde ardıma dönüp bakmıyorum bile çünkü adım kadar eminim ki o hala orada. Siluetim gözden yitene kadar koruyan bakışlarıyla izleyecek beni. Kızkardeşini düşünüyor o sırada, belki de annesini…

* * * *

Nişantaşı’nda sevdiğim bir butik otel var. İçeri adım attığınızda sadece Concierge’i görüyorsunuz, Resepsiyon bir üst katta. Buradaki tüm personel her daim saygılı ve güleryüzlü bir hizmet sunuyor ama Concierge ekibi sanki özellikle yetiştirilmiş bir klan; sizi tam anlamıyla el üstünde tutuyorlar. Oteldeki konumlarından dolayı da hem ilk izleniminizi belirliyor, hem de ayrılırken aklınızda kalan resme imzayı onlar atıyorlar.

Son yedi sekiz senede defalarca kaldım bu otelde. Ziyaretlerim aralıklı da olsa her gelişimde daha eşikteyken adımı anımsamaları, önceki kalışla ilgili bir detaydan söz açmaları etkiliyor beni ister istemez. Hayatınızı kolaylaştırmak ve gününüzü aydınlatmak için programlanmış izlenimi uyandıran bu seviyeli ve becerikli insanlar her giriş çıkışta size küçük bir vitamin hapı etkisi yapıyorlar.

Hiç unutmam, burada kalışlarımdan biri tatsız bir döneme rastgelmişti. Her sabah erken saatlerde otelden çıkıp refakatçi görevimi üstlenmek için hastaneye gitmem gerekiyordu. Her akşam sekiz gibi de dönüşe geçiyordum, gece nöbetini ailenin başka bir ferdine devrettikten sonra.

Tahmin edersiniz ki vitamin grubunun hem soluk benzimi hem de günlük rutinimi fark etmesi fazla zaman almadı. Her zamankinden sıcaktı gülümsemeleri, ses tonları her daim yumuşacık. O zamanlar içlerinde en kıdemli olanları (ki zarafetle taşıdığı sol yana meyilli kepiyle Montmartre’dan çıkma bir Fransız bir ressamı andırıyordu daha çok) sabah merdivenlerden inişimi gördüğü anda kibarca selamlar, sonra koşar kapıyı açar ve hemen ardından da taksi çevirmek için atardı kendini sokağa…

Her aracı de beğenmezdi üstelik, yeni ve temiz olacak öncelikle, böyle değilse bırakın gelip geçsin. Bir süre beklerdik haliyle. Sonunda bir arabayı seçip durdurdu mu sağ ön kapıyı açar, kafasını içeri daldırır ve ortamı kontrolden geçirir, şoföre de alıcı gözüyle bakardı. Döşemeler bakımsız mi görünüyor, havaya sigara kokusu mu sinmiş? “Kardeşim sağol, vazgeçtik” der yollardı adamı.

Araç sınavdan geçtiyse ve kullanıcısı annesinden helal süt emmiş bir ademoğluna benziyorsa da sorgu sual başlardı anında: “Maslak Acıbadem Hastanesi’ni biliyor musun?” Bilmiyorsa güle güle… “Biliyorum” diyenlere ikinci soru geliyor: “Tarif et bakalım nasıl gideceksin?” Tatmin edici yanıt yoksa bu soruya (şoför emin değilse, ya da fena halde dolaştıracak izlenimi veriyorsa) yine güle güle.

Doğru yanıtı veren bilgili ve efendi kişiye beni seremoniyle emanet ederdi. Arabaya kendi elleriyle bindirir, kapımı kapattıktan sonra yeniden şoförden yana dönüp “gözüm üzerinde” der gibi bir selam çakardı… Bu kadar itibarı gözlemleyen şoförler beni önemli bir şahsiyet sanır, yol boyu saygıda kusur etmezlerdi.

Akşamları otele döndüğümde vardiyası bitmiş olduğundan rastlaşmazdık ama bir hafta boyunca her sabah ayni özenle sahip çıktı bana. Hem bu kadar candan hem bu kadar profesyonel davranabilmesine şaşıyordum. Mesafeyi hep korudu, özel hayata saygısı sonsuzdu. Benim ağzımdan kazara bir dertli söz çıkarsa şefkatle dinledi ama kendisi bu hastane serüveniyle ilgili bilgi edinmek için asla bir talepte bulunmadı.

Bir sabah dayanamayıp sordum: “Beyefendi, kusura bakmazsanız ben de sizin isminizi öğrenebilir miyim?” “Ziya” dedi kısaca beni taksiye bindirirken ve sıcak bir gülümsemeyle iyi günler diledi aracın kapısını kapatırken. Gözlerim dolmuştu bu romanesk rastlantı karşısında; beni günlerdir kanatları altına almış bu yabancı artık hayatta olmayan babamın adını taşıyordu…

Bir sonraki seferki İstanbul ziyaretimde, “sizi daha iyi gördüm Deniz Hanım” diyerek karşıladı beni… Ben de ekibe getirdiğim Brüksel çikolatasını uzattım “bana çok baktınız geçen defa, ilginiz için yeniden teşekkür etmek istedim” diyerek. “Bizim için her misafir özeldir, ama bazıları aradan kolaylıkla sıyrılır” dedi Ziya Bey parmaklarını hafifçe kepine dokundurup verdiği selamla beraber. Babamı düşündüm o anda; kimliğinin bir parçası haline gelmiş fötr şapkasını sağ eliyle hafifçe kaldırıp yeniden başına yerleştirdiği kibar bir jestle selamlardı yolda rastladığımız tanıdıkları.

* * * *

Galatasaray Lisesi’nin hemen arkasındaki yeni mekandan çıkıyoruz keyifli bir akşam yemeği sonrasında. Ben Tarlabaşı’nda popüler bir otelde kalıyorum. “Şuradan İstiklal’i geçer giderim yürüyerek” diyorum. Dostlar yalnız göndermek istemiyor, saat gece yarısını geçmiş, ben de tek bayanım ne de olsa. İnat ediyorum, “ya şu sokaklara bir bakın, insan kaynıyor, dükkanlar deseniz açık, sokak satıcıları konuşlanmış adım başı, ne olacak ki, giderim ben” diyorum. Beş dakikalık çekişmeden galip çıkınca da veda faslını takiben Yeni Çarşı Caddesi’nden İstiklal’e doğru tırmanmaya başlıyorum.

Bu sefer serin bir Ekim akşamındayız, hafiften yağmur indiriyor. Otelden ödünç aldığım büyük boy şemsiyenin altında korunaklı bir rahatlıkla yürüyorum. Şehrin bu genç kalabalığına bayılıyorum. Her yer olasılık kaynıyor. Filmler, tiyatrolar, konserler kalabalıklarla kavuşmuş, harmanlanmış, gecenin bu saatinde de onları geri sokaklara salıyor. Kiminin karnı yeniden acıkmış, kimi sevgilisini arıyor, kimi para çekiyor köşede, gece uzun olacak…

Kimsenin tam olarak neresinde olduğunuzu bilmediğiniz bir şehrin sokaklarında rasgele yürümek, o geç saatte normalde yapacağınızdan çok farklı bir işle meşgul olmak, bitmek bilmeyen bu hareket ve renk cümbüşünün bir parçası olmak insana hem Alice’in hayal dünyasına ışınlandığını düşündüren, hem de aynı anda kendini çok gerçek hissettiren bir durum. Film seti gibi İstanbul, ben de görünmeyen patenlerimi takmışım ayağıma, kayıp gidiyorum bu insan selinin arasından kıvrak manevralarla. Hem süratliyim, hem de sapına kadar gözlemci. Yalayıp yutmak istiyorum şehri bütün tatları ve kokularıyla.

İstiklal’i kesen sokaklardan birinden sağa kıvrılıyorum. Meşrutiyet Caddesi’ne doğru giderken susuzluğum başıma vuruyor. Minibar olayına Cem Yılmaz da dahil bir sürü aklıbaşında insan gibi sinir olduğumdan otele yakın bir dükkandan büyük bir şişe su alayım diye düşünüyorum.

Endüstri mühendisi aklım olmadık zamanlarda günlük hayatımın küçük detaylarına karışır. O anda da aktive oluyor ve bana otele en yakın açık dükkanı bulmamı öğütlüyor. Böylece şişe taşıma sürem de en aza inmiş olacak. Riskli bir yanı da var tabii bu harika fikrin; son dükkanı bulma emelimi fazlaca abartırsam kendimi hafiften aptal hissederek geldiğim yolun bir kısmını geri yürüme olasılığım da artıyor.

Temiz pak görünüşlü bir bakkal dükkanının önünde durup içeri bir göz atıyorum: Ortalık son derece düzenli, başka müşteri de yok. Dükkan sahibi yerleri belliki yeni silmiş, girişe de muhtemelen bir karton kutuyu parçalayarak yaptığı bir düzeneği paspas niyetine sermiş.

Şemsiyeyi usulce kapatıp kapının dibinde süzülmeye bırakıyorum. Ayaklarımı da içgüdüsel bir devinimle siliyorum paspasa.

Bakkal özenli giyimli, güleryüzlü orta yaşlı bir bey. Samimi bir “buyurun” ile karşılıyor beni. Tüccardan cok öğretmen izlenimi uyandırıyor ilk görüşte. Ben içeri girince okumakta olduğu kitabı sayfaları açık biçimde ters çevirip tezgahın üstüne bırakıyor. Niye bilmem, bu hareketi fincanı ters çevirip kahve falı kapatmayı anımsatıyor bana. Sanki kahve telvesinin zamanla şekil alması gibi sayfalardaki sözcükler de oraya buraya kayacaklar sizi beklerken ve kitabı yeniden elinize aldığınızda size özel mesajlar bulacaksınız içinde, yazarın değil kaderin dilinden düşen.

“Han’fendi, affedersiniz, bir şey sorabilir miyim?” sorusuyla kendime geliyorum. “Tabii” diyorum sessiz bir baş işaretiyle…

“Az önce siz ne yaptınız?” Biran neyi kastettiğini anlamaya çalışıyorum. Suskunluğumda ekliyor, “.. yani ilk dükkana girdiğinizde…” “Ayaklarımı sildim” diyorum yavaşça, hafif bir tereddüt var sesimde… Kafamda “hay Allah karton paspasın sökemediğim başka bir işlevi mi vardı acaba?” düşüncesi sallanıyor… Diğer yandan görüyorum ki adam öyle az sonra beni azarlayacak gibi de durmuyor.

“Niye peki?” diyor adım adım beni sonuca götüreceğini hissettiğim sabırlı tavrıyla. “Belli ki dükkanı yeni temizlemişsiniz, batırmak istemedim kirli ayaklarımla” diye açıklıyorum hala ben neyi atladım huzursuzluğu var içimde…

“Han’fendi, müsaade ederseniz elinizi öpmek isterim” diyor kibar beyefendi… “… yıllardır dükkanıma giren en nazik müşteri sizsiniz…” Bu beklenmedik çıkış karşısında biraz ezilip büzülsem de reddetmek gelmiyor içimden. Saygıyla elimi öpüyor, “hep böyle kalın” diyerek. Kendinden genç bir insana verdigi bir öğüt sanki bu sözler bir dilekten çok.

Bir şişe büyük su (az olur şimdi diye) yanında birkaç paket de bisküviyle çıkıyorum dükkandan. “Belki de cidden tüccar ruhu vardı bu adamda” diye düşünüp gülüyorum elimde naylon torbamla otele girerken. Odamın kapısında ışığı yakar yakmaz koltuğun üstüne ters çevirip bıraktığım romana kayıyor gözlerim. Onsekiz sene Fransız kültürünün göbeğinde yaşamışlığa inat elimi öpecek beyefendiye rastlamam Pera’ya kısmetmiş diyorum içimden.

Büyülüdür İstanbul.

* * * *

O Haziran ayı zordu, bir sürü iç karartıcı olay ardı ardına sıralanıp beni canımdan bezdirmişti. Neyse demiştim İstanbul’a gidiyorum, hepsi geçecek. İstanbul bana yine iyi gelecek, yaralarımı saracak, yaşam enerjimi arttıracak…

Sabah güzel başlamıştı İstanbul’da yüreğime umut tohumları ekerek. Ama sonra büyüklü küçüklü tatsızlıklar moralimi bozmak için birbirleriyle yarışmaya başladılar. Her seferinde kafama takmamayı başarıp yeni bir heyecana odaklanmayı seçsem de gün akmamakta ısrar ediyor, yoluma sürekli bir engel çıkarıyordu…

En sevdiğim semtlerine gittim İstanbul beni sarsın diye. Boğaza baktım Bebek’te, İstiklal’in kitapçılarını gezdim, kendimi alışverişe vereyim dedim sonra, Galata’da tasarımcıların butiklerine daldım. Öğlen bir kadeh şarap içtim. Bana mısın demiyor, şehir bana dokunamıyor, ruh sıkıntısı dinmiyor…

Nasıl bilmem kendimi İstanbul Modern’de buldum akşamüstüne doğru. Süreli sergilerden birini gezmeye başladım ama sergi beni seyretti, ben ona ilgisiz kaldım. Çıkarken son bir gayretle müzenin mağazasına çekingen bir giriş yaptım. Kitaplara, posterle, aksesuarlara baktım, eşindim durdum. Yine “tık yok” diyecekken onları gördüm… Bir çift sallantılı gümüş küpe, üstleri altın kaplama.

Bakıştık öylece. Onlar beni beklemiş gibiydiler bunca zaman. Ve İstanbul belli ki kavuşalım istemişti.

Denedim küpeleri, tam hayal ettiğim gibi durdular. Sanki o saate kadar diyeceklerim vardı da diyemiyordum ama onları taktığım anda onlar benim yerime konuştular.

Küçük paketimle otele dönerken içim rahat, bundan sonrası başka türlü olacak, iyi olacak. İnancım tam. Biraz zaman var yemeğe kadar. Özenle hazırlandım. Yeni küpelerime en uygun kıyafetimi seçtim ve giyindim.

Etiler’de bir villada konumlanmış bir İtalyan lokantasına gittik eşimle. Çok övmüşlerdi dostlar ama biz hala biraz tereddütlüydük. Malum zevkler ve renkler meselesi, bir de biz biraz zor beğenir olduk galiba son zamanlarda. Üstelik ertesi sabah ayrılıyoruz İstanbul’dan, inşallah pişman olmayız bu seçimden diyoruz…

Neyse, bakıyoruz ortam gayet içaçıcı, servis mükemmel, yemekler deseniz nefis. Rahatlayınca ruh huzurumuz muhabbetimizin tonuna yansıyor, harika bir akşam geçiriyoruz. Ben küpelerime veriyorum talihin çarkının tersine çevrilmesini…

Dönüşte trafik akıyor sahil yolunda, manzaranın tadına varıyoruz. Odamıza çıkarken hala devam ediyor lokantada başlayan keyifli sohbet. Girişteki aynaya bakıp tek küpemin yerinde olmadığını görene kadar…

Ufak bir çığlık atıyorum, sanırsınız tek bacağım yerinde yok… Acım sembolik daha çok biliyorum, ama inanın gerçek. “İbrahim, küpemin teki yok, fark etmedin mi?” diyorum asabi bir sesle… “Ne küpesi?” gibilerinden bakıyor yüzüme… “Kocaman sallantılı küpe, birinin yerinde olmadığını görmedin mi bütün akşam karşımda oturdun da!” diyorum yükselen tizlikte sesim, çok gergin.

Hiçbir fikri yok tabii garibimin ve o sırada karısının niye birden delirdiğini anlamaya çalışıyor. Derken ya batarız ya çıkarız hesabı “Ama böyle tek küpe de çok orijinal olmuş, üzülme sakın ne yapalım” diyeceği tutuyor. “Pes yani!” diyorum artık bağırarak, anahtarı da alıp çıkıyorum odadan bir hışım. Anahtarın aynı zamanda enerji kartı olduğu aklıma bile gelmiyor o kızgınlıkla. Oda ve eşim ardımda kalıyorlar karanlıkta.

Üç kat merdiveni ayağımdaki topuklu ayakkabılarla koşarak iniyorum, “lütfen kaybolmasın, lütfen kaybolmasın” dileği beynimde yanıp sönen neon ışıklı bir levha gibi… Basamaklarda gözlerim, küpe teki arıyorum. Asansörle çıkmıştık oysa odaya, onu ancak giriş katına vardığımda hatırlıyorum.

Reseptiondaki genç görevli az önce yemekten dönerken bizi selamladığında gözlemlediği mesut mırıltılarla konuşan durağan kadının merdivenlerden paldır küldür inen telaşlı bir çılgına dönüştüğünü görünce tatsız bir olay yaşandığını anlıyor hemen. Soruları gözlerinde fakat konuşmuyor. “Küpemin tekini kaybettim, bulan, getiren olmuş mudur acaba?” demek istiyorum sakin sakin ama ağzımı bile açamadığımdan kelimelerim içeride hapis kalıyor. Yalvaran gözlerle adama bakıyorum ve çaresizce sağ elimde tuttuğum tek küpeyi ona doğru sallıyorum, sesini yitirmiş sorum ünlem işaretlerine asılmış bir pankart gibi dalgalanıyor küpenin ucunda.

Sonra İstanbul el koyuyor olaya. Genç adam önündeki masanın alt çekmecesine doğru uzanıyor ve küpemin eşini çıkarıyor oradan tek söz etmeden. Sağ elinin baş ve işaret parmakları arasında tutup bana doğru sallıyor benim jestimi kopyalayarak. Bakışıyoruz.

Aynadaki aksimi kaybedip de bulmuş gibiyim elindekini yavaşça avucuma bıraktığında. Gözlerimde hafif deli bir ışıltı yanıp sönerken “Sakın kımıldamayın, gelip sizi öpeceğim” diyorum tehditkar bir coşkuyla. “Eh, madem ısrar ediyorsunuz…” sözleriyle teslim oluyor sevgi gösterime. İdmanlı belli, kim bilir iş icabı günde kaç çeşit insanla muhatap oluyor. Sonra asansörün kapısına kadar bana eşlik ediyor. Gerçekte “bu işlem de tamam” diyor herhalde arkamdan. Oysa hayal gücüm onun “appassionato!” diyen güçlü sesini duyar gibi oluyor asansör hareket ettiğinde.

Odanın kapısı açılır açılmaz “ne oldu?” diye soruyor merakla hala karanlıkta oturan eşim… “Önce küpemin tekini bulan adamı buldum, sonra ona sarıldım öptüm. Herşey yolunda artık” diye özetliyorum durumu, “…iyi geceler tatlım…”

İbrahim sakin, “oda karanlıkken çok daha güzel görünüyormuş pencereden köprünün ışıkları” diyor aşmışlıkla. Bakıyorum. Haklı.

İyi geceler İstanbul.

bridge2

 

İstanbul-Brüksel TK1941 seferi, Ocak 2013

Birlikte sonsuza dek genç kalabileceğin bir dost…

sonsuzadekgenc

Bazı dostlarla konuşmak aynaya bakmanın sevgiyle yontulmuş hali gibidir. Gerçeği söyler dudakları ve gözleri ama sizin yüreğinizi burkmayacak bir asaletle. Sarıldığınızda kollarında soluklanırsınız, evrenin sesleri durur, zamanın hainliği de. Anı avuçlarsınız, tutarsınız öylece sevecen. Özümser ve sonra kendi haline bırakırsınız.

Karşılaştığınızda size “hoşgeldin, gözümde tütüyordun nicedir” der bakışları. Sizi içer konuşurken, içine çeker havanızı ve ayrılırken sizi sevgiyle salıverir. Zira o başınabuyruk, dizgin görmemiş halinizi kendi ruhundan da iyi bilir.

Kavuşmalarınız hep yüklüdür, vedalarınız biraz incitir ama hep yeni başlangıçlara gebedir. Dostluğunuzun bu üretken valsini seversiniz ikiniz de; uslanmaz romantikler saklıdır yüreklerinizin derinliklerinde. Her bakan görmese de.

Birlikte olduğunuz zaman gayretsizce akar, sizindir, sizdendir. İştahla kendinizden bahsedersiniz, dünyanın kalan kısmı yıllardır figürandır bu filmde. Zayıf noktalarınız en az eski aşklarınız kadar aşinadır. Onları da ne affedebilir ne de tamamen silebilirsiniz. “Biraz daha az sevsek kendimizi, daha az acı çekeceğiz” dersiniz ikiniz bir ağızdan. Sonra gülersiniz, zordur çünkü kendini hafife almak. Üstelik ikiniz de dozunda acıyı seversiniz.

Güzeldir kendini gayretsizce anlatmak, yargısız dinlenildiğini bilmek. Bazen içinden “gerçekte ona mı konuşuyorum yoksa bana mı?” demenin lüksünü yaşarsınız. Gelişigüzel bir konudan bahsederken en olmayacak anda kendi gerçeğinin anahtarını düşürür biriniz masaya. Sarsılır kulakları işittiğinde ağzından çıkanları… Bulmaca çözülmüştür.

Ama unutmayalım ki yüzyıl gibi gelen bir tanışıklık vardır bu işin temelinde, birini olduğu gibi görmek öylece en yalın haliyle. O bir şiirse örneğin, siz onu ezberinizden okumuşsunuzdur yıllarca kürsülerde, kumsallarda güneş doğarken ve çok esmer gecelerde. O bir resimse, içindeki ışık-gölge dansını yalayıp yutmuşsunuzdur bunca zaman ama baktıkça hala yeni bir rengini yakalarsınız. Keşfettiğiniz bazen bir alevi çağrıştırır, bazen kuytudur, sessiz ve soğuk.

Buralara kolay gelmemişsinizdir, yaman iniş çıkışlarla sınanır gerçek dostluklar. Siz mesela bir keresinde çok uzaklara savrulduğunuzda zor olsa da üstünüze gitmemiş, beklemiştir sabırla. Size istediğiniz kadar zaman ve rahat nefes alabileceğiniz bir alan vermek adına kendini sınırlamıştır. Dönemem dediğiniz noktadan döndürmüştür sizi özverisi ve emeğiyle.

Başka insanlar, başka mekanlar, başka şehirler sizi meşgul etmiştir yıllar boyunca. Egonuz önde siz arkada yorucu yarışlara katılıp, bunlardan bazen kazanç bazen batan gemilerle dönmüşsünüzdür. Buluştuğunuzda birbirinizi tamir etmek için değildir çabanız, malum ava giden bazen avlanır. Hayat yolculuğundan bir mola almaktır daha çok kavuşmalarınız ve artıyı da eksiyi de yalansız konuşmak fena halde ferahlatır. Ferahlayınca da gülersiniz ona buna deli deli. Evet, siz beraberken dehşetli gülersiniz. Gençtir kahkahalarınız ve birbirlerine çok yakışır.

Hayal kırıklıkları da olmuştur bu ilişkide ama işin güzeli onlardan da bahsedersiniz. Bazen bunu hoyratça yapar o zaman zaman dizginleri ele alan duygusal yanınız. Zor bir döneminde üstelik, kafası da adamakıllı bulanıkken yüzüne sizi şu gün şu yerde nasıl paramparça ettiğini haykırıverirsiniz mesela. Yok, özür dilesin diye değil. O bazen çok acımasızlaşan vurdumduymaz yönünü tanısın da ürksün ondan diye. Sevdiklerini de kendini de bu görüntüsünden korusun kollasın diye.

Şaşalar biraz şiddetiniz karşısında, inanmazlıkla bakar gözleri. Siz başlamışken bitirmek gayretiyle son darbeyi de vurursunuz. O iki büklüm olur, sizin canınız yanar. Sessizlik bir zaman koca cüssesiyle aranızda oturur kalır. Neyseki Akdeniz çok uzağınızda değildir ve geçmemekte direnen bir son yaz havası burun deliklerinizde gezinir.

Siz “çok mu yüklendim acaba?” dediğiniz noktada o niye onu böyle şiddetle sarstığınızın ayrımına varır. Bakışlarına bir dinginlik çöker, siz de duruluverirsiniz. Bir süre kendi halinizde seyredersiniz, rüzgar nereye itelerse o yana gidersiniz. Öylece sürüklenirken acemi ümitler bitmeye başlar inatçı yabani otlar misali hayallerinizde.

Ayrılık dakiktir, gelir hep hiç bekletmeden. Bir zor sınavdan daha geçtik diye sevinir o hamarat kafalarınız ama dile dökülmez tabii bu çıkarımlar. Gevşer, edebinizle derin bir nefes alırsınız. Bir zafer sarhoşluğu sarar bedenlerinizi, ne de olsa ikiniz de kazanmayı seversiniz…

Aylar sonra denk düşer, bir yaz akşamı gider Harbiye’de Sezen Aksu’yu dinlersiniz. Sizin üstünüzde yavruağzı bir elbise vardır coşkuyla taşıdığınız, sol göğsüne tutturulmuş kocaman bir çiçeği olan. O minder serer açık hava tiyatrosunun basamaklarına. Sezen eskilerden söylerken uçan halıya dönüşür o minder. Çocukluğunuzdan bugüne anılar nehri üstünde gezeler hafızalarınız.

Yüz ifadelerinizde yaşamışlık vardır, bir de birbirine mecbur olacak kadar çok sevmek. Gençtir kahkahalarınız ve birbirlerine çok yakışır.

İstanbul, Ocak 2013

Bir yabancının dokunuşu

biryabanci

Brüksel’de soğuk ve yağmurlu bir Pazartesi sabahı mahallenin kuaförünün kapısında birkaç hanımla birlikte dükkanın açılmasını bekliyorum. Burada müşterilere önceden randevu verilmiyor, ilk gelen ilk hizmet görür prensibiyle çalışıyorlar. O yüzden açılış saatinden beş on dakika erken gelerek ön sıralara yerleşmek ve işinizin hemen görülmesini sağlamak mümkün. Tabii bu taktik sizden başkalarının da aklına geldiğinden her sabah azimli küçük bir grup kapı önünde bekleşiyor oluyor.

Bayanlar birbirlerini kibar ama mesafeli bir “bonjour” (günaydın) ile selamlıyor, sonra kendi suskunluklarına gömülüyorlar. Mecbur olmadıkça da bir iletişime girmeye yeltenmiyorlar. Kapı açıldığında herkes bir diğerinin sırasına özen göstererek içeri geçiyor ve operasyon başlıyor.

Ben de yıllardır tekrarlanan bu rutine fena halde alıştığımdan benden önce gelmişleri en saygın ses tonumla selamladıktan sonra asıl duruşta beklemeye geçiyorum. Kimseyle gözgöze gelmiyorum. Kafamda “Bedenim burada ama ruhum özgür” sloganını tekrarlayarak yağmurdan kaçmak için sığındığım bu saçak altında ürperen düşüncelerimi çok uzaklara ilham avına yolluyorum.

Hanımlardan birinin dikkatle beni süzdüğünü fark edince ister istemez ona doğru dönüyorum. Benden on yaş kadar büyük olduğunu zannettiğim ince yapılı spor ama şık giyimli biri karşımda gördüğüm. Üstelik bakışlarını benden kaçırmak yerine gözlerinde samimi bir ışıltıyla gülümsüyor kendiyle barışık insanlara özgü o çabasız rahatlıkla. Bu sıcak ve doğal hali yüz ifademi anında yumuşatıyor. Bakıyorum ruhum da geri gelip bedenime kavuşuvermiş yeniden. Henüz tek söz etmedik birbirimize ama artık daha az yabancıyız.

“Ne hoş bir bayansınız” diyor görgülü bir incelikle, “tarzınızı, duruşunuzu çok beğendim”… Şaşalıyorum beklenmedik anda gelen bu iltifat karşısında. Teşekkür ediyorum önce, sonra işi şakaya vurup “saçlarım hariç, onların acil föne ihtiyacı var” diyorum. “Görüyorum” diyor kibar bayan dürüstçe “ama bu halledilemeyecek bir sorun değil”… Başını kuaförden yana sallıyor muzip bir edayla. Aynı anda gülümsüyoruz birbirimize, uyumlu bir birlik oluşturduk bile.

Derken kapı aralanıyor, müşteriler içeri davet ediliyor ve teker teker ilgileniyorlar bizimle. Benim işim kolay, müdavim de olduğumdan çok fazla sorgu sual gerekmeden saçımı yapmaya koyuluyorlar. Salonun başka bir köşesine yerleştirilmiş yeni arkadaşımla ara bakışıyoruz. Onun varlığı bütünüyle tanımlayamayacağım bir nedenle rahatlatıyor beni.

Yarım saat içinde hazır oluyorum. Kasaya doğru yönelmişken başımı ondan yana çeviriyorum veda etmek niyetiyle. Aynı içten gülümsemeyle bana bakıyor ve eliyle “şahane” anlamında bir işaret yaparak “artık hiçbir eksiğiniz yok, dünyayla başa çıkmaya hazırsınız” diyor. Bakışlarındaki sevecenlik içime işliyor. “Günümü aydınlattığınız için teşekkür ederim. Siz de güzelliklerle yaşayın…” diyorum minnettarlıkla.

Arabama doğru ilerlerken düşünüyorum: Bugün özellikle yüreklendirilmeye ihtiyacım olduğunu sezdiği için mi söyledi o sözleri ? Gözlerimdeki kederi, ruhumdaki bezginliği görmüş olabilir mi? Yoksa tamamen rastlantısal bir diyalog muydu aramızda geçen?

Önceki tutuk halime kıyasla çok daha dik ve tempolu yürüdüğümü fark ediyorum o anda. Sözleri ve inceliğiyle yüreğimi ısıtan bu yabancı gizli bir elle sırtımı sıvazlamış gibi hissediyorum. Ve gün boyu sabahki o şanslı karsılaşmayı anımsadıkça yeniden yeniden aydınlıyor yüzüm.

Çok sevdiğim biri “İnsan düşündüğü zaman, düşündüklerini yazıya döktüğü zaman, hele bir de bunları paylaştığı zaman hiç yalnız olmaz” demişti. “…ama unutmayalım ki cesaret de ister böyle yüreğini açmak.”

Tüm kalbimle katılıyorum bu sözlere… Diğer yandan “kendi hayat labirentinin dışına çıkıp hiç tanımadığı birine saygı ve içtenlikle dokunabilen insanlar da yalnız olmaz” diye düşünüyorum “… ama unutmayalım ki cesaret ister böyle bir adımı atabilmek, ve hepsinin ötesinde cömert bir yürek.”

Ankara, Ocak 2013

Kapanış

kapi

Aşkın ve ışığın şehri Paris’teydik ama onun gözü yürek acısından neredeyse kör olmuştu.  Beni de Paris’i de hafif flu görüyordu. Aşkı belki ilk günkü tazeliğinde değildi, yıpranmıştı ama asıl gururuydu incinen. “Gitmeyi seçmiş” birinin ardında kalan oluvermişti bir anda. Bugün dönse ona kucak açar mıydı, yine heyecanla sever miydi, her şeyden öte onu affedebilir miydi bilmiyorum.

Terk edilen etiketini hazmedemiyordu. Bunu onun o güzel alnına yapıştırıp hazır yola çıkmışken kendini Avrupa kıtasının öteki ucuna atan adama tepkiliydi. Onu hem özlüyor hem de eline geçirse bir kaşık suda boğacağını hissediyordu.

Güzel kadındı, akıllı ve alımlıydı. Genç yaşında dünyayı fethetmediyse de buna çok yaklaşmıştı. İşte eline su dökemiyorlardı, parmakla gösteriliyor, genelde erkeklerin borusunun öttüğü ortamlarda sorgusuz kabul ve itibar görüyordu. Oğluyla ilişkisi zeka ve dinamizmle örülü, gittikçe çeşitlenen, çoğalan bir ağa benziyordu. Koruyan ama hapsetmeyen sevgisi onları hem bağımsız bireyler olarak tanımlıyor, hem de birleştiriyordu.

Hayatta kazanmayı öğrenmişti. Ölçüyor, biçiyor, sonra da uygulamaya geçiriyordu. Doğru düşünce, planlama ve sıkı çalışmayla aşamayacağı engel olmadığına inanıyordu. Beyin gücü ve disiplini sayesinde hayallerini bir bir gerçekleştirmeye başlamıştı. Aklına koyduğu erkekle evlenmişti, birlikte kurdukları yaşamı seviyordu, çocuklarını beraber büyüteceklerdi.

Ama sonra bir şeyler fena halde ters gitmeye başladı, kontrolü kaybetmek üzere olduğunu gördü şaşkınlıkla. Sakinliğini koruyup durumu toparlamaya çalıştı içtenlikle, biraz sağ biraz sol yaparsın, sonra düze çıkarsın diye düşünüyordu. Olmadı, kaydı gitti elinden kumanda, onca istek, emek ve iyi niyete rağmen hasar kontrol çalışmaları başarısızlıkla sonuçlandı.  Gitmeyi seçen kararından dönmedi.

Marais’nin sokaklarında gezerken zaman zaman kendini Paris’in büyüsüne kaptırmayı başarsa da yürek sızısı ve öfkesi sık sık su yüzüne vuruyor, konsantrasyonunu biranda dağıtıyordu. “Anlamıyorum ki, nasıl bu kadar kolay bambaşka bir hayat kurabilir?” dedi aniden. “Benden, bizden hiçbir iz taşımayan yeni ortamına ışık hızıyla giriş yaptı. Bense halen onunla aldığımız evde yaşıyorum, aynı mobilyaları kullanmaya devam ediyorum, çerçevelerde ailecek birlikte çekilmiş resimlerimiz duruyor…”

Böyle konuşmaya başladığında onu durdurmaya çalışmak anlamsızdı. İçini boşaltmasını bekledim, cümle aralarına sakinleştirici küçük sözcükler, bazen de irili ufaklı soru tanecikleri serpiştirmeye çalışarak. Ateşi yok saymak en büyük hata olurdu; hele böyle harlı yandığı zamanlarda.

Kıvılcım yüklü monoloğu dakikalarca sürdü. Bir yandan acı çekişine tanıklık etmekten öteye gidemediğim için kendimi çaresiz hissediyordum.  Diğer yandan da onun duygularını böyle tüm boyutlarıyla kabullenişinde ve en keskin, en yüklü kelimeleri seçerek kendini ifade edişinde olağanüstü bir güzellik görüyordum.

Paris’i iyi bildiğimden kendini bana emanet etmişti. O şehirde turist olmamıza rağmen haritasız dolaşmanın rahatlığını yaşıyorduk. Durulduğu anlarda ona sevdiğim bir köşesini gösteriyordum şehrin, bakmaya doyamadığım sokaklarında gezeliyor, bazen şık bir butikte ya da sempatik bir kafede duraklıyorduk.

Gözlemleriyle ilgili ufak tefek yorumlarını paylaşıyordu benimle, içi ne denli kararmış olsa da ruhu dünyanın güzelliklerine kapılarını tamamen kapatmamıştı. Yalnızca duyuları biraz rölantide çalışıyordu. Havası da az bulutludan yoğun sisliye doğru ani geçişler yapıyordu çoğu zaman, beklenmedik anlarda kopan sert fırtınalar da cabası. Tedbirliydim.

Benim anahtarlık almam lazım” dedi aniden, ses tonundaki aciliyete kulak verdiğinizde “ambulans çağırmam lazım” diyor sanırdınız… “Peki” dedim nedenini sorgulamadan ve onu anahtarlık bulabileceğimiz mağazalara doğru yönlendirdim. Epey bir zaman aldı istediği anahtarlığı seçmesi, arada bana da fikrimi soruyordu.  Söz konusu objenin ana konumuz kapsamında yüklendiği rolü henüz algılayamadığımdan görüş beyan etmekte zorlanıyordum. Sonuçta seçimi kendisi yaptı, ben de bilinçsizce onayladım.

Sonra anlaşıldı durum: Paris infaz yeri olarak seçilmişti günler öncesinden. Ortak hayatlarının birikimlerini sembolize eden anahtarları yıllarca taşımış emektar anahtarlığı buraya gömecekti.  Bu sembolik cenaze töreni için bir de mekan bulunması gerekiyordu ki, buna da karar vermiş zaten: Hedefimiz Le Jardin des Tuileries, Louvre’un bahçeleri.

Marais’den Louvre’a doğru yürüdük sonra. Cenaze alayından halliceydik. Bir ağırlık çökmüştü üstümüze. Kesik kesik konuştuk, uzunca susuştuk. Belliki onun aklı eskilerdeydi; iki insanın bir yaşamı beraber kurarkenki heyecanlarında, ortak kalp atışlarında, çabalarında.

Biten ilişkilerle vedalaşmak kaybettiklerimizin ardından tuttuğumuz uzun yasları sonlandırmaya benziyor. O dönüm noktasını biz belirlemiyoruz, uzun ve boğucu bir sürecin ardından kendiliğinden geliyor. Halbuki hiç bitmeyecek sanmıştık o dönem, sonsuza dek kopartılmıştı kanatlarımız, oyulmuştu gözlerimiz…

Yanlış anlaşılmasın, o ana gelindiğinde çektiğimiz azap biranda yitip gitmiyor, sadece dayanılır hale geliyor. Ağda canlı balık misali çırpınmaktan ve paralanmaktan vazgeçiyor ve acımızla yüzleşiyoruz ilk kez. Onu karşımıza alıp gözünün içine bakıyoruz. O da bizi süzüyor, yaralarımızı, parçalanmışlığımızı tüm çıplaklığıyla görüyor. Aldırmıyoruz, biz de bunca zaman bu yürek sancısıyla yata kalka onu nasıl da yakından tanıdığımızı fark ediyoruz aniden. Karşılıklı kabulleniş zamanı bu. Yaşanması şart bir son, kapanış, sırf yeni başlangıçlar olabilsin diye.

Parka geldiğimizde havuzun çevresindeki yeşil sandalyelerden iki tane seçip yerleştik. Hemen işe koyuldu, eski anahtarlığa takılı anahtarları tek tek söküp çıkarışını izledim. Herbirinde yılların yükü vardı sanki. Anahtarlıktan ayrılışlarıysa bir yanda kopuş bir yanda özgürlüktü. Bu tezat bulunduğumuz anı ağırlaştırıyordu. Anahtarların şıkırtısı ve havuzda uzaktan kumandalı botlarını yüzdüren çocukların çığlıkları artık birbirine karışmıştı.

Yeni anahtarlık biraz sertti, iki bacağını ayırıp arasından anahtarların deliklerini geçirmek epey güç gerektiriyordu. O şimdi hedefine kilitlenmiş bir savaşçı gibiydi, parmakları kıpkırmızı olmuştu, tırnakları da darbe alıyordu ama o yaşamı buna bağlıymışçasına uğraşıyordu. Anahtarları yeni sahiplerine teslim etmeden rahat yüzü görmeyecekti.

İşlem tamamlandığında bir oh çektim. Metalle insanın bu sembolik savaşını daha fazla izleyemeyeceğimi düşünüyordum. Yeni anahtarlığı kısa bir an havada salladı, jestinde zaferden eser yoktu. Eskisine kaydı gözlerimiz aynı anda, bakışlarımız onun üstünde buluştu. Yorgun görünüyordu, şimdi ucunda sallanan anahtarlar olmadan makyajı temizlenince gerçek yaşını gösteren olgun hanımlara benzemişti.

Bahçenin bir köşesini mezar yeri olarak belirledi arkadaşım. Hangi kriter doğrultusunda almıştı bu kararı bilmiyorum, soramadım. Törenin son aşamasını da biran önce tamamlamak adına tereddütsüz gömdü eski anahtarlığı… Başı eğik, yüzü toprağa dönüktü. Ben niyeyse bakamadım o yana, gözlerim uzaklara kaçtı. Başka hayatlar, başka hikayeler görmek ihtiyacındaydım.

Tuileries bahçeleri her zamanki gibi hem yerel halk hem de çok çeşitli bir turist topluluğundan oluşan canlı bir kalabalığa ev sahipliği ediyordu. Yüzlerce insan vardı etrafımızda, hepsinin yaşamları şu dakika birbirine teğet geçiyordu. Onlar bizim manzaramızın parçasıydılar, biz onların anı fotoğraflarına kazara da olsa sızabilirdik.

Bakışlarım bu renkli insan seli üstünde usta bir sörfçü edasıyla gezindi ve bir noktada dondu, kilitlendi. Uzun beyaz bir elbise giymiş genç bir kadın takılmıştı objektifime, çok güzeldi ve gülerek, sevgiyle bakıyordu yanındakine. Yanındakinin kim olduğunu merak etmedim, önemli olan genç kadının yüzündeki ifadeydi, o ifadenin hikayesiyse sadece onu alakadar ederdi.

Arkadaşıma kaydı yeniden gözlerim, yasını böylesine asi bir zarafetle taşımasına saygı duyuyordum. Ona “demin onca insan arasında gözüme çarpan neşeli güzel kadın senin geleceğin için bir işaret, biliyorum sen de çok mutlu olacaksın” demek istedim.

Ama onun bakışları hala uzaklardaydı.  Gittiği o diyarlardan da yine kendisi çıkıp gelmeliydi. O yüzden sustum haliyle.

 

Antalya, Aralık 2012

 

Beyaz Atlı Prens

Beyaz atlı prensi beklemekten vazgectim” diye bir çıkış yaptı arkadaşım. Kırkını birkaç yıl önce geçmiş, eşinden yeni ayrılmış, iki de çocuğu var. İçimden “eh, zamanıydı…” demek geldi. Söylesem mi söylemesem mi diye düşünürken, o devam etti: “Artık beygirli seyisine de razıyım…”

Simdi insan gülüyor belki önce, ama sonra aklına takılıyor bu söz. Bizi bu sonsuz bekleme haline hapseden nedir? Bu romantizm açlığımız, bitmeyen umudumuz (ki hunharca budandıkça azar) ve en önemlisi bu kurtarılmayı bekleyen pasif, kırılgan yapımız nereden gelir? Daha önemlisi nereye gider?

İlk başlarda bir kahraman bekliyoruz, dört dörtlük. Bu karakterde boy pos desen var; ünvan, para, mal, mülk desen o da var… Yüreği tabiiki bizim için çarpıyor. Ademoğlu rüzgarları arkasına alıyor ve –dikkatiniz çekerim geçen yıllara ve gelişen teknolojiye rağmen- hep at üstünde geliyor. At da beyaz (saf duygulara işaret eder), safkan haliyle (bize de öylesi yaraşır), yeleleri pırıl pırıl (hani biraz da temizlik ve düzen hastasıyızdır malum.)

Prensimiz gelene kadar bizim tüm yapacağımız sabredip, güzel kalıp beklemek. O kutlu güne dek geçen hayatımız fasulyeden, o dönemde yaptıklarımız önemsiz. Diyeceksiniz ki, o kadar hatun kişi ve onları almaya gelen o kadar prens trafiği varken birbirimizi nasıl bulacağız? Ya, Allah korusun, başkasının prensine kayarsa gönlümüz kazara? Malum, ne kadere meydan okumak ne de -zorunlu bırakılmadıkça- hemcinslerimizin kısmetini çalmak geçer aklımızdan.

Oysa paniğe hiç gerek yok, cevap çok basit: Kendi prensimiz karşımıza çıktığı anda onunla bakışlarımız birbirine kilitleniyor ve içimizdeki ses retina okuyup kimlik belirleyen becerikli bir bilgisayar kadar doğru ve kesin bir analiz yapıyor. O sırada zaten tüm gökyüzü isteristemez pembeye boyandığından ve arka planda mırıldanarak çalan melodi de duygu selimizi coşturur vaziyette kuvvetlendiğinden bütün taşlar yerini buluyor. Tüm yapacağımız bize uzatılan eli yakalayıp onun atının arkasına atlamak. Sonra zaten hemen hayatımızda yeni bir sayfa açılacak. Canımızı sıkan, bizi kaygılandıran, korkutan ne varsa arkamızda bırakıp dörtnala gideceğiz aşk, mutluk ve servet diyarına doğru. Atta arkasına yerleştiğimiz ve kollarımızı sımsıkı beline doladığımız o andan itibaren onun korumasında (ve gölgesinde)yaşamaya seve seve imzamızı atacağız.

Şimdi arkadaşımın seyis hikayesine geri döner ve bu fenomeni nasıl açıklayacağımızı düşünürsek, aklıma gelen şu: Eğer ki hatun kişi “prens bekleme” sürecinde biraz saçmalarsa (örneğin kendine iyi bakmadığından dış görünüşten kaybederse ya da içindeki o umuda gece gündüz tutunmak yerine ara ara aklı başka konulara kayarsa) kendini suçlu hissediyor demek. Bu durumda da “beni bu saatten sonra prens ne yapsın? ben onu haketmiyorum” havasına girdiğinden seyise fit olmaya hazır ama beklemeye devam ediyor her koşulda.

Yanında bir erkek olmadığı sürece kendini yarım hissettiğini söyleyen bir sürü kız arkadaşım var. Sırf bu yüzden yaşadığı ilişki artık suyunu çekse de yeni birini bulmadan “ellerindeki” adamı (çok pardon) terk etmeye çekinen birçok kadın, hatta genç kız tanıyorum.  Kendini tek başınayken eksik hissetmek muhtemelen insan hayatının her anını ve her kararını etkileyen çok sarsıcı bir farkındalık. Diğer yandan, sırf ikilikte kalmak adına kendini ölü doğmuş ya da yolda ciddi yara almış ilişkilere hapsetmek yürek dağlayıcı bir trajedi. Üstelik içinizin derinliğinde biliyorsunuz ki o kişi yanıbaşınızda duruyor gibi görünse de esasında orada değil. Tribünlere oynarken kendinizi de kandırıyorsunuz. Gerçekte siz tek başınıza olduğunuzdan da fazla yalnızsınız.

Prenste sizi bütünleyecek ideal tamlayanı görmeniz olayın sadece bir boyutu. Öteki boyut (ki en az ilki kadar yürek yakıcı) bu kurtarılmayı isteme hali. Bilmiyorum kadınlar genelde erkeklerden bir adım geride durmaya odaklı yetiştirildiklerinden mi, yoksa ihtilaftan sakındıklarından mı kendilerinden güçlü saydıkları birilerine yöneliyorlar.  Belki de hayatın yorucu denklemleri sizi biraz hırpalamaya başladı mı, kolları sıvayıp onlarla boğuşmak yerine hepsinden bir çırpıda kurtulmayı hayal ediyorsunuz. Prens karakteri de biçilmiş kaftan tabii böyle durumlar için… Bu şahsiyet maddi sorunlara anında çözüm sunuyor, her türlü lojistik destek sağlıyor, hayallerinizi kolay yoldan gerçekleştirmeniz için bütün olanakları seriyor ayağınızın altına.

Sonra prens dediğimiz uzun dönemli bir yatırım. Siz gönlü bir prensten ötekine atlayan prenses masalı duydunuz mu hiç? Olmaz. Çünkü kadınlarımızın hayalindeki gerçek aşk bulundu mu cuk oturur ve milim oynatamazsınız yuvasından. Böylece prens ideali hem şimdi için hem gelecek için bir güvencedir. Aşkın kadını yaşatan, gözlerini ışıldatan, onu yemeden içmeden kestiği için kilo problemine de çözüm bulan bir merhem olduğunu da gözönünde tutarsak, prensle gelen sonsuz aşktan daha çok kazandıran bir hayat sigortası hayal bile edemez hatun kişi.

Beyaz atlı prensi gelmeyenlere dönersek yeniden, arkadaşımın seyis hikayesinden anlaşılan o ki, yıllar geçtikçe, zaman aşımı ve yaşanan deneyimler birleşgesinin etkisiyle o ilk cüretkar rüya mütevazılaşmaya başlıyor, beklentiler de daha gerçekçi boyutlara indirgeniyor. Ama o “gel beni al, gel beni kurtar” teması her daim gücünü korumaya devam ediyor. Halbuki umuyorsunuz ki, zamanla sabretmekten ve kurtuluşunun gökten zembille inmesini beklemekten bıkacak kadın ve köşeden bir taksi çevirecek, araca atladığıyla da toz olacak.

Tam bu noktada içinizden “taksi şoförü yakışıklı mı bari?” sorusu geçiyorsa ya da “onu bırak da, asıl beyaz atlı prensle giden kızlardan naber?” diye soruyorsanız, o ıslah edilmez yüreklerinizi sevgiyle selamlıyorum.

Antalya, Aralık 2012

Gerçek

arajman

Zamanımı istiyorsan
Al, harca, tüket
Kalbim?
Kavra, kır, yok et…
İrademin peşindeysen
Zor…
Kararlı
Seninle gelmeyecek

Derimin altındasın dedim
Gerçek
Belli ki ben varmadan buraya
Sen vardın
Parmak uçların yanıyor mu diyorsun
Alev
Ruhun?
Küskün

Denizin dalgalı dedin
Zor ikilemlerin
Tutarlı olmakla övünmedim hiç
Yalan, hatta efsane
Aşkı bildiğim

Hiçbir zaman geç değildi
Bir çizik at yaşanılanın üstüne ve
Haykır istedim:
Gelecek sadece seninle

Sonra git
İstersen
Yalnız
İstersen
Benimle.

Brüksel, 2010