Gözbebekleri

gozboncuklaricropped

Yürek yanar yokluğunda

Buruşur çirkin

Kabarır her buluşmada

Çırpınır gergin

Atar damar damar

Severim…

Dil çözülür karşında

Cıvıldar, çınlar

İçine kapanır ayrılıkta

Sessizlik olur sızlar

Şiire dökülür

Severim…

Beden belki en ıslah olmazı

Dilden de yürekten de yalansızı

Zamanın durduğu o noktada

Hükmeder, coşar, çağlar

Severim…

İniş çıkışlar üstüne dengelerim

Düz yolda sendeler düşerim

Akordeon misali bir yaşam

Yüksüz yeminsiz

Akar giderim…

Belki kırk yaş yorgunluğumdan

Bilmem

Gözbebeklerimde kal

İstiyorum

Brüksel, 2012

Mektup

mektup

SMS çağına doğanlar mektuplarda gizli büyüyü bilmiyorlar. Sevdiklerinin el yazısını tanımadan yaşıyorlar aşkı. Bir A4 kağıt nasıl ikiye katlanır, ondan nasıl önlü arkalı dört sayfa yapılır haberleri yok. Oysa sağ üst köşeye tarih atarsın mesela herşeyden önce, sonra bir hitap düşünürsün, hem sevgi dolu olsun, hem orijinal diyerekten… O sözün kağıda dökülüşünü izlersin sessizce.  Onun adı geçiyorsa içinde, tam da o kelimeyi yazarken titrer yüreğin ve kalemin. Virgülü koyar biraz beklersin satırbaşına akamadan.

Sonra yeniden başlarsın yazmaya, tehlikesi olmayan kolay konulardan bahis açarsın. Yazın ürkek ama düzgün ve okunaklıdır; noktalama işaretlerine dikkat edersin. İlk paragrafı kesik kesik solumak gibi düşüne düşüne yazarsın, bir ileri bir geri gidersin bazen. Havadan sudanla başlayayım derken yavana teğet geçiyorum diye hırpalarsın kendini. Karalarsın yazdıklarının üstünü. Sonra bu müsvedde olsun çok çirkin görünüyor, sonra temize çekerim nasılsa dersin.

İkinci paragraftan itibaren akarsın artık. Laf lafı açmaya görsün yazın da değişir. Harflerin büyür ve yuvarlaklaşır, kuralları çiğnemeye de başlarsın. Çok heyecanlıysan bazen düz çizgiyi dahi tutturamazsın, satır sonlarında tepeye tırmanır sözcüklerin. Yüreğin de yükselir onlarla birlikte. Özlemişsindir onu.

Kendinden bahsedersin önce, neler yaptığından. Okuduğun kitaplar vardır hayatının göbeğinde, izlediğin oyunlar, yeni çıkan kasetler. Sonra Cuma akşamları CSO konserleri, arkadaşlarla hareketli Cumartesi geceleri, ODTÜ kampüsünün çayırlarından ve dersliklerinden son haberler. Bazen bu anlattıkların yaptıklarından çok içindeki boşlukları açığa vurur. O kitabın üçüncü cümlesinde seni düşündüm demek istersin, konserde keşke yanımda sen otursaydın o akşam ve elimi tutsaydın, o gece partide en sevdiğim şarkı çalarken keşke seninle dans ediyor olsaydım… Sensizlik canımı acıtıyor demek istersin. Bazen dersin, bazen diyemezsin. Satır aralarından sezsin istersin. Sezer mi hiç bilemezsin.

Ona da sormak istersin: ne yapar, kimlerledir, seni düşünür mu ara ara? Bir yanın hayatını yaşamasını, yeni dünyaların keyfini çıkarmasını ister. Bir yanın yeniliklere çok dalar da buraları unutur mu, hatta döndüğünde beğenmez mi diye korkar. Onu boğuyor gibi görünmek istemezsin, zaten boğmak da değildir niyetin. O özgür olsun, kendi seçimini yapsın ama o seçim illa sen ol diye beklersin.

Bunları düşünürken kafanda nasılsa kurduğun bir dengeyi yansıtan satırlar döşersin kağıda. Bazen yarım sayfan kaldığını hayretle görürsün, oysa diyeceklerin bitmemiştir. İkinci A4e geçmek adamı kasar diye düşünürsün. Çaresiz gibi görünmemek lazım, üstelik onun dışında bir hayatın olduğunu da görmeli. Dozunda bırakalım Denizcim der, kendini ikna edersin.

Son paragraf önemlidir ama, hem akla hem kalbe hitap etmelidir, özgün olması ve illaki senden bir iz bırakması gerekir. Beynine çakılacak bir çivi, uzun zaman da orada kalacak bir iz. Sabah uyandığında zihninde sallanacak bir cümle, gece başı yastığa değdiğinde seni hatırlatacak bir fısıltı, belki bir umut geleceğe dair, çok net olmayan. Belirsiz, kışkırtıcı ve çekici. Hani şimdilerin “bizi izlemeye devam edin” mesajı gibi.

İmzadan önceki sevgi sözcüğü önemlidir, son paragrafın yenilikçi temasıyla uyum içinde olması gerekir. Aksi halde sırıtır, sahte izlenimi verir ve okuyanı buz gibi soğutur. İmzan zaten değişmez, etine dolgun ve tamamı küçük harflerle attığın deniz dalgaları gibi yükselen bu özgün desen adeta “ne kendimi beğenmişliğim var ne de dünyadan saklayacaklarım” der gibidir. O bunu bilir.  Sırf bunun için seni sevdiğini düşünürsün bazen.

Mektubun sonuna geldin. Müsvedde yaptıysan özenle temize çekersin yazdıklarını bir kez baştan sona okuyup son düzeltmeleri de ekledikten sonra. Temize çekerken de tüm dikkatine rağmen biriki küçük hata daha yapıverirsin, ufaktan karalarsın, o kadar kusur kadı kızında da olur misali. Sonra ikiye katlarsın mektubunu.  Zarfın içine kaydırırsın. Yolculuğa çıkmaya hazırlanan birinin valizini kapatmasına benzer bu duygu. Beden hala buradaysa da ruh yola düzülmüştür çoktan.

Bazen son anda bir ilham gelir, zarfın içine küçük bir ek de katarsın; bir kart üstünde bir alıntı, bir resim, bir şiir. Yalayarak kapatırsın zarfı, zamkın tanıdık ve nahoş tadı biraz mideni kaldırır. Ev yapımı bombamız hazırdır işte.

Zarfın üstüne onun adını yazarken yeniden hızlı çarpar yüreğin. Üstelik önüne “Sayın” yazıyorsun, ardına da onun soyadını ekliyorsun. Bu mecburi resmiyet halini niyeyse son derece baştançıkarıcı bulursun. Kendine şaşarsın. Pes yani Deniz!

Bir anlık zihin boşluğunu takiben kendine geldiğinde, adını zarfın sol üst köşesine mi yoksa arkasına mı yazsam diye bir iki dakika harcarsın. Fark eder mi isimlerinizin zarfın aynı ya da ayrı yüzlerinde durması? Hiçbir zaman emin olamadın bu konuda. O günlük seçimi iç sesine kulak verip yapar ve olayı noktalarsın.

İşlem daha bitmedi ama. Mektup elde postaneye doğru uzanma zamanı simdi. Pulun yoksa gidip gişenin önünde sıraya da gireceksin üstelik. Bütün bu süreç boyunca yazdıklarını, onun yazdıklarını okuyunca nasıl hissedeceğini, senin elinden çıkmış satırlara onun ellerinin ve gözlerinin değeceğini düşünmek için bol bol zamanın olur.

Kendine acısan mı gülsen mi bilmezsin. Yine de ışıldar için, gözlerin. Bedelini öder, mektubunu gişeye teslim edersin. Veda vaktidir, ürperirsin. En derin duygularının paketlendiği bu küçük hazineyi yabancılara geçici de olsa teslim ettiğin için yerli yersiz bir sızı duyarsın.

Postaneden eve dönerken hala aklındadır mektup. Yazmasa mıydım şunu, demese miydim böyle, aman çok mu açık oynadım kartlarımı diye hayıflanır durursun. Sonunda kendini de bezdirir, kısa devre yaparsın. Neyseki vitrinde güzel bir kıyafet takılır biranda gözüne, aklın anında kayar, kadınlık işte. Şimdi bunu annene göstereceksin heyecanla ama o sana “kızım ne var ki bunda bunca para verecek, ben sana aynısından dikerim” diyecek biliyorsun. Yine de…

Yolunun üstündedir madem, bir de Dost Kitabevine uğramak çeker canın. Kapısından girergirmez sarmalar seni bu tanıdık mekan. Yeni çıkmış yayınlara dalarsın hemen, gönlünün kaydığı birini satın almak planıyla. Dükkanda sakin bir huzurla gezinir, kitapları karıştırırken fonda çalan şarkıyı mırıldanır, ara ara da sevgilileri gözetlersin kıskanç bir merakla.

Dost’un çıkısında soğumuştur hava, karnın da acıkmış, hissedersin ansızın. Kestane kokuları gelir burnuna, eve doğru yürürken adımlarını sıklaştırırsın. Annem ne pişirmişti diye düşünürsün, akşam TV de ne var (çok kanal olmadığından kolaydır bu sorunun yanıtını bulmak.)

Apartmanın girişinde ister istemez gözün sol duvardaki posta kutularına kayar. 14 numarada gizli iki zarf görürsün; yüreğin kabarır. Telaşla çantana dalarsın, herşey çıkar çantandan bir türlü anahtarı bulmazsın. Çıldırır, bazen küçük bir çığlık bile atarsın o sinirle. Yanından komşu Rıza Amca geçmektedir o sırada, hal hatır sormak icap eder. Gerekeni yaparsın da aklın uzayda, bilincin yörünge dışındadır.

Posta kutusu açılır, mektupları iştahla kaparsın. “Hadi hadi nolur lütfen” tarzı bir yakarış dökülür dudaklarından. İlki babana gelmiş. Soluğunu tutarsın. Ötekisi senin. El yazısı haykırır adeta, yüreğinde yankılanır. Yazmış, hem de senin mektubunu beklemeden. Bacakların eridi sanırsın. Zarf sana bakar, sen ona. Kımıldayamazsın. Avcunda yangın çıkmıştır.

Antalya, Aralık 2012

Hazal’ı sevmek…

Hazal kaderin karşıma çıkardığı en umulmadık sürpriz, en esaslı armağan. O çoğu zaman sessiz, yalın, bazen gölgelerde sabretmeyi seçen biri. Güzelliğini parlatıp yüzünüze doğru savurmayı değil, onu özenle beslemeyi ve kendi seçtikleriyle canının dilediği gibi paylaşmayı yeğliyor. Çoğu kez dinleyen, gözlemleyen, özümseyen… Ama o gencecik halinden beklenmeyecek kadar geniş ve cömert bir vizyonla, korkusuz bir yürekle ve içten bir merakla.

Hazal ben çok uzaklardayken doğdu. O sırada aramızda Atlantik Okyanusu vardı. Kısa zaman sonra ben onun biraz yakınına, Türkiye’ye taşındım ama Ankara’da kalışım kök salmaktan çok soluklanmak içindi denilebilir. Ve bir seneyi geçmeden pılımı pırtımı toplayıp Batı Avrupa’nın güneşsiz bir şehrine doğru yola çıktım. Ayaklarım o gün bugün pek soğuk, yüreğim de üşür durur.

Ankara molam Hazal’in bebekliğine rastladığından pek bir iletişimimiz olmadı. Ben öyle ikide bir bebekleri koklayıp popolarını öpen, onlarla cıvıldayan bir sesle bebek dili konuşan bir kadın tipi olmadığımdan Hazal’a da uzaktan baktığımla kaldım. Zaten o sıralarda beni daha çok ilgilendiren mesele insanların neden evlendiğini ve hele hele de neden erken yaşta çocuk yaptığıydı. Ben daha dünyayı fethedecektim mesela.

hazalwithglasses

Hazal’in erken yaşları inanılmaz eğlenceliydi. Bir kere çok güzel bir çocuktu, oyuncak bebeğe benziyordu. Şımarık değildi, kaprisi yoktu, kendisiyle bir yetişkinle konuşulur gibi konuşulabiliyordu. Beni de belki bu çok çekti. Ona sevimli kıyafetler alır getirirdim Brüksel’den izine geldikçe, sonra da onları giydirip resimlerini çekerdik. Hediye denizinde yüzmeye alışınca değer bilmeme huyu geliştiren çoğu çocuktan çok farklıydı; kendisine sunulana saygılıydı. Onun için daha çok şey yapmak, onun yakınında kalmak isterdim. İnsanı bezdiren değil sakinleştiren bir çocuktu, çekiciydi; sanki mutluluk sözü verirdi. Bu duruşuyla da beni kendine bağlamaya başlamıştı.

Babamı kaybedeceğimi anladığım günler geldi sonra, karanlık günler. Ben tatile diye geldiğim Ankara’da olayların akışının biranda değişmesiyle kendimi hastane koridorlarında bulmuştum. Yılgındım, bitkindim, bozguna uğramıştım. Babam yoğun bakımdaydı ve çıkamayacağını hissediyordum ama veda etmeye de hiç hazır değildim.

Annem – belki babam yanında olmadığından- kendi yatağında yatmıyordu, yan odaya taşınmıştı. Hazal bizde kalıyordu ve annemlerin yatağı ikimize tahsis edilmişti. O daha küçüktü, on yaş var yok… Aklımdakileri anlatamıyordum ama o çocuk haliyle ruhumu deşifre ettiğini, içimde kilitli tutmaya çabaladığım korkumu ve kederimi açıklıkla gördüğünü hissediyordum. Tek söz etmiyordu. Sadece vardı. Bütün benliği ve samimiyetiyle tamamen vardı, benimleydi, yanımdaydı. Ve sünger gibi çekip alıyordu sanki ruh ağırlığımı, gönül yükümü. Gözümü kapatmaya cesaret edemediğim o uzun gecelerde onun sayesinde uykuyla buluştum.

Hazal büyüdükçe paylaşımımız da arttı, çeşitlendi. Hayatlarının büyük kısmını birbirinden kilometrelerce ayrı geçiren iki insana kıyasla yüreklerimiz çok yakınlaştı. Niye? Kendimiz de çok anlamadık sanırım ama bir şekilde birbirimize iyi geldiğimiz gerçeği bizimle birlikte büyüdü, kuvvetlendi.

Hazal lisedeyken benim yağmurlu şehre ziyarete geldi. Oradaki hayatıma da sızdı kendiliğinden. Yeniliklere açıktı, kolayca uyum sağladı. Paris’i (ve onun mağrur ama yakışıklı garsonlarını) sevdi, Amsterdam için “bir çocuk yetiştirmek için çok riskli bir şehir” yorumunu yaparak beni üç gün düşündürdü. Şampanya bölgesinin şatolarında tadım yaparken hiç ortamını yabancılamış gibi değildi. Onun o “ne var ki, hallederiz” havasını biraz kıskandığımı itiraf etmeliyim, ama aynı zamanda da inanılmaz ferahlatıcı bulduğumu da ekleyerek.

İngilizcesini konuşturtmamız biraz çaba aldı oradayken. Fransızca’ya da ilgisini körükledi bu ziyaret ama benim heveslendirme ve yüreklendirme çabalarımdan daha etkili olan kendi inisiyatifiyle gerçekleşen “babysitting” deneyimiydi. Anneleri Türk, babaları İskoç olan ve ayrıca doğduktan sonra değişik memleketlerde yaşadıklarından dört dil bilen iki sevimli çocuğa birkaç gün bakıcılık yapınca İngilizcesi çözüldü bizimkinin. O evin komşusunun yakışıklı oğlunun varlığından haberdar olunca da Fransızca’ya olan ilgisi kabardı aniden. “Bu dili süper konuşmalıyım” diyordu dönerken, dil konusundaki amacımıza bir şekilde ulaştık sanırım. Mesajı aldı ama yine kendi kanalından.

Hazal beni hep konuşturur. Bu zor bir şey değil diyecektir beni bilenler, çünkü ben konuşmaya bayılırım. Mutluyken heyecanımı, sevincimi dile dökmek için konuşurum; sinirliyken ateşimi kusmak için konuşurum; üzgünken susarım susarım ama sonra yağmurda taşmış bir nehrin kontrolsüz şahlanışı gibi konuşurum. Hazal da bana anlattırır hep, eskilerden, yaşamımı etkileyen kararlardan, şimdi nasıl hissettiğimden, sonra ne yapacağımdan bahsettirir. Benim ona yönelttiğim zor sorularımı anında yeniden paketleyip bana geri yollamak gibi yaman bir taktiği de vardır; çok iyi çalışır. Aşk hayatı üstüne nazik bir sorgulamaya girişeceğimi sezdi mi mesela, benim eski aşklarımı deşmeye başlar. Ve tabii benim en sevdiğim konudur bu, nehir akar da akar.

Bir kez ben ona dedim: “bu kadar beni dinliyorsun, benden akıl, bazen de öğüt alıyorsun. Senin bir önerin var mı bakalım benim için?” Düşündü biraz, az önce yalayıp yuttuğum büyük salata tabağına baktı ve “daha çok kırmızı et yemelisin” dedi.

Hazal’ın onsekiz yaşını İstanbul’da başbaşa yaptığımız tatille kutladık. Benim İstanbul’da yaşayan lise ve üniversiteden arkadaşlarımla tanıştı. Bunların bazılarının önemli şirketlerde parlak ünvanlara sahip olan kişiler olduklarını algılayınca bir an şaşkınlık işaretleri gösterse de dengesini yeniden bulması zor olmadı. Hepsiyle aktif iletişim kurdu, sonra bir baktım Facebook’tan arkadaş da olmuşlar…

Bu gezimiz sırasında benim İstanbul tutkumu da gözlemledi biliyorum. Oradayken başka bir enerjiyle uyandığımı, yaşadığım her anı keyifle özümsediğimi, şehri keşfetmeye yönelik iştahımı ve onun her köşesine büyük bir açlıkla saldırışımı gördü. “Girdiğimiz dükkanlardaki satış elemanlarıyla, otel personeliyle, garsonlar ve taksi şoförleriyle sürekli sohbet ediyorsun” dedi bir kez, ses tonu eleştirisel değildi. O zaman anladım, başka şehirlerde böyle yapmıyorum, doğru. Sanki İstanbul’a daha çok dokunmak, onunla harmanlanmak için bir çaba bu.

Bir akşam Ortaköy’de denizin kıyısında “in” tabir edilen mekanlardan birinde keyifli bir yemek yedik. Hazal burada -Boğaz’ın büyüsünden mi, ortamın ruh okşayıcı ve hafif baştan çıkarıcı havasından mı, yoksa Merlot’nun kadifemsi dokunuşundan mı bilinmez- ilk kez en az benim kadar zevkle ve soluksuz konuşuyordu. O zaman farkına vardım kendini ifade etmeyi seçtiğinde bunu nasıl çevik bir asaletle yapabildiğinin. Güzeldi Hazal’ı dinlemek.

Bir başka seferinde hayat üstüne konuşuyorduk, mutlu olmak üstüne. Ben tabii karmaşık denklemler serdim onun önüne, yılların analizlerinin, kalp kırıklıklarının sonuçlarını paylaştım. Dinledi beni sabırla dinlemesine de, sonra dedi ki: “Deniz, tamam da, benim basit mutluluklarım var. Mesela karnım acıkınca huzursuz oluyorum. Sonra babaannem mantı yapmış oluyor mesela, mantıyı afiyetle yiyorum ve bir bakmışım mutluyum!” Doğru söze ne denir?

Son doğum günümde bana “… ve en önemlisi iyi ki senin gibi bir arkadaşa sahibim…” diye sonlanan bir mesaj yollamış. Bütün varlığımla gülümsedim okurken, yüreğim sıcacık oldu biranda. Hazal benim neyim diye düşündüm sonra. Evet yeğenim, ama ondan daha önemlisi dostum, sırdaşım, dayanağım, enerji kaynağım. Bana ayna tutan, gerektiğinde sarsmadan uyaran, sevgisiyle besleyen, kendim bulamadığım sorularımı görüp yanıtlarını yine bana bulduran. Küçüğüm, gelecek yıllardan, insanların hoyratlığından korumak istediğim. Olgunluğuna, ölçüsüne, duruşuna hayran olduğum pırıl pırıl bir genç insan. En dürüst, en gerçek, en samimi ilişkimin kahramanı.

Hazal’ın kimseye benzemek istediğini zannetmiyorum. Her önüne koyulan fikre atlamıyor. Bazen anında sert tepki vermediğinden kabullendi sanılıyor, ama o sadece olanı biteni not ediyor ve zamanla değerlendiriyor. Büyük lokma yutmuyor, başkalarının doğrularını benimseyeceğine dair bir yükümlülüğe girmiyor. Kendi özgün modelini kuruyor ve bunu hayata geçirecek, içtenlikle inanıyorum.

Ben daha yazardım ama evrenin edebiyatın yolunu bilerek kestiği o mucize anlardan birine denk geldim az önce. Dünyadan kaçıp saklandığım bu Akdeniz kıyısına da uzanmış Hazal’in inceliği. “Önce nasılsın?” diyor mesajında, sonra ekliyor: “…müsaitsen Skype yapalım mı?” Dünya biraz bekleyecek…

Antalya, Aralık 2012

Patatina

hazalpatatinadeniz

Oyuncak bebeklerle insanlar arasındaki canlı-cansız farkını öğrendiğimdeki şaşkınlığımı unutamam. Aslına bakarsanız pek de iyi kavrayamamıştım ilk anda. Çok sevdiğim bir bebeğim vardı: Patatina. Patatina Portekiz’in Porto limanından alınmış, iki-üç yaşında bir çocuk büyüklüğünde, oldukça şişko, sarı saçlı, tombul kollu ve tombul bacaklı bir bebekti. Akdeniz mavisi gözleri pırıl pırıl, yünle doldurulmuş vücudu bir yastık kadar yumuşaktı. Kendi haline bırakıldığında iki yana açık duran kolları ve dudaklarındaki sevimli gülümsemesiyle her karşılaştığı insana sarılmak ister gibi bir hali vardı. Kalın bacaklarına aldırmadan mini bir elbise giyiyordu ve tüm bebeklerde olduğu gibi iç donu elbisesinin etek boyundan daha uzundu. Ayakkabıları kim bilir hangi komşunun evinde unutulduğundan çıplak ayakla geziyordu bir süredir. Ayakları dikdörtgendi, yani genç bir bayana göre fena halde taraklı. Bir kez ayak tırnaklarına  oje sürmeye çalıştığım ve de bu işi de elime yüzüme bulaştırdığım için tırnaklarında o başarısız deneyiminden kalma kırmızı ufak lekeler taşıyordu ne yazık ki…

 Mutfaktaydık. Annem bulaşıklarıyla boğuşuyordu.

Ama anlamıyorum.” dedim. “Nasıl yani? Milyonlar milyarlar ve katırlarca (çok büyük bir miktardan bahsettiğimi sanıyordum) yıl geçse bile Patatina hiç büyümeyecek mi?

Annem sıkıntıyla kıpırdandı. Son yarım saattir bana benim büyüyeceğimi ama Patatina’nın aynı kalacağını anlatmaya çalışıyordu. Ama ben inanamıyordum bir türlü. Kendimi bildim bileli Patatina vardı, hep yanımda olmuştu, benim arkadaşım, bebek dostumdu. Beraber büyüyeceğimizi düşünüyordum o ana dek, tüm hayallerim orta yerinden çatladı ve kabullenmezlikle devam ettim ısrarlarıma:

Yani küçücük azıcık miniminnacık bile de mi uzamayacak boyu?” Bir taraftan da yalvarırcasına anneme bakıyordum ve de ufak tombul baş parmağımı işaret parmağıma iyice yaklaştırıp parmaklarımla sözlerimle anlatmaya çalıştığım uzama miktarını göstermeye çabalıyordum.

Annem usanmıştı ama daha çok benim hayal kırıklığım ve mutsuzluğuma üzülüyordu. Sonunda bana yalancı da olsa bir ümit vermeye karar verdi sanırım ve

Belki” dedi. “Belki çok çok çok yıllar sonra o kadarcık büyüyebilir…

 Patatina’nın konuşamayacağını, ben elinden tutup gezdirmezsem dolaşamayacağını ya da ağzına verdiğim lokmaları çiğneyip yutamayacağını kabullenmiştim de onun büyümeyeceğine neden inanamıyordum bilmiyorum. Belki tek çocuk yalnızlığımdan. Patatina benim yirmi dört saat yanımda olabilen tek arkadaşımdı. Yani  çoğu kez onun annesi konumuna girip onu gezdirmeye, yıkamaya  ya da saçını taramaya kalkışsam da aslında onu bir çocuktan çok bir arkadaş olarak gördüğüm kesindi. Annem  ve babamla yaşadığım bu evde eteği donundan daha kısa olan ve de kucakta gezdirilmeyi yerinde oturmaya tercih eden sadece ikimizdik; Patatina ve ben.

Annem umut kapılarımı sonuna kadar kapamamıştı ama bir şekilde anlamıştım Patatina’nın benden farkını… Birimizin insan bebek, diğerininse oyuncak bebek olduğunu kavramamla birlikte görülmez bir çit çekildi sanki aramıza. Saf bebeklik düşlerinden, her şeyin mümkün olduğu sınırsız ve kuralsız dünyamdan çıkıyorduk yavaş yavaş…

 Canlı-cansız ayrımından sonra ölümü öğrendim. Anladığımı iddia etmeyeceğim -şimdi bile- sadece varlığından haberdar oldum. Patatina ile ikinci ayrı noktamız da böylece ortaya çıktı. Büyümeyeceği gibi ölmeyecekti o, hep böyle kalacaktı: tombul, sevimli, ölümsüz bir oyuncak bebek!

 …

 Brüksel’deki evin yeşil sessiz bir bahçeye bakan ufak balkonunda oturmuş hayal kuruyorum. Rahat bir şezlonga yayılmış, ayaklarımı balkon demirlerine atmış, gözlerimi yarı kapamış bir halde geçmişin yansımaları ve geleceğin umutlarını karıştıran imgeler peşindeyim. Kötü düşüncelerden kaçmaya çalışıyor, “ölümü aklıma getirmezsem beni üzemez” diye avutuyorum kendimi.

Çocukluğumdan beri vazgeçmedim hayallerden…Sevdiğim biri “işin gücün uydurmak” demişti anlattığım hikayelerden pes edip… Başka bir tanesi de “Heidi gibisin” demişti, hani çizgi filminin başlangıcında Heidi göklerden sarkan ipe asılı salıncakta çıplak ayak sallanır, kendini rüzgara bırakırken ağzı keyifle açılır, minik dişleri görülür ya, o aklıma gelmişti hemen…

Gülümsüyorum bunları düşünüp. İçeri odaya geçip eskilerden bir kaset takıyorum teybe. Gerisingeri balkona döndüğümdeyse neye uğradığımı şaşırıyorum. Ömrümde yaşadığım ilk gerçeküstü deneyim bu: Patatina bizim balkonda, şezlongun yanındaki tahta sehpanın üzerine oturmuş bekliyor. Benim geldiğimi görünce hoplayarak (Aman Allahım) yerinden kalkıyor bir çırpıda, tombul kolları her zamanki gibi iki yana açık, sevgiyle boynuma sarılıyor. Korkuyla sevinci bu kadar içiçe yaşadığım tek bir an daha hatırlamıyorum. Ben de ona sarılıyorum, yumuşacık hala, tıpkı bir yastık gibi…

Ne diyeceğimi bilmiyorum, tek söz bulup da çıkaramıyorum ağzımdan. Çocukluğum benimle buluşmak için geri gelmiş gibi… En olmaza övgü hayallerime taş çıkartacak bir gerçek var karşımda…

Patatina benden daha olgun sanki.

Seni iyi gördüm.” diyor. Sevimli bebek sesini ilk kez duyuyorum ama yadırgamıyorum nedense.  Öyle güzel görünüyor ki gözüme varlığı, yaşamda kaybettiğim ne varsa dönüp geri geliyor sanki Patatinamla birlikte…

Ayaklarını tahta sehpadan aşağı sallandırarak konuşuyor…

Nasıl buldum ama seni değil mi?”

Gerçekten de öyle. İnanılır gibi değil!” diye mırıldanıyorum. Şaşkınlıktan öleceğim ama mutlu öleceğim…

Aslında baban yolladı beni” diye dürüstçe itiraf ediyor sonra, “Adresi de o verdi”. Yoksa bu bebek halimle buralara nasıl gelirdim. “Üstelik biliyorsun, je ne parle pas français…” Sonra kıkırdıyor: “Nasıl buldun ama aksanımı? Yol boyu çalıştım bu cümleyi, “r” lerim yeterince gürlüyor mu?

Ben hala gözlerimi Patatina’nın ışık fışkıran suratına dikmiş kıpırdamadan bakıyorum. Aklım sorularla dolu, hiçbirini cümlelere dökemiyorum. Susuyorum ve yardım istercesine Patatina’ya bakıyorum.

Seni merak ediyorlar.” diyor. “Şey..hmmm…biliyorsun işte…dayın…yani sana kötü haberi telefonda vermek onlar için yeterince zor oldu zaten. Ondan sonra da seni merak edip durdular…Annen çok ağladı bu aralar. Baban da derin derin düşüncelere daldı. Sonunda da dedi ki ‘gel hanım, biz şu Patatina’yı yollayalım kızımıza, en sevdiği bebeğidir, görünce mutlu olur, içi açılır, yüzü güler.”’ Annen de bir umut onayladı.  “Sonra senin şu sevimli küçük yeğenine gittiler beraberce. Hazal’a… Ve Hazal’dan beni bir süreliğine Brüksel’e yollamasını rica ettiler.”

Dur bir dakika” dedim. “Sen artık Hazal’ın bebeği misin?

Biraz kırgınca gülümsedi önce, sonra boşverircesine şen bir kahkaha patlattı. “Sen büyüdün Deniz” dedi. “Şimdi sıra başkalarında…”

Adımı ilk kez duydum dudaklarından, ürperdim bir an. Meraka kapılıp “sana iyi bakıyor mu bari Hazal?” diye sordum.

Güldü. “Elbette” dedi. “Bana yeni de bir isim taktı: Küçük Hazal

Küçük Hazal mı?” dedim biraz düşünceli. Bebeğimin sahibi değişince ismi de değişmişti demek.  İçim acıdı biraz niyeyse ama belli etmedim. “Ne ilginç şu bizim kız, kendisi Hazal, bebeği Hazal…” diyerek güldüm. Sonra sordum: “Eğleniyor musunuz birlikte?

Tabii tabii…Ne oyunlar oynuyoruz bilsen… Üstelik en az seninki kadar geniş bir hayalgücü var bu kızda…Ne hikayeler anlatıyor bana, ne senaryolar yazıyor inanmazsın…Nefis bir çocuk o, pırıl pırıl, sevecen, akıllı…

Hazal’ı anlatırken gözlerinin dolduğunu gördüm. “Biliyorum” dedim. “…ben de çok özlüyorum onu…

Belli” dedi bilmiş bilmiş, “evin her yanı onun resimleriyle dolu.  Belki senin de artık bebek yapma yaşın geldi.” dedi sonra küt diye.

Patatina!” diye çıkıştım. “Sen neler diyorsun öyle!!!

Gene şen kahkahalarından birini attı. “Tamam tamam” dedi “Biliyoruz, daha hazır değilsiniz” ve kıkır kıkır gülmeye devam etti.

Oyuncak bebeğimin karşıma geçip olmamış bebeğim üzerine yorum yapması pek münasebetsiz geldi bana. Suratımı astım. Patatina huzursuzluğumu anladı. Gülmeyi kesti.

Vapur yolculuğunu hatırlıyor musun?” diye sordu ansızın. Güleç yüzüne bir gölge düşmüştü.

Akdeniz turunu diyorsun…” dedim. “İşte o yolculuk sırasında Porto’ya uğradığımızda seni bulup almışız. Ben tam hatırlamıyorum. Çok küçüktüm o zaman.”

Evet” dedi. “Küçüktün, hatırlamazsın tabii.” Tereddüt dolu kısa bir suskunluktan sonra devam etti : “Fırtınayı hatırlıyor musun peki?

“Hayır” dedim kısaca. “Ama annemler anlatmışlardı. Herkes çok korkmuş batacağız diye, gemi oradan oraya savruluyormuş…

Evet, çok kötüydü gerçekten” dedi Patatina. “Sen korkudan ağlıyordun...”

Ve ‘dada dada, gel bizi kurtar’ diye bağırıyormuşum, değil mi?” dedim sözü ağzından alarak…

Ne düşündüğümü anlamak ister gibi gözlerime baktı. “‘Dayı’ bile diyemiyordun o zaman, kendince ‘baba’’ya benzetip ‘dada’ yapmıştın kelimeyi…”  Gülmeye çalıştı sonra ama tıkandı, kahkahası boğazında düğümlenip kaldı.

Biliyor musun, niyeyse ben son zamanlarda o olayı çok düşündüm.” dedim. “Üstelik fırtınayı hatırlamıyorum bile, sadece anlatılanlar var aklımda.  Yine de merak ediyorum: Denizin ortasında deli bir fırtınaya yakalanmışken bizi kurtarması için dayımı çağırmak fikri nereden gelmiş aklıma kim bilir? Üstelik niye başkası değil de dayım?  Sonra, adamcağız koşsa gelse ne yapacak sanki? Onda nasıl bir güç bulmuşum ki fırtınayı bile durdurup bizi kurtarabileceğine inanmışım. Belki de güçten çok sevgiden ya da yakın hissetmekten kaynaklanan bir beklenti…

Bunları anlatırken ağlamaya başladım. Oysa haberi aldığımdan beri kaskatı kesilmiştim, herşey içimde birikmiş, tıkanmıştı…Patatina bana yaklaşıp tombul kolunu boynuma attı. Kolu kısa geldiğinden bu hareketi yapması için kucağıma tırmanması gerekmişti. Öbür eliyle de saçlarımı okşadı…

Sen onu  kurtaramadığın için üzülüyorsun değil mi?” dedi usulca.

Patatina’ya sarıldım. Yeşil sessizliğe bakan balkonda oyuncak bebeğimin kollarında kendimi onunla en son oynadığım günlerdeki kadar çocuk ve savunmasız hissederek hıçkıra hıçkıra ağladım.

 …

 Gözlerimi açtığımda yatağımdaydım. Herşeyin rüya olduğuna inanmak üzereyken odanın kapısı açıldı ve elinde tepsisiyle Patatina göründü. “Sana kahvaltı hazırladım.” dedi. Demek hala bitmemişti hayal, yüreğim kabardı, tüm sevgimle gülümsedim.

Gelip yatağın ucuna oturdu. Çay ve kurabiye getirmişti. Sesine yalancı bir otorite takıp “haydi bakalım, uslu uslu ye şimdi” dedi. Ben de kibarca söz dinledim.

Balkonda uyuyakaldın” dedi hemen.  Ne soracağımı önceden tahmin etmişti. “Ben de seni buraya taşıdım.

Sen tek başına beni nasıl taşırsın ki?” dedim isyanla.

İnsaf yani” dedi omuz silkerek. “Oyuncak bebeğin dillenip konuştuğuna ve hatta Belçika vizesini kaptığı gibi soluğu Brüksel’de aldığına inanıyorsun da…” diye başladı gülerek.

Peki peki Patat-Nasreddin” dedim ben de neşeyle, “oyunun kurallarını benimseyeceğim.”

Patat-Nasreddin, Patat-Nasreddin” diye diye güldü kendi kendine. “Sen de hep bir şey uydurup duruyorsun…” Sonra bir şey hatırlamış gibi durdu. “Çocukken yazdığın şu eski Türk filmlerine benzer mucizelerle ve zengin kız-fakir erkek ikilemleriyle dolu hikayeni bulmuş geçende annen” dedi.

Evet” dedim.  “Biliyorum, bana da yolladılar hatta sonra. Epey güldüm, ne yazdığımı kendim bile hatırlamıyorum.”

Dayın da çok sevmişti o hikayeyi” dedi. “Çok çok gülmüştü…”

Dayımla yengemin hikayesiydi zaten” dedim. “Dayım son Türkiye’ye gidişimde bana gene o hikayeyi hatırlatmış, ‘hani, daha devamı yok mu?’ demişti.”

Patatina durakladı. Kaşlarını kaldırdı. Soran bakışlarla baktı bana. “Hani” dedi, “daha devamı yok mu?

 …

 Patatina küçük valizini toplayıp veda ederken içim burkuldu ama belli etmemeye çalıştım.

Hazal’ın hediyelerini unutma sakın!” dedim kim bilir kaçıncı kez.

Her şey tamam, meraklanma sen.” dedi bilmiş bilmiş. Sonra ekledi “biliyor musun, büyüdükçe annene benziyorsun!”

Kızdırma beni bak!” dedim. “Zaten ikide bir yaşımla ilgili göndermeler yapıp duruyorsun…

Gülümsedi gene sıcacık. “Bu şehir seni asabi yapıyor belli” dedi. “Şöyle güneşli bir yerlere gidin, azıcık deriniz ısınsın, yüzünüze renk gelsin…

Baksana” dedim muzipçe “bence asıl sen gittikçe anneme benziyorsun!…”

 …

 Havaalanında ayrılırken kucaklaştık.

Acele etmeliyim” dedi. “Daha çikolata alacağım…’’ Durdu. “Zaten bu güneşsiz memleketin bir çikolatası iyi” dedi.

Babama söyle, bana yolladığı elçi çok makbule geçti.” dedim gülerek.

Ee..akıllı adam, ne de olsa Mülkiyeli!” dedi büyümüş de küçülmüş havasıyla…

Gülsem mi ağlasam mı bilemiyordum. Kucağıma alıp bir kez daha sarıldım yumuşacık bebeğime…Sonra onu yavaşça yere koydum.

Pasaport kontrole doğru ilerleyişini seyrettim. Usulca kuyruğa girdi ve sakin sessiz sıranın kendisine gelmesini bekledi.  Sonra pasaportunu ve uçuş kartını uzattı görevli polise ve nazikçe gülümsedi.

 Dayanamayıp arkasından seslendim:

Hey Küçük Hazal! Sen hiç merak etme sakın, devamı gelecek!”

Yüzü bir başka türlü aydınlandı, gözleri daha da büyüdü, zıpladığı gibi gişedeki polis memuruna sarılıp adamı öpücüklere boğdu. Herkes onu seyrediyordu şimdi, bir grup Japon turist fotoğraf makinelerine sarılıp Patatina’yı ve şaşkın polisi resmettiler.

Hoplaya zıplaya kapıdan geçişini gördüm en son, kendi kendine “gelsin çikolatalar” diye bağırıyordu, “bekle beni güneşli ülkem!”…

Eve dönerken “devamını” düşünüyordum. Devamını yazacağımı biliyordum, yaşadığım, unuttuğum ya da hiç bilmediğim fırtınaların aşkına …Ama en çok da Dadam için…

 

 Brüksel, 90lı yıllar

ÖNSÖZÜM

Söz vercicekcropped
yerleşmeyeceğiz hiçbir şehre
bahçeli bir evimiz ve çocuklarımız
olmayacak
güzel yemekler yapmayacağım sana
ve çiçek getirmeyeceksin bana iş dönüşlerinde

Söz ver
sonsuza kadar sevmeyeceksin beni
ve bırakıp gideceksin tereddütsüz
ilk günkü gibi hissetmediğinde
tükenmesini beklemeden aşkın

Doğduğumuzda umuttur herşey…

Doğduğumuzda umuttur herşey, tazedir, hafızası yoktur. Büyümek isteriz, yeşermek isteriz, uzamak, uzanmak, öğrenmek, tanışmak, bilmek isteriz.

dogdugumuzda

Günler günleri kovalar, sevdiklerimiz bize kucak açar, güzel yemekler bizim için pişer, oyuncaklarımız olur, fiyonklu paketlerden çıkan. İlgi selleri bize doğru akar, besleniriz, güçlü hissederiz, sevildiğimizden şüphemiz olmaz. Yüzümüz güler, küçük hoşnutsuzluklarımız ve rahatsızlıklarımız da mızmızlanırız, hemen yardıma koşanımız olmazsa ağlarız. Biz ağlayınca gelirler hep, koşarak gelirler, endişeyle gelirler, yaşlarımızı silmek, yüzümüzü yeniden güldürmek için gönüllü didinmeye gelirler.

Sonra yıllar geçer, hayat bizi bulur. Gölgeler, çırpınışlar, sancılar, gönül yaraları, dünya düzeni gözümüze görünür olur. Nedir ne oluyor derken bakmışız parçası oluvermişiz bu çok renkli bilmecenin. Ve akıp gidiyoruz onunla birlikte, bazı anlarımız diğerlerinden daha bilinçli, bazıları diğerlerinden daha dolu, daha anlamlı.

Tek çocuğum ben. Yalnızlıkla erken tanıştım ve kardeşim olamadıysa da çok yakın arkadaşım oldu çabucacık. Bir ceza değil seçimdi benim için, bazen huzurdu, bazen soluktu, çoğu zaman da yaratıcılığımı besleyen bir duraktı.

Kalabalıkları da sevdim ama, arkadaşlar hep yaşamımım orta yerinde oldu. Bazen kapılarımı çok mu açtım, gönlüme aldıklarımı çok da tartmadan mı seçtim diye kendime kızdığım oldu ama insanları hep sevdim. Yarım sevmeyi de (yarım çalışmak gibi) bir türlü öğrenemediğimden, hep kana kana sevdim…

Ama gerçekçi bir yanım da vardı, daha çok erken yaşta kendiliğinden ortaya çıkan. Daha o zaman ve tam da Atilla İlhan okurken, “çok haklı” deyip iç geçirmiştim “Olmayacak şey bir insanın bir insanı anlaması” sözünü okurken. Ne görmüştüm, ne biliyordum ki o zaman? Kalbim bile kırılmamıştı henüz, aldatılmamış, yıpratılmamıştım ama anlaşılmayı beklememeyi kabullenmiştim bir yaşam gerçeği olarak.

Zamanla “kendinin en iyi arkadaşı olmak” ne demek daha iyi anladım. Kendimi sevmezsem, kendime ilgi, anlayış, merhamet, iyi niyet ve tolerans göstermeyi bilmezsem (ya da bunu seçmezsem) en ufak bir rüzgarda titreyen bir yaprak olmaktan öteye gidemeyeceğimi açıklıkla gördüm.

Bugünkü yaşam dengem kendime iyi bakmak ve etrafımdakileri beni yüzde yüz anlamadıkları için suçlamamak ve onlardan dünyayı ayağıma getirmelerini beklememek üstüne kuruldu. Herkes insan, herkesin artısı eksisi var, herkes hayatla başa çıkmaya çalışıyor. Karşımızdakinden her zaman ve her şartta dörtdörtlük sevgi ve anlayış beklemek ne kadar doğru, ne kadar anlamlı?

Çocuk gözlerimin gördüğünden farklı bir dünya bu. Ağlayınca bazen kimse gelmiyor. Daha çok paramız var ama ne alsak bazen açlığımız tükenmiyor. Masal kahramanlarını sorgulamaya başlıyoruz. Kötüler hep cezalarını bulmuyor, aksini görüyoruz her gün. Haksızlığın taçlandırıldığı, hatta kurumsallaştırıldığı oluyor. Şeker diş çürütüyor ve pizza çok yenince şişmanlatıyor. Babam artık yok, canım bundan dolayı çok yanıyor ama hayat da bir şekilde akmaya devam ediyor.

Yine de güzel bir dünya bu, mükemmel değil ama çekici ve bir şekilde bizi tutsak etmiş, belki hayran etmiş. Ne mutlu, herşeye rağmen hala aşığım hayata, o beni zaman zaman buruşturup kenara atsa da ben ona şiirler yazmaya devam ediyorum ve ondaki saklı güzelliği gördüğüm anları hala yüceltiyorum ve bu anları sevdiklerimle paylaşmayı seçiyorum.

Son kırk küsür yılda olan bitene rağmen hala hayata yapışmış durumdayım ve onun iliğini emmeye çalışıyorum. Bu halimi de acınası değil tapılası buluyorum, ne yalan söyleyeyim… Ayakta kalabiliyor muyum, evet… Hatta bazen daha fazlasını da başardığımı söylüyor insanlar… Mutlu muyum? Her an değil ama içten kahkahalar attığım zamanlar var hala, çok derinden sevdiklerim de…

Tüm bu aymışlığın, yaşamı ve kendimi tanıyıp kabullenmişliğin ortasında bir yerde yoluma devam ederken bazen küçük mucizeler de olmuyor değil… Üstelik artık mucizeleri beklemiyorum, astronot ya da köy öğretmeni olmayı hayal ettiğim günler çok eskilerde. Dolu dizgin ve kayıtsız şartsız bir aşkla sevilmeyi beklediğim günlerse, hiç var oldu mu, onu bile anımsamıyorum…

Ama mucize bu… Gelip buluyor insanı. En ummadık zamanda. Sağanak yağmur misali kafasından aşağı boşalıyor. Islatıyor, sırılsıklam. Yeniden doğmuş gibi hissediyor insan, arınmış gibi, evet yeniden ilk kez aşık olmuş gibi, hafızası silinmiş, hayal kırıklıkları sıfırlanmış gibi…

Bu mucize – ne mutlu ki- bir insanın tatlı dokunuşuyla geliyor; hem de etrafımızdan beklentilerimizi en aza indirmeyi öğrendiğimiz o noktada… Birinin olağandışı bir şekilde ve koca Atilla İlhan’a rağmen sizi anladığını, yüreğinizin ta içine daldığını, ruhunuzun derinliklerine süzüldüğünü ve gördüğünü ve işittiğini ve tüm bu algıladıklarına bir anlam verdiğini duyumsuyorsunuz baş döndürücü bir mutlulukla… İçinizdeki boşlukları fark eden ve bunları doldurmak için cesaretli, ama bir o kadar da saygılı bir adım atan duyarlı, sevecen ve cömert biri değmiş meğer hayatınıza.

“Bunu hak etmek için ne yaptım?” anlarından biri işte. Yaşam sürprizlerle dolu, hala. Ve neyseki bazıları güzel bu sürprizlerin, hatta şahane mesajlar getiriyor beraberinde. Umudu kaybetmek için geç değil, yeni hayaller kurmak için gebe şimdiki zamanlar. Eski şiirlerinden birindeki bir dize aklına geliyor: “hani görünmezdi mutluluk?”

Brüksel, Aralık 2012

İLKİM

bildim bileli bir özel isimsin benim için
bahsin geçince irkilir
bakışlarında kızarır
elyazını okşamak isterim parmak uçlarımla
çapraşık düşünceler çağrıştırırsın bana
bazen ihtiras dolu, bazense şefkat
avuçlarımda yapış yapış ter
yüreğimde yıllanan şarapsın
buruk
koyu kırmızı
fıçısının anılarını katmış tadına

sen ilk aşkımsın
belki en çok verdiğimsin
belki herşeyimi esirgediğim
sen özlemimsin
çocukluğum, saflığımsın
kendimi kandırışımsın bile bile
on dört yaşımda
inkar ede ede bağlandığımsın
güvenilmeyeceğini öğrendiğim

benden çok şey var sende
isteyerek verdiğim
ya da senin çekip aldığın

beni biliyorsun ya artık ötesi yok
seni biliyorum ya bundan böyle
hepsi bu
herşeyin üstünde bir deli sevmek
bana zamanında yaşattığın

KENDİM

içimdekini kontrol edermiş gibi yapmalıyım
boşver
sev

*           *           *           *

zavallısın gene, eşsizsin…
çok yazık
öfken umut dolu
ve hırs bağımlılığın mezarını kazıyor

özlem bitmese
neye olduğu bilinmeyen istek
varlığını sevdiğin heyecan

gözlerini kırpıyorsun
deniz kokusu alıyor burnun
eski aşkını çabuk unutmuşa benzer gönlün

dedin ki:
“yaşam bomboş değil
ve sen hayatımda sadece bir yansımasın”

*           *           *           *

sevmek yitirdiğin bir parçan
ve beklentiler zampara kılığında
çalıyor kapını
alışmışlık mı seni böyle ilgisiz kılan
yoksa ardında bıraktığın ruhun mu yalnızlık çekiyor?
kazanılmış zaferlere kalkıyor kadehler
kaybettiklerinin bahsini kimse açmıyor
ve kahkahaların gittikçe daha yapmacık,
hatta bayağı…
kan kusuyor gözlerin
eksilmiş zevkler alayla göz kırpıyor uzaktan
doymak bilmiyor açgözlü heyecan
çırpınışların hep boş
havada asılı kalıyor sözlerin
tutkuyla sarsılıyor
titriyorsun
yer kayıyor ayaklarının altından
yiter giderim korkusundasın bu zamanda
koşamamaktan yoruluyorsun
ne çare
hala ne istediğini bilmiyorsun

*           *           *           *

soruyor musun hiç kendine
doya doya yaşadığını sandığın anlarda
avucunun içinde tuttuğun
yitirdiklerinin bedeli mi?
ilk kez aşk şarkıları teğet bile geçmiyor yüreğinden
bırak titretmesini gönlünün telini
tomurcuklara bakamıyorsun
cesaretin yok gün batımlarını seyretmeye
kaldıramıyorsun
kasırga yorgunu için, kavrulmuş renklerin
farkında bile değilsin

bilmiyorsun ki senin peşinde koşmana kalmıyor
isterse gelip buluyor seni aşk

*           *           *           *

bu aşktan kimseye konuşamazsın
düşündüklerinle kalacaksın
aşırı hayal yakışıksız
tadında bırakacaksın
şiir yazmak serbest
ölçüsünü tutturduğun sürece
şarkı dinlemek, hadi olsun eşlik etmek mırıldanarak
okuduğu kitapları okumak
neler çağrıştırdı diye merak ederek

hiçbir söz almadan yaşamaya alışacaksın
güvence vermemek değil istemek ayıp sayılacak
her gün kendine aynı soruyu soracaksın
her gece cevapsızlıkta dalacaksın uykuya
bıkmak şöyle dursun
doymayı bile tadmayacaksın
işte tam oldumolası istediğin gibi
yokluk içinde
varlığını sadece senin bildiğin gerçeğin
özlemiyle sarsılacaksın

sonsuz mutluluğun yalan olduğunu söyleyen sendin
aşk yaşanırsa biter derdin
yasamın yaşanmamışın hayali haline gelecek
bakalım sevecek misin?

*           *           *           *

beklentim yok demiştim
yaşamımı silkelemek istemiyorum
yolculuğun sadece başlangıcı çekici
ilerledikçe hep aynı yolu yürüyorum

kaçış dedi biri
sandığından daha ciddi hissettiklerin
yaşamını sorgulamaktan korkuyorsun
ya yakalayabileceklerin elindekilerden güzelse?

sürüklen be güzelim dedi çocukluk arkadaşım
bir kez olsun yokuş aşağı bırak kendini
bırak kırılsın dökülsün bir şeyler
sonra düşünürsün toplamayı

seninkisi duygusal kabızlık dedi bir hatun kişi
mümkün olsa da her güne iki kadeh atıp başlasan
hafif sarhoş halinde ortaya çıkıyor gerçek sen
dobra kişiliğin, korkusuz benliğin

olabildiğince zevk almaya çalış dedi en derin düşüneni
gözlerinde endişe gördüm
yaşayacaklarımdan mı korktu
dilinin ucuna gelenleri dökememekten mi?

kimseye bir şey vaadetmedim dedim
sadece kendim olmaya çalışıyorum
içimi dinleyip
dünya zamanımı
gönlüme göre yaşamak istiyorum

o kadar kolaydı da biz mi yapmadık
dedi annem
beni kimler istemişti zamanında
ilk sevgilim bir pudriyer hediye etmişti üstelik
ama aynasını kırdım
uğursuzluk derler
doğruymuş ayrıldık

sonra kendime dedim ki
o bildiğin gibi biri değil belki de
başından beri muzip bir merakla seyrediyor seni
uzanmış okşanmış gururunun gölgesine

derleyip toplayıp kenara koymalısın artık bu konuyu
başkişisiyle beraber
yaşamın sonunda rotasına oturdu oturacak
kendine bir şans vermelisin
büyüsem herkes gibi olacağım diye korkuyorsun
diyorlar
aslında korkum
öncesinde nasıl hissettiğimi hepten unutmak

*           *           *           *

sarsıldı
buruldu
küçüldü
iç çekti
derinlerine gömüldü
tostoparlak olmak
kendi kollarıyla sarmak kendini
ve bu kucaklayışta
soluklanmak istedi
bir an
bir nebze

dayanamadı
ayaklandı yeniden
huy kolay çıkmıyor
yollar ki doğduğundan beri onu çağırır
çekip gitmek günlük egzersizi

kör topal ilerledi
soruları omuzlarına ağır gelen yükler gibi
hissettikleri
hem yanına almak, hem ardında bırakmak istediği

“kalbim düşüyor” diye haykırdı aniden
“yuvarlanıyormuş gibi vücudumdan aşağı
bacaklarımdan süzülüp
bileklerimden ayaklarıma
tabanlarıma sonra
sonra yere, yerin de altına…”

“paratoner görevi mi yapacak bugün bana bu gövde?
akıp gidebilir mi gerçekten
bu son sevdanın
birikmiş, vade yemiş gerilimi
aşırı yüklü elektriği?
benliğimi yırtıp, karışır mı toprağa
terkeden yürekle birlikte?”

kapkaranlık bir huzurda kalacağım

*           *           *           *

elinde üşümek kaldı
burukluk
kırılan gurur
incinmiş kalp
acı
yüzde seksen beş kakaolu çikolata karası

düşünmediğindeki boşluk
hatırladığındaki öfke
“bana nasıl yapar” ların
ve
“nasıl oldu da öncesinde anlamadım” ların
iç sesin sustu
yüreğin haykırmıyor
soğuk ellerinde hiç tutmadıkların

yaşam yine gülüyor
acılarımız hep kendimizi çok ciddiye alışımızdan

*           *           *           *

kafanda bin şey düşündüğün
yüreğinde üşüdüğün
zamanlar yine

saçının bir buklesi hep ters yöne dönüyor
kirpiğin durduk yerde gözüne kaçıyor
zamanı tutamadım diye üzülüyorsun

aslında hissi yitirişine kırgınlığın
hiddetin taşıyor içinden
anlatmak istemiyorsun

aynı anda hem son deminde dolu hem tamtakır hissediyorsun
hafifliğine özeniyorsun bulutların
ve ancak o yükseklikten yakalayabileceğin manzaraya
bildiğin şeyler üstelik, daha düne kadar içinde yaşadığın

bir deliğe hapsettin kendini
hep dışarıyı düşlüyorsun
öyküler rahatlatmıyor seni eskisi gibi
yetsin artık diyorsun, buraya kadar
şarkıların müziğini emiyor
sözlerini tükürüyorsun
kahkaha attığını duymadım ne zamandır
acı gülüşlerde kendini frenliyorsun

daha önce de oldu
acıttı, kavurdu ama geçti biliyorsun
geçecek
ağırlığınca yükle dolaşmayacaksın yüreğinde
sonsuza dek
ayakkabının topuğu kaç kere kırılır bir ömürde?
ayağını sürüyerek tırmandığın merdivenlerin
tırabzanlarından aşağı kayabilirsin zamanı geldiğinde
aşkı özlersin gene bir gün
baharat acılarını eritip tatlı krema tadının düşünde
çocukluğundan beri hiç “asla” demedin
bundan sonra da küsmeyeceksin aşka

SANCIM

bilemiyorum
belki şiirler zamansızdı
belki de
sevgi

*           *           *           *

bir hayale tutunmak
özlem gidermek bir şarkının sözlerinde
beklemek
saklamaya çalışmak umutsuzluğu
göz yummak hissizliğe
mantık kavramının bu kadar kötüye kullanılmasına öfkelenmek

hırslanmak sessizliğe
hüküm giymiş gibi hissetmek varlığını
yaşamına soran gözlerle bakmak
sevgiden şüphe etmek ilk kez

korkum şu ki
anlatmaktan da anlamaya çabalamaktan da vazgeçebilirim bu aralar
yanlış karar verdiğimi kabul edip
varolana bir isim koyabilirim aniden

*           *           *           *

kendi gözlerimde aramadan seni
içimde bulmaya çalışırken
düpedüz beceriksize çıkacak adım
platonik aşka özenmeyeceğim artık

bulutlar gelecek
fırtına kopacak
sağanaklar inecek
ıslanmayacağım

merak edeceğim
sormaya yeltenmeden
içinden geldiği gibi yazamıyor artık insan
yazık, ürker olduk kendimizden

her gece uyumadan önce
eski yağmurları düşüneceğim
artık ezberimde olmayan şiirleri
hiç yazmadan yırtıp attığım öykülerimi

biliyorum
yakında, çok yakında
sıcak bir sabahta ter içinde uyanacağım
sırılsıklam

*           *           *           *

seninle gelmek istediğim zamanlar
gözlerin gördü mü gerçekten
sessizliği duydun mu
dokundun mu yalnızlığıma?

soluksuz kaldığım anlar oldu, denedim
varlığını düşünerek huzur bulmayı
hayallerim, umutlarım acemileşti
uzun rüyalar gördüm kısa gecelerde

sıcaklığına koştum geçen zamanın
yapboz tahtasına anıların
aşkın başımı döndürmesini diledim yeniden
birisi bir şiir okusa bana
gitar çaldığımız kumsalları özledim

yitip gidişin değil görmek istediğim

*           *           *           *

söz etmeye başladığın anda
uzayıp gittiğini düşüneceğim bu yolun
eskideki bizden bugünkü ana
sonrasını bilemeyeceğim
mavinin burukluğunda grinin hüznünü duyarcasına
kopmak mı kaçmak mı diye düşünüp duracağım
mutsuzluğuma vereceksin dalgın bakışlarımı
gene ağlayacak mı acaba diye korkacaksın
önce sıcak, sonra sıkıntılı, sonra ilgisizce yaklaşacaksın bana
sonra artık görmeyeceksin
kalmayı seçtiğin halde çekip gitmiş kadar uzaklaşacaksın benden

*           *           *           *

anlatmak istediklerimden hiçbiri akmadı dudaklarımdan
beklediğim kimse gelmedi
bir keman sesi duyacağımı sanmıştım
ayışığında aşık olacağım söylenmişti bana

yakalamak üzerineydi bütün planlar
zamanla tutmak sonra da tutunmak oldu
vazgeçmeyeceğimi anlattıklarında
inancımdan bahsediyorlar sanmıştım oysa

yaşamı onların dilinden duymak istemedim
çekip gitmeme izin verecek gibiydiler
istediğin gibi olsun dediklerinde
değiştirebileceğime inandım

uzun süre bekleyeceğimi söylememişti kimse
hep koşacağım sanmıştım
duraklamalarda, kesintilerde
günlük gidiş gelişlerde yoruldu meraklarım

dün hayallerimin kütüphanesinde temizlik yaptım
hiç yaşatılmamış rüyalar buldum
kalın günlük hayat cildinin arkasına kayıp unutulan…
bakıştık, birbirimizi ilk kez görüyormuşçasına

eskiden yağmuru severdin dedi hayallerden biri
belki
şimdi
ıslanmanın tam zamanı

*           *           *           *

bir şeyler diyecekmişim de unutmuşum gibiyim
sana söyleyeceklerim vardı
ama belleğim tamtakır
diyemezsem pişmanlık duyacağım
başım belaya girecek
ya da toptan kaldırıp atacaksın beni

bu sabah yataktan kalkarken aklımdaydı oysaki
unutmasam ya demiştim
ya unutursam diye korkmuştum
endişelerimi anımsıyorum
ama ne diyecektim sana
hatırlamıyorum

garip bir boşluk
konuşmaya yelteniyor ağzım, sözcüksüzüm…
sen de yardim edemezsin ki
nereden bileceksin
ne zaman bu kadar uzaklaştığımı senden

aşkı kaybetmiş gibiyim
sana söyleyeceklerimle beraber
içime dönüyorum bulmak için ne varsa sana dair
gördüğüm boşlukta yitiriyorum kendimi

yazık halbuki
alışık değilim sevgisiz yaşamaya
kırıklığa, yoksunluğa, kaskatı kesilmeye böyle
aklımda çağlayan kelimeleri özlüyorum
yüreğime dokunan her anı
-ilk karın gururlu saflığını mesela
ya da aceleci tomurcuğun heyecanını-
sana anlatmak isteği duyduğum zamanları…

varolanı hiçe saymak değil bu
yoktan var edememek aslında

*           *           *           *

yeniden başlasın istedim
aynı heyecan, aynı doğallık, aynı bildik titreyiş
yaşadığımın çoğunu, istediğimin hepsini dökebilmek satırlara
zamanı sorgulamadan
düşünmenin götürdüklerini değil, getirdiklerini bilerek
hayır, yok, onları bile bilmeden, bilmeye gerek görmeden
bir kez olsun karşılaştırmadan, ölçmeden
artısına eksisine bakmadan
aşık olmak gibi yazabilmek
niye sevdiğini bilmeden tutkuyla sevebilmek

*           *           *           *

anladım artık
yaşamı kaybetmeye dayanamayacağım
seni kaybetmek pahasına da olsa

gözlerim kendimde mi sende mi bizde mi arayacak suçluyu?
sorgulamak bitecek belki
vazgeçeceğim yol ayrımlarına geri dönmekten
geçmişi deşmek ve
aşkın ayak izlerini aramak istemeyeceğim
ayağa düştüyse bulmak neye yarar hesabı

yazık, sizde yıllar önce yaşadıklarımı görüyorum dedi olgun bir kişi
üzüntüsü kaçırdıklarına mı, tarihin tekrar etmesine mi bir sonraki nesilde?
insan neden düşündüğünü konuşamaz?
hep aşık olmak mı gerekir sevgiyi sezdirmek için sözlerde ve dokunuşta?
içime ayna tutsan göreceksin oysa, zannettiğin kadar katı yürekli değilim
bencil, belki
aşık?
eskiden?
şimdi sadece aşık gölgesi?

kim kimin elini tutacak bu saatte?
gözlerimizdeki bıkkınlık yarıyor gövdemi
gecen gün dedim: çürümüş hissediyorum içimde bir yerleri
biri deşse, boşaltsa, dezenfekte etse
o biri, ben olabilir mi?
yaşamın şarkısını, insanların zayıflıklarıyla karışmış tadını
rüzgarı, hele o bahar kokulu rüzgarı
ve denizi her zaman olduğundan da fazla denizi
hissetmeyi
ve
her telinde ve her tadında yaşamayı
bu kadar anladığım
bu kadar sindirebildiğim
bu kadar kendime maledebildiğim
bir anda
seni
bizi
yitiriyor olmak…

yok
anladım artık
ne yaşamı, ne seni
kaybetmeye dayanamayacağım

ALDANIŞIM

o aşktan bana yazdığım şiirler kaldı
sana pişmanlık
oysa artık alışmış olmamız beklenirdi yürek acılarına

*           *           *           *

seni sadece kendim için özlüyorum
kaçıp gelsen mutlu edemem seni
yine kırarım
acır yüreğim, burkulur içim
önce seni sonra kendimi kırarım

seni sevdiğim gibi bencilce özlüyorum
senin hiç bilmediğin kadar
rüyalarımda geceleri ve gündüz düşlerimde
gelip bulmanı istemeyecek kadar ürkek
gözümü karartıp düşüncelerine sızmayı diliyorum

umutlarım bencilce, tutkum kendimin
senden kaynaklanan seni karıştırmadan
varmak istediğim yer çok uzak değil
zamansa şimdikinden farklı

hala heyecanlar bekliyorum
hala aşklar
bir an bir gün ve ansızın
bileceksin sanıyorum

çırpınışları değil akışları özledim

*           *           *           *

ummadığım, beklemediğim
hayal bile kurmadığım bir anda
ilk günkü gibi çıplak ve benken
senden bir mektup bulacağım
önce inanmazlık saracak
şaşkınlığım sevince dönüşecek derken
sevdiğin gibi aydınlanacak gözlerim
adını mırıldanacağım

bir çırpıda tüketeceğim yazdıklarını
her hecesini tekrar tekrar okuyacağım
cümlelerinin ardında arayacağım aklından geçenleri
yazarken ellerin titredi mi ya da
gülümsedin mi diye düşüneceğim
çok kısa bir an buradan uzaklaşıp
yalnız senin için varolacağım

tekrar başa döneceğim
bir kez daha akmak için satırlarından aşağı
sonuna her varışımda yeniden bulacağım kederi
o an terkedip gitmişsin gibi üzüleceğim
sevdiğim kısımlar yıpranacak inatçı okşayışında bakışlarımın
en güzel kelimelerin altını çizeceğim
dokunmak isteyeceğim yüzüne
yanında olmayı özleyeceğim

kapatıp kenara koyduğumda bile aklımdan çıkmayacak
gözlerimi kaçırsam düşüncelerimde tutacağım
dönüp dönüp sana geleceğim dipdiri ve dopdolu
yeni seslenişler ve yeni yaşamlar dileyeceğim…

*           *           *           *

senin için yazdıklarımı okusan gülerdin
keyfin yerine gelir, kahkahalar atardın
hiç umursamazmış gibi yapardık
bakışlarınla dokunurdun yüreğime
ve düşündüklerimiz gözlerimizde
başka konulardan bahsederek geçirirdik zamanı

gitme demeni beklerdim
kalacağımı umardın
sana uzak ülkelerden
tanımadığın insanların hikayelerini anlatırdım
heyecanımı seyreder, abartılarıma gülerdin…

seni bir sonraki gün görecek miyim diye sorardım kendime
suç ortaklığına soyunur
bahaneler yaratırdık birarada olmak için
sonra rastlantıymış gibi yapardık, sorgulamazdık birlikteliğimizi
konuşmazdık gizlediğimiz korkulardan
ve içimizde yaşattığımız hayallerden

yarını, güvencesi ve çaresi olmadığını bilirdik
heyecanın hep bizimle kalacağından emin
yürek çırpıntıları
yarım kalmış cümleler
ve kaçırılan bakışlar arasında
yaşar giderdik
hep bildiğimiz gibi

*           *           *           *

içimdekine söz geçirebilirmişim gibi yapmalıyım
sevmeden yaşarmış gibi
heyecanlanmaz, umutlanmaz ve hiç yıkılmazmış gibi
beklenti içinde olduğumu saklamalıyım
kimse bilmemeli yürek acılarımı
niye hep aynı şarkıyı mırıldandığımı
sana bile söylememeliyim
bilirsek bizi terkeder aşk
imgemizden edersek onu
elle tutarsak, dokunursak, yaşamaya kalkarsak
gider
pılını pırtısını toplayıp gider

bazen paylaşabilseydim keşke diyorum
duyduklarımı sızdırabilseydim az biraz
alaycı gülümsemek yerine gözlerine bakarak
sendeki korkuları giderebilmek için hiç değilse
anın varlığından şüphe etme diye

ama ürktüm
çünkü belki de giderdin
pılını pırtını toplayıp giderdin

bir an konuşmak istedim biliyorsun
şimdi olmazsa bir gün nasıl olsa olacak dedim
kendimi aldatmacada gibi hissediyorum
belki de paylaşmak en doğrusu dedim
sonra…
sonra telaşa kapıldım

sana verebileceklerimi düşündüm
ve anlatırsam yitebilecekleri
rüzgarı en çok
hani ayaklarımı yerden kesen

vazgeçtik;
konuşmadık
çünkü belki de giderdim
pılımı pırtımı toplayıp giderdim

*           *           *           *

tükenmiş beklemelerim canlanmıştı
geleceğini duyduğum andan sonra
heyecansızlığa alışmış yaşamım
rüzgarda yelken oldu
ayışığında balık
ama herşeyden çok aşk

o dinmeyen uğultu kesildi kulaklarımda
sesleri duydum, renkleri sevdim
vazgeçtim zamana suç bulmaktan
geçmişle hırpalamaktan kendimi
özlemi ilk kez gözle gördüm

çok yaklaştığımı hissettiğim anda kesildi akış, silindi gerçek
bambaşka biri gibi duruyordun karşımda
körelmiş tepkilerimle kalakaldım
sadece kırgın öfkeydi hissettiğim
ümitlerime acıdım
ve seni düşünerek geçirdiğim zamana

zaman aşktır diyordu şarkıda
sen atıldın, çok doğru dedin, çok açık
ben artık inanmıyordum…

*           *           *           *

burası zifiri karanlık
meşaleler gözlerinde
bir bulsam gözlerini
kaybolmayacağım


gözlerini yumdun