Avaz Avaz

Çiçekler getir bana dedi

Tazelerinden

Kır koksun kanatları

Ambalaj kağıdı değil

Şarkılar söyle bana

Sevdiklerinden seçip

Mırıldanma ama

Basbayağı söyle

Dinleyenin yokmuş gibi

Avaz avaz…

 
Sözler verme bana dedi

Fısıldama kulağıma

Çırpınma öyle lüzumsuz

Kimseler duymasın diye…

Aramızda kalmasın

Ele güne karşı koyalım

Varsa buradayız

Bizimse yaşayalım

Gözlerimizde eş aydınlık!

 
Sabretmemi isteme dedi

Beklemeyi gömdüm toyluğumla

Kullana kullana yordum

Başka sefer

Ve yenidenleri

Eskittim telkinlerimi

Başlangıçlar anı defteri

Keşkeler altın kafeste…

 
Eskileri anlatma dedi

Ezberledim tümünü bir soluk

Sonra hepten unuttum

Pişmanlıklarını dizme önüme şimdi

Ben onlarla çalkalandım

Onlarda duruldum…

 
İstersen olur dedi

Tutarsan gelir

Dinlersen duyarsın

Bu kadar basit…

Beslenmeyen erir

Bakılmayan çürür

Ruh gurultusu

Mideninkinden beter

Ürkütür!

 

Çiçekler getir bana dedi

Hazırsan yüzleşmeye

O en çıplak halinle

Çiçekler getir bana dedi

Onurunla bakabileceksen kendi gözlerine

Kırları unutmadıysan

Yaş çim kokusu

Hala baştan çıkarıyorsa seni

Sök çıkar kavuğundan

Ve avaz avaz oku o şiiri

Dinleyenin yokmuş gibi

Dinleyenin çokmuş gibi…

IMG_2869

 

Brüksel, Temmuz 2015

Ben sana dolunay!

 IMG_2815

Mühürleme dudaklarını

Anlat

Yargılamam

Dinlerim

Uzaklaşmam…

Usulcacık koy

Avucuma yüreğini

Sıkmam

Okşarım, kırmam…

Anlat hikayeni

Telaşsız anlat

Tüm renkleriyle dinlerim

Korkuncunu da

Mide bulandıranı da

Anlat

Ezilen gururun

Kırılan cesaretin

Hıçkırıkların sesini

Kısma

Anlat!

 

Gölgelerini sil üstünden, at

Ben ki rüyalarımda

Benzer gölgelerle söyleşirim

Ayıbını soy, at

Utanma benden

Çıplak doğdum

Çıplak öleceksin

Hazır olma, rahat…

Sahici bir soluksa istediğin

Kusuru eksik olmayan bir kişilik

Yolunu bulma çabasında

Bir sorgulayıcı kimlik…

Yaşamı kavramak umurundaysa

Çocukluk arkadaşının bestesi

Kulaklarındaysa hala

Kayık mıydı o hani?

Kestane kabuğunda…

 

Mühürleme dudaklarını

Anlat!

Yargılamam

Dinlerim

Sorgulamam, seyrederim

Belki ilacınım

Belki vicdanımsın

Farz et ki umutsun bana

İlaçsın kabusuma

Ben sana ansızın dolunay!

İnsanlık hali diyeceksin

Olmadık duygusallık

Elimi uzattım sana

Tut, ruhumu okuduysan…

Sesimi işittiysen şakağında

Burnunun direği sızladıysa

Babamın aziz hatırasında

Kızını düşündüysen

Yüzerken o ilerideki bir gün

Çeşme’nin mavi yeşil dalgalarında

Bizim sahilimizi

Sereceksen onun önüne

Öylesine cesursan

Ve hazmetmiş…

 

Ruhumu okuduysan

Tut elimi

Hüznü sil gözlerinden

Mühürleme dudaklarını

Anlat…

Farzet ki umutsun bana;

Gencecik ve dipdiri

İlaçsın kabusuma

Ben sana ansızın dolunay!

 

 İstanbul, Temmuz 2015

Serseri Taşlar Cenneti

IMG_2718
Bir deli

Bir taş

Kuyu derin

Yüreğim aş

Tırnakları delinin

Uzun, keskin

Aklım salim

Kelepçesiz

Taktikleri delinin

Bayat

Basit

Ve değil hiç benlik

Taşı desen

Ölçmemiş

Biçmemiş

Kavradığıyla denemiş

Ya tutarsa derdi

Ya tutarsa hesabı

Hayatı kazanç

Hayatı yontmak

Hesabı çiğ

Küpü kocaman

Küpü hep aç

Gözü çok aç

İştahı görgüsüz…

 

Bir deli

Bir taş

Kuyu derin

Yüreğim aş

Deliye cevabım çok

Kamçılanan vicdanın

Dilinin ayarı yok

Bedenim yorgun

Kıvranası yok

Ruhum ölçütün değil

Savaşları bitirmiş

Yarışlardan geçmiş

Sen hele bir beri dur

Bulaşası hiç yok…

 

 

Bir deli

Bir taş

Kuyu derin

Sanıyor

Yüreğim aş

Yüreğim deniz oysa

Yüreğim senin bilmediğin derinlik

Rüyanda görmediğin mavi

Bilmediğin özgürlük

Ölçmeyen çokluk

Yüreğim

Talan etmeyen varlık

Saygılı hakimiyet

El verip gidenlerin onuru…

 

Taşını at da git

Uzaklara git

Bu kuyu ne deliler gördü

Yüreğim

Çok aç doyurdu

Kalkansız da olsa

Bildiğini savundu

Yüreğim deniz

Tuzu sahici

Yüreğim bilmediğin derinlik

Sevdikleri hafızasında gizli

Yüreğim

Rüyanda görmediğin mavi

Ferahlık, ilk aşk gibi

Yüreğim

Serseri taşlar cenneti…

 

Fethiye, Haziran 2015

Ölesiye Güzeller…

image

Güneş battı

Kimseye sormadan

Deniz sustu

Çırpınmıyor

Cırcır böcekleri önde

Caz arkada

Gün bittiğini

Kabulleniyor…

 

Nemli havlular

Ürperdiler apansız

Onlar ki

Rastgele ellerce

Şezlonglara ekilmiş

Hafızasız olmayı diliyorlar.

Şezlonglar deseniz

Yük yorgunu

Malum bir değil, çok beden

Üstlerinde dinlenen

Arka arkaya ve gün boyu…

İnsan eti ağır derler

Onu taşıyan bilir

Ya da

Taşıyamadığından çöken…

İzleyen anladım sanır

Ölesiye yanılır

Mümkünü yok!

Anlamaz

Bu meret bakarak

Tartılmaz…

 

Gece sorgularına girişmedi henüz

Çocuklar cıvıltıda

Önce yemek diyor anneler

Sonra rüyalar

Çocuklarınki

Özenilesi rüyalar

İzleyen taklit ederim sanır

Mümkünü yok

Yapamaz

O saflık bakarak

Aşılanmaz…

 

Denizin bir diyeceği var

Cırcır böceklerinin insafında

Rüzgar sevdiğine gitti

Esesi yok buralarda

Gözlerim geçmişle boşandı

Bitti o zaman neydi

Bu zaman nice kıyasları

Gözlerim bugün defalarca

Tuzlu suyla yıkandı

Açıldı, kapandı

Açıldı, kapandı…

Suyu gördü

Suya anlattı

Eskiyi dürdü, kaldırdı

Cırcır böceğini aldı yanına

Gündüzün geceye kavuştuğu kızıllığı

Kıpırtısını denizin

Çok açık mavi

Ürkek bir yıldız takıldı

Palmiyenin dalına

Bir mum yandı

Alevi bocaladı önce

Sonra cırcır böceklerini aldı yanına

Ve açık mavisini denizin

Sana rağmen bende kalanı

Koydu bohçasına

Gittiler

O zamanlar bitti

Kabullenelim…

Bu zamanlar

Ölesiye güzeller…

 

Fethiye, Haziran 2015

Aşık olunası 

 IMG_2684

Bulutlu havaları

Sevdiğini söyledi…

Güneş,

O çok sevdiği güneş,

Canını acıtıyormuş artık…

Gözlerini aradım

Hüzünlü değildiler

Derinleşmemişti

Yüzünün çizgileri…

Önceden tanımamışsan onu

Bayılırdın hatta

Kendini ciddiye almayan hali

Çekerdi seni

Sesinin coşkusu,

Hayat enerjisi…

Gözlemleriyle sarsılır

Yorumlarında duralardın

Daha ne olsun derdin

Deli misin?

Daha ne olsun derdin

Gideni görmediğin için…

 

Bulutlu havaları

Sevdiğini söyledi…

Güneş,

O çok sevdiği güneş

Canını acıtıyormuş artık

Yanmaktan bezdim dedi

Delirse, ölse

Korunmayı seçmeyenlerdendi

Ya hep ya hiççi

Aşk basınca şükredip

Temkine hep yol verdi…

 

Korktum gözümü alanlardan

Dedi

Aydınlık adına gelenler

Deldi deşti

Duyularımı yordular

Hep birlikte yürürüz sandım ben

Oysa onlar erken yoruldular

Onlar toparlandı gitti

Ben kaldım

Alkışlanan ve acınılası

Yaz günü

Güneşin koynunda kaldım

Kızarmış bir meydanda

Çıplak ayak…

 

Bulutlu havaları

Sevdiğini söyledi…

Güneş,

O çok sevdiği güneş

Canını acıtıyormuş artık

Hüzün yoktu gözlerinde

Aklı hep bildiğimden çevik

Yürümek iyi geliyor dedi

Sokaklar malum

Bazen film

Bazen şiir…

Yeşilin tonları

Tiyatro girişlerinde çalan çanlar

Ve annelerini peşlerinden koşturan çocuklar

İyi geliyor

Bir kitaba sarılmak bir bankta

Bir sokak sergisinde

Hintli bir düşünürle tanışmak

Seni düşünmeden

Seni anımsamak

İyi geliyor

İçinden su geçen şehirlerde

Köprüleri arşınlamak

Tanımadığım biriyle selamlaşmak

İnsanlığımızın anlık dokunuşu

Umudu besleyen

Kırılgan sandığım umut

Yeniden filizlenen

Bulutlu havalarda yeşeren

Yorgun umut

Aşık olunası

Ve saygıdeğer…

Paris, Haziran 2015

Bir bildiği var o şehrin…

IMG_2645

Soğuk dediler

Mesafeli dediler

Bu mevsimde güneş

Dörtte doğar dediler

Gece çek perdeleri

Geceyarısında dahi;

İnanmazsın

Gök mavi

Gök aydınlık dediler…

 

Rüzgarı soğuk

Denizi Baltık

İnsanı Akdeniz’i bilmez dediler

Atkını tak, şemsiyeni taşı

Arada göz kırpan güneşe

Aldanma sakın dediler…

 

Üşüyorum doğru yaz günü

Fakat sırtım pek

Sarılıp öpen yok doğru

Fakat hissettiğim incelik gerçek

Bu deniz biliyorum başka deniz

Ama samimiyeti Ege

Fısıltısı Karadeniz…

Oyunsuz bu insanlar

Hararet yaymıyorlar belki

Haşmet deseniz, ölçülü

İyi niyet diz boyu oysa

Saygı öncelik…

 

Bu yeşillik bilmediğim

Bu parklar sahici

Gösterişi tavanarasında bırakmışlar

Neysen o söylemi

Maskeni bırak da gel

Gücün varsa göster

Yoksa da bizdensin…

 

Bu sonsuz gündüzlerin

Bir anlamı olmalı

Yeniden başlatmak adına…

Akşam yemekleri sonra

Aydınlıkta sonlanan

İster gidin yatın

İster her şeyi yeniden yazın!

Gerilmeyelim

Savaşmayalım

Siz şu seramik çanağa bakın

Sessizce

Ben limanda iki gezeleyeyim

Şaşırmayın, şüphelenmeyin

Aydınlığı sabahın

Sandığınız kadar uzak değil…

 

Zorlama Deniz dedi şehir

Deşme, kasma

Kılı kırk yarma

Nasılsa

Olacağına varacak…

İçindekine bak şu an

O da sana bakacak

Salla gitsin kalbini kemireni

Uğurla selametle

Senden ırağı dileyeni

Yapışma

Yalvarma

Küçültme kendini

Bırak gitsinler…

Bereketleriyle gelecekler yenileri

Sen çağırmadan gelecekler

Kendiliğinden

Ve hep hayal ettiğinden de iyi…

IMG_2667

O arada sabret

Sabret, hepsi bu

Belki bir gün

Belki seneler

Sabret gözlerinde ışık

Soluklan şu yeşil bankta

Daya sırtını yamaca

Kabullen;

Dünya sana rağmen var

Ve bildiğini okuyacak…

 

Fakat şu çocuk az önce

Koşup sarıldı ya bacaklarına

O keşmekeş meydanda

Yüzlerce beden arasında

Senin bacaklarına

Bir bildiği var o çocuğun,

Şüphe etme, şaşırma…

 

Şehir yeşilini açtı ya ruhunun sana

Buyur etti ya taze balığa

Ayazında denedi ya iradeni

Öptü ya alnından sonra

Masmavi bir gökle uğurlarken seni…

Bir bildiği var o şehrin, şaşırma

Sen gülümsemeni düşürme yolda

Üşüse de çıplak ayak gezsin

Söyle o afacan kıza

Korkmasın, saklanmasın

Sen de inan, şaşırma

Bir bildiği var o şehrin

Aydınlığı sabahın

Sandığın kadar uzak değil…

 

Helsinki, Haziran 2015

 

 

Akdeniz terk etsin beni bugün!

akdenizterk

Yabancı şehir,

Aç kapılarını

Dilini bilmediğim dostlar,

İzin verin tanışalım

Bilmece sokaklar,

İdare edin yalvarırım;

Bırakın aranıza karışayım…

 

Siz sarın her yanımı

Ben un ufak olayım

Görünmeyeyim, duyulmayayım

Çağrılardan uzak

Kendimde kalayım…

İtilmeyeyim, kakılmayayım

Siz sarın her yanımı, kuşatın

Bugün olsun her zaman

Buğulansın hafızam

Yıpransın anılarım

Yaban ellerde kendimi

Evimde sanayım…

 

Düzeninizi bozmam söz;

Ahenginiz önceliğim,

Ahengimiz istediğim!

Eleştirmem, endişelenmeyin

Yaz başı esintilerinizi

Bu ne ayaz diye sormam

Haziran gelirken

Bu ne deli yağmur demem söz

İkliminiz kabulüm

Başımın üstünde adetleriniz

Neyse o, sorgulamam

Eşiği aştığımla

Bendensiniz…

 

İlişirim bir köşeye şimdi

Tutarım nefesimi

Tek söz etmem

Sularınızı bulandırmam hiç

Kuşkular katmam mayanıza

Ahenginiz önceliğim,

Ahengimiz istediğim!

Ricacıyım;

Yokmuşum gibi yapın topunuz

Unutun, unutturun kimliğimi

Varlığınız ki umut göçebe ruhuma

Varlığınız ki aşım, ekmeğim…

 

İzin verin

Renklerinize banayım

Yeniden ve dalga dalga

Dehlizlerinizde kaybolayım

Ürpereyim şöyle adamakıllı

Üşüyeyim, donayım…

Akdeniz gelmesin aklıma

Adını anmayayım

Akdeniz terk etsin beni bugün

Kuzeye tutunayım

Korkularım geride kalsın…

 

Görünmeyeyim, duyulmayayım

Çağrılardan uzak kalayım

Aşk düşsün yakamdan, yetti!

Vefa vursun çiftesini;

İtileyim, kakılayım…

Siz sarın her yanımı yeter

Bilinmeyenlerle gelin

Kıskıvrak esir alın güzellikle

Soluğumu kesin, kuşatın

Kuşatın ki

Yeniden umutlanayım

Kesin ki, tomurcuklanayım

Ben yaban ellerde kendimi

Evimde, güvende sanayım…

 

Brüksel, Haziran 2015

 

 

Aşk mı Özen mi?

İnsanoğlu aşk sever. İster ki, aklı başından alınsın, ayağı yerden kesilsin, dünya umurunda olmasın bir zaman. İster ki, bir çift göze baktığıyla doysun, iki saatlik uykuyla ışıldasın. Sebepsiz yere etrafına neşe ve bereket saçsın. 

 

İster ki, aşk baskın gibi sarsın da sağı solu, nereden geldiğini unutsun, nereye gittiğini sorgulamayı bıraksın. Sadece olsun. Neyse o olsun. 

 

İnsan ister ki, oradayken görülsün, değilken düşünülsün.  Seçilen, övülen, hararetle özlenen o olsun. Birisinin mutlak önceliği olsun.

 

Aşk güzel. Aşk deli. Koşulsuz, kuralsız ve kendiliğinden. Ne gelirken haber ediyor, ne terk ederken.

 

Aşkta özen çabasız, kendiliğinden. Bütün hücrelerimiz aynı kişiden beslenirken elbette ki o çağırınca gidiyor, o isteyince yapıyoruz. Onun hoşuna gideni biz de anında seviyoruz.

 

Aşk başa gelince seve seve ve aksi mümkün olmadığı için yaşanıyor. Yaşanırken de kayboluyor geçmiş, yarın belki tufan ama kimin umurunda? Tek zaman var; o da şimdiki zaman.  

 

Bu süreçteki varoluş deneyimi tamamen sıra dışı, mucizevi.  Bildik başka yaşamışlıklara benzemiyor hiç. Lakin aşkın soluğu kesiliverdiğinde birdenbire ve canice duruyor o akış. Neye uğradığımızı şaşırıyoruz.

 

Yeni bir karar anı şimdi; içimizdekiyle yüzleşme zamanı: Ya bitkin aşkımızın bitişini kabullenip sevgiyi bağrımıza basacağız.  Ya da ibreyi sıfırlayıp anında başka bir aşk peşinde koşmaya koyulacağız.

 

Aşk üstüne aşk seçen çok elbet.  Yerine koymak yerine, başlangıca dönmeyi yeğleyen. Ancak çoğumuz er ya da geç duruluyoruz.  Bir noktada birinde karar kılıp kampı orada kuruyoruz.

 

Diyeceksiniz ki nesi var sevginin? Akıllı, uslu ve saygıdeğer değil mi? Edepli, ölçülü ve güvenilir değil mi?  Koruyan, kollayan, yarı yolda bırakmayan o değil mi?

 

Haklısınız. Aşk uçurumsa, sevgi paraşüt. Aşk yamaç paraşütüyse, sevgi hızlı tren. Aşk yüksek tansiyonsa, sevgi nane limon. Aşk fişekse, sevgi ocak.

 

Bu haliyle sevgi bir yaşam boyu aşk ve tutku arasında sıkışıp kalmış bir ortanca kardeşi anımsatıyor bana. Büyüğünün gölgesinde kalıyor yıllarca, küçüğünün cazibesini kıskanıyor inceden.  Malum büyüğün destanını tarih belgelemiş.  Küçükse başlı başına bir olgu; düz yazıyı zorlar, şiiri deler geçer.

 

Sevgi onlar kadar iddialı değil evet, ama samimi. Sevgi durgun ve bilinçli. Sevgi düşünmüş, taşınmış, hazmetmiş. 

 

Yalnız laf aramızda, biraz hesapçı kendisi. Çok mu verdim diyor. Hep ben mi evet dedim diye sorguluyor ikide bir.  Kendi yaşadığını başkalarınınkiyle kıyaslıyor.  Ölçüp biçmeye dalıyor zamanla.

 

Sevgi tanımlıyor, tartıyor, değerlendiriyor. Geleceğe yansıtıyor, planlıyor. Özenle desteklenmeyen sevgi yaş almasına rağmen ne yapsa hep biraz eksik, biraz toy kalıyor.

 

Sevgi baki olsa da özensiz bırakıldığında dilsizleşiyor. Evcil, edilgen ve soluk bir kavrama dönüşüyor. Oracıkta duruyor ama hiçbir işe yaramıyor.

 

Hızın, acelenin ve aynı anda birçok işi halledebilme yetisinin günlük ekmeğimiz haline geldiği bir yaşam tarzında özen de ne yazık ki güme gidiyor bazen.  Dinamik dünyamızda geceden sabaha mantar gibi biten öncelikler arasında kenara itiliveriyor, bir türlü sırası gelmiyor bazen.  Nasılsa ceptedir diye garantiye alınmış sanılan sevgi de soluksuz kalıyor günün birinde.

 

Sevgi sessizleştikçe içinde saklı olan mesaj da karşı tarafa geçemiyor bir türlü. Hala umurumdasın, hala seninle doluyum diyoruz belki içimizden gece gündüz. Ne var ki o bilmiyor, çünkü ne satır aralarında işitiyor, ne de davranışlarda gözlemliyor o itinayı.

 

Sevgi dilsizleşince seven de sevilen de kendi karanlığına gömülüyor. İletişim teklediğinde aradaki bağ da gevşiyor.  Bizin tanımı gün be gün değişirken çok acımasız bir kimlik karmaşasında buluyoruz kendimizi.  Çiftin sınırı bireyinkini sınıyor.

 

Değer verdiğimiz ortak anılar netliklerini yitiriyorlar hafızamızda. Hakkıyla anımsayamamaktan korkuyoruz artık onları.  Bir zamanlarki halimiz öylesine uzak, öylesine yabancı.  Eski biz bir çekmecede unutulmuş ve artık tedavülden kalkmış bir banknot kadar yorgun. İşlevsiz, andan kopuk, beklentisiz. 

 

Bulanıklaşan, silinmeye yüz tutan anıların yerine yenilerini koyamıyoruz.  Ağırlıkları yok yenilerinin, tek boyutlular, duruşları donuk.  Eksiliyoruz haliyle.  Kirli kan bedende dolanıp duruyor. Arınamıyoruz bir türlü.

 

Zaman en iyi bildiği işi yapıyor o sırada; akıyor üstümüzden. Üstümüzü örtüyor o battal susmalar.  Dikkat edememe, görememe halimiz. Sahte öncelikler peşinde koşan müsveddemiz.  Tüm iyi niyetimize rağmen gömülüyoruz azar azar.

 

Uğruna savaşmadığımız için sönüyor sevgimiz. Özen göstermediğimiz için geçiyor son kullanma tarihimiz. Israrla tüketmeye devam ettikçe de adamakıllı zehirleniyoruz.

 

  

IMG_2324

 

Brüksel, Mayıs 2015

Alt geçit

Oflaya puflaya girdim o alt geçide.

Çöp ve sidik kokuyor burası. İçinden yürüyüp gitmek iki dakika bile sürmüyor tünelin, fakat koku muazzam keskin, aklınızı başınızdan alıyor, adınızı unutturuyor. Caddenin öteki tarafına çıktığınızda kararmışsınız sanki isten pisten, eskimişsiniz. Ve o koku kazınmış üstünüze. Ömür billah çıkmayacak sanırsınız.

Birkaç saat önce ofisimde o gün yazdığım kim bilir kaçıncı dokümanı mükemmelleştirmeye çalışıyordum. Bir anda durdum. Olur ya işte, bastı hayat: Uzaktaki hastamı düşündüm, yanında olamadığım. Yakındaki hastamı düşündüm, bir türlü derdine derman olamadığım. Yeri dolmayan boşlukları düşündüm, yenilerinin oluşmasından korkarak. Yasam koşmacasından küçük bir mola almak için emek emek yaptığım planları düşündüm, hani bir güzel tepe taklak olan.

IMG_2315 

Bıçak kemiğe dayandı o an.  Uğraşmaya da, savaşmaya da kalmadı gücüm.  Küçük penceremden görünen minnacık gökyüzü parçasına baktım pusulaya yol sorar gibi.  Samimi bir mavilik göz kırptı bana. Camı ardına kadar açıp havayı kokladım, çağırdı beni. Gittim.

Son dakika kararıyla dersi asan bir çocuk acelesiyle çıktım iş yerinden. Asansördeki ayna gözlerinin altı çökük dedi, haklıydı da.  Yüzüm sarı beyazdı, son iki haftadır delik deşik geçirdiğim gecelerin faturası haliyle.  Aynada yalan, sahtelik yoktu: Şıktım ama bezgindim. Bakımlıydım ama sönüktüm. Yaşadıklarıma şahitti yüzüm.

Oflaya puflaya girdim o alt geçide.  On beş merdiven indim önce.  Sidik kokusu evre evre işledi içime, sonra da bir pişmanlıktır sardı.  Yüz metre daha yürüyüp şerefimle yaya geçidinden geçmediğim için sövdüm kendime.

Geri adım atmamak gibi anlamsız bir huyum var. Çok çektiriyor bana hayat seçimlerimde. Aynısı oldu,  daldığım tünelde ilerledim. Kulağıma belli belirsiz sesler çalındı o ara. Yalnız değildim. 

Dört evsiz kamp kurmuştu alt geçitte. Biri asırlardır yıkanmamış bir battaniyeye sarılmış uyuyordu. Öteki bir köşede tek başına oturmuş, kendi kendine deşifre edemediğim bir konuşma yapıyordu. Kalan ikisi taş zemine çökmüş, sırtlarını taş duvara yaslamış sohbet ediyorlardı alçak sesle.

İnsan sokağın tanıdık karmaşasından kopup saniyeler içinde kendini böyle hiç de alışık olmadığı bir ortamda bulunca bocalıyor.  Tünelde kimse olmasa burnumu tıkayıp hızlı adımlarla kat edeceğim bu geçitte bir anda vicdanımla baş başa kalıyorum. Hızla ilerlemek o insanlara küfretmek gibi geliyor.

Siz dayanırsınız, çünkü alışıksınız. Ben koşuyorum çünkü bana göre değil bu koku. Şu görüntüme bakın, saçıma, başıma, tozsuz yüksek ökçelerime bakın. Olmaz, yapamam. Benlik değil bu ortam.

Normal diye tanımlayabileceğim bir hızla ve yüzümde nötr bir maskeyle ilerlersem bu geçitteki insanlık sınavını geçerim sanıyorum. Biraz dişimi sıkacağım, hepsi bu. Hafif dalgın ve düşünceli bir hava da takınabilirsem, kimsenin burnu kanamadan sıyrılacağım bu zor durumdan.

Evsizleri yok saymak değil niyetim. Gözlerine bakarsam eksiklikleri, sefaletleri ispatlanacak sanki. Belgelenecek durumları. Altına mühür, üstüne imza. İstemiyorum. Hem cesaretim yok bu dramın gözünün içine bakmaya, hem de onları utandırmaktan korkuyorum.
“Bonjour Madame!”

İrkiliyorum. Zıplamış bile olabilirim. Gerçek miydi bu selam, ben mi uydurdum?

Sesin geldiği yöne çevirince bakışlarımı sohbet eden iki evsizden biriyle göz göze geliyoruz.

IMG_2322 

Takılma, alay, rahatsızlık verip güç gösterme isteği yok bakışlarında.  Hırçınlık ve öfke yok. Niye hayat sana güzel de bana cehennem sorgusu yok.  Ben yaşlarda bu adam. Bakışları sıcaklık ve incelik dolu; sesi komşumun sesi, tonlaması ağabeyimin.

Ben de onu selamlıyorum becerebildiğim kadar üretebildiğim bir gülümsemeyle. Aklımdan eşitlik üstüne bir sürü söz geçiyor. Kulağa güzel, akla şu anda tamamen anlamsız gelen.

Kısacık bir an tünel kokmuyor gibi, o günlerdir sokaklarda yatmamış gibi, benim zorlama normalliğim onun gururuna batmamış gibi gülümsüyoruz göz göze.  Samimiyetle.  Birbirimizi önyargısız bir cesaretle okumak belki haysiyet dedikleri.

Kırklı yaşlarda iki insanız. Birimiz kadın, diğeri erkek. Hayat üstümüzden çokça akmış. Arada deli sevmişiz. Arada fena göçmüşüz. Şimdi de işte bulunduğumuz yerdeyiz. Uzunu da kısası da bundan ibaret.

Adamları arkamda birikip tünelin çıkışındaki merdivenlere doğru yöneldiğimde derin bir nefes alsam mı versem mi bilemiyorum. Koku aynı koku. Hala burnumu oyuyor. Hala bir an önce çıkmak istiyorum bu geçitten.

Alçacık güzel bir ses bir şarkı mırıldanmaya başlıyor o an: Ne kadar güzel olduğunun farkında mısın?

Beni selamlayan adama ait olduğuna eminim bu sesin. Adım kadar eminim.  Cesaretimin sınırları dönüp bakmama engel. Sırtım dönükken de gülümsediğimi hissettiğine inanmakla yetiniyorum.

Hayatta belanın da, nasibin de nereden gelebileceği asla belli olmuyor.  Tutkumuz sonumuz oluyor bazen.  En yakınımızdaki en derinden vuruyor isterse.  En değmeyecek insana hıncımızdan çirkinleşiyoruz kendimize rağmen.

Toyluğumuza işaret eden bilgeler değil her zaman. Şansımıza şükrettirenler riskten anlayanlar değil çoğu kez.  Güzelliğimizi hatırlatanlar illa aşıklar değil.

 

Brüksel,  Mayıs 2015

 

Nergis

Sessiz gecede

Bir soluk

Bir umut

Biraz bekle

Bütün gün senden kaçanı

Midene sancı olup

İki büklüm yapanı

Israrla saklanıp

Meydana çıkmayanı

Bekle…


El ayak çekildiğinde

Uykuları derinleştiğinde

Dudak kenarına

Takılı eğri bir gülümseme

Ve içinin durmadan

Tekrarladığı dizelerle

Bekle:

“Gel, gelme

Sev, sevme…”

  

  

Bugün akşamüstü

Gördün mü bilmem

Yolunu şaşırmış bir ay

Beliriverdi masmavi gökte

Dalgın

Ak

Ve narindi

Kıpırdandı rahatsız

Davete erken varmış bir konuk misali


Çağrılmadan geleni anımsattı sana

Hayatına destursuz dalanı

Bozanı, dağıtanı

Baştan çıkartanı…

Kaybolmuşu anımsattı sana

Kargaşada boğulmuşu

Kimliğini kavurmuşu

Yola çıktığını unutmuşu…


Öğle saatinde bugün

Azgın bahçelerin sokağında

Bahar önde sen arkada

Gidiyordunuz ya işte

Koşsan da

Yetişemiyordun hızına

Oysa çok tanıdıktı

Bu koşulsuz güneş, özlediğin

Bu esinti davetkar

Buram buram umut

Basbayağı gerçek

Hakimiyeti yeşilin

Ucunda, kenarında

Oya oya çiçek


Tam da o anda

Göz göze gelmiştiniz

O çekik gözlü

Küçük kız çocuğuyla

Işığını kucaklamıştın hani hemen

Saflığına banmıştın kuruntularını

Tam yanından geçip gidecekken sen

Bekle diye atılmıştı ufaklık

Desenli elbisesinden koparıp

Birkaç nergis dikivermişti avcuna

Ellerin bereket oldu

Yüzünde minnet

İçine dolan beyaz kiraz kokusu…


Sessiz gecede

Bir soluk

Bir umut

Biraz bekle

Geleni buyur et

Gelmeyeni silme…

Hafızanı koy cebine

Unutma, sakla

Eteklerine yapıştığınla

Uçan balonlara takılı hayallerini

Göklerden indir 

Aklına kazı bir bir hepsini

Katık et günlük ekmeğine…


El ayak çekildiğinde

Uykuları derinleştiğinde

Dudak kenarına

Takılı gerçek bir gülümseme

Ve içinin durmadan

Tekrarladığı dizelerle

Bekle:

“Gel, gelme

Sev, sevme…”



Brüksel, Mayıs 2015