Sosowin için

semsiye

Uzaklardasınız işte
Bildik ortamınızın beş saat farkı ötesinde
Tanımadığımız o ülkede
O sıcak ve nemli iklimde

İş peşindesiniz,
Hep gelişme, hep ilerleme
Hedefleriniz belirli
Avrupalı kafanızda
Her an yeniden şekilleniyor
Planlarınız en detaylı haliyle

Oysa burada
Her gün koskoca bir bilinmeyen
Her gün yeni bir serüven
Dilin kuvveti yok artık elinizde
O güç artık başkalarının tekelinde

Bildik taktiklerinizi, jargonunuzu da
Bir zahmet koyun cebinize
Tedavülden kalkmış eski paralar misali
Geçersizler şimdide
Dahası sırıtıyorlar fena halde
“Samimiyetten yoksunum”
“Otantikle tanışmadım”
Diye bağırıyorlar avaz avaz

Diyorum size, burası sakin bir ülke
Kimse yüksek sesle konuşmuyor
Güç sahipleri etiket ve kıyafetle değil
Karizmayla var oluyor
İnsanlar “Mingalabar” diye selamlarken sizi
Gözlerinizin içine bakıyorlar
“Nerelisiniz?” diye sorduklarında
Cevabını cidden merak ediyorlar

Alçakgönüllülük pazarlama eksikliği olarak algılanmıyor
Amaç en çoğu en az zamanda yapmak değil, sürpriz!
Neden bu denli asabi olduğunuzu anlamıyorlar
Sonuçta sizin elinizde, zaman dediğiniz

İş görüşmeniz çiçek kokuları eşliğinde geçsin diye çabalamışlar
Öğlen aranızda yerel lezzetleri tadın diye uğraşmışlar
Siz lokmaların tadını almadan yutarken aceleci
Onlar çocuksu bir merakla size bakıyorlar

Dakika hesabınızı yabancılıyorlar
Detaylı uzun dönem planlarınız
O “mümkünse hemen şimdi” haliniz kanıksanıyor
Telaşınız anlamsız, gören inançsızsınız sanır
O beş provalı ağdalı söyleminizin üçüncü dakikasında
Kayıplardalar
Saygılarından hala gözlerinizin içine bakıyorlar
Ancak an itibariyle sizden uzaklaştılar

Olduklarından fazlasıymış gibi yapmıyorlar
Kabulse evet, yoksa hayır diyorlar
Sözleriniz eylemle desteklendikleri kadar varlar
Boş lafları boş bakışlarla dinliyorlar
Dinlerken de anında siliyorlar hafızalarından
Dikkat etseniz göreceksiniz
Sildiklerini saklamıyorlar

Kültür tembelliğinize
Özensizliğinize alışmışlar
Adım “Sosowin” ama zorsa
Bana “Soso” diyebilirsiniz
Diyor o genç ve zarif kadın
Uyanmıyorsunuz
Utanmadan Soso aşağı Soso yukarı konuşuyorsunuz

O son gün
Havaalanına gitmek için yola çıkmayı beklerken
Sosowin bir veda konuşması yapmaya çabalıyor
Parlatıp konuşturmaya çalıştığı İngilizcesiyle
İnsanlık dolu sözleri, samimiyet
Aman Allahım, o da ne, duygulardan bahsediyor
Siz alışkın değilsiniz o delici masumiyete
Sahi, en son iş ortamında ne zaman
Anadan doğma bir samimiyete denk geldiniz?

Cümlesini orta yerinde kesip
“Bu araç da gelemedi bir türlü” diye dertleniyorsunuz
Oysa transfer zamanını az önce öne alan kendiniz
Kafanızda havaalanındasınız, check-in yaptırıyorsınız
Uçaktaki -tercihen pencere kenarı- koltuğunuzu düşlüyorsunuz
Toplantı raporunuza girecek maddeler dökülüyor aklınızdan
Siz zamanı ileri sardınız, aktınız ve gittiniz
Bir başınıza gittiniz

Sosowin o anda kaldı, veda konuşmasını tamamlıyor
Birlikte çektirdiğiniz fotoğraf için yeniden teşekkür ediyor
Yine görüşmeyi diliyor
Sizinle tanışmanın onun için bir şeref olduğunu söylüyor
Siz dudaklarınıza kazara takılmış bir gülümsemeyle
Saatinize bakıyorsunuz gergin

Sosowin dertli bir serçe gibi oradan oraya koşuyor
Tüm emeğine, iyi niyetine rağmen yetersiz ve başarısız hissediyor sayenizde
“Araba az ilerideki heykelin önündeymiş, iki dakikaya burada olur” diyor
En yumuşak sesiyle
“Arkadaşlarımız alana varınca karşılayacaklar sizi ve eşlik edecekler”
Diye ekliyor
Bakışlarınızdaki tedirginliği görünce
“Konuştuk ama ben yine arayıp hatırlatacağım” diyor
Siz rahatlayın artık, sakin olun istiyor

Siz yeni istekler sıralıyorsunuz
Söyleminiz kupkuru
Sesiniz çatal çıkıyor
Sosowin
Anlamaya ve uygulamaya özen gösteriyor
Hala

Arabayı gördüğünüzle fırlıyorsunuz
Teşekkür ediyorsunuz herkese ama aklınız hep gitmekte
Hep sonraki hedefte
“Hoşçakal Soso” deyip
Elini sıkıyorsunuz aceleci
Gözlerine bakmıyorsunuz
Bindiniz bile arabaya
Kapıyı hızlıca kapattınız

Sosowin elini uzatıyor titrek benden yana
Sarılıyorum ona
Ve tutuyorum bir süre kırılgan bedenini kollarımda

“Seni tanımaktan ben de şeref duydum Sosowin”
Diye fısıldıyorum kulağına
“Merak etme, birlikte çekindiğimiz o resmi de
Hemen yollayacağım sana”

Yangon-Brüksel, Mayıs 2014

Gönül işleri

gonulsandalyeleri

Kimsenin görmediğini, bilmediğini sanıyoruz. Kendimizden bile sakladığımızı afişe edemeyeceğimize inanıyoruz. Biz kendi iç sesimize kulak vermez, yüreğimizden saklanırken, etrafımızdakiler bizi tövbe okuyamaz, çözemez sanıyoruz.

Yanılıyoruz çünkü konuşan sadece dil sanıyoruz. Bedenimizin anlattığı hikayeyi, gözlerimizin şiirini, jestlerimizden taşan mesajları azımsıyoruz, ya da yok sayıyoruz. Biz söylemezsek, kimseden de duymadılarsa, asla bilemezler, tahmin bile edemezler sanıyoruz.

Fena halde yanılıyoruz.

* * * *

Arkadaşım karşımda ıkınıyor, sıkınıyor. Önemli bir konudan bahsedecek, belki bir itirafta bulunacak, hissediyorum. Bu kadar huzursuzlanması biraz şaşırtıyor beni açıkçası.

Yıllardır tanışıyoruz, çok şey paylaştık. Birbirimizin karanlık yönlerini tanıdık ve kabullendik. Beni bilir üstelik, dinlerim. Güzel dinlerim. Yargılamam. “Ben senim yerinde olsam..” nutuklarına girmem, ahkam kesmem. Beni bilir, onun iyiliğini isterim, çünkü mutluluğu hak eder.

Sonunda anlaşıldı, o kişiyle ilişkisi var. Söyledi ve rahatladı. Gözümün içine dikti bakışlarını, tepkimi bekliyor. Dudaklarım bir türlü aralanmıyor ama gözlerimde muzip bir ışık yanıp sönüyor. Bir anlık bir şey ama o görüyor.

“Biliyordun, değil mi? Çoktan tahmin etmiştin!” diyor. Heyecandan yüksek perdeden çıkıyor sesi.

Gülümsüyor.

Gülümsüyorum.

Rahatlıyor.

“İlk ne zaman anladın?” diye soruyor. “Birinden bir şey mi duydun yoksa?”

“Aylar önce…” diyorum “… hani öğlen yemeğine çıkacağımız o bahar günü…”

Gözleri aydınlanıyor. Aynı anı hatırladığımızı biliyorum.

“Uzaktan gördüm sizi, bir toplantıdan çıkmıştınız sanırım, yanınızda başkaları da vardı. Diğerleri ayrıldı sonra, ikiniz kaldınız. Ben uzaktaydım, konuştuklarınızı duyamayacak, bakışlarınızı gözlemleyemeyecek kadar uzakta. Ama sizi gördüm.”

“Nasıl yani gördün?” diye didikledi hemen.

“Bilmem. Bedenlerinizin yanyana duruşunda, aranızdaki mesafede, birbirine çevrili çehrelerinizdeki ifadede ve arada attığınız ölçülü, biraz da mahcup kahkahalarda son derece “halinden memnun” bir hava vardı. Sanki o an için yaşıyordunuz, kimsenin bir yere gidesi yoktu. Bundan, şu andan daha anlamlı, daha cazip hiçbir alternatif yoktu.”

“İnanmıyorum, bu kadar mı aşikardı…” diye iç çekti. Yüzünde o anın değerli anısının izlerini gördüm. Yüzünde karşı konulamaz özlemi gördüm.

“Siz bir olmuştunuz, geri kalan herşey dışınızdaydı” dedim.

Gözlerinde akmaya hazır yaşlar gördüm. Yüreği yükselmiş, bedeninden fırlamış ve üçüncü bir şahsiyet gibi oturmuştu aramıza.

“Mutlu musun?” diye fısıldadım yanıtını bilerek.

“Çok aşığım” dedi.

* * * *

Fatima
Faslı
Ateş gibi
Becerikli ve zeki
Kuaförde çalışıyor

Güzel kız
Yaş ya yirmi ya yirmi iki
Biraz etine dolgun bedeni
Çevik yine de hareketleri
Çalan her telefona koşuyor
Radyodan dökülen şarkıya eşlik ediyor
Dili, kolu, boynu
Müşteriler hep onu soruyor
Hem güleryüzünde
Hem el maharetinde
Şifa bulmayı umuyor

Zamanla bakıyorum
Fatima’ya daha da bir güzellik geliyor
Saçları ayrı, cildi ayrı parlıyor
Biraz kilo da verdi belli
Artık başka türlü giyiniyor
Güzel bir yüzük var parmağında
Alyans gibi değil ama önemli belli
Ara ara diğer elinin parmaklarıyla
Ona dokunuyor
Onu okşuyor
Yüzünden bir hayal geçiyor o anlarda
Uzaklar yakına geliyor
Hem utangaç, hem baştan çıkartıcı
Gülümsüyor

Bir zaman yollarımız kavuşmuyor
Denk gelmiyoruz
Aylar sonra bir sabah sokakta rastlaşıyoruz
Önce tanıyamıyorum
Kamyon geçmiş gibi üstünden
Öyle solgun ki yüzü
İnsanın içi acıyor
Kambur ve ağır adımlarla yürüyor
Gözleri burada değil
Gözleri nefes almıyor
Kaçamak bir selam veriyor bana
Gülümsemeye çalışıyor
Olmuyor

Birkaç kez daha denk geliyoruz
Benim işe gitmek için bindiğim metrodan
O işe giymek için iniyor
Bazen yalnız, bazen diğer kızlar var yanında
Kızlarlayken bakıyorum onlar konuşuyor
Fatima dinliyor
Kilo almaya başlamış yeniden
Makyajını artık baştan savma yapıyor

Belki haftalar
Belki aylar geçiyor
Artık göresim de yok çok onu
Her görüşümde içim eziliyor
Oysa bir sabah yollar yeniden kesişiyor
O artık bambaşka görünüyor
İçindeki meşale yeniden tutuşmuş gibi
Meşalenin alevi hem onu
Hem bizi aydınlatıyor
Sonra sonunda bambaşka
O bildik güzellik harmanlanmış olgunlukla
Konuşurken capcanlı
Yanındakine açlıkla bakıyor
Kılkuyruk esmer bir çocuk o da
İnsan inanamıyor, ciddiye alamıyor
Neyse ki
Işıldatan aynı zamanda ışıldıyor

* * * *

“Belli bitmemiş bu iş” dedi bilmiş küçük kız
Kanepede yanyana oturuyorduk
Baş hareketinden radyoda çalan şarkıyı
Kastettiğini anladım
“Giden kaybedendir” diyordu Bengü
“Gittin kaybettin
Bir şehir yakınıma bile yaklaşma…”

“Nereden anladın?” dedim ufaklığa
Baksana adamı istemiyor artık
Kendi yoluna gitmiş
Hayatını yaşıyor
Üstelik de fıstık gibi Maşallah
Adama bak bir de
Paçavraya dönmüş
Acıklı acıklı bakıyor

“Bitmemiş bu iş” dedi küçük kız
“O kız o adamı hala çok seviyor
Baksana, hala nasıl kafasında onunla yatıp kalkıyor
Sabah akşam içinden onunla konuşuyor
Kayıtsız filan değil
O ağır sayfa hiç çevrilmemiş
Sabah akşam kavrulmalarda belli
Rasyonel yalanlama dönemine geçmiş”

“Peki, ne zaman bitecek sence?” dedim
Ufaklık belki de haklı
Düşünmeden yanıtladı:
“Başka şarkılar söylemeye başladığında…”

* * * *

“Çok yeni henüz
Daha birbirimizi pek tanımıyoruz
Hızlı gittim ben çok
Üstüne fazla düştüm
Ama ne yapayım
Çok güzeldik beraber
Birbirimize uyduk
Soluksuz konuştuk
Yedik, içtik, gezdik
Zamanın nasıl aktığını hiç fark etmedik
Sıkılmadık, garipsemedik
Dünyayı onun yanında unuttum
Sonra gitti
Aramıyor
Evlenelim demiyorum ben de
Ama insan bir hal hatır sorar
Seni düşündüm bu sabah uyanınca, der mesela
Ya da gözlerine bakmayı özledim
Diyen bir mesaj atar
Bir sonraki buluşma için plan yapar
Hiç olmadı hayal kurar
Ama tık yok adamda
Ben dürtünce de
Dün bir bugün iki diyor
Ama bir harikaydı
İki desen, muhteşem

Nasıl oluyor da hatırlamıyor
Ya da unutmadığı halde dayanıyor
Yarın evlenelim demiyorum ben de
Ama umut veren bir temelin üstüne
İnşaata girişmemek niye?
Kolay bulunmuyor ki böylesi
Şanslıyız, farkında değil mi?
Üstelik sonsuz değil hayat
Bir yerden tutup ilerlemeli
Birinin elini tutup ilerlemeli

Düşün düşün deli olacağım
Uyanık bir adam da üstelik, duyarlı, zeki
Mantıklı bir seçenek olduğunu görmüyor mu?
O ve ben yani
Muhteşem olacağımızı hissetmiyor mu?
Alem gördü, anladı
Onun kafası karışık, kumlarda

Koşalım demiyorum ben de
Gıdım gıdım ilerleyelim tamam
Ama durmayalım
Ama geri adım atmayalım

Yok ama ben anladım
Üstüne gidince ürküyor bu erkek milleti
Mesafe koyacaksın
Ben de sessiz kalacağım
Beklesin ki ararım
Bakalım ne olacak
Tövbe yanaşmayacağım
Ağırdan satacağım
Hem neyim eksik ki gerçekten
Sen çok haklısın”

Ayrılırken arkasından bakıyorum
Adım gibi eminim
Arayacak

* * * *

Aşık hallerimiz
Çelişkilerimiz
Bile bile ladeslerimiz
Çok tatlı
Çok acı
Çok gerçek

Tutmayacağımızı bile bile
Kendimize verdiğimiz sözler
Kırılganlığımızda yüzmek
Geçmişi şimdiki zamanla toplayıp
Geleceği eksiltmek
Çok tatlı
Çok acı
Çok gerçek

Kendi kuyumuzu kazışımız
Kendi muz kabuğumuza basıp tepetaklak oluşumuz
Özlemekten bitap düşüp sızdığımız geceler
Soluk alamayacağımızı sanarak uyandığımız sabahlar
Rüyalarımızın yüzümüzde patlayan tokatları
Masum objelerin anı yüklü gaddar kahkahaları
Kokuların saçımızdan sürüyüp
Zaman tüneline taşıyışı ruhumuzu
Çok tatlı
Çok acı
Çok gerçek

Kimsenin görmediğini, bilmediğini sanıyoruz. Kendimizden bile sakladığımızı afişe edemeyeceğimize inanıyoruz. Biz kendi iç sesimize kulak vermez, yüreğimizden saklanırken, etrafımızdakiler bizi tövbe okuyamaz, çözemez sanıyoruz.

Çok ama çok yanılıyoruz.

Brüksel, Nisan 2014

Nefes

Bugün San Sebastian’da mantoyla dolaşan tek insan benim
Hava sıcaklığı yirmiye vurdu
Gelin görün ki
Gölgeler üşütüyor
Soğuk algınlığı iki haftadır yapıştı yakama
Nereye gitsem benimle geliyor

Sahilde sereserpe yatanlara özeniyorum
Gömlekle gezenlere, sandaletlilere
Ama ben düpedüz üşüyorum
Boynumda fularım
Elimde mendiller
Öksür aksır geziyorum

La Concha sahil yolundayım
Sağ aşağım plaj, ben yukarıdaki yaya yolundayım
Plaj yaz provasında, gençler mayoları çekmiş
Denize girenler var, açılıp yüzenler var
Tişörtle, elbiseyle
Hatta iç çamaşırıyla güneşlenenler var

Mantom ağır geliyor
Mantom hem hastalığı
Hem yaşımı anımsattığı için
Ağır geliyor
Mayoyu çekip yüzesim var
Arada kötü kötü öksürüyorum

Plajdaki çekirdek aileye takılıyor gözüm
Anne ve baba önden yürüyorlar
Arkalarından gelen kız çocuğu beş altı yaşlarında
Beyaz tişörtü var ve kot pantolonu
Kumun üstünde kayar gibi ilerliyor
Küçük çıplak ayakları

Derken bir parende atıyor
Sonra bir tane daha
Bir tane daha deniyor
O yamuk biraz
Bozulmuyor, toparladığıyla yeniden deniyor
Bazen başarılı
Bazen yana devriliyor
O hep deniyor

Anne ve babası kendi aralarında
Konuşarak ilerliyorlar
Arada baba yan gözle geriye bakıyor
Kızı bazen başaşağı, bazen ayaküstü duruyor
Baba endişeli değil
Şaşırmıyor da
Sanki kız hep
Parende atarak yürüyor

Mayolu gencin omuzları kıpkırmızı
Güneş delmiş geçmiş
Bilmiyorum umrunda mı
Acımadığına inanamıyor insan
Ya da önlem alınmadığına
Bu devirde, bu bilinçle

Top peşindekiler ve aşk peşindekiler
Değişmiyor hiç belki de
Biz unutuyoruz
Araya mesafe girince

Yok yok sahil yolunda
Kukla tiyatrosu
Mısır cipsi
Külahta dondurma
Kenarda işeyen çocuk
Dertli annesi yanında
Elinde yaş tuvalet kağıdıyla

Fotoğraf çekenler
Öpüşenler kuytuda
Ya da orta yerde
Manzaraya karşı
Kuşlara ekmek ufağı atanlar
Elele susanlar
Gözlerini okuyamadıklarım
Gözlerini kaçıranlar

Tek çocuk, çift çocuk ya da çok çocuklular
Pusetlerinde pışpışla uykuya dalmış çocuklar
Arabalarına bebeklerini oturtmuş
Babalarının kucağında yaygara koparanlar
Çocuklarının peşinde sürüklenen ebeveynler
Çoğunluk bitkin, biraz dağınık ama olmadık anda aydınlanan çehreliler

Tekerlekli sandalyede yaşlılar
Ki aralarında
Bağımsız, hatta eşli gezinenler var
Ya da bir yakın, bir bakıcı tarafından itilenler
Pusetlerindeki çocuklar misali bırakabilseler keşke onlar da kendilerini
Soluklanabilseler keşke bir an öylece
Güneşte

Bisikletle, patenle, kaykayla gelip geçenler var sonra
Yaya yoluna paralel o ayrı şeritte
Denizde katamaranlar, motorlar, yelkenler
Sörf tahtası üstünde ayakta durup
Gondoldaymış gibi kürek çekenler

Mayolusu, tişörtlüsü, ceketlisi
Siyah ince çorabın üstüne şort çekmişi
Chanel tayyörlü teyzeler, yakalarında broşları
Mini elbiseli hamile kadınlar
Deri montlu terlikli adamlar

Köpekler sonra
Tek başına, üstelik gayet de bilinçli gezen
Boynunda tasması çekildiği yöne gitmeye mecbur edilen
Minyatür ya da ürkütücü
Asil veya kalender

Karşıdan gelen köpekli genç çift mesela
Moda dergisinden fırlamış gibiler
Podyum deniz kıyısına uzamış sanki
Onlar da devam edivermişler

Kıyafetler tanım kaldırmaz
Güneş gözlükleri en son model
Kızın sağ eli çocuğun sol avcunda
İkisinin de diğer ellerinde birer köpek
Kızınki küçük, siyah ve haşin
Çocuğunki cüsseli, kabarık tüylü ve otoriter
İnsanın her iki köpeğe de birer güneş gözlüğü takası geliyor

Banktaki genç kadın dünya güzeli
Değil belki
Ama kendine baktırıyor
Plajdan şimdi gelmiş belli
Çok az dişide gördüğüm bir zarafetle
Ayağındaki kumları silkeliyor
Parmak arası terliklerini koydu kenara
Topuklu sandaletlerine bürünüyor

Yokuş yukarı bir depardan sonra
Miramar Palas’ın bahçesindeyim
Yemyeşil bir tepeden koya bakıyorum
Çoğunluk öğrencilerden oluşan bir grubun içinde
Ben de dayanamadım, çimlere uzandım
Saçımı
Gıcır mantomu
Açık renk çantamı
Düşünmeden serildim, yattım

image

 

Kollarım iki yana açık
Kendimi bıraktım
Gözlerimi kapadım
Uyku gelmek üzere, hissediyorum

Aklım son ne zaman
Bu şekilde teslim olduğumu soruyor
Yeşilliğe
Ferzan Özpetek’in kitabındaydı sanırım o kadın
Hani “en son ne zaman bir şeyi ilk kez yaptın?”
Diye soran
Belki
“En son ne zaman
Uzun zamandır yapmadığın bir şeyi
Yeniden yaptın?”
Da demeliydi aslında
Sahi, en son ne zaman?

Miramar Palas için
“Çim, müzik ve manzara” demişlerdi
Çünkü bu güzel mekan
Aynı zamanda müzik derslerine sahne oluyor

Başı ve sonu tuttu bu denklemin
Ancak müzik kulağa sadece bir mırıltı gibi geliyor
Çim alandaki genç İspanyollar var güçleriyle
Ve genelde hep bir ağızdan konuşuyorlar
Seslendirilen parçalar
Arada zayıf tınılar halinde
Çalınıyorlar kulağa, o kadar

Şikayet edecek değilim
Gözlerimi kapattım
Hava bahar, gençlik ve deniz kokuyor
Joseph Pilates “hiç bir şey yapamıyorsanız nefes alın” demiş
Onu deniyorum

Gabriel Garcia Marquez düşüyor o an aklıma
Artık nefes almayan
Hala aklım almıyor
Nasıl ayrılır, nasıl gider bu evrenden
Üstelik
Yüzyıllık Yalnızlık henüz bitmeden

Ne kadar geçti bilmem
Zaman yavaşlamış
O bana bulaşmadı
Ben de hesap sormadım

Martılar uçuyor şimdi başımın üstünde
Gözetir, kollar gibi
Açıyorlar kanatlarını
Martılar iz bırakmıyor giderken

İki uçak geçiyor çok uzaklardan
Peşlerinde kuyruk izleri
Su kayağı yapanlar geliyor aklıma
Yeşil mavi denizde köpük şöleni

Hapşırıverdim tam o sıra
“Çok yaşa!” dedi Marquez kulağıma
Bir martı göz kırptı
Koydan yana dalışa geçerken
Kıvrak manevrasına hayranlıkla baktım
Dedim “Hep beraber!”

San Sebastian, Nisan 2014

 

Gece Yürüyüşü: Susan Kuş, Kanayan Ekmek

Bahar göz kırpmaya başladı birkaç haftadır. Günler azıcık daha uzun, güneş yüzünü gösterir oldu; ısıtmasa da gülümsüyor. Doğa henüz coşmadı ama uyandı artık uzun uykusundan.

Saat dokuz buçuk. Akşam yemeğini hafif geçtim. Bütün gün iş yerinde aynı havayı solumuş ruhum, hareketsizlikten mustarip gövdem sokağa çıkmak istiyor. Yürüyüş ayakkabılarımı kuşandım, üstümde ince bir manto, kulağımda müzik, attım kendimi dışarı.

Önce biraz serin geldi hava ama iki adım attıktan sonra ısındım. Mahallenin bakımlı ve çoğu her gün el değmiş, özen gösterilmiş izlenimi veren bahçeli evlerinin sıralandığı sokaklarda belli bir rotayı takip etmeden dolanmaya başladım. Temizlik, düzen ve sessizlikle çevriliyim.

Tenha sokakları yadırgamıyorum artık. Belçikalıları da, zamanla onlara benzer tarzda yaşamaya alışan yabancıları da biraz tanıdım artık. Mahallemizin sakinleri genelde evli, çok dil konuşan, çok çocuklu, birden fazla arabalı ve meşgul insanlar. Çocuklar okuldan alınıyor, arabalar garaja çekiliyor, evlerinin arka cephedeki bahçeye bakan yemek salonlarına çekiliyorlar sonra.

Sokağa bakan tarafta perdeler sıkı sıkı kapalı, bazen aradan sızan çiliz bir ışık belirtisi gözünüze çarpıyor, o kadar. Fideler ekilmiş ve sulanmış, posta kutuları boşaltılmış. Çöpler ayrıştırılmış, ayrı renk torbalara konulmuş.

Yemekte çocukların kayak anıları konuşuluyor, karnaval maceraları anlatılıyor. Temmuz ve Ağustos aylarındaki yaz tatilleri için uçak ve otel rezervasyonları tamam. Hatta yavaştan Noel’de ne yapsak acaba diye fikir yarıştırıyorlar ailecek.

Herkes evinde, sokaklar boşalmış. Gezme programları, çocukların bale, piyano, tekvando kursları hafta sonuna sıralanmış. Köpeğini gezdirmeye çıkanlar var tek tük, bir de jogging sevdalıları. Nadiren kol kola yürüyüşe çıkmış orta yaşlı bir çift, hafif şaşkın, hafif de kaybolmuş duruşları. Katiyen konuşmuyorlar.

İpod’u “kafana göre çal” komutuyla yönlendirdiğim için Bülent Ortaçgil’i takiben Metallica çığırıyor birden. Bach sakinleştirirken Linken Park isyana telkin ediyor. Lale Devri çocukları New Age tınılarla avutulmaya çalışılıyor. Sökmüyor tabii.

Stan Getz benim diyor. Dire Straits hep o okul çıkışlarındaki simit kokularını taşıyor burnuma niyeyse. Erik Satie insanı hem nirvanaya hem de intihara taşıyabilecek o gerçeküstü müziğini çalınca her seferinde soluğum kesiliyor.

Arkamdan koşan birinin ayak seslerini işitiyorum belli belirsiz. Spor için değil bir yere yetişmek ya da birinden kurtulmak için koşuyor belli. Müziğin sesini kısıp arkama bakıyorum, otobüs durağına doğru gidiyor genç kız. Varınca da tarifeyi tarıyor ve bir oh çekiyor. Bir iki dakikası olmalı.

Güzelce aydınlatılmış durağın canlı renkli ergonomik banklarından birine çöküp bekliyor. Ondan başka yolcu yok. Birazdan eli yüzü düzgün bir otobüs gelip alacak onu, boş koltuklardan birine yerleşecek. Cep telefonunu kurcalayarak akacak caddelerde. Sadece genç kafalarda gezinen o düşüncelerle.

Çiçek kokulu bahçelerin önünden geçerken sabah erken saatte geçecek çöp kamyonu için çıkarılmış torbaları görüyorum evlerin önünde. Hediye paketi misali özenle kapatılmış, ağızları sıkıca bağlanmış. Ne koku var, ne delik, ne sızıntı.

Mahallenin spor salonunun önünden geçerken halı sahadaki maçtan ayrılan grupla kesişiyor yolum. Lise öğrencileri olmalı, rekabet ertesinden beklenmeyecek bir sükunet içindeler, sanki hisler bile planlı programlı. Onları almaya gelmiş aileler sessizce arabalarında bekliyorlar. Ne korna sesi, ne slogan, ne yüksek sesle konuşma.

geceresim

Memleketimin sokaklarını anımsıyorum akşamlarda. Sokakların taşıdığı yükü, yorgunluğu, heyecanı. Bitkin olsa da yürek çarpıntısını yitirmeyen adımları, gecedeki gizemi, beklentiyi, olmazsa olmaz büyüyü. Sokak satıcılarının kıpırdanışını, kedilerin deştiği çöp torbalarından sokağa akan atık kokusundaki felsefi mesajı. Ellerinde kitaplar saçlarını savurarak yürüyen kotlu genç kızların peşinden savrulan esmer erkek çocuklarının hevesli, cıvıltılı lakırdıları.

Dükkanların evlere, insanların birbirine sokulduğu sokakları düşünüyorum. Yaşın yanında kurunun da yandığı dünyaları, keşmekeşi, gürültüyü, karmaşayı. Zıtlıkların kol kola gezdiği, renklerin ve kokuların birbirine geçtiği, beş parasızla kalantorun yanyana geçtiği sokakları düşünüyorum.

Büfeleri, neon ışıklarını, gece yarısına kadar açık kalan manav vitrinlerinde karpuzların üstüne dizilmiş domatesleri düşünüyorum şimdi. Sokakta bağrış çağrış yürüyenleri, gece on birde de tıka basa binilen belediye otobüslerini, umulmadık insanların cebinden çıkan son model cep telefonlarını. Sarı taksileri vızıldayan, arı kovanı misali kaynayan bar girişlerini, lüks lokantaların önünde parfüm kokusunda yüzen lüks araba trafiğini.

“Bu akşam eve gelince doya doya kızıma sarıldım ve ağladım” diyen arkadaşımı düşünüyorum sonra. “Çocuğumu ekmek almaya göndermem herhalde bundan böyle” diye yazan dostumu. İfade özgürlüğünün kökünün kazınmasından açıkça bahsedilen forumları. Gerçeğin çarpıtıldığı, loşlaştırıldığı, alaşağı edildiği ortamları düşünüyorum.

“Yaptım, oldu” lar, “buna da alışırlar” a karışıyor. Utanç beklerken öfke, özür gelecek yerden şiddet, bir yersiz meydan okuyuş ki akıllara sığmıyor. Zavallı kurbağa ısısı her gün yavaş yavaş artan sıvıda pişmeye devam ediyor. Gönüller kırık, yürek yüreği iter oldu, ne keder!

Duvarlar yükseliyor, perdeler çekiliyor. Kara panjurlar kapanıyor gün ışığı süzülemesin diye. Gözler bağlı, kulaklar sağır, deriler çok ama çok kalın. Yalnızca kendi sesini duymaktan feyiz alan beyinler gittikçe daha da bağırarak konuşuyorlar. Yargılar da kelimeler kadar keskin. Sağduyu çekip gitmiş, uzaklarda kuytu bir köşede saklanıyor.

Lastik gerildikçe geriliyor, üstünde parmak uçlarındayız ip cambazları misali. Boğazlardaki düğümler, yürekteki ateşler, ortak değerlerimizin hıçkırıkları şimdi elele. “Olmaz artık” denen ertesi günkü gazetenin manşeti.

Kuş susmuş, ekmek kanıyor.

Brüksel’de gece yürüyüşü bahar umuduyla yeşillenmeye başlamış ağaçlar ve iki güne kalmadan iyice kuduracak tomurcukların oluşturduğu ortamda şehir insanını doğanın dokunuşuyla sarıp sarmalıyor. Yüzeydeki bu görüntü rahatlatıyor, birkaç saate kalmaz basacak uykuya hazırlıyor.

Satie insanı ya intihara ya da nirvanaya taşıyacak müziğini yeniden akıtırken kulaklarıma etkenler ne olursa olsun kararın hep bizim olduğunu düşünüyorum.

Evin önüne gelmişim ama sanırım biraz daha yürüyeceğim bu akşam.

Kuş susmuş, ekmek kanıyor çünkü. Vakit uyunacak vakit değil.

Brüksel, Mart 2014

Kim Kiminle Nerede

kimkiminle

Bilir misiniz o oyunu? Hani herkes eline bir kağıt parçası, bir de kalem alır. “Kim?” diye sorar biri yüksek sesle. Oyuncular aklındakini yazar kağıdın tepesine.  Bu kısım özenle katlanır. Kağıt yandaki oyuncuya geçirilir.

“Kiminle?” diye sorulur sonra yüksek sesle.  Biraz düşünür meclis, derken herkes kağıda hevesle birkaç harf karalar.  Bazıları manidar gülümser, daha heyecanlılar kıkırdar.  Renk vermeyenlerse senaryoyu baştan sona kurgulamışlardır kafalarında.

Kağıt bir parmak daha kıvrılır, komşu oyuncuya uzatılır.  Kilit soru gelir o sırada: “Ne yapmış?”  Hayal gücü hararetle çalıştırılır.  Bazıları ya kökten masumdur, ya da riskli girişimlerden uzak durmayı yeğler. “Kitap okudu” yazalar mesela, ya da “Top oynadı”.

Kimi şok etmek, kimi de öç almak derdindedir bazen.  Onlar kaleme kuvvet dökülürler: “Banka soydu”, “Öpüştü”, “Kavga etti”.  Sinsiler arka ceplerine saklı, çok anlama çekilebilen fiilleri karıştırırlar şöyle bir, aralarından seçerler. “Bakıştı”, “Komplo kurdu”, “Çekişti”.

Sorular gerilimi her saniye artan bir dedektif romanı misali devam eder: 

“Kim gördü?”

“Ne dedi?”

Son sorunun yanıtları da verildikten sonra artık ruloya dönmüş kağıt parçaları ferman misali açılır.  Her oyuncu elindeki kes/yapıştır hikayeyi yüksek sesle okumak durumundadır. 

Kimisi sağlamcıdır, önce bir kez içinden okumayı yeğler.  Diğerleri sabırsızlıkla yüksek sesle isyan eder, nazlanırsa elinden kapmaya çalışırlar kağıdı.  Okuyan bazen utançtan kızarır, bazen kahkahayı patlatır ama devam eder.  Ahali dinler, takışır, güler, kaynaşır.

Oynadıkça oyuncuların deneyimi de artar. En olmadık birleşimleri yaratabilmek için birbirleriyle yarışırlar.  Bazen içi tamamen boş ve komik bile sayılamayacak kadar anlamsız sözcükler ardı ardına gelebilir yine de. Kimi zaman da biraz çaba biraz da rastlantıyla şahane kurgular çıkar ortaya.

Bu düzengecin verimli çalışması için hamura biraz nükte, biraz gerçek katmak şarttır.  Uzakla yakın, gündelikle bayramlık yan yana anılmalıdır.  Komşunun oğlu bir karakterse mesela, Zeki Müren de öteki karakter olmalıdır.  Eylemler belirleyicidir:  Yapılan denileni körükler.

“Nerede?” ilk bakışta çok göze çarpmasa da en kilit sorulardan biridir.  Eylemin hangi platformda cereyan ettiği onun nasıl algılandığını etkiler çünkü.  “Olay yeri” banalı anında olağanüstü yapabildiği gibi, masumiyete de bir çırpıda absürt tınısı yükleyebilir. “Ayşe Murat ile gökyüzünde dans etti” , “Ali Ahmet’le küvette yarıştı” örneklerinde görüldüğü gibi.

Eylemlere gelince, onlar etki/tepki formülüyle reaksiyonlar yaratır.  Görenler gördükleri hakkında konuşurlar.  Yapılan bazen şaşırtır, hatta şok eder, kimi zaman da öfkelendirir. Utanç, kıskançlık, meydan okuma yansır verilen tepkilere, bazen de illa ki bir sözünü dinletme telaşı.

Denilen diyenin kimliğini açık eder az biraz. Önyargılı mıdır? Geleneksel midir? Sever mi başkasının işine burnunu sokmayı? Espriden anlar mı? Olay yaratmaya meraklı mıdır? Ölçüsünü bilir mi? Abartmaya eğilimli midir yapısı?

Denilen son sözdür. Anlatının ardında bırakacağı tadı tanımlar.  Eylemciler nadiren destek, bazen de köstekle karşılaşırlar. Bazı tepkiler belanın yakında olduğuna işaret eder, diğerleri bir an havada asılı kalır, sonra gülüp geçilir üstlerinden.

Bazımızın hayata uzaktan bakışını yansıtmaz mı aslında bu oyun? Kurgusunda, kurallarında, sorularında gizli bir kod yok mudur? Tanıdık ve basit bir kalıba sokmaya çalışmaz mı yaşam tarzımızı?

Şöyle ki;

İki kişi bir şey yapar. Eylem hiçbir zaman gizli kalmaz, birileri görür.  Görenler susmazlar, çoğunluk olayla ilgili düşüncelerini, bazen de yargılarını paylaşırlar.  O sözler bir sonraki aşamaya geçiştir, “bu iş burada bitmez” bilirsiniz, fakat oyun orada son bulduğundan siz yeni iki karakter edinip en başa dönersiniz.

Tekin sesi yoktur bu oyunda.  Tek başına yürümek, ayna karşısında dans etmek, kitap okumak, resim yapmak, gitar çalmak otomatikman çerçeve dışında kalır.  Uyumak, uyanmak, düşünmek, için için ağlamak ve keşfetmek de.

Oyun “olmak” değil “yapmak” üstünedir.  Kimliklerine sarılan iki karakter bir eylemi beraberce gerçekleştirir.  Onlar hakkında etiketlerinden ve devinimlerinden başka bilgimiz yoktur.  Mutlu mudurlar? Karınları aç mıdır? Başları ağrır mı, ateşleri var mıdır? Yorgun mudurlar, yoksa kızgın mı? Hiç bilemeyiz. Merak etmek de gelmez aklımıza.

seyirciler

Oyunda yapılanın hep bir izleyicisi, şahidi vardır.  Asla gizli kalmaz.  Birilerinin bizi hep gözetlediği izlenimine kapılırız. O seyirciler de hiç susmazlar.  İzler ve yorum yaparlar.  Bazen ahkam keser, bazen ahlak dersi vermeye koyulurlar.  Olay da zaten bundan ibarettir.

Oyun bazılarının basitleştirilmiş hayat anlayışını akla getirir ister istemez:

İki kişi bir şey yapar

Ne hissettiklerini bilmeyiz

Tekin sesi yoktur

Dünya “olmak” değil “yapmak”

Üzerine döner

Eylemlerimiz gizli kalmaz

Etrafımızda bir çember

Üstünde de seyirci olmak için doğanlar

Hesap kesip yargılamaya bayılanlar

Onlar hep konuşur

 

Yanlış demiyorum dikkat

Doğrudur, haberlere bakın bana inanmazsanız

Magazin programlarına bakın

Avaz avaz bağıran

 

Nedenine niçinine değil

Ne olduğuna odaklanıp

Sonuçlar çıkardığınız

Zamanları anımsayın

Kaç kez

Çok kez

 

Doğrudur, günümüzün kültürü budur

İş hayatı, medya dünyası

Bu denklemle kavrulur

Koşmak soluklanmaya yeğ tutulur

 

Ancak “hayat bundan ibaret”

Diyorsanız

Ne olur durun

Zamanı gelmiştir, durun.

 

 

Antalya – Brüksel, Şubat 2014

 

Herkesin Arkadaşı

herkesin

Yaş aldıkça önceleri duyup da tam olarak ne anlama geldiklerini anlamadan kayda aldığım deyimlerin, benzetmelerin, hatta atasözlerinin tadına bir başka türlü varır oldum. 

Babam “sırtıma kar yağıyor” derdi, üşüdüğünü düşünürdüm de ötesi üstüne kafa yormazdım bile. 

Annemi sıkıldığında, heyecanlandığında deli bir ateş basardı.  “Boncuk boncuk ter boşandı” derdi.  Yine gereksiz yere panik yarattığını düşünürdüm.  İnsanı o derece daraltan hadiseler yaşamamıştım.

“Ayaklar neden geri geri gider?” bilmezdim. “Efkâr ne vakit basar” anlamazdım. 

“Kalabalıklar niye üstüne üstüne gelir” di ki insanın?

“Kulak asma!” derdi babam.  “Nasıl yani?” diye düşünürdüm.

Dedem rahmetli Mümin Hoca nevi şahsına münhasır bir şahsiyetti.  Hayatı, sıkıntıları, hastalık ve hatta ölümü kendine pek dert etmezdi.  Rivayet o ki, babaanneme “Hanım, falanca vardı ya…” diye başlayan bir cümleyle seslenir, zavallı kadıncağıza o şahsiyeti hatırlatana kadar epey zaman ve emek harcarmış. Sonra da “Ha, bildin mi? Top atmış gariban. Allah rahmet eylesin!” der, yoluna devam edermiş, babaannem şaşkın şaşkın bakarken.

Dedem yüz üç (evet üç haneli rakamla 103) yaşında vefat etti.  Ardında onun için “top atmış” diyebilecek pek kimse kalmamıştı.  Hepimiz onunki kadar “sonuna denk dinç” yaşama zevki diledik kendimiz için.

“Kayığını sağlam kazığa bağlayacaksın!” öğüdünü de çok duymuştum.  “Ev alma komşu al”, “dostlar alışverişte görsün”, “ye kürküm ye” ile birlikte.  Mümin Hoca bunların hepsine kulak kabartırdı kabartmasına, ama o “her koyun kendi bacağından asılır” da karar kılmıştı.  Bu sözü küpe yapmıştı kulağıma.

On sekizimizdeyken sen bana “ben yakın arkadaşız sanıyordum, sonra bir baktım ki Deniz herkesin iyi arkadaşı” tarzında bir söz söylemiştin. Bu dediklerin yıllar boyu takip etti beni. İlk duyduğumda anlamamıştım tam olarak ne demek istediğini.

Ben iyi arkadaş olmayı takdire layık bir vasıf sayıyordum. Yarım arkadaşlığı, sudan ilişkileri, karşındakinin yüzüne gülüp onu sırtından hançerlemeyi bilmiyordum henüz.  “Seviyorum” diyorsa seviyordur, söz verdiyse gelir, “işittim” diyorsa dinlemiş ve anlamıştır yanılsamasındaydım.

Niye kızmıştın bana, onu da tam olarak anlamadım. Böyle düzgün bir arkadaşın olduğu için sevineceksin sandım.  Oysa sen biraz uzaklaştın o ara benden.  Kötü değildik ama “eskisi gibi” de değildik artık.

*             *             *             *

Yıllar geçti. Belçika’ya yerleştim.  Kırkıncı yaşımı uluslararası bir toplulukla eller havaya bir partide kutladım.  Dünya pırıl pırıldı, yaşıma göre genç göründüğümü düşünüyordum, etrafım ilginç insanlarla çevriliydi.  Kendimi şanslı ve “istediğini elde etmiş” addediyordum .

Yine de bu “arkadaşlık meselesi” kafamı kurcalamaya devam etti.  Çok sevdiğim bir dostumla Paris’te kızkıza geçirdiğimiz bir hafta sonunda derinlemesine dertleşirken aniden sordum ona: “Kaç arkadaşın var senin?”

Hem çok insancıl hem de peri kızı kadar güzel biri o.  Etrafı hayran dolu, insanlar onunla görünmek için bile birbirini yiyor diyebilirim.  Önce gözlerini kısıp bana “bunu niye soruyorsun ki şimdi?” der gibi baktı.  Sonra sağ elinin parmaklarıyla ve ağır ağır, düşüne düşüne saydı.

Tek gözünü kırpmıştı hafif.  Konsantre olduğunu ve insanları zihninin podyumundan geçirdiğini düşündüm. “Beş!” dedi sonra, “seninle altı” diye ekledi sol başparmağını tutup.

Şok olduğumu görünce “daha büyük bir rakam mı bekliyordun?” diye sordu nükteli bir edayla.

“Yok canım, neyse o!” dedim. “Neyse o!”

*             *             *             *

Aradan beş yıl geçti geçmedi, o parti organizasyonu için en büyük emeği veren arkadaşlarımdan biri beni “yeterince saydam olmadığım için” üç gün içinde ve elektronik posta aracılığıyla arkadaşlıktan çıkardı.  Sonra da sanal ortamda vurdu tekmeyi.  Durduğumuz kabahatmiş meğer, hayatında ne zamandır bir leke olduğumu hissettim. 

Parti günü ortak hediye, organizasyon ve bilumum başka detaylar için azim azim koşturmuşluğunu bildiğim bir diğeri de başka türlü çıktı yaşamımdan.  Annemi kaybının ardından beni kısa, en kısa mesaj yoluyla teselli etmeyi seçti.  Sonrasında konuştuk, kırgınlığımı açık ettim. “Telafi edeceğim” deyip ortadan yok oldu.  Hala firarda.

Tek taraflı değil bu hikayeler.  Mutlaka benim de hayal kırıklığına uğrattıklarım, gerektiği kadar yanı başında olamadıklarım, beklentilerine cevap veremediklerim olmuştur.  Hayat kaprisli bir sevgili gibi, bugün bunu istiyor, yarın şunu.  Onu doyurmaya çalışırken fırsatlar kaçıyor, kapılar kapanıyor, kalpler kırılıyor. Çoğu zaman geri dönüş mümkün olmuyor.

Yıllar bana –ben herkesin arkadaşı olsam bile– senin dürüst, mert ve sapasağlam bir dost olduğunu öğretti,.   “Adam gibi adam” denir ya hani, öyle işte.  Algının seçiciliğiyle dinlemek ayrı, kulak vermek başka.  Sen satır aralarını da görüyorsun.

Söz veriyorsan tutuyorsun, “belki yapamam” dediğinde ortaya atılmıyor, susmayı tercih ediyorsun.  Dinliyorsan duyuyorsun.  “Duyduklarınla ilgili atabileceğin adımlar var” diyorsa o güzel aklın sana, gönlün de destek veriyorsa buna, ilerliyorsun.

Annemin mavi kolyesini boynuna taktığın anda dolan gözlerin geliyor aklıma.  Filistin Caddesi’ndeki kafenin terasındaydık bir bahar günü.  “Artık Deniz üzülmesin diye kendimi tutamayacağım, kimse kusura bakmasın” deyip salıvermiştin gözyaşlarını.  Severdin annemi, biliyorum onun ölümüyle sen de sarsıldın.

Sana “sağlam kazıklara bağlamayı ihmal ettiğim” için artık kaybettiğim kayıklarımdan yanan dilimle tam da “sırtıma lapa lapa kar yağarken” omuzlarıma örttüğün sıcak battaniye için bir de buradan teşekkür etmek istedim. 

 Minnetle….

kayiklar

 

İstanbul-Brüksel, Şubat 2014

 

Hayal kırmak

hayal

Hayal dediğiniz yumuşacık beyaz bir bulut; çocuksu ve masum.  Bütün iyi niyetiyle bir resim çiziyor, bayram yeri coşkusunda boyuyor onu sonra.  Ağırlığı, sertliği yok,  kesici kenarları ve sivri köşeleri yok.  İçi cıvıl cıvıl, dışı albenili.

Yürümüyor öyle bizim gibi, daha çok salınıyor yeryüzünde.  Ara ara iyice keyfe gelip uçan balon misali yükseliveriyor yıldızlardan yana.  Nazlı dalgalanmalarla ilerliyor bir aşağı bir yukarı.   Kâh yere değiyor ayak parmaklarının uçları, kâh göğe eriyor başı.

Hayalin gözlerinin içi gülüyor, dudaklarındaki tebessüm teslim alıyor.  Yaratıcı olduğu kadar da inatçı da, “hayır” cevabını kabul etmiyor.  Boşluklara akıyor, delikleri dolduruyor. Duvar, sınır, engel nedir bilmiyor.

Hayal yıkılmışı, çökmüşü kolundan kavradığıyla ayağa dikiyor.  Sımsıkı yumulmuş gözler ona açılıyor, kapanmış yürekler o kapıyı çalınca açıp onu içeri davet ediyor.  Hayal gençleştiriyor, düşman çatlatacak kadar güzelleştiriyor.

Hayal meydanlarda gövde gösterisi yapmayan, güç yarışına girmeyenin sessiz ve derinden kazandığı zafer.  Hayal zeytin ağaçlarının sırrı, narçiçeklerindeki umut, taze incirin ortadan ikiye ayrıldığı an, al rengi çileğin inadına yeşil yapraklarındaki şiir.

Hayal bileğin değil bilincin gücü, yüreğin inadına atışı. Islah olmaz açlığı insanın aşka, dokunmaya.  Hayal nazlı bir isyan bayrağı kaderi bile durup düşündüren.  Gönülçelen bir jest, doğru anda söylenmiş tek bir kelime, bir iki sihirli nota bizi şimdiden söküp uzaklara gönderen.

Ve düşünün ki, hayal günün birinde kırılıyor.  “Nasıl yani?” diyor insan ister istemez.  O yumuşacık yapı, o akışkanlık, o endam nasıl parçalara ayrılır?  Tabiatında, dokusunda yok ki onun kırılmak.  Düşse de yumuşak iniş yapar,  parçalanmak şöyle dursun, burnu bile kanamadan yeniden ayağa fırlar.

Hem porselen tabak, kristal bardak değil ki bu kırılsın? Sivri kalem ucu, çetin de olsa ceviz kabuğu, şimşek gibi çakan futbol topunun isabet ettiği şansız pencere camı değil ki bu. Tırnak değil ki küçücük bir darbede kırılsın, testi değil ki su yolunda düşüp parçalansın.  Kemik gibi sert değil, kol gibi kemikten kastan yapılmış değil.

Bal gibi de kırılıyor oysa hayal, üstelik ketum kol misali yen içinde de kalmıyor.  Tuz buz olan parçaları ortalığa saçıldığında dünya alem seyrediyor.  Oramız buramız çiziliyor, gerçek kanlar akıyor yaralardan.  Tabanlarımızda hissediyoruz acıyı o sert parçacıklar çıplak ayaklarımıza batarken.

Hayal kırmak bir çeşit cinayet sanki,  bir olgunun kimyasını değiştirmek, pofuduk beyaz bir buluttan kesici bir silah yaratmak.  Varoluşun şifresiyle sorumsuzca oynamak, masumiyeti kirletmek, cesaretin yüzüne bir şamar indirmek. Geri dönüşü çok zor bir yola girmek.

Kırılan hayalleriyle birlikte insanın da yapısı değişiyor.  Gölge düşmemiş iyimserliğe asit karışıyor biraz, bir tutam da acı gerçek tuzu.  Kendini sorgulamaya girişiyor kişi, deli cesaretine ve saflığına yanıyor çoğu kez. Şüphe ediyor evvelki yargılarından.  Sırtı üşüyor sonrasını düşünürken.

Yarabantlı, alçılı, koltuk değnekli hayallerimiz geçirdikleri travmadan sonra bakım istiyor.  Ya onları toparlayıp sağlıklarına kavuşturmaya adayacağız enerjimizi, ya da onları kaderlerine terk edip yeni hayallere yatırım yapacağız.  Peki, eskileri diriltmeye uğraşırken ne denli orijinaline sadık kalacağız?

Ya yeni yetme hayaller? Sahi onlar o ilk baştaki sınırsız yaratıcılıkla şekillenebilecek mi?  Aynı coşkuyla çizilip renk renk boyanabilecekler mi?  O kuştüyü yastık yumuşaklığı korunabilir mi?

O masumiyet, o çocuksu umut nerede şimdi? Nerede mucizenin en haşmetlisine inanan yürek? “Neden olmasın, neden bana olmasın?” diyebilen inanç hangi köşeye saklandı? Bir araya getirdiğimiz parçalarımız kaynak yerlerinden sızlamaya devam ediyorlar hala.

Veremeyeceğini bile bile birine dünyayı vadetmek niye?  Sonsuza kadar seveceğini söylemek mesela ona, günlerimizin sayılı olduğu evrende.  Niçin büyük laflar ediyor ve tutamayacağımız sözler veriyoruz?  Niçin ayarımızı tutturamıyoruz kimi zaman? Ya da “aşka geldik abarttık, pardon” diyoruz.  Sanki biz unuttuğumuzda karşımızdakinin hafızasında da silinecek dediklerimiz.

Dünya bizle başlayıp bizde biter sanıyoruz bazen.  Kararlarımızın, adımlarımızın kimse üstünde izdüşümü yokmuş gibi davranıyoruz.  Oysa ölçüsüz başına buyrukluk düşüncesizlikle örtüşünce çirkin bir görünüm alıyor.  Öyle yenilikçi, havalı değil fena halde görgüsüz, hatta kaba duruyor.

Mehmet Erdem çok sevdiğim bir şarkısında “beni aldatma, beni söyletme” diyor.  Belki yanı başımızdakilerden en net beklentimiz de sadece bu aslında.  Hayatın bir yanı hep uçurum, evet. Ama öteki tarafı da gelincik tarlası.  Önemli olan aradaki yolu doğru insanlarla yürüyebilmek.

Hayal kırmak bir çeşit cinayet sanki,  bir olgunun kimyasını değiştirmek, pofuduk beyaz bir buluttan kesici bir silah yaratmak.  Varoluşun şifresiyle sorumsuzca oynamak, masumiyeti kirletmek, cesaretin yüzüne bir şamar indirmek. Geri dönüşü çok zor bir yola girmek.

Birine yapacağımız en büyük iyilik belki de sadece onu hayal kırıklığına uğratmamak.

“Beni aldatma, beni söyletme” diyor Mehmet Erdem ve ekliyor:

“Yalanları düşündürür gözlerin…”

 

Brüksel, Ocak 2014

 

 

Sürüklenmeler

Bazen yaşamı yudum yudum içmek isteriz.  Biz telaşsız ve güvenli adımlarla ilerlerken zaman da tempomuza uyar, yavaşlar.  Renkleri seçer gözümüz, kokular buram buram dalar burun deliklerimizden içeri, fısıltıdan haykırışa yakalar ve değerlendiririz tüm sesleri.  Anın tadı vardır.  Damağımızda kalır.  Yaşanan daha o saniye izini bırakır.

Bazen de sürükleniriz sadece.  Tamamen teslim etmişizdir kendimizi akışa.  Hayat önden gider, biz paldır küldür arkasından geliriz.  Seçim yapmaz, karar vermeyiz.  Salarız bedenimizi, akıntıya kapılır gider.  Ruhumuz uyuşturulmuştur, o sadece seyreder.

Belki bir yere kadar savunulabilir bu durum.  Büyük felaketler kesmiştir mesela yolumuzu. Sabrımız ve direncimiz denenmiştir en olağandışı şartlarda.  Ağır kayıpların yasını tutmakla meşgul benliğimiz günlük hayatın çağrılarına kayıtsız kalmaktadır.

İşte tam da o sırada kurnaz şeytan çıkagelir.  Sadece ve sadece bizim iyiliğinizi düşündüğünü söyler.  Hatimdir haspa, kendini dinlettirir.  Işıldayan tümceleri ve yapıcı görünen tavrından etkileniriz.  Suya düşen yılana sarılır misali atılırız boynuna.

Yumuşaktan başlar, giderek arttırır baskısının dozunu.  Günlük hayatın zırıltılarına odaklanmaya teşvik eder durmadan o en tatlı diliyle.  En dirençli olanlarımızı bile kandırır zamanla, “şimdilik” der, “geçene kadar”, “havalar düzelene kadar”,  “çocuklar büyüyene kadar”…

Deneyelim bir deriz, sahi ne kaybederiz?  Çarkın kapısındaki kırmızı kurdeleyi keser o hemen keyifle.  Allı pullu kapıdan bizi içeri davet eder.  Daha ilk adımı attığımızla içine çekiliriz bu yapay evrenin.

Kimi işe sarar kendini, varlığının kanıtıymışçasına çalışır.  Kimi sanal aleme dalar kaybolur, orada buldukları gerçek dünyasına dönüşür kalır. Kimi damak tadının peşine düşer, kimi ten çağrısının, kimi servetin, gücünün paranın.

Elimizin altındakini, en kolayı, en az düşündüreni, en az acı çektireni seçer dururuz aynı şaşmaz inatla.  Yüzeydeki, sıradaki, aramak bulmak için emek gerektirmeyeni kolayca sızar günlük hayatımıza.  ‘En çok satılanlar’ına abone oluruz yaşamın. “Güncel” diye gözümüze sokulanı basarız bağrımıza.  Herkes gibi yaparız.

suruklenmeler

Bu kabulleniş çerçevesinde bile bazımız tek boyutluluğa hiddetle karşı çıkar. O hala mükemmelini arar inatla, her cephede mutlak zafer peşindedir.  Kiminin yapısı böyledir, aksini kendine yakıştırmaz.  Kiminin boşlukları ancak bu şekilde dolar, içinin çığlıkları bu şekilde kesilir.

Bazısı kendini kenara koyup başkaları için yaşar. Çocuklar mükemmel bakılır, dostlara kurulan sofralar düşman çatlatır. Patron, eş ve akrabalar özenle parlatılır, pamuklara sarılıp ayrı kompartımanlarda istirahate bırakılır.

Uzun günler yoğunluğun etkisiyle çabuk geçer.  Plana programa dalar, takvimi unuturuz çoğu kez.  Halledebildikçe, güç bizde sanırız.  Aynısından daha fazla çeker canımız. 

Dünya artık bilenmeyen değildir, onu avcumuzun içi yapmışızdır.  Eksiklerimizi insan içine çıkarmayız.  Yaralarımız ağlar hala bazen, ağızlarına mendiller tıkarız.  Dışarıdan bakıldığında dörtdörtlük görünen bir tablonun içinde yaşarız.

Teslimiyet nasıl da kolaydır.  Nasıl cezbeder akışa sığınmak, rutinleşen düzenin sahte huzurunda soluklanmak.  Sorgulamak biter.  Çark döner.  Geceleri – huzurdan olmasa da bitkinlikten- derin uykulara gömülürüz.  Rüyalarımızı unutmuş uyanırız sahte aydınlıklara.

“Nasılsın?” sorusunu “İyiyim” diye yanıtlar dilimiz.  Yüzümüz maske taşırken saklanır kalbimiz.  Günler, mevsimler nereye gidiyor diye sormayız.  Faizini yer dururuz anaparanın, belli ki sermaye hiç erimeyecek yanılsamasındayız.

Çok sıkıştıran olursa bahaneleri sıralamaya başlarız.  İş yükü, çocuklar üstüne odaklı günlük koşuşturma, eşimizin çok çalıştığından sırtımıza binen ek görevler  özen bezen satın aldığımız evimize yönelik bakım ve güzelleştirme çalışmaları, “ayıp olmasın” diye yaptıklarımız, “toplumda kabul görmek için” üstelendiğimiz sorumluluklar, amacını sorgulamadan sadece “alışkanlıktan” peşinde koşturduklarımız.  “Ben yapmasam dünya çöker” halimiz, “elalem ne der?” korkumuz, “böyle gelmiş böyle gider” kabullenişimiz…

“Kitap okuyamıyorum!”

“Sinemaya gitmeyeli yıllar oldu!”

“Kendime ayıracak tek dakikam yok!”

“Boş zaman bulursam uyuyorum!”

“Filanca kişiyi çok seviyorum ama aylardır görmedim…”

“İnan tüm gün aklımdaydın ama arayamadım…”

“Metabolizmanın yavaşlığından oluyor hep bu kilolar, spora da zamanım yok!”

söylemlerinin içinde neler gizli? 

Cidden isteseydik, cidden öncelik verseydik son beş yıl içinde bir film göremez miydik?  Başka bir aktiviteden az biraz feragat etmeyi seçseydik o on dakikalık telefon konuşmasını yapamaz mıydık?  Günde on beş dakika yürümek cidden mi imkânsız? 

Bu bahsettiğim sürükleniş boş boş salınmak ve gerçekte hiçbir şey yapmamak anlamına gelebileceği kadar, tıka basa doldurulmuş bir yaşamda oradan oraya koşmak biçiminde de tecrübe edilebilir.  Öyle ki hayat “yapılacaklar listesi” ne, ya da takvime düşülen notlara dönüşür sonunda. 

Aktiviteleri özenle ajandamıza işler, hatırlatmalarla perçinleriz.  Eylemler peşinde koşarken hislerimiz güme gider bazen.  Unutulduklarından ürkekleşirler.  Kullanılmaya kullanılmaya zayıflayan kaslar misali güçsüzleşirler.  Biz başkalaşırız.

Böylesine kaptırmış sürüklenirken durum değerlendirmeleri için zamanımız olmaz ne yazık ki.  Hasar tespiti yapmak aklımızın ucundan geçmez.  İncineni, bozulanı, kırılanı bile görmez bazen gözlerimiz.  Verdiğimiz sözleri tutamayız, bazen söz verdiğimizi bile anımsatmaz hafızamız.

Kulağımıza fısıldayanlar olur, dinler ama duymayız.  Biz o ara ya çok hızlı ve nefes almadan konuşuruz ya da yapay bir sükûnetle ağır ağır telaffuz ettiğimiz cümlelerle.  Bedenimiz bizimle taşınır oraya buraya.  Bakışlarımız hep hüzünlü bir eksiklik taşır.

İnsan yaşamındaki en net gerçek ölümlü olduğudur.  Yine de çoğumuz bir hayat boyu bu mutlak gerçekten kaçarız.  Oysa bilinçsiz sürüklenişlerden kopmanın yolu cesaretle aynaya bakmaktan geçer.  Geçmişi sonsuza dek ardımızda bıraktığımızı ve geleceğin elbette ki her gün pembelerini giyip gelmeyeceğini kabullenmekten geçer.

Yaşamın elimizde kalanını “gönlümüze göre” yapmaktan geçer.

 

Brüksel, Ocak 2014

 

 

An

An tutulamayan, an saklanamayan, an bazen unutulmayan. Ana ait küçük notlar kalbimizin hatıra defterine yazılan. An, gelecekte bir gün hatırlanan. Hafızadaki parçalarından yeniden yaratılmaya çalışılan.

Anın anısıysa hep bir nebze farklı kendisinden. İki detay eksik ya da bir ton koyu sahicisinden. Algının seçiciliğine göre biçimleniyor yeniden vücut bulurken.

Öne çıkan öğeler net, cilalı, bir başka parlak. Arka planda kalanlarsa sonunda unutulmaya mahkum, bilinçaltında tutsak. Her anımsama yepyeni bir kurgu, her kurgu o günün ikliminde şekil bulan bir düzenleme. Asıl melodi zaman geçtikçe bizden büsbütün kaçan boğuk bir uğultu.

An yok olan, kumda yürüyüp iz bırakmayan. Damaktaki tat, gelip geçici bir esinti saç tellerimizi okşayan. Şimdinin yadsınamayan gerçeği, geleceğin şüphelerinde solan; arsız sorgularda işkence gören, hırpalanan. Zamanla silinmeye başlayan karakalem bir resim, kokusunu kaybetmiş kuru bir çiçek iki sarı sayfa arasında boylu boyunca yatan.

An gölgesine tutunduğumuz. Uykunun yatağımıza uğramadığı gecelerdeki avuntumuz. Kayığımızı bağladığımız sağlam bir kazık, yaktık dediğimiz gemilerin saklandığı kuytu bir liman Akdeniz’de. Gerçekleşmeyen hayallerimizin volta attığı taş bir avlu, doğuda, çok sıcak bir şehirde.

An varlığımızın kanıtı, tapu senedimiz, sigortamız her felakete karşı. Hatalarımızın güncesi, hoyratlığımızın bedeli. An eylemlerimizin rulet masasındaki baş döndürücü serüveni. Bazen alkış sesi, bazen kemirilen tırnak çıtırtısı. Bazen çok renkli, bazen kahverengi ve mat.

An kader bazen, bazen bile bile lades. An gurur yapıp ölümüne susmak ve kaybetmek onu ebediyen. Avaz avaz bağırıp ulaşamamak, sesini duyuramamak ardından bakarken. An bilmece, an dolambaç, an çıkmaz sokak.

An bir fısıltı, bir ipucu, bir sır çözülemeyen. An taze ekmek kokusu, cıvıltısı limon ekşisinin, kırmızı şarabın hodri meydanı. An talihsiz bir dil sürçmesi, cevapsız bir arama, saatin yersiz çalan sinir bozucu alarmı.

An keyifle salınan bir uçurtmanın nazı, uzaya fırlatılan füzenin telaşı, at nallarının tempolu tıkırtısı. Yuvasında dönen anahtarın güvenli söylemi, açılan kapının müjdesi. Yanan ışık, üflenip de sönmeyen mum, zifiri karanlık.

An bıçağın kemiğe dayanışı, tabana batan diken, şakağa sıkılan kurşun. Beyne sıçrayışı kanın, dermansız dizlerin çözülen bağı. Boğazdaki düğüm, midedeki kramp, avuç içlerinin gözyaşı.

An öfke ve saldırı, yüze çarpışı birikmiş kinlerin. An yumruk, çelme ya da tokat. Meydan okumak, hesap sormak. An pişmanlık, kırılış. Şüphe duymak, sorgulamak. Af dilemek, tövbe etmek. An yüzleşme ve itiraf.

An galibiyeti aşkın. Sabrın sonu, gözün göze dokunuşu. Sözün yaktığı ateş dudaktan dökülürken. Geçmişteki bütün anlarımızın bileşkesi, birlikte taşındığımız nokta, bulunduğumuz yer.

Adresimiz. Kimliğimiz. Konu başlığımız, hatta bütün hikayemiz.

An teslimiyet anı.

20131226-004814.jpg

 

Brüksel, Aralık 2013

Yer kayarken ayaklarının altından

burninglove

Bir gün gelir, apansız aşksız kalırız.  O bittiğiyle biz kalakalırız.  Üstelik çoğunluk hazırlıksız  yakalanırız. Dizler çözülür dermansızlıktan, yürek ağırlaşır.  Biranda içimizde göçükler peydahlanır.  Kasırga gücünde eser yel, toz dumana karışır.

Gergin, solgun ve huysuz çıkar sesimiz, atıktır betimiz benzimiz.  Endişe kurtları sabahtan akşama beynimizi kemirir.  Ense kökümüz kaya gibi sertleşir.  Düşüncelerimiz de uykularımız da delik deşiktir.

Gözün göze değmediği, ağızdan çıkan sözün kulağa erişemediği zamanlardır. Yan yana dururken bile yollar ayrılır.  Bedenler yabancılar birbirlerini.  İki kişi  bir odada muazzam kalabalık yaratır.

Sözcükler iletişim işlerinden istifa etmişler. Oraya buraya fırlatılmaktan bitap, beklerler.  Saksıdaki çiçekler kederden solar, boyunlarını bükerler. Tabak çanak tedirgin bir sessizlikte, titreyen ellerden ürkerler.

Ağız tadı da, iştah da kaçar.  Uzun oruçların ardından basar deli açlık.  Zincirleme iner boğazdan aşağı çiğnenmeden yutulan lokmalar.  Sanki kör bir kuyuya düşerler.  Kimse doymaz.

Geçmiş can acıtır, keza o çerçevelerinden el sallayan fotoğraflar.  Dünkü hayaller sokakta görsek tanınmaz haldeler.  Yeni yetme gerçeklerin yabancı yüzleri kuşatır dört bir yanımızı.

Boşluklarımız, deliklerimiz vardır sanki.  Rüzgarlar içimize içimize eser.  Çaputlarla tıkayasımız gelir o gedikleri.  Battaniyelerle örtünmeyi, zırhlara bürünmeyi özleriz.

Güneş bize sormadan doğar, sonra bir telaş batar.  İki boyutta yaşarız.  Ne siyaha ne beyaza yeter nefesimiz. Gride kıvrılır kalırız.  Çiftler geçer önümüzden, biz bakakalırız.

Sorgular çalar kapıları gecelerde:

“Ne ara oldu bu olanlar?”

“Ben neredeydim?”

“Bize ne olduğunu nasıl göremedim?”

“Kabahatli kim?”

“Ne kadar gerçekçi keşkelerim?”

“Bir önceki yol ayrımından sola mı dönmeliydim?”

“Yeterince savaştım mı aşkım için? ”

Sorgular susmaz, sınır ve engel tanımaz.

Düşünceler dönme dolaplara binip gelirler.  Gürültüleri sağır eder kulaklarımızı. İne çıka yanıp sönerler. 

Gündüzleri tükettiler mi düşlere sızarlar sinsice. Uykulardan yorgun uyanırız.

Güneş bize sormadan batar, sonra sessizce doğar.  İki boyutta yaşarız.  Ne siyaha ne beyaza yeter nefesimiz. Gride kıvrılır kalırız. 

Aşk ciddi iştir. Şakaya gelmez, aceleye de.  Yası da öyle.

Layıkıyla ve gerektiğince yaşamalıyız. Ta ki tükenene kadar. 

Ancak o gün kesilir göbek bağımız.

*          *          *          *

Biliyorum, bu gece yanıyor için.

Ben de Ümit Yaşar’dan bir şiir okudum senin için.  Sonra aynı şiiri bir daha okudum, yine senin için.

“Hiç yaşanmamış olmasını” yeğlemezdin biliyorum.

“Uyuyup uyanacağız, sonra geçecek” demek isterdim sana. Yalan olacak, diyemiyorum.

“Kendini yeniden buldun, sakın ha bırakma” diyorum sana onun yerine.

Gerçek de zaten bu.  Ümit Yaşar da öyle diyor…

 

Brüksel, Aralık 2013