Aklımdasın…

gokyuzu

Birkaç sene önce Galata’ya konuçlanmış yeni nesil özgün takı tasarımcılarının birinden pek de içime sinerek bir kolye almıştım.  Severek takıyorum, taktıkça da İstanbul’u anıyorum.  Yakına geliyor aşk, elle tutulur oluyor mucizeler.

Brüksel’deki iş yerime yakın keyifli bir dükkan var; Yunanlı bir hanım iki kızıyla birlikte işletiyor.  “Memleket” sanatçılarının eserlerini satıyorlar; cıvıl cıvıl seramik çanaklar, çağdaş ama illaki lirik heykeller,  soyut tablolar ve çeşitli aksesuarlar.

Kızlardan biri daha konuşkan ailenin diğer bireylerine göre.  Türk olduğumu söylediğimden beri de merakı kabardı.  O esmer ve koyu renk saçlı haliyle geçende dayanamayıp  “siz katıksız Türk olduğunuza emin misiniz, tipiniz çok farklı” diye sordu bana.

Babamın Selanik yakınlarında doğduğunu söyleyince de bir oh çekti.  “Ay, şimdi rahatladım vallahi!” dedi neşeyle, “baksanıza, ben sizden daha çok benziyorum Türk’e!”  Gülüştük karşılıklı.

Ben o arada dükkanda bir çift küpeyi gözüme kestirmiştim.  Galata çıkışlı kolyeme yakışacak gibiydiler. Bilirsiniz hani, tam takım olmayacaklar ama uyumlu bir beraberlik sergileyecektiler.  Ben de zevklenecektim Ege’nin iki yakasındaki iki sanatçının birbirini bilerek ya da bilmeyerek yarattığı eş soluklu takıları birlikte her taşıyışımda.

Küpeleri o gün satın aldım, zevkle de kullanıyorum.  Aylar sonra, Ankara’daki bir arkadaşım için hediye ararken yine aynı dükkana düştü yolum.  Benim küpelerin takımı sade bir kolyeye rastladım, arkadaşımın tarzına da yakıştırdım. 

Gösterişsiz ama şık bir hediye paketi yaptı Yunanlı kadın.  Siyah zarif bir kutucuk kullandı.  Kurdele yerine de hafif elastik ince bir kordon doladı kutunun boynuna, ucunda varla yok arası bir süsü sallanan.  Hediyenin paketi kendisiyle uyum içinde oldu böylece.

Bir kaç hafta sonra Ankara’da heyecanla beklenen bir akşam yemeğinde buluştuk. Masanın üstünden uzattım hediyesini arkadaşıma daha sohbetin en başında.  Önce kutusuna iltifatlar yağdırdı, sonra da elastik bandı o anda at kuyruğu yaptığı saçlarına taktı.  Bakışıp gülümsedik.

Kolyeye uzandı sonra parmakları, boynundaki diğer ince zincirlere aldırmadan bunu da taktı.  Düşündüğüm gibi çok yakıştı kolye ona.  Çantamda taşıdığım küpelerimi çıkarıp aynı setin bir parçasının da bende olduğunu söyledim. 

Anladı beni.

*    *    *    *

İki gün sonra keyifli başka bir buluşma için toplandık dört eski dost.  On sekizinden beri tanıdığı insanlarla iletişimi farklı oluyor kişinin.  Zırhlar iniyor, yürekten dile dökülen sözler sansürden geçmeden paylaşılıyorlar.  Dokunuşlar içten, bakışlar yüklü ve konuşkan.

Kızıl saçlı güzel arkadaşım abartmasız “dönüp baktıran” olağanüstü fiziği ile kadınları imrendirip erkekleri tökezletmiştir yıllar boyu. Oysa o kendi cazibesinin gücünden neredeyse habersiz yaşar.  Alçakgönüllülüğü bir perde gibi iner gözlerinin önüne.

Masadaki diğer üç kişi ona takılıyoruz inceden, onun kendini eleştiren halini doladık dilimize.  Eskiden ve günümüzden hikayeler anlatıyoruz bu konu üstüne.  Kendini bizim gözümüzden görsün bir kere ve “vay be!” desin istiyoruz. Yine başaramıyoruz.  O biraz dalgın, düşüncelerde.

Yunanlı küpelerimi takmışım ben de o gün.  Başımı oynattıkça neşeyle sallanıyorlar.  Ben zaten sevdiklerimle konuştukça heyecanlanırım.  Elim kolum canlanır. Yüksek sesle çağlar, kahkahalar atarım. 

O gün de öyle ama arkadaşımın durgun hali etkiliyor beni.  Sayılı günlere ve ayrı ülkelerdeki yaşamlarımıza içerliyorum yine.  Daha çok konuşabilsek keşke, daha sık dokunabilsek birbirimize.

Derken kızıl saçlı arkadaşım bir paket uzatıyor bana, erken bir doğum günü hediyesi.  İçinden çok orijinal bir kolye çıkıyor, öyle ki bir zaman nasıl takacağımı düşünmem gerekiyor.  Boynuma doladığımda orta yerinde fular tokası misali duran detayı fark ediyorum; küpelerimle pek benzeşiyor.

Ya dünya küçük diyeceğiz, ya kalp kalbe karşı.  Birbirimizi tanımak ve gördüğümüzü sevmek ne muazzam bir şans. Özlemi takılarla resimlemekten güzeli var mı?

*    *    *    *

Arkadaşım Maviş kitap sever. Bildim bileli okur.  Çok dilde okur.  Hem hızlı, hem de hakkını vererek, özümseyerek, kendinden katarak, kendini yeniden mayalayarak okur.

Eskiden, her gün birbirimizi gördüğümüz zamanlarda diyelim ya da, hep konuşurduk kitaplardan. Kitaplarla yaşardık aslında.  ODTÜ kampusuna gidip gelirken çene çalmıyorsak kitap okurduk yanyana.

Mezuniyetten yıllar sonra, o Paris’te ben Brüksel’de yaşarken, her gün olmasa da sık sık haberleşir olmuştuk yine.  Roka sokağındaki evinin kütüphanesine sızmayı pek severdim o zaman da.  Benden cesur, benden çeşitli seçimlerini paylaşırdı o da aynı zevkle.

Kitaplara aynı aşkla bağlı yaratıklar birbirlerine de yakın dururlar.  Keşfederler, aşık olurlar, yeri gelince zayıf, yeri gelince budala hisseder ama sonunda hep yeniden doğarlar.  Yeniden doğmak uğruna da risk almaktan korkmazlar.

Bazen ayak izlerini takip ederler. Bazen baştan çıkarıcı bir kokunun peşine takılıp sürüklenirler. Bazen alim olurlar, bazen kaşif, bazense un ufak.  Denenir kuvveti inançlarının, genişliği ufuklarının.  Yüreklerinin derinliğine şaşarlar.

Düştükleri gibi doğrulurlar da icabında, bazen durup içlerine kapanırlar.  Kitaplardan kaçtıkları olur, kendilerinden de.  O zamanlar sadece takılırlar, bağ yaratmazlar, bağlar üstüne kafa yormazlar.  Yeryüzünün beton bahçelerinde gezelerler bir süre.

Bazen uzun sürer yolculukları.  Bazen kısa bir moladan sonra geri gelirler. Ama kitap sevenler her seferinde sayfaların kollarına, kitabın koynuna geri dönerler.  Hem de koşar adımlarla.  İçerler de içerler sonra onun bağrındaki kaynaktan.  Susamışlık güzeldir, insanlığımızı hatırlatır.

Maviş iki kitap okumuş iki kıtanın buluştuğu güzel şehirde.  Yağmurlu kentte yaşayan arkadaşını düşünmüş sonra.  İki kitabın üstüne iki küçük not düşüp yollamış bana Ankara’ya.  Postacının fatura ve broşür değil de haber ve umut getirdiği günlere taşıdı beni bir çırpıda.

Maviş’in elyazısı değişmemiş, minimalist mütevazı tarzı da.  Değişmeyen değerlerin mucizesine inanmaya ihtiyacım var benim şu aralarda.  Elyazısına ve iki cümleye sığdırdıklarına bakıyorum.  İyi geliyor.

Beni Brüksel’e taşıyan uçakta orta derecedeki türbülansın koynunda saatlerce sarsılırken o kitaplardan birini okuyorum.  Satırlar oluk oluk çağrışımlarla geliyorlar. Hikaye edilen eylemler yüzler, anlar ve kokular taşıyorlar bana harıl harıl.

Uçak titredikçe titriyor, sanırsınız heybetli metalik bir canavar değil de zavallı kuru bir yaprak. Ben içinde nereden baksanız ölümlü biçare bir insancık.  Oysaki tuzum kuru bugün, panikler benden uzak.  Hafif deli bir keyif var içimde.  Kolyeme gidiyor elim. Kendi kendime gülümsüyorum; biraz edebiyat, biraz dostluk karışık.

Aklımdasın.

Ankara-Brüksel, Ekim 2013

Randevu

Çocuk gibiyim hala.  Sabah gözümü açtığımda ilk düşündüğüm: “bugün hangi gün ve neler bekliyor beni?”  Zihnimden geçen aktiviteler dizisinin içeriğine göre de tepkisini veriyor hemen ruhum.  Bir hayal, bir umut ışığı yakaladığımda ona tutunup ayağa dikilmem an meselesi.

Bu sabah 7:15 alarmını susturmak için elim telefona uzandığında henüz uykunun bağrından kopamamıştım.  Parmaklarım telefonun tuşuna dokunurken gözlerimi araladım.  Ekranda yazılı tarihi tanıdım.  “Bugün o gündür” coşkusuyla bir çırpıda kalkıp hazırlandım.

Kahvaltıdan sonra kendimi ayna karşısında ağır ağır ve özenle makyaj yaparken yakaladığımda sinsice gülümsedim.  Saklayacak değilim, beni güzel görsün istedim.  Gözüme kalem çektim sabahın kör karanlığında, belli belirsiz bir ruj döşendim inceden.

Ona bildik gelecek bir parfüm sürdüm.  Küçük sade küpelerimi taktım.  Hafif ve kullanışlı çantamı kuşandım.   Gün içinde değişecek hava koşullarını hesaba katıp çizmelerimi çektim, şemsiyemi yanıma aldım.

9:13 trenini yakalamak için yola çıktığımda “bu kaçıncı sefer acaba?” diye geçirdim içimden.  1995 yılından bu yana akan zamana kaydı düşüncelerim.  İnsanlar ve sahneler geçti gözümün önünden,  mevsimlerin kokuları sinmişti üstlerine.

Bazı anların fotoğrafları capcanlı saklanmış zihnimde.  Kimi cümleler söylendikleri anın büyüsüyle öylece korumuşlar.  Yankılanıp duruyorlar dehlizlerimde.  İnsanlar gelmiş, insanlar geçmiş.  Şehir direngen, aynı yerinde.

paristabela

Söylemiştim, Paris aşktır benim için.  Emek emek keşfettiğim, sokaklarını adım adım taradığım, yağmurunda sırılsıklam ıslandığım şehirdir aynı zamanda.  Bu tarz deli düşkünlük ilgi çeker, “rivayete göre haritasız geziyormuşsun, sokaklarında kayarak ilerliyormuşsun” diye takılır dostlar.

Bazen de “bir sefer de birlikte gidelim, bize rehberlik et” diye ricada bulunurlar.  Ben kolay reddedemem ama eşim hemen atılır ve uyarır: “Bunu istediğinizden emin misiniz gerçekten? Sakın iyice düşünmeden karar vermeyin, kendinizi riske atmayın”.  İnsanlar şaka sanar ve kulak ardı ederler dediklerini.  Oysa bu sözlerde büyük gerçek payı vardır.

Kendimi (ve bazen yanımdakileri) unutup şehrin sokaklarında akmaya  başladığımda yüreğim çarpar, tempom artar, kanatlanırım.  Mola vermek aklıma gelmez çoğu zaman, yorulmam ki dinleneyim.  Tanıtayım, göstereyim, paylaşayım derken yanımdakileri yorgunluktan perişan edebilirim.

İstanbul’dan gelen arkadaşım Aslı Paris’te tüm gün oradan oraya sürüklendikten sonra bitap düşüp haritasına bir sonraki sefer için notlar düşmüş, tesadüfen gördüm.  İki anahtar noktayı uzun bir çizgiyle birleştirmiş ve üstüne şöyle yazmış: “çook uzak, sakın bir daha yürüme!”

Kibar Yunanlı dostum Anna ise dönüş yoluna kadar sesini çıkartmamıştı hatırlıyorum.  Ancak Brüksel trenine bindiğimizde önce enerjime övgüler yağdırmış, sonra da bir dahaki sefere daha donanımlı geleceğini açıklamıştı.  Nitekim geldi de.

Pazar araştırması yapmış önce ve kendine  Sharon Stone’un (!) önerdiği  rahat ve dayanıklı yürüyüş ayakkabılarından almış.  Sefere çıkar gibi de hazırlanmış üstüne, düzenli egzersizlerle. “Bu sefer iddialıyım” diyordu bakışları…

Bir dönem hem iş hem keyif için sık sık birlikte Paris’e gittiğimiz pratik çözümler ustası Elke’ye gelince, o yaratıcılığını konuşturmuştu hemen.  Hem girdiğimiz şık ortamlarda mahcup düşmemek, hem de sokaklardaki dinamik tempomuzu yitirmemek adına yedek ayakkabı bulunduruyordu yanında.  Büyükçe bir çanta taşıması gerekiyordu haliyle ama kazanılan avantaja kıyasla önemsiz bir bedeldi bu onun için.

Yeğenim Hazal’la sıcak bir temmuz gününde düşmüştük Paris yollarına.  O rahat terliklerini giymişti sıcak havadan da istifade.  Brüksel güney garının kapısından içeri girecektik ki parmak arasından geçen bandı kopuverdi terliklerden birinin. Dehşet içinde  bir ayağına bir bana bakıyordu.  Trenin kalkmasına on, bilemediniz on beş dakika vardı.

Yandaki pazar yerine kaydı bakışlarımız. Ben önden, o sekerek arkadan seğirttik tezgahlardan yana.  Modeline, kalitesine hiç takılmadan bir çift terlik kaptık pazardan. Geçirdi bizim kız onları hemen ayağına.

Hazal on altı yaşında sanat ve modanın başkentine ilk ziyaretini böyle hayal etmemişti muhtemelen.  Allah var, bu talihsiz gelişme canını sıktıysa da hiç belli etmedi.  Ben de bu vesileyle gördüm ki “kendini taşımasını bilmek” başlı başına göz kamaştırıcı bir maharet.

Bizimki ayağındaki şaşkın plastik terliklere rağmen Grace Kelly misali bir asaletle süzüldü şehrin sokaklarında.  Tek şikayet dökülmedi dudaklarından, hiç sızlanmadı.  Daha rahat bir ayakkabı alma önerimi de duymamazlıktan geldi.

Prenses lakaplı genç arkadaşımla Paris’e ışınlandığımızda onun yüreği yüklü, kafası pek karışıktı.  Boşanma sürecindeydi, cevapsız sorularla boğuşuyordu. Kaç kilometre yürüdük, kaç köprü aştık, kaç saat söyleştik gerçekten hatırlamıyorum.

O anlattı, şehirle ben dinledik.  Parklar, heykeller, meydanlar dikkat kesildiler.  Yollar önümüze serildi, geceler uzadı, zamanı yavaşlattı Paris susamışlığını sezince arkadaşımın.  İnanıyorum ki o yanık söylemin bazı sözcükleri takılı kaldı  bir yerlerde; bir sokak tabelasında ya da kim bilir hangi kaldırımın taşlarında.  En çok da Louvre’un arka bahçesinde yükselen bir ağacın kuytusunda.

louvre

Chiara benimle Paris’e gelmek istediğini söylediğinde biraz ürktüm,  ne yalan söyleyeyim.  Sanırım beş aylık hamileydi Sicilyalı arkadaşım o sırada; o haldeyken ne kadar yürüyebilir, ne kadar ayakta kalabilir emin değildim.  Bir de tabii Paris’e gezmeye götürüp gezmekten bitap düşürdüğüm onca insanı düşününce onun doğmamış bebeğinin sorumluluğunu da kendi omuzlarımda hissettim.

Chiara beklediğimden dinç ve formda çıktı.  Koşturmadık ama keyifle gezindik şehrin sokaklarında.  Bol bol sohbet ettik, Brüksel’de elimizden kaçan zamanı yakalayıp tadına vardık.  Hamile bir kadına eşlik etmenin avantajlarını da keşfettim bu yolla.

Lokantalar bizi en güzel masalarına buyur ettiler, mönüde olmayan yemekler hazırlayıp getirdiler.  Mağazalarda biraz oyalandık mı hemen içecek ikram ettiler.  Kuyruklarda öncelik verdiler.

Bu kadar ilgi ve özenin etkisiyle epey gevşemiş olmalıyım ki tedbiri elden bırakmışım.  Pazar günü geç bir öğlen yemeği için gittiğimiz İspanyol lokantasında laf lafı açarken saat mevhumunu yitirmişiz.  Doğmamış bebeğin yaşam çizelgesine dalıp gitmişiz.

Aklımız başımıza geldiğinde bir taksi çağırttık aceleyle. Gara doğru yola çıktığımızda hala umudum vardı aslında.  Ne var ki binanın girişiyle platform arasındaki mesafe uzadıkça uzadı.  Ben bir taraftan iki yanımda iki tekerlekli valizi sürüklüyor, diğer yandan da Chiara’ya “lütfen koşma, kaçırırsak kaçıralım, önemli değil” diye sesleniyordum.

Platforma geldiğimizde tren henüz hareket etmemişti ama kapılar kapandığından almadılar bizi.  Görevliye dönüp: “hadi ben neyse de, şu hamile kadına hiç mi acımıyorsunuz?” diye sitem ettim hemen.  Omuzlarını silkip gişeyi işaret etti parmağıyla. “Yirmi dakika sonra ikinci bir tren daha var, acele edin isterseniz” dedi soğukkanlılıkla.  Her forsun bir sınırı olduğunu oracıkta yeniden öğreniverdim.

Paris hikayeleri anlatmakla, sokakları da arşınlamakla bitmez.

Bugün de bu şehirde kaç saat yürüdüm bilmiyorum.  Châtelet tiyatrosuna komşu kafelerden birinin terasında akşamın inişini izlerken ara ara da saate gidiyor gözüm.  Yetişkin yanım dönüş trenine yetişmek için metroya binme zamanı geldiğini hatırlatıyor, çocuk yüzümün dudakları aşağı doğru kıvrılmış, kıpırdamıyor.

Sıcaklık yirmi derece,  hava durgun mu durgun, yaprak kımıldamıyor.  Nehir bayramlıklarını kuşanmış, şehir cıvıl cıvıl, ışıklar dostane.  İnsanın sarılıp içine sokası geliyor.

parisaksami

Gitme zamanı biliyorum.  Kasım sonu döneceğim ama. Kırk beş yaşımı burada kutlamaya karar verdim.

Yürümeye soluğu, aşık olmaya cesareti olan herkesi bekliyorum.

 

Paris, Ekim 2013

 

Not: Paris’i ondan uzaktayken de en az benim kadar yüreğinde yaşatan arkadaşım, sen Akdeniz’e ve nar bahçesine benden selam söyle.  Bu şehri yeniden seninle paylaşacağım güne kadarki her ziyaretimde aklımda olacaksın.

Narda İncir

image

Cumartesi:

Zodyak tatil beldesine doğru yaklaşırken saç tellerim arasında gezinen ılık rüzgar “göğe bak!” diye fısıldadı kulağıma. Başımı kaldırdım yıldızların şölenine şahit olmak için. Gökyüzünde biri büyük biri küçük iki ayın parladığı değişik bir dünyadan bahseden bir kitap okuyordum o sıralarda, isteristemez o geldi aklıma.
“Samanyolunu gördünüz mü?” diye sordu yakınımdaki ses, parmağıyla da yerini işaret ediyordu. “Günlük hayatımda samanyolu kelimesini işitmeyeli ne kadar uzun zaman olmuş” diye geçirdim içimden. Kulaklarım yabancılamış, aklım yadırgamıştı yakın dönem arşivinde bulamadıkları bu sözcüğü.
Yakın dönem arşivi tıka basa doluydu aslında: Heyet, rapor, bilgisayar, çıktı, kopya, saat alarmı, toplantı, telefon, elektronik posta, fatura, organizasyon, rezervasyon, son teslim tarihi, sosyal medya, plan, program, güncelleme, son dakika haberi, yorum, yargı ve daha neler neler. Kan testi, tahlil, böbrek taşı, tedavi, olasılık, sabır, zaman. Her derdin ilacı zaman.
Tatilin resmi başlangıcı ilan ettiğim o an Bozburun arkamızda küçülmeye devam ediyordu zodyak otele doğru yol aldıkça. Dünyanın kalan kısmı da öylece küçülsün ve ardımda kalsın istedim o sıcacık Ağustos akşamında. Samanyolu belirgin ve alımlıydı. Büyülenmişçesine baktım ona, gözkamaştırıcı varlığını selamladım saygıyla.
Gökte iki ay görmüşçesine heyecanlanmıştı işte yorgun şehirli yüreğim. Şahlandı olanca keyfiyle. Attı da attı. Aşkolsun durdurabilene.
Pazar:
Beyaz badanalı yüksek tavanlı aydınlık odada ruhumun ve bedenimin anlaştığı bir saatte güneşe uyandım. Karşı duvarı kuşatmış servi boylu pencerelerle çift kanatlı cam kapıdan ve yatağın solunda kalan geniş camdan içeri yayılmıştı günün aydınlığı. Gözüm cam kapının üstünde asılı nar figürüne takıldı.
Nar isminin odanın ölçülü lüksüne ve yalın zenginliğine çok yakıştığını düşündüm. Bu ferah mekanın bembeyaz tül perdeleri, sade bir dantelle süslenmiş ak pak yatak takımları, yine beyaz tülden cibinliği biraz eskiyi biraz da özleneni yakına getirdi. “Cibinlik” kelimesini “samanyolu”nun hemen yanıbaşına yerleştirirdim zihnimde.
Kapıyı açıp terasa çıktığımda deniz vurdu gözüme. Islak çim kokusu sarmıştı ortalığı. “Günaydın!” dedi neşeyle terasa gölge yapan incir ağacı. Çim alanın ötesindeki ahşap güneşlenme platformunu aracılığıyla denizle kavuşuyordu misafirler. Tekne şenliği vardı mavilikte, bayram ve cümbüş sözcükleri yanıp söndüler beynimde.
Gün yaşanılmayı bekliyordu. Deniz davetkardı. Kıramadım ikisini de.
Pazartesi:
Gün boyu deniz tuzunda gezmiş derim kaybettiği gizli kimyasına kavuşmanın sarhoş mutluluğunda sessizce gülümsüyor. Az önce battı güneş. Rüzgar dindi, deniz kaynaşmaktan vazgeçti. Hesabı varsa kesilecek ya da alınması gereken ateşi, hepsi yarına kaldı.
Kendime verdiğim sözü tuttum. Belçika numaralı telefonlarımı kapattım, tablet bilgisayarla birlikte kasaya kilitledim zayıf bir anımda kolay ulaşıp açmayayım diye. Elektronik posta okumuyorum, kısa ya da uzun mesaj yollamıyorum, kararlıyım; ekranlardan uzak duracağım.
Televizyona dokunmadım. Hatta gazeteleri de protesto ediyorum tatil boyunca. Dünya pekala iki hafta bensiz kalabilir. Görünen o ki ben de onu özleyecek gibi değilim.
İncir ağacının süslediği terasın sağ yanına yerleştirilmiş salıncakta oturuyorum. Önümdeki çim alanın bitimindeki ahşap platforma yerleştirilmiş şezlonglar toplanıyor, günden kalma yorgun şemsiyeler kapatılıyor, alanı yıkayıp parlatıyorlar otelin görevlileri. Deniz sessizce göz kırpıyor onlara, eski dostların tanışıklığının sıcaklığı var bakışmalarında.
Yaklaşan gecenin umutlu beklentisi damgasını vuruyor personelin beden diline. Aceleci ya da baştansavma değil hazırlıkları. Konsantrasyon ve özenle çalışıyorlar. Az ötede platformun daha genişlediği kısımda beyaz örtülü masalar dizilmeye başlanmış denizin kenarına. Üstlerindeki gaz lambaları saygılı olgun bir sabırla parlayacakları anı bekliyorlar.
Teras keyfi katmerleniyor her geçen dakika. Ayak parmaklarımdan aldığım güçle hafifçe hareketlendiriyorum salıncağımı. Her ileri gidişim denizi kucaklayış, her geri gelişim biraz mesafe alıp bu büyülü evrene uzaktan ve kapsayıcı bir bakış.
Otel çalışanı Zafer Bey elinde çakmağı ve inanılmaz dakikliğiyle gelip büyük cam fanusların içinde terası süsleyen mumları yakıyor o ara. Geldiği tüy gibi sessizlik içinde uzaklaşıyor hemen ardından. Hani az biraz dalgın olsanız mumlar kendiliğinden alevlendi sanacaksınız.
Karanlık inerken beyaz örtülü masalarının etrafındaki alan canlanmaya başlıyor. Müziğin sesi bir çentik açılıyor. Cazın yaz akşamlarına ne kadar yakıştığını düşünüyorum Norah Jones’u dinlerken. İpek gibi bir dokunuş ve duygu yüklü bir sadeliğin içinizi titreten çağrısı bütünleyiveriyor anı.
Gaz lambaları birer ikişer hayat buluyorlar. Havada melisa kokusu var.
Salı:
Akşamüstü beş gibi terasın sol köşesinde muz ağacının dallarını kendime siper edip içinde iki ay olan romanımı okumaya devam ediyorum şezlongta. Japon yazar Haruki Murakami’nin nicedir keşfetmek istediğim bir yapıtı bu kitap. Ancak dokuz yüz sayfalık bir söylem olduğundan fazla alımlı kadınların kaderini paylaşıyor eser; ona yaklaşmak yürek gerektiriyor.
Benim cesaretimse hep vardı ama sorunum zamandı. İçine dalıp gitmek istediğim bir kitabı “her gece uyumadan önce on beş dakika” çerçevesine sokmak kıyım gibi geldi bana. Gelmeden birkaç gün önce dayanamayıp başladım okumaya, tatilde derinlemesine devam etmek umuduyla.
Şimdilerde hergün düzenli olarak Murakami ile saatler geçirebilme lüksünü yaşayabildiğim için mutluyum haliyle. Aynı anda birkaç işi paralel götürmeye programlı mühendis beynime laf dinletmek zor tabii ama kararlıyım. İnatla ve sık sık hatırlatacağım ona bir seferde tek aktiviteye odaklanma zevkini. Aşık olduğunuz an gibi, gözünüz başkasını görmeden, aklınız başka yöne kaymadan.
Ben öylece kitabımı kavramış okurken muhtemelen benzer bir kuytu köşe arayışıyla aynı terasa sığınan kedi üst merdivene uzandı. Günün başka hiçbir saatinde otelin başka hiçbir noktasında görmediğim bu yaratık nasılsa hergün bu saatlerde lamba cini gibi ortaya çıkıyor terasımda. Üstelik oldukça da benimsedi beni, koca bir kışı aynı şömine karşısında geçirmişiz gibi yakın davranıyor. Hani utanmasa “iki satır Murakami de bana okusana Denizcim, ninni gibi gelir şimdi kulağıma” diyecek esneyerek.
Bir de kertenkelemiz var terasta ikamet eden; o biraz mağrur. Varlığımızdan haberdar, onu gördüğümüzü de seziyor ama yüz göz olamaya hiç niyeti yok. Kendi haline bırakılmak istiyor, bizim neyle meşgul olduğumuz da onun umrunda değil.
Çok yolcu geçmiş tabii bu odadan, kertenkeleninse kısa ömürlü ilişkilere karnı tok. “Al birini, vur ötekine” diye bakıyor belki bize. Kararlı ve yavaş adımlarla ilerliyor. Biraz bilgelik biraz da hüzün var yürüyüşünde. Başınabuyruk halini seviyorum, yalnızlığını onurla taşıyor.
Murakami anlatıyor, kedi ve ben dinliyoruz. Muz ağacının yaprakları hafif hafif sallanıyor rüzgarda. Denize balıklama atlayan birinin suyu yaran bedeninin sesini işitiyoruz arka planda. Hem duyuyoruz hem duymuyoruz.
Çarşamba:
Sabah onbir gibi nihayet barıştık denizle. Akıntısına karşı yüzmeme izin verdi. Göğsümü sert darbelerle paralamaktan ve bana avuç avuç tuzlu su yutturmaktan vazgeçti. Mutlak hakimiyetini tanıdığımı sezdi. Savaşmak değil bütünleşmekti isteğim. Tanıdı beni sonunda eski dostum ve sarıldı bana.
Bir saat kadar yüzdüm. Bazen gözlerimi yumdum anlatırken, derin nefes alıp verdim. Kaslarım çalıştıkça uyandı sezgilerim. Söyleşmeye başladık.
Önce çok gerilere gittik. Yüzmeyi ilk öğrendiğim günlerden bahsettik. Sarı örgü bir bikinim vardı, onu bile hatırlıyor, en ince detayına kadar tarif ediverdi. Saldan balıklama atlama denemelerimi, dokunulmamış sabah denizine girerken kalp atışlarımı, güneş batışında bile iştahı kesilmemiş kulaçlarımı anımsıyor, hiç bir detayı unutmamış.
O günlerden şimdiye kadar arşınladık geçmişi birlikte. O az konuştu, çok dinledi. Ara ara iç çekti derinden. Bazen benim için endişelendiğini düşündüm daha karanlık bakarken gözleri.
Belki bir yudum ruh ve bir tutam cesaret aşılamak istediğinden bana; üstündeki teknelere, yelkenlere, kayıklara, kanolara anlamlar yükledi. Notalar misali dile geldiler onlar da. O yüreklendirici müziğin temposunda ilerledim.
Yürümüyorum ben artık. Yüzüyorum.
Perşembe:
Bu öğleden sonra büyük heyecan yaşadık! Kedi, kertenkele, Murakami ve ben yine terastaydık. Sıcak bastırdıkça ağırlığını hissettiriyordu. Hepimizi şaşkın bir uyuşukluk sarmıştı. Deniz kıyısından gelen seslerin soluklaşmasından diğer misafirlerin de ya gölgelere ya da klimalı köşelere çekildiklerini hissediyordum.
Murakami’nin ana kadın figürü genç ve alımlı Aomame Lider isimli güçlü ve karanlık karakterle başbaşa kalmıştı nihayet. Narin Aomame Lider’i yoketmek misyonuyla gönderildiği o mekandan sağ çıkabilecek mi acaba? Lider’in korumaları şüpheyle dikilmiş kulaklarıyla bekliyorlardı kapıda. Her an müdahale etmeye hazırdılar.
“Çat!” sesiyle hopladım yerimden, derinliklerine daldığım kitap da kayıverdi ellerimden. Kedi bir miyav çekti başını kaldırıp yattığı yerden. Doğrulup baktığımda üstündeki muzların ağırlığını taşıyamayan bir dalın kopup meyveleriyle birlikte çimlere uzandığını gördüm.
Sizi bilmem ama ilk kez şahit oluyorum doğanın böyle masum ve mahrem bir anına.
O akşamüstü otuz saniye kadar gecikti Zafer Bey. Önce gelip kırılmış dalı ve muzları kaldırdı bahçeden. Sonra mumları yaktı.
Kadeh tokuşturuluyordu yakındaki bir masada, “biz de yemeğe geçelim artık, acıktım” diye seslendim eşime.
Odaya döndüğümüzde mumlar hala yanıyordu.
Cuma:
Öğle saatleri. Denizden yeni çıktım, güneşte ısınıyorum. Şezlonglarına yayılmış misafirleri gözetliyorum. Ne çok telefon ekranına doğru eğilmiş kafa var. Bükük boyunlu bedenler aceleci parmak darbeleriyle mesajlar döşüyorlar sanal evrenin tahtasına.
Eşim kucağındaki tablet bilgisayarda bir oyun oynuyor. İşaret parmağı insanüstü bir enerjiyle çalışırken gözleri de kısılmış, kaşları hafif çatık, dudak kenarları gergin. Biriki cep telefonu çalıyor arka planda.
Günlük hayat sorumlulukları insanları sığındıkları kuytularda da gelip buluyor. İstanbul’daki temizlikçi kadına direktif verenleri duyuyorum, gelecek haftanın toplantı organizasyonuyla ilgilenenleri, boşu dolduran doluyu boşaltanların inişli çıkışlı seslerini. “Bip”, şimdi de birilerine mesaj geldi.
“Teknoloji tutsaklığı” ve “ulaşılabilir olmak” kavramları üstüne düşünce çeşitlemelerine dalmışken çim alandaki çam ağacının gölgesindeki salıncakta Murakami kalınlığındaki kitabına dalıp gitmiş anneanneye takılıyor gözüm.
Almanya’da yaşayan kızı ve torunuyla tatile gelmiş bu İstanbul Hanımefendi’sini gözlemliyorum kaç gündür. Kısa boylu, beyaz kıvırcık saçlı, kendine özen gösteren bir şahsiyet bu, karizma sahibi bir kişilik. Sakin ve bağımsız bir portre çiziyor her haliyle.
Çocukluktan gençkızlığa geçiş dönemindeki torunu Zoe’nin Türkçe hatalarını anlayış ve özenle düzeltiyor. Bazen de onunla kusursuz bir İngilizce’yle sohbet ediyor, şakalarına içtenlikle gülüyor. Çimlere yayılıp gölgede tavla oynuyorlar öğlenden sonraları.
Bazen kızıyla karşılıklı derin bir sohbete daldığını görüyorum, iki yakın dost gibiler. Kimi zaman da o köşesine çekiliyor, Zoe ve annesini kendi paylaşımlarında bırakarak. Onun yaşının yükünü pankartlara yazıp dünyaya ilan etmeyen olgunluğuna bayılıyorum. Sofradaki asaleti dikkat çekiyor, denizle barışık yüzüşünü seyretmek niyeyse huzur veriyor bana.
Şimdi okuduğu kitabının derinliklerine dalıp gitmiş bu hanımefendinin geçmişini merak ediyorum. Onun gençkızlığının yazlarını düşlüyorum. Adada bir evleri varmış duydum. İçinden samanyolu ve cibinlik kelimeleri geçen yasemin kokulu zamanları tatmış olmalı. O uzak yaz akşamlarının görgülü telaşı canlanıyor hayalimde, fonda “sevdim bir genç kadını” çalıyor.
Çamın gölgesindeki salıncak belli belirsiz sallanıyor.
Sayfayı çeviren parmaklarımızın hışırtısında dokunuyor ruhlarımız birbirine.
Cumartesi:
Bu sabah yine Nar’da uyandım. Ayağımda nazar boncuklarıyla süslü Bodrum sandaletletimle kahvaltının sunulduğu asma altına doğru yürürken ıslak çimler gıdıkladı parmak uçlarımı. Eski ve yorgun kayığıyla kıyıya yanaşık geçen yaşlı amca “kekik var, adaçayı var!” diye çığırıyordu.
Karasından bir taze incir yedim afiyetle aç karnına.
“Kabuğunu çıkarmadın bile!” dedi eşim.
“Elbette” der gibi baktım yüzüne manidar.
Ender yakalanan güzelliklerin son demine kadar tadılmasından yanayım.
Bozburun, Ağustos 2013

20130907-142852.jpg

Derin ile Vincent – Dostane rastlantılar üzerine beynelmilel bir masal

vincentderin

Bir varmış, bir yokmuş… Bundan otuz beş sene kadar önce Almanya’nın mütevazı bir şehrinde anne babası ve kız kardeşiyle aynı evde yaşayan genç ve güzel bir kadın varmış. Biz ona alev alev enerjisinden, yaşama azim ve iştahla sarılışından aldığımız esinle Kırmızı diyelim isterseniz.

Kırmızı gönlünü komşu evde yaşayan yakışıklı bir Polonyalı’ya kaptırmış henüz on sekiz yaşında. Ailesi önce onaylamamış, Alman bir damat düşlemişler onlar hayallerinde. Göçmen aileyi kızlarına yakıştıramamışlar. Karşı çıkmışlar uzun zaman.

Kırmızı aklına koyduğunu yapan cinstenmiş. Hele yüreği öyle kıvılcım kıvılcım açarken gözü sevdiğinden başkasını görmemiş. İç sesini dinlemeyi çok erken öğrenenlerdenmiş, adet, töre, kural -ne varsa- çiğnemiş. Polonyalı yakışıklıyla bir hayat inşa etmişler elele. Kimseden yardım, destek almadan.

Çok sevmişler birbirlerini. Kendi düzenlerini, dengelerini o devrin alışılmış çerçevesinden çok dışarıda ama yüreklerine en yakın şekilde kurmuşlar. Biri kız biri erkek iki çocukları olmuş çok geçmeden.

Yaşam yolculukları onları Almanya’dan Belçika’ya taşımış. Bitirim Kırmızı tıkır tıkır işleyen üretken beyni, engel tanımaz azmi ve çelik çalışma disiplini sayesinde sekreter konumunda girdiği uluslararası organizasyonda yükseldikçe yükselmiş. Yakışıklı Polonyalı eşiyse daha arka planda kalmayı seçmiş ve bunu hiç bir zaman gurur meselesi yapmamış. Eşini tüm gücüyle desteklemiş.

Kız çocuğu (Heves diyelim biz ona) moda eğitimi almış, daha genç erkek evladı (Yangın) görsel sanatlar evrenine hızlı bir giriş yapmış. Kırmızı ve eşi çocuklarını yaşam seçimlerinde hür bırakmışlar, istekli ve yetkin rehberler olmuşlar çocuklarına ama kendi doğrularını empoze etmekten hep kaçınmışlar.

* * * *

Eflatun dünyanın en güzel şehirlerinden birine doğan şanslı çocuklardanmış. İstanbul’u tadarak, soluyarak büyümüş. Babası o devirde muhtemelen parmakla gösterilen bilge şahsiyetlerdenmiş. Annesi zarif ve aydınlık yüzlü bir hanımefendiymiş. Bir de kız kardeşi varmış, zeki mi zeki.

Eflatun Türkiye’nin en güzide üniversitelerinden birinden mezun olmuş. Önce acar mühendis, sonra başarılı genç yönetici olarak parlamış iş dünyasında. O da gönlünün seçtiğiyle erken yaşta evlenmiş.

Kariyer yaparken yuvasını da çekip çevirmeyi beceren her cepheye hakim kadınlardanmış. Çerçeve çizilmiş, dengeler yerine oturmuş. Bir kız çocukları olmuş genç çiftin çok geçmeden: Özgün diyelim biz ona.

Eflatun disiplinli, duyarlı, dolu dolu bir insanmış. İşi bilgisayarlarla olsa da sanatla olan gönülbağını hiç koparmamış. Ressam arkadaşları olmuş, sergileri takip etmiş, sevdiği müzisyenlerin konserleri kaçırmamış. Tiyatroların müdavimi, yeni çıkan kitapların yakın takipçisiymiş.

Çok konuşmasa, aşırı ilgi çekmeyi sevmese de ağzını açtığında bakışları üstüne toplarmış. Kendine bakar, zevkli giyinir, kibar ve ölçülü tavırlarıyla girdiği ortamlarda saygı ve sempatiyle karşılanırmış.

Yıllar akmış, hayat sürprizlerini vurmuş kıyıya. Evlilik son bulmuş ve Eflatun olumlu değerlendirdiği bir iş teklifinin sonucunda orta okul çağındaki kızıyla beraber Brüksel’e göçmüş bir gün. Özgün o genç yaşına rağmen kaya gibi sağlam duran, doğrularını seçen ve kendi yağında kavrulmayı maharetle beceren hayran olunası bir çocukmuş.

Eflatun Kırmızı’nın çalıştığı uluslararası organizasyonda göreve başlamış. Yaklaşık iki bin çalışanı olan bu kurumda ayrı bölümlere konuçlanmış aynı yaş grubundaki bu iki şahane kadın. Yıllarca hep aynı binaya gidip gelmelerine rağmen yolları hiç kesişmemiş. Birbirlerinin varlığından habersiz yaşamışlar aynı şehirde onca zaman.

* * * *

Mavi Kırmızı’yı üstüne birlikte çalıştıkları bir proje sırasında tanıma fırsatı bulmuş. Ondan on yaş kadar büyük bu dinamik şahsiyetin bitmek bilmez enerjisinden, bağımsız ruhundan, inatçı iyimserliğinden esinlenmiş. Onun hep değerlerinden, doğrularından yana duran ve kendi bildiğini okuyan yanına hayran olmuş. Bu aydınlık ve gözüpek kadını rehber almış.

Zamanla aynı bölümde çalışmaya başlamışlar. Kırmızı Mavi’nin ekibinin en yetkin üyesi, incisi, gizli silahı olmuş. Mavi artık hem iş hem dost ortamını paylaştığı Kırmızı’da her geçen gün başka güzellikler bulmuş. Ondan güç almış, ona akıl danışmış. Zor zamanlarında koşup onun limanına sığınmış.

Zamanla Kırmızı’nın diğer aile bireyleriyle de tanışma fırsatı bulmuş Mavi; dünya tatlısı insancıl eşini, başınabuyruk yakışıklı oğlunu ve yere bakan yürek yakan kızını ayrı ayrı sevmiş. Kırmızı’yla yaptıkları bir iş gezisi sırasında denk getirip Paris’te buluştukları Heves’i o dönem üniversite sonrası büyük kararlar eşiğinde gelecek üstüne kafa yorarken yakalamış.

* * * *

Eflatun ile Mavi zaten yakın arkadaşlarmış o yıllarda. Mavi Özgün’ü de ayrı severmiş, onun hayattan ne istediğini bilen karakterine, gereksiz yere trajedi yaratmayan tarzına bayılırmış. Onun geçen zamanla serpilişini izler, ileride neler yapacak acaba diye merak edermiş.

Eflatun ve Özgün’ün anne-kız ilişkisi de özenilecek nitelikteymiş. Dürüst, açık, saygılı bir çerçeve içinde iki yakın dost misali şakırlar, nadiren de sakin sakin tartışırlarmış. Dakika başı birbirlerini sarılıp öpen cinsten değillermiş ama sevgilerini hep gözbebeklerinde taşırlarmış.

Özgün yüksek öğrenim için Londra’ya gittiğinde gönlünü bir Kanadalı gence kaptırmış. Eflatun ile Mavi İngiltere çıkartmaları sırasında tanıştıkları bu şahsiyetin adını zaten peşinen kenara yazmışlar. Zamana bırakılmış akış, gençler düşünmüş ve karara varmışlar.

Özgün Kanada’ya taşınıvermiş. Kısa zaman sonra da büyülü bir yaz akşamında ikinci köprünün Anadolu ayağında Boğaz’a karşı evet demiş genç çift birbirlerine alkışlar arasında. Mutluluklarının samimi ışıltısı davetlileri de duygulandırmış, birkaç damla yaş dökenler olmuş aralarında. Başta da Mavi.

* * * *

İstanbul bu gelişmelere sahne olurken Münih’te Heves ve Afrika kökenli erkek arkadaşının ilişkileri de ciddileşmeye başlamış. İş ve yaşanılacak şehir seçimlerini ortaklaşa almalarından anlaşılacağı üzere gelecek planları da detaylanmaya başlamış. Çok geçmeden müjdeli haberi almış Kırmızı: Yakında anneanne olacakmış!

Mavi Kırmızı ve Eflatun’un birbirini tanısalar anlaşacaklarına gönülden inanıyormuş. Onların ayrı renklerde karakterler taşısalar da ortak değerleri ve prensipleri paylaştıklarını düşünürmüş hep. Günün birinde denk gelmiş, ilk üçlü buluşma gerçekleşmiş. Kırmızı ve Eflatun’un hemencecik kanları kaynamış birbirine.

“Bu buluşmaların ardı gelir artık” hesabı yapılırken hayat sert rüzgarlarından birini estirmiş. Eflatun anne babasına destek olmak için beklenenden çok daha erken bir anda hem iş yaşamına hem de Brüksel’e veda edip İstanbul’a dönmüş. Mavi burulmuş, bir yandan hayran olmuş Eflatun’daki cesarete, diğer yandan onun yükünün ağırlığını omuzlarında hissetmiş.

* * * *

Özgün’ün bebek beklediği haberi herkese moral olmuş o dönemde. Kanada’dan Belçika’ya, oradan Türkiye’ye uzanan hattaki dostların yüreği aydınlanmış. Kırmızı Mavi’den almış müjdeyi, Eflatun ile hemen hemen aynı dönemde torun sahibi olacaklarını hesaplayıp sevinmiş içtenlikle.

Cüce Şubat kapıya dayandığında Heves’in oğlu Vincent dünyaya gelmiş. Çekirdek aile Almanya’da toplanmış, melezlere has şeytan tüyünü taşıyan Vincent’ın gönülleri fethetmesi fazla zaman almamış. Cevval anneanne ve büyükbaba o muazzam coşkuyla daha bir gençleşmişler sanki.

Kazma kürek yaktıran Mart ayında Mavi annesini kaybetmiş aniden. Çok kısa bir zaman sonra da Eflatun’un babası gözlerini yummuş hayata. Sonraki aylarda Mavi’ye huzur haram, hüzün günlük aş olmuş. Bakmış Brüksel’de nefes alamıyor, Ankara’ya annesinin evine geri gitmiş hadiseden bir ay kadar sonra.

Tuhaf zamanlarmış. Gidenin evinde gidensiz kalan yakınları birbirlerine tutunup ayakta durmaya çalışırlarmış titrek titrek. Bazen en beklenmedik anda gözleri dolar, kimi zaman da unutulmaz bir hatıranın ışığında gülümserlermiş. Güç buldukları anlarda zırhlarını kuşanır, dünyanın o en zor işlerinden birine koyulurlarmış.

Birinin ömür boyu emek emek yarattığı, biriktirdiği, topladığı, itinayla sakladığı dolaplar, çekmeceler, raflar dolusu özel eşyayı nasıl elden geçirebilir ki kişi kendi parçalanmadan? Bu sorumluluğun altında ezilip unufak olmadan? İnsanı içten içten kemiren, enerjisini anında tüketen yaman bir sorumlulukmuş bu. Mavi birbaşına olsa asla yapamazmış. Teyzesine dayanmış.

Azar azar, ucundan kenarından başlamışlar. Evin çekmeceleri dipsiz kuyular gibiymiş, tarihin hazineleri saklıymış herbirinde. Hemen her obje bir hikaye anlatmış, bir anıyı, bir dönemi, bazen yitirilen başka bir akrabayı, dostu çağrıştırmış. İçi kanıyormuş Mavi’nin, bazen soluk alamıyormuş.

Mavi’nin annesi Hediye Hanım elişine meraklıymış. Hediye vermeyi, sevindirmeyi de seven insanmış. Ne zaman bebek haberi alsa hemen bir yelek, iki hırka, belki yeni model bir patik üretimine başlarmış. Ya da yumuşacık bir battaniye örermiş hevesle, bebecik üşümesin diye.

nur

Mavi ile teyzesi zulada son dönemki elemeğinin ürünlerini bulmuşlar. Hangi parçanın kimin için hazırlandığını tam olarak bilemeseler de, bir kısmının mutlaka Özgün’ün bebeği düşünülerek kenara konulduğu konusunda anlaşmışlar. Susuşmuşlar biran.

Hediye Hanım Brüksel ziyaretleri sırasında tanıştığı Eflatun ve Özgün’den ayrı ayrı övgüyle bahseder, onlardan sık sık haber sorarmış. Özgün’ün düğün fotoğraflarına bayılmış, kayınvalidesini de -laf aramızda- pek kibar bulmuş. Eflatun’un adı her geçtiğinde de “çok kibar ve asil kadın, duruşu bir başka!” dermiş derin bir iç çekerek.

Mavi annesinin yalnız Türkleri değil, Brüksel’deki yabancı arkadaşlarını da yakından takip ettiğini, dil engeline rağmen onlarla iletişim kurmak için içtenlikle çaba sarfettiğini bilirmiş. Yıllar önce ofisi paylaştığı İngiliz dostu Paul’ün ilk torunu için bir hırka örüp yollamış. Hem de Paul’ü sadece ismen tanımasına rağmen.

Mavi hem bu hatıranın hem de Kırmızı’ya duyduğu sevgi ve güvenin etkisiyle diğer bebek kıyafetlerini de Kırmızı’nın torununa hediye etmeyi düşünmüş. Eflatun’un da Kırmızı’nın da bu sembolik armağanların ardındaki gönül kelâmını sezinleyeceklerinden ve annesinin emanetlerinde onun gözüne görünen anlamı bulacaklarından eminmiş.

Diğer yandan, bu samimi ve Mavi için son derece değerli paylaşım sayesinde bu iki fevkalâde kadını soyut ortamda yeniden biraraya getirdiğini düşlemiş kafasında. Sanki yaklaştırmış onları birbirine bu bağla. Kendini de onlara.

Teyzesi de onaylamış bu hediye fikrini. Özgün’ün henüz doğmamış kızının paketi İstanbul’daki müstakbel anneannesine ulaştırılmış kargoyla. Vincent’ın armağanını da Brüksel’de Kırmızı’ya teslim etmiş Mavi.

* * * *

Temmuz ayı başında Montreal yolunda Brüksel’de mola almış Eflatun. Biraz hasret gidermişler Mavi’yle. Emanetler Eflatun ile birlikte Amerika kıtasına doğru yola çıkmışlar sonra da. Artık bu dünyada olmayan birinden henüz buralara ayak basmamış birine giden hediyeler…

Ağustos ayında Derin’in doğum haberi ulaşmış Brüksel’e. Sevenleri bayram etmiş, en içten dileklerini yollamışlar batıdaki kıtaya.

Biriki gün geçmiş geçmemiş, minik bir kart çıkmış Mavi’nin posta kutusundan: “Anneni hiç tanımasak da hiç unutmayacağız” diye yazmış Heves, Vincent’in güleryüzlü bir fotoğrafını da iliştirmiş karta.

Ertesi gün bir e-posta almış Mavi bir süredir İngiltere’de yaşayan eski arkadaşı Paul’den, hani bir dönem aynı ofisi paylaştığı: “Aklımdasın..” diye yazmış Paul “…kaybın çok yeni, yas sürecinin kolay olmadığını da kendi deneyimimden biliyorum. Yine de bir nebze daha iyi hissettiğini umuyorum şimdilerde…”

Kimbilir, belki arka arkaya sıralanan bu üç gelişme birbirinden bağımsız ve tamamen rastlantısal olgularmış. Ya da hepsi aslında vurdumduymaz olan hayatın nasılsa aldığı Hediye Hanım’ın hatırasına saygı duruş kararını uygulamaya koymuşlar elbirliğiyle. Mavi ikinci olasılığa inanmayı seçmiş.

* * * *

Yıllar geçmiş aradan, güzel günün birinde, ılık bir akşamüstünün kuytusunda Eflatun ve Mavi kendilerini Kırmızı’nın yeşil bahçesinde yayılmış keyfeder bulmuşlar neşeyle. Anneanneler torunlarının son anılarını paylaşmışlar heyecanla, telefonlarında kayıtlı fotoğrafları göstermişler birbirine.

Özel günler için saklanan şaraplardan birini açmışlar derken. Haberler verilmiş, hikayeler nakledilmiş. Yürekler içtenlikle dökülmüş ortaya. An dostluk ve muhabbet olmuş çiçek kokuları arasında, geleceğe dair ortak planlar yapılmış heyecanla.

Bu buluşmanın üstünden başka seneler de akıp geçmiş. Ruhu zenginleştiren, kavurmadan öğreten deneyimler getirmişler beraberlerinde. Sonra, masal bu ya, bir gün kesişivermiş Derin ve Vincent’ın yolları bir üniversite kampüsünde.

Gözgöze gelmişler en beklenmedik anda.

Girişken Vincent Derin’den yana bir adım atmış ve o kendine güvenli, zinde ve bir yudum çapkın ses tonuyla: “Sizde bana çok tanıdık gelen birşeyler var. Daha önce tanışmış olabilir miyiz acaba?” diye soruvermiş.

Derin içinden “bu kadar klişe lafı hangi eski romandan kopyaladı acaba?” diye geçirmiş geçirmesine ama şeytan tüyü varmış işte Vincent’te.

O sırada kızın gözlerinin içine aleni bir ilgiyle bakan kararlı ve akıl çelen duruşunda insana “neden olmasın?” dedirten bir dürtü saklıymış.

Gülümsemiş Derin ağzını açıp ilk sözünü sarf etmeden önce…

Brüksel, Ağustos 2013

Kıvırcık Saçlı Cömert Yürek

Birkaç ay önce tüm yara berelerimi sırtlanıp gittiğim o mütevazı Ege kasabasında etraftaki aceleci inşaatların çalışkan tozuna batmış yokuş toprak yoldan denize doğru ilerledim. Bana tarif edilen levhayı gördüğümde doğru iz sürdüğümü anlayıp rahatladım. Bir numaralı hanenin kapısından taş evi çevreleyen çiçekli bahçeye süzüldüm.

birnumara

Aylardan Mayıstı. Ege sıcak günler ve ılık akşamlar serisine çoktan başlamıştı. Ben ıslak, serin ve çoğunluk ışık fakiri bir şehirden geliyordum. Kendime itiraf edemediğim sırlarımın ve son olayların ürünü üçüncü derece yanıklarımın ateşini taşıyordum.

O akşamüstü o bahçede bir sürü gülen yüzle aynı anda tanıştım. Hiçbirinize tek tek bakamadım, grup olarak tanımladım sizi; genç, dinamik, sevecen bir grup. O akşamın anıları biraz bulutlu hafızamda. Yüzler flu, kelimeler havada uçuşuyor. Ben kah o bahçede sizinleyim, kah ardımda kalan Brüksel’de o gün ayrıldığım işimin son gününde, kah iki ay önce Ankara’da annemin cenazesinde.

Ne kadar konuştum, ne dedim, ne paylaştım hiç anımsamıyorum. Karanlık indiğinde bile hala üşümeden açık havada oturabildiğim için mutlu hissediyordum kendimi sadece. Ne beklentim vardı ne de büyük bir umudum. Mola alabildiğim için şükrediyordum.

Biri bir kadeh şarap verdi elime, eğlenceli hikayeler anlattınız. Aynı ailedendiniz zaten, aydınlık yüzlü insanlardınız. Gençliğiniz yansıyordu cümlelerinizin içeriğine, kadifemsiydi tonlamanız. Hiçbirinizin acelesi yoktu, hırs çamurlarında yuvarlanmamıştınız.

Saygı ve içtenlik vardı ortamınızda. Tek tek konuşuldu, yürekten dinlenildi. Detaya özen gösteren insanlardınız. Ben aranızda öylece kimseye dokunmadan otururken sarıp sarmalanmış gibi hissettim kendimi niyeyse. Gevşedim, tatlı bir uyku bastı inceden. Göz kapaklarım emre çabuk uydular o gece.

* * * *

Sonraki günlerde grubunuzu ayrıştırmaya başladı yorgun ve hüzünlü kafam. Bireyler gözüme görünür oldu, aranızdaki bağlar da. Taş evin bahçesine yaydım sanki haritayı, sizi de tek tek konumlandırmaya başladım üstünde.

Dinlendikçe açıldım hafiften. Miskinliğimin tozunu almaya koyuldum ince ince. Sen oralardaydın hep, bir şekilde etrafımdaydın. Can alıcı sorular sordun, sessiz gözlemler yaptın. Merhametini elimle tutabilirdim.

Bir gün -nasıl oldu bilmem- başbaşa konuşur bulduk kendimizi. O kadar kendiliğinden oldu ki herşey, uyumumuza şaştım. Laf lafı açtı sonra ve yürekler döküldü ortaya. Seninki gökkuşağı kadar güzeldi, o genç yaşında bunca nüansı nasıl bu kadar ustalıkla kavradığına şaşırdım.

Senin yolunun tanımını dinledim. O ana kadarki macerana kulak verdim. Tek kişilik yaman bir ordu gibiydin. O narin bedende bunca güç nerede saklı diye ciddi ciddi düşündüm. İnsan bu yaşta nasıl bunca netlikle görebilirdi ki önceliklerini ve nasıl bir azimle Don Kişot misali soyunurdu hayallerini gerçekleştirmeye.

Kendimi unutmak istediğim bir dönemde senden konuşmak güzeldi. Hele sen bu denli renkli, böylesine dolu ve sapına kadar özgün felsefeyken. Seni dinlerken canlandım, keskin gözlemlerinin, yerinde değerlendirmelerinin ve taşı gediğine koyan sonuç cümlelerinin hayranı oldum. Senden öğrendim.

Bir umut tohumu ektin sanki içime. Ve her gün özenle suladın onu.

* * * *

Tane tane anlattın. Ses tonun yumuşacıktı, acelesiz ama vurgulu konuşuyordun. Çıkarımların akılcıydı. Uzun zamandır görmediğim eski bir dosta kavuşmanın katıksız keyfiyle dinledim seni.

Arada ben oraya bir virgül, buraya bir tırnak ekledim ama hikayeyi yazan sendin. Hiç üstüme gelmedin, “derdini anlatmayan derman bulamaz” söylevi çekmedi bakışların bana. Önce anlatabilsem anlayacağına inandırdın beni. Nihayet bulup buluşturduğum kelimeleri seslendirdiğimde yüreğinle dinledin yine tane tane.

Ektiğin tohum acar bir filize dönüşmüştü, titrek bedeninden beklenmeyecek bir kararlılıkta başkaldırıyordu. Uzun zamandır ilk kez gülümsedim. Unutmak zor; o gün bir de zeytinyağlı enginar pişirmiştin. “Geçen gün sevdiğini söylemiştin” diye mırıldandın belli belirsiz tabağı masaya koyarken. O enginarlara sarılmak istedim.

Günübirlik bir geziye gitmiştin bir gün, baktım gözlerim arıyor seni. Hevesle beklenen ana dönüşmüş kendiliğinden akıp giden sohbetlerimiz. Elinde sürpriz bir paketle çıkageldin ertesi gün. Uzun zamandır hediye almamıştım, daha açarken çocuk gibi heyecanlandım.

Çok zevkli, çok ruhuma yakın bir seçim yapmışsın. Bilemiyorum beni hangi arada bu kadar iyi tanıdın. Yeterince teşekkür edemedim belki sana. Diyorum ya, o ara sözcüklerle çok barışık değildi yıldızlarım.

Önceliklerimizden konuştuk, etkileyebileceğimiz ve değiştirebileceklerimizden. Bir de kabullenip kendi kaderine terk etmemiz gerekenlerden. İkincisini yapmak problem çözmeye programlı beyinlerimize zor geliyor, “yapabileceğim bir şey var mıydı?” sorusu uzun zaman zihinlerimizi meşgul etmeye devam ediyordu.

Farklı taktikler, yaratıcı yöntemler deneyip duruyorduk bir zaman. Ta ki biz ağzımızla kuş tutsak da durumun değişmeyeceğini kabullenene kadar. Sorunun tamamen bizim dışımızda ve eylemlerimizden bağımsız olduğunu anlayana dek.

Senin – ne mutlu ki çok erken yaştan itibaren- ne istediğini bildiğini hissettim verdiğin kararlardan, attığın cesaretli adımlardan bahsederken. En yakınırındakileri kuşatan samimi sevgine şahit oldum, yabancılara duyduğun merhamete. Yaşlıdan, yalnızdan, yaralıdan kaçmayan cömert yüreğini alkışladı yüreğim.

Günlük hayatın çoğuna lüzumsuz gelen ayrıntılarına değdirdiğin sihirli değneğin işleyişini gözlemledim. Salatalarından tatlılarına, masa örtülerinden saksılarına, bulmacalarına sızıyordu çarpıcı büyün. Pazardaki satıcıya, yaşlı komşu teyzeye, eczacıya, hatta mahallenin topal köpeğine uzanıyor ve şefkatle dokunuyordun.

Bir büyüğüm “bu kadar duyarlı olan çok kırılır yaşamda” demişti, seni tanısa ne düşünürdü acaba diye geçirdim içimden. Ben sana “boşver, takma, bu kadar düşünme herkesi” diyemedim, bunun basit bir seçim olduğuna inananlardan değilim. Duyarlılığı çok sesli müzik bestelercesine yaşamak diye yorumluyorum kendimce. Belki daha karmaşık bir bilmeceye kaptırıyor insan kendini ama maceranın tadı da daha bir yoğun oluyor, zevki tam katmerli.

Veda ettiğimiz akşam aylarca denizi göremeyeceğim için benim adıma kederlenmiştin. Serin Brüksel yazına denk gelirsem açık havada yemek yiyemeyeceğim için, pazar günü dükkanları kapalı bir şehre ve boş bir buzdolabına doğru yolculuğa çıktığımız için. Mümkün olsa güneş, deniz tuzu ve çiçek kokusu dolu bir çıkın verecektin elime yolluk diye.

Ne güzel insansın sen.

Şu sıkıntılı günlerinde yanında olmak, elini tutmak ve “emin ol geçecek” diye tekrarlamak isterdim her gün defalarca. Başka konulardan konuşmak, dikkatini dağıtmak, yürüyorsan yürümek, susmak istersen yanında susmak isterdim.

Ben senin gibi hünerli değilim mutfakta. Elişinden de hiç anlamam malum. Ancak sayende yeniden kavuştuğum sözcüklerimi dizdim işte kendimce arka arkaya.

Çabuk iyileş Kıvırcık Saçlı Cömert Yürek. Karanlık günler geride kalsın.

Brüksel, Ağustos 2013

Sokağın (bir) Anlamı (olmalı)

ikincisokak

Ben TED Ankara Koleji’nde öğrenciyken okul Kurtuluş Parkı’na komşu olan eski mekanındaydı hala.  Kızılay yönünden Cebeci tarafına giderken Lise kısmı sağınızda kalırdı, İlk ve Orta öğretime ayrılan binalar da solda.  Özellikle öğrencilerin güvenliği gözönüne alınarak yapılmış bir altgeçidimiz vardı,  çok sevimli bulmasak da kullanırdık öğretmenlerin hemen hergün tekrarlanan uyarılarına kulak vererek.

Bu altgeçitte yaşlı bir amca kurşun kalem satardı hemen hergün.  Bazen tünelin içinde, bazen merdivenlerinde konuşlanmış olurdu. Portatif bir minik sandalyesi vardı doğru anımsıyorsam.  Önünde bir dizi kalem.  Gözleri yarı kapalıydı, kör değilse de çok az görüyordu sanırım.

Küçüklere yetişkinler hep olduklarından yaşlı görünür malum.  O yüzden ben çocuk hafızama güvenirsem, size adam yetmişlikti diyeceğim ama aslında belki de sadece ellilerindeydi.  Ağarmış bir sakalı vardı, çehresi güleçti.

Bağırmaz, ilgi çekmeye çalışmaz, öylece otururdu sadece.  Çok merak ederdim hikayesini ama o zamanlar yabancılarla konuşmak konusunda şimdiki cesaretime sahip değildim.  Önünden gelip geçerken kaçamak bir bakış fırlatırdım ondan yana, durumunda bir değişiklik var mı diye kontrol ederdim.  Geçen günlerde görüntüsü pek değişmedi, ne tezgahı büyüdü, ne de kalem çeşitlerinde bir çoğalma oldu.

Zamanla onu evde bizimle yaşayan dedemle özdeştirdiğimi fark ettim.  Babamın yüz yaşını devirmiş dinç babası bir süredir Meşrutiyet Caddesi’ndeki dairemizde bizimle yaşıyordu.  Arada halalarıma gider, bir süre kızlarında kalırdı ama benim için asıl oyunculardandı; çekirdek ailemizin önemli bir ferdiydi.

Muhtemelen de bu yüzden kafamda tonton dedelerin yeri torunlarının yanıydı.  Aynı nedenden dolayı da kalem satan amcanın yaşına ve görmeyen gözlerine rağmen neden tüm günü bir sokak tezgahının başında geçirdiğini, neden kimselerin ona sahip çıkmadığını çok merak ediyordum.

Sonra nasıl gelip gidiyordu acaba “işe”?  Torunları elinden tutup getiriyorlar, sonra birlikte uygun bir yer seçip yerleştiriyorlar mıydı onu?  Akşam saatlerinde gelip alıyorlar mıydı? Sahi, kaç saat çalışıyordu günde? Acıkınca ne yiyordu, sıkışınca ne yapıyordu, nereye gidiyordu tek başına?

Etrafta onca cicili bicili seçenek sunan kırtasiye varken Kolej çocuklarına gösterişsiz kurşun kalem satmak gerçekten mümkün müydü bu arada? Ama satmasa niye gelsin ki hergün buralara?  O durumda başka bir mahalleye taşımayı düşünmez mi insan seyyar dükkanını?

Kafamda bu sorularla okula gittim geldim aylarca, amcaya tek söz de edemedim utangaçlığımdan.  İşin garibi aynı çekingenlikten çok istediğim halde kalem bile satın alamadım ondan.  Öyle içleniyordum ki haline, konuşmaya başlasam hıçkırıklara boğulacağımı düşünüyordum.  Sustum ben de senelerce.

Geceleri uyumadan önce onun için dua ederdim.  Çok uykum olduğu için sızdığım akşamların sabahında büyük bir vicdan azabıyla uyanır – dedemin kaza namazlarını anımsayıp- akşam ihmal ettiğim görevimi yerine getirirdim aceleyle. Yaşlı amcanın rahat bir yaşama kavuşması için dilekler tutardım.

Zamanla sokaklarda başka insanlar da gözüme çarpmaya başladı.  Çocukları kucaklarında dilenenler vardı,  kağıt mendil satanlar, sakatlar vardı aralarında, kopuk bacaklar gördüm, birbaşına kalmış kollar.  Devinimleri ağırlaşmış gençler gözüme çarptı, hepten yorgun yaşlılar, gözyaşları yüzlerinde kurumuş bebekler.

Bu insanlar üstüne de düşünmeye başladım.  Nereden gelip nereye gidiyorlardı, nasıldı acaba hikayeleri?  Daha birkaç ay öncesine kadar bizimki gibi bir hayat sürerken biranda sokağa sürüklenenler var mıydı aralarında?  Veya aslında varlıklı olup da duygu sömürüsü ya da eksantrik takılmak adına bu yola başkoyanlanlar? Araştırma yapan gazeteciler, deneysel edebiyat meraklıları, sivil polisler?

“Diğerleri”nin de tepkilerini inceledim aynı zamanda.  Sokak insanına çöp gözüyle bakan ve tiksintisini ifade etmekten çekinmeyenleri gördüm.  Onlara ahlak ve hayat dersi vermek adına “çok şükür gençsin, elin ayağın tutuyor, utanmıyor musun sokak ortasında dilenmeye?” diye nutuk çekenleri işittim.  Bu insanlar sanki göze görünmez ve kelamları kulakla işitilmezmiş gibi davrananları, onların varlığını yok sayanları inceledim hep merakla.

Çocuk halim akşam dualarıma eklenecekler listesine ekledi de ekledi bu insanları.  Tanrı kimden bahsettiğimi iyice anlasın diye de detaylı tarif ederdim herbirini; adlarını bilmediğim için onları gördüğüm noktalar ve görünüşleriyle ilgili gözlemlerimi katardım iyi niyetli dileklerime:

“Tanrım, bizim okulun algeçitinde kalem satan kör amcaya, Sakarya Caddesi’nde iki çocuğuyla gördüğüm ağlamaklı teyzeye,  Kuğulu Pasaj’ın önünde dilenen tek kollu gence lütfen acilen yarım et, onları sokaklardan kurtar, karşılarına güzel insanlar çıkar, onları yeniden sevdikleriyle buluştur…”

Aylar ayları kovalarken listem uzadıkça uzadı, dolayısıyla gece yatmadan önce ettiğim dualar da.  Ne çok insan vardı sokaklarda yardıma, bakıma, ilgiye muhtaç.  Nasıl başa çıkacaktım ben hepsinin durumuyla?

Elimdeki dosya bu derece kalınlaşınca, arada birini unutacağıma dair korkum da şiddetlenmeye başladı adamakıllı.  Yine o dönemde farkına vardım ki, ailem ve yakın çevremde de fena halde desteğe ihtiyacı olanlar var.  Tabiiki tamamen başka bir kategoriydi bu, ama bu insanların da halleri hal değildi.  Sokaktakileri tek tek sayarken evdekileri topyekun geçiştiremezdim.

Onlu yaşlarımı ortalamaya hazırlanırken, sokak ve hayat bilgimin belli bir aymışlığa ulaştığı noktada yakarışlarımda özlü ve şifreli bir anlatım kullanmakta karar kıldım: “Tanrım, sen yardıma ihtiyacı olanlara destek çık lütfen! Kimlerden bahsettiğimi biliyorsun… Senin tanıyıp benim görmediklerim de var aralarında.  Ben de artık bunu biliyorum.”

*    *    *    *

Dün metroyla işe giderken yolculardan biri önce dikkat çekmek adına genzini gürültüyle temizleyip hemen ardından da şimdiye kadar defalarca işittiğim bir nutku kim bilir kaçıncı kez çekmeye koyuldu.  Şu kadar zamandır evsiz ve işsiz yaşadığını, sokaklarda yatıp kalktığını, dinleyenlere verdiği huzursuzluktan dolayı özür dilerken küçük bir yardımda bulunmak isteyen olursa seve seve kabul edeceğini duyurdu hepimize.

Bakışları sabit bir noktaya dikilmişti. Sesinde ne iniş çıkış, ne de bir duygu yansıması vardı.  Son cümleye noktayı koyduğu anda da koridorda ilerleyip birkaç kuruş yardım yapanların uzattığı bozuk paraları aceleyle topladı.

Zamanlaması öylesine mükemmeldi ki, bu vagonun hesabını kestiği sırada metro sert bir frenle ilk durağına erişti.  Kapılar açıldığı anda platforma attı kendini.  Sonraki vagona geçecekti şimdi,  buradan binen yeni yolcu potansiyeliyle birlikte.

Günde kaç metro değiştirdiğini, kaç istasyondan geçtiğini düşünüyor insan ister istemez.  Kaç saat bu tiradı sürdürür acaba?  Her gün bu işle mi meşguldür?  Belki “yeter bu kadar cep harçlığı şimdilik bana” dediği noktada durur, stoklar suyunu çekince yeniden dalar yeraltı dünyasına.

Metro bileti satın alır mı ki?  Almaz değil mi? Kaçak bindiğini bilir ve anlayış mı gösterirler sizce güvenlik görevlileri?  Orada bilmediğimiz bir sistem var mıdır, adı konulmamış kurallar?  Belki de sadece o kaçar, diğerleri kovalar.

Hepsinin ötesinde, neler hisseder bir insan ta içinde, günde birçok kez evsiz barksız olduğu gerçeğini (ya da masalını) yüksek sesle tekrarladığında çevresindekilere?

*    *    *    *

Brüksel’in iki ana arterinin kesiştiği işlek bir dört yol ağzında kırmızı ışıkta durduk.  Öndeki yolcu koltuğundayım.  Mehmet Erdem’in CDsinden arabanın içine yayılan ritimle hareket ediyor sağ elimin parmakları.  En az onun kadar inançlı bir tonda ben de “olmalı olmalı” diye mırıldanıyorum. “Yaşamın bir anlamı olmalı…”

Dilimde şarkının çok sezdiğim sözleri, aklımda birbiriyle alakalı alakasız bir alay düşünce, pencereden dışarı bakıyorum öylece.  Görüp görmemeye sonra karar vereceğim.  Hodri meydan dünya, çek bakalım dikkatimi çekebilirsen.

Sol tarafta bir hareketlenme olunca bakışlarımı gayrı ihtiyari o yöne çeviriyorum.  Kot, tişört, lastik ayakkabı üçlemesinde giyinmiş genç bir kız ve yanında yine o yaşlarda bir genç adam çevik adımlarla atıyorlar kendilerini yolun ortasına.  Arkalarından akan trafikle biz bekleşen arabalar arasındaki boşlukta hiç yoktan bir sahne var edip akrobatik bir gösteriye girişiyorlar hemen oracıkta.

Bocalıyorum önce.  Malum Türkiye’de trafik tıkandığı anda peydahlanan ve pet şişede soğuk su, taze çıtır simit, hatta kırmızı gül satanlara alışkınız. Oysa Brüksel’de olsa olsa arabanızın camını silip üç beş kuruş kazanmayı amaçlayanlar çıkar karşınıza.  Bezleri, fırçaları da çok temiz görünmez gözünüze, yeni de yıkattıysanız arabanızı pek dokunsunlar istemezsiniz.

Ancak genelde öyle de agresif ısrarcı olurlar ki bu insanlar hizmet istemediğinizi edebinizle anlatmanız neredeyse imkansızlaşır.  Ya arabanızı hareket ettirmeniz ya da sileceklerinizi çalıştırmanız gerekir mesajınızı duyulabilir hale getirmek için.  Her seferinde aman yok yere bir kaza çıkmasın diye endişe edersiniz.

Şimdiki olay çok farklı oysaki.  Gençliğin çapkın hayat enerjisi ve esir edici iyimserliğiyle dolu bu çift zevk ve içtenlikle sergiliyorlar gösterilerini.  Defalarca prova edilmiş kusursuz dönüşler, yaman taklalar birbirini kovalıyor.  Kah ellerinin üstünde dünyaya tersten bakıyorlar, kah yeniden ayaktalar.

On beş yirmi saniye kadar sonra final anında çift elele selamlıyor biz izleyenleri.  Gözlerinin içi gülüyor göğüsleri heyecanla inip kalkarken, nefes nefese ve çok güzeller, dipdiri.  Derken iki koldan koşar adım ve aynı ışıl ışıl çehrelerle arabalara yanaşıp niyetlilerden bahşiş topluyorlar.

Israr yok, stres yok, tek kuruş vermeyenlere bile “dert değil” tarzı bir bakışla karşılık veriyorlar.  Hünerlerini sergilemek nasıl onların seçimiyse, paranızı cebinizde tutmak da sizin elinizde.  Bırakalım herkes özgürlüğünün tadını çıkarsın.

Ve ışık kırmızıdan yeşile dönerken sırtlarında gözleri varmış gibi hissedip değişimi, uçuşan iki tüy hafifliğinde terk ediyorlar sahneyi…

Biz yolumuzda ilerlerken onların bir sonraki kırmızı ışıktaki performansını düşlüyorum.  Şartlar iki ışık arasındaki kısacık zamanı çok akıllıca kullanmalarını gerektiriyor. Epey çalışmış olmalılar zamanlama üzerinde.

İnsan merak ediyor, kaç sefer tekrarlıyorlar acaba ardı ardına bu gösteriyi? Ne zaman mola almaya karar veriyorlar?  Nasıl karar verdiler günün birinde böyle bir girişimde bulunmaya?  Sahnelerinin konumunu nasıl seçtiler?

Yerlerini zaman zaman değiştiriyorlar mı, yoksa hep aynı kavşakta mı takılıyorlar? Yakın arkadaşlar mı?  Sevgililer mi?  Kardeşler mi yoksa?

Nasıl hazırlanıyorlar acaba gösteriye? Koreografileri değişiyor mu zaman zaman? Doğaçlama bir şeyler yapıyorlar mı arada estiğinde?  İş kazası yaşadılar mı hiç? Adrenalin peşinde olduklarından mı kalkıştılar bu işe, yoksa sadece harçlıkları mıydı az gelen?

Ne kadar kazanıyorlar? Okul harcının bir kısmını mı ödemekte mi kullanıyorlar bu parayı yoksa pahalı bir müzik aleti almak için zulaya mı atıyorlar?  Sanat ya da bilim için mi yoksa herşey? Üniversitede bir projeden mi ibaret acaba bu deney?

*    *    *    *

ilksokak

Sokak renkli, sokak coşkulu. Hem ilham perisi, hem trajedinin beşiği.  Sokak sarsan ve düşündüren.  Çocuklarımızı yetiştiren etkileşimli bir okul o, yetişkinleri yeniden sorgulamaya iten amansız bir güç.  Sokak halimize şükrettiren, başka renkleri keşfettiren, kaybolan umudu yeniden yüreğe yerleştiren.

Sokak karmaşa, sokak huzur.  Elimizin kiri, altınımız teri.  Kavgamızın, protestolarımızın podyumu. Aşkımızı ıslıklara döktüğümüz mekan, karanlık inerken bir tomurcuk gibi açan o ilk öpücüğümüzün şahidi.  Sokak aynı anda hem yitmiş hem yaşanmamış olan.  Hıçkırığımız, yaşımız ve rüyalarımız.  Kimliklerimizin buluşma noktası, kaderimizin çizildiği yer.

“… Bir anlamı olmalı…” diyor Mehmet Erdem “… senden başka, benden başka…”

Ona eşlik etmeye devam ediyorum.

Brüksel, Temmuz 2013

Akan suya anlattıklarım

courcelles

Şimdi ben ormana komşu bir parkın içinde, usulca kıpırdaşan suyun kıyısına yerleştirilmiş ahşap bir bankta oturuyorum bir başıma.  Senin yeşilin içinden akan suları sevdiğini anımsıyorum.  Hava nihayet ısındı.  Eskiden olsa, az ilerideki miniskül yüzme yavuzunda kulaçlamaktan çok salınmakla iştigal eden grubun içinde bulurdun beni. Onlara rağmen yüzmeye çalışırdım.

Şimdilerde baba, kalabalıklar kaçırıyor beni.  Bazen üstüme üstüme geliyor insanlar.  Onların sağır gürültüsünü götürmez oldu kafam senin deyiminle.  Kuytularda başka türlü bir huzur buluyorum. İçimin sesini daha rahat duyabiliyorum.

Üstelik insanların niye inatla aynı yerlere doluştuklarını, kumsalda bile niçin şezlonglarını yanyana sıraladıklarını, günlük ıvır zıvır uğruna saatler harcayıp, asıl elzem olan için nasıl zaman bulamadıklarını hiç anlamıyorum.  Haliyle biraz mesafe koydum dünyayla arama, gölge etmesin yeter bana.  Kendi yağımda kavrulmaktan öte bir dileğim yok şu sıralar.

Şimdi şu berrak anda başımı kaldırıp önümde sıralanmış bilge ağaç gövdelerinin asaletle göğe yükselişini seyrediyorum sadece.  Güneş vefalı bir dost misali yapraklar arasından süzülüp değdiriyor elini omzuma.  Bana yeşilin tüm tonlarını sevmeyi öğrettiğin için teşekkür etmek istiyorum sana.

“Kızım dinle bak, hayatın müjdesini duyacaksın kuşların cıvıltısında” diye fısıldıyorsun kulağıma. Deniyorum baba, gittiğinden bu yana hergün deniyorum inatla.  On bir yılı devirdi hasretimiz, düğüm misali durur boğazımda.

Yaşamın insanı sınayıp zorladığı yaşa geldim.  Tozpembe görünmüyor gözüme dünya.  Gerçeği yumuşatasım da yok biliyor musun, çamursa çamur bazı günler, bataksa batak.  Bazen piyangodan sadece kara haber düşüyor insanın payına, bazı kışlarsa çok uzun ve sert.

Seni düşünüyorum her gün.  Işığını özlüyorum.  Sen buralardayken henüz olgunlaşmamıştı sorularım, şimdi içim onlarla kaynarken sensizim.  Bazen korku kaplıyor kalbimi,  seninle konuşsam geçecek biliyorum.  Her defasında mantık yolundan geçirip sakinleştirirsin beni.

Bazı sözlerin küpe olmuş kulağıma, tekrarlıyorum aklımda.  Bazılarının manalarını şifre misali emekle çözüyorum.  Diğer yandan, “Eski köye yeni adet getirme” derdin ya bazen, o lafa hala gıcık oluyorum.  İçeriğini seninle özleştiremiyorum bir türlü.

Bense oldum olası yeninin peşinde koşuyorum, bazen kendime rağmen.  Sanırım tekdüzeleşen deneyimlerin tadından da  geleceğinden de endişelendiğimden.  Öğrenme aşkım sönmedi çok şükür, bir yanım hep aç, o yanım hep genç.  Sanırım ayakta ve zinde tutuyor bu açlık beni.

Yazmak var sonra, bazen sırf içimdekini daha netlikle görmek adına bırakıyorum dökülsün sözcükler yüreğimden.  Bazen çaresizlikten doğuyor ilk kelime, derken umutta buluyorum kendimi.  Her yazı kendi macerasını yaratıyor biraz, ben sadece kapıları açık tutuyorum.  Tökezlediğim anlar olmuyor değil, bazen de yüzüstü kapaklanıp düşüyorum. Ama korkma baba, hiç ufalmadı yüreğim.

Sulu gözlü oldum üstelik.  Vara yoğa salıveriyorum yaşlarımı, yelkenler neredeyse hep fora.  Hatta güleceksin belki ama yine de itiraf edeceğim: “Ben seni unutmak için sevmedim” şarkısı bile başka türlü dokunur oldu bana.  Belki çok biten aşk gördüğümden bu ara, belki çok çekip giden…

Senin takım elbiseli halin gözümün önünde hep.  Ben de kendime bakmaya ve özenli giyinmeye gayret ediyorum.  Sen dünyaya iyi niyetle yaklaş, o da belki seni ciddiye alır telkiniyle.  Dünyanın eşref saatine denk geldiğim olmuyor değil, bazense hiç umursamıyor beni.

Evlenmeden, benim babam olmadan önceki hayatın üstüne kafa yorar oldum bir zamandır.  Kardeşlerinle ne oyunlar oynardınız mesela? Deli gençliğin, kavak yellerin nasıldı?  Hiç aşk şiiri yazdın mı bir kıza?   Mülkiye anıların yarım yamalak kalmış aklımda.  Onları en ince ayrıntısına kadar yeniden dinlemek  istiyorum senden.

Sanatçı arkadaşların vardı sonra senin.  Mustafa Seyran mesela. Nasıldı onunla dostluğunuz? Nelerden konuşurdunuz? O beste yaparken yanında olur muydun? İkiniz de peş peşe evlenince değişti mi paylaşımınız? Sohbetleriniz başka bir platforma taşındı mı?

Annemle balayınız sırasında nasıldı İzmir, merak ediyorum.  Kordon’da yürüdünüz mü kolkola?  Geçende Ankara’ daki evin çekmecelerin birinde o kalışınıza ait otel faturanızı buldum, annem saklamış meğer.

O dönem Efes Oteli gözde bir balayı mekânıymış anlaşılan. Geçen bir arkadaşla konuşuyorduk, onun anne babası da aynı yıl içinde sizinle üç ay arayla kalmışlar aynı otelde.  Ha, nikâh davetiyeniz de geçti bu arada elime.  Ne kadar sade bir seçim, ne duru bir üslup, çok yakıştırdım size.

Sorularım bitmiyor ki susayım: senin için elli yaşında baba olmak nasıl bir histi mesela?  Sizin devirde devrim niteliğinde olmalıydı bu durum.  Erkek çocuk bekliyormuşsunuz üstelik, Selim yerine ben gelivermişim.  Neler hissettin acaba ilk bakıştığımızda, ne çelişkiler yaşadın yetiştirirken beni?

Kayıplarınla nasıl başa çıktın baba? Annenle nasıl vedalaştın onu toprağa verirken? Amcamın bu dünyadan erkenden ayrılışını kabullenmek neleri alıp götürdü senden? Neye tutundun, nasıl ilerledin yolunda yüreğin hala yanarken?

Hassas insandın, ülserden tansiyona bir sürü dert yapışmıştı yakana kendine onca dikkat etmene rağmen.  Sen dört küçük soğansız ızgara köfteyi ağır ağır yerken yanında dedem tereyağlı böreğini siler süpürür,  tavuklu pilavı öğütür, telkadayıfla taçlandırırdı keyfini.

Sen doktorlarda gezer, hergün dizi dizi ilaçlar yutarken doksanlık babanın sapasağlam bedenine ve bitmek bilmeyen enerjisine özeniyor muydun acaba?  Yüz üç yaşında kaybettiğinde onu kendi ölümün geldi mi aklına?

Hatırlar mısın, bazı Pazarlar alıp Esenboğa’ya uçakları seyretmeye götürürdün beni.  O fikrinde bile bir öngörü gizliymiş.  Kazara girdiğim havacılık işinde pişiyorum bir zamandır, yirmi seneyi devireceğim pek yakında.

Senin gibi devlet memuru değilim ama “eurokrat” oldum çıktım hiç hesapta yokken, ülkeler birliğine hizmet ediyorum.  Memleketi unutmadım ama korkma; bu tarafla ilişkileriyle ilgili görevler üstleniyorum.

İşimi seviyorum sevmesine de girift çarklardan, ayakoyunlarından hazzetmiyorum.  İltiması, yalakalığı, ukalalığı gördüğümde buz kesiyorum.  Kendine dokunmayan yılana hayır duası edenleri, hiç ama hiç sorgulamadan kabul edenleri uzaktan izliyorum da çözemiyorum.  Bu keşmekeş dünyada nasıl korunur o “kendine ait oda”? Sorguluyorum.

Benimsemediğin bir düzenin parçası olmamak adına erken emeklilik kararı almanı daha farklı değerlendirebiliyorum bugün.  Ne alkış, ne para, ne de fors peşinde koşmadığın için öylesine tutarlıydı eylemlerin.  Hiçbir zaman küçük kavgaların adamı olmadın.

Havalı unvanlarını içi boş takım elbiselere taşıtan adamları görüp daha çok övünüyorum senin yaptıklarınla.   İlham verdiğin, yönlendirdiğin bir sürü güzel insan var şimdi dünyada.  Yeni nesli onlar yetiştiriyorlar, pırıl pırıl gençler oldular mesela yeğenlerinin çocukları.  Büyümüş hallerini görsen çok seversin.

Baba, ben istiyorum ki şimdi şu bankta yanımda otur.  Ben sana bu yazdıklarımı bir de kendi sesimle gözlerine bakarak anlatayım ağır ağır.   Zayıflamışsın diye sitem edeceksin biliyorum, muhtemelen o karnedeki en kırık notum. Ama sağlıksız değilim, eskiye kıyasla daha çok spor yapıyorum.  Fransızcamı da test edeceksin dayanamayıp  eminim, bakalım aksanımı beğenecek misin?

“Pek yeşilmiş buralar” diyeceksin sonra etrafa alıcı gözüyle bakıp, “… oteliniz de harikulade böyle ormanın orta yerinde.  Asilzadeler gibisiniz Maşallah Denizcim,  diyecek yok keyfinize.”

“Bu akşam misafirimizsin baba, hayatta bırakmam.  Senin sevdiğin kolalı beyaz örtülü masalardan birine kurulacağız hep birlikte, İsviçre’de gördüklerine benzer üniformalı garsonlar görgü ve özenle hizmet edecekler bize.”

Gözlerin parlayacak, uzanıp saçımdan öpeceksin.

“Canın çeken ne varsa söyleyelim mönüden.  Sen de kırmazsın beni, bu gecelik delersin perhizi!”

“Atın ölümü arpadan olsun diyorsun yani” diyecek bakışların.  “Seni mi kıracağım kızım!”

“Güneş yazın epey geç batıyor herhalde buralarda” diye mırıldanacaksın sonra biraz dalgın.

“Evet baba, karanlığın inmesine çok zaman var daha.  Gel biz bir boy yürüyelim seninle şu suyun kenarında.  Hem daha çok soracaklarım var benim sana…”

Courcelles-sur-Vesle, Temmuz 2013

Dar Yürekler

daryurekyuz

Brüksel Zaventem Havalimanı’nın kapılarından birinde Türk Hava Yolları’nın İstanbul seferi için biniş anonsu yapılıyor.  Bilet ve pasaport kontrolü için sıraya geçen yolcular arasındayım.  Aylardan Mayıs, Belçika havası baharı sorgulamakla meşgul.

Uykusuzum, yorgunum, biraz da keyifsizim. Son zamanlarda yaşam daha çok buruşuk yüzünü gösterdi bana, hırpalandı ruhumu.  Toparlanamadım henüz. İstanbul’dan Bodrum’a uçacağımı hatırlatıyorum kendime; deniz düşüyor aklıma.

Sıra bana geldiğinde, aklım bu düşüncelere takılı halde uzatıyorum biniş kartımı görevliye. Hemen bakıp geri vermesine programlanmışken de biraz bocalıyorum   kadının az ilerideki bankoya geçip eşinmeye başladığını fark edince.  Elinde yeni bir kartla gelip dümdüz bir ses tonuyla: “yeriniz değişti” diyor ve ekliyor: “size upgrade verdik”.

Son dakika değişikliklerinin genelde müjde değil tatsız bir haberi beraberlerinde getirdiklerine defalarca şahit olmuş huzursuz hafızam gevşeyiveriyor anında.  Yüzüme yerini yadırgamış bir gülümseme yayılıyor ürkekçe, adım adım.  Teşekkür ediyorum içtenlikle, hala biraz şaşkın.

O sırada arkamdaki erkek yolcunun gür ve görgüsüz sesi yırtıyor kulaklarımı.  Önce zoraki bir kahkaha atıyor yüksek dalgadan ki duymayan kalmasın, sonra sanki aynı barda üç saattir omuz omuza içiyormuşuz rahatlığıyla “Türk olduğun için torpil geçtiler tabii sana!” diye böğürüyor.  Cidden böğürüyor.  Evrenin kazara uyanık ve umursamayı seçmiş kısmı kulak kabartıyor dediklerine.

Aklımda milyonlarca yanıt “beni seç beni seç” diye dans ediyor. En aklı başında olanı ona çok sık uçtuğumu, bu yüzden THY’nin ayrıcalıklar sunan kartlarından birine sahip olduğumu ve bu sistem dahilinde de upgrade söz konusu olduğunda önceliğe hak kazandığımı söylememi istiyor.

Biraz daha meydan okuyanı bu ademoğluna Türk Hava Yolları’nın diğer Avrupa Hava Yolları gibi profesyonel bir çerçevede ve evrensel ahlak kuralları dahilinde çalıştığını, dolayısıyla da onun bahsettiği “aleni torpil” olayını eyleme dökemeyeceğine olan inancımı dile dökmem konusunda ısrar ediyor.  Üstüne bir de “bu arada Türkiye develer ve fes giyenler memleketi de değil!”  diye bir ekleme de yapmamı öneriyor.

En cazgır yanım “bak kardeşim, ben sana Batı Avrupa’da yaklaşık yirmi senedir kendi yağında kavrulmaya çalışarak yaşayan bir Türk vatandaşı olarak çektiklerimi anlatayım, inan onlarla kıyaslandığında bu upgrade’in lafı bile olmaz!” nutkunu çekmemi bekliyor benden.  Aklıma geçen gün engellilere ayrılmış bir park yerinde gördüğüm isyankar tabelada yazılanlar geliyor o anda: “Park yerimde mi gözün var? Alabilirsin. Tek şartım olacak:  Onunla beraber sakatlığımı da al, senin olsun!”

Hiç cevap vermiyorum. Sadece dönüp baştan aşağı süzüyorum adamı nasıl bir yaratık olduğunu kazımak için hafızama. Ve dünyanın en bonkör gülümsemelerinden birini takıyorum dudaklarıma ona bakarken.  Sahtelik yapmıyorum hayır, öyle kıvançlıyım ki o an bedenimde bu insanla ortak tek bir hücre taşımadığımın bilincinde olduğum için.

Yürüyüp gidiyorum.

*    *    *    *

Başka bir uçaktan inmek üzere ön kapıya doğru yürüyen kalabalığın arasındayım.  Bilirsiniz saatlerce uçakta kendine ayrılan küçücük alanda sıkış pıkış oturmayı kabul etmiş insanlar tekerleklerin yerle buluşmasıyla bütün sabırlarını ve bazen insanlıklarını kaybederler.  Huzursuz bir acele sarar her yanı. Anahtar kelime “hemen” oluverir tüm beyinlerde.

Herkes anında ayaklanır.  Anında el bagajına ulaşmak ister, kendini koridora atmak farzdır, oradaki akış tamamen tıkanmış olsa da.  Koridorda hepimizi alacak alan zaten sınırlıyken bir de el bagajları birer ikişer indirilmeye başlanır.  Kimi kafamıza düşer, kimi ayağımızı yaralar.

Dördüncü sıraya yakın bir yerlerde mevzilendim. Hemen arkamda çevik kuvvet modunda bir genç kız var. Tekerlekli el bagajını az önce indirdi ve aramıza yerleştirdi.  Sapı onun elinde, tekerlekleri benden yana.  Çekerek değil iterek kullanacak bu aracı anlaşıldı.

Tekerlekler topuklarıma değdi değecek.  Bela kokusu alıyor burnum,  genç kız yerinde de duramıyor zaten, kafese kapatılmış vahşi bir hayvan misali hopluyor, sıçrıyor, tepiniyor.

Körüğe kavuşma noktasında nihayet kapılar açılıyor ve yolcular da ilerlemeye başlıyor.  Tekerlekler yakın takipte, sinirlerim gerilmeye başladı çoktan.  Uçaktan çıkmanın doyumsuz keyfini tadıp körük içinde henüz birkaç adım ilerlemişken ani ve keskin bir can acısıyla bir çığlık atıyorum.  Genç kız valizinin tekerleklerini ayak bileklerimden bacağıma tırmandırmayı başardı sonuçta.

Durup dönüyorum ve ateş çıkan gözlerimde soru işaretleriyle bakıyorum yüzüne. “Pardon” diyor ama öyle umursamaz, öyle saygısız ki tekdüze ses tonu, kan beynime sıçrıyor.  Yeniden aklıma yüzlerce cümle geliyor değişik tını ve renklerde.

Aynı anda canım cidden çok yanıyor.  Üstelik biliyorum ki akşama kalmaz iki bacağım da önce kızaracak sonra moraracak, yaz günü şiddet kurbanı kadın havasında dolaşacağım ortalıkta. Dahası, kazara olana sözüm yok, samimi bir özür de kabulüm. Ama bu kaza geliyorum dedi daha en başından, sonrasında dile dökülen özür de sahtelikten yıkılıyor.

Bunlar aklımdan geçerken bir işe yarayacakmış gibi bacağımı ovuyorum elimle ve bir “uf” dökülüyor dudaklarımdan ister istemez.  Genç kız o noktada tamamen canavarlaşıp beni azarlamaya başlıyor: “Ne kadar abarttınız, özür diledik ya, kesin artık. İnsan utanır!”

Bundan sonrası kara delik.  Hayal edebildiğiniz senaryoları geliştirin siz de isterseniz.  Yüz göz olmadım diyelim sadece, ana fikir anlaşılsın.  Yalnız aynı önceki adama baktığım gibi dönüp alıcı gözüyle incelediğimi hatırlıyorum bu kızı. Bir iz arıyorum yüzünde, bedeninde, duruşunda.  Bir işaret arıyorum bana gönlünün neden bu denli dar olduğunu anlatabilecek.

Bulamıyorum.

*    *    *    *

“Babamın ölümünün ardından yaşadığım yas dönemi sırasında etrafımdaki bazı insanların gerçek yüzlerini açıklıkla gördüm, bazılarını da hayatımdan tamamen sildim” diyor İspanyol arkadaşım Maria.  Neden bahsettiğini bildiğimi sanıyorum; bırakıyorum anlatsın, belki bir nebze rahatlar.

Babası çat kapı gelen bir kalp krizinin peşinden bu dünyadan ayrılınca Belçika’daki kızını arıyor aile büyükleri kederle. Kırık dökük kelimeler, yerli yersiz boşluklar ve en nihayet hıçkırıklarla biçimlenen bir telefon konuşmasının ardından koşuyor o da memlekete.

Mevsimi, saati ve kendimizi unuttuğumuz o garip zaman dilimlerinin birinde hem sapına kadar bilinçli, hem de başka bir evrendeki başka bir bedende can bulmuş misali şaşkın yaşarken cep telefonu çalıyor yine.  Alışmış artık sürekli birilerinin aramasına.

Ya başsağlığı dileyecek yeni duymuş bir dost, ya da henüz haberi olmayan biri var hattın öteki ucunda, anlatması gerekecek ona olan biteni. Yeniden.  Bir kez daha. Gazeteden bir haber okur gibi, anlamını bilmediği bir slogan tekrarlar gibi, bunların hepsi başka birinin başına gelmiş gibi.

Brüksel’deki ofisten biri çıkıyor arayan. İki gün sonraki toplantıya katılıp katılmayacağını sormak için rahatsız etmiş. Maria adamın durumdan bihaber olduğunu düşünüp önce İspanya’da izinde olduğunu, ardından da babasını birkaç gün önce kaybettiklerini söylüyor.  Bir süre ailesinin yanında kalması söz konusu olduğundan da toplantıya katılması olası görünmüyor.

Adam hızlıca bir “başın sağolsun” diyor ama uçaktaki genç kızın özrü kadar kof ve samimiyetten uzak geliyor kulağa bu sözler.  Maria geriliyor hafiften. Sinirleri bilendikçe kabarıyor tüyleri.

Adam tıka basa kendisiyle dolu.  Devam ediyor, bırakın geri adım atmayı, frene basmayı bile aklından geçirmeden.  “Madem gelmeyeceksin, senin yerine toplantıya katılacak kişiyi arayıp bulmak ve bilgilendirmek de sana düşer” diyor olağanüstü seviyesini geçen bir pişkinlikle.

Maria’nın aklından gökkuşağının bütün tonlarında yanıtlar geçiyor ama o dar gönüllünün seviyesine inmeye niyetli değil onun yüreği.  O yürek ki o anda bir başka türlü çarpıyor, her anı başka türlü bir aymışlıkla algılıyor, dünyaya ve onun yaratıklarına bambaşka bir açıdan yaklaşıyor.

Yüreği o sırada çocukluk anılarının pamuk helva tadını korumak, babasının başrolde olduğu anların her bir tanesine özenle sahip çıkmak, hiçbir detayı unutmamak, hiçbir sözü, sırrı, nasihati kaybetmemek, birlikte atılmış kahkahaların gölgesini olsun koruyabilmek için çarpıyor.  Bunlar için çaba harcamak istiyor.  Bu şaşkınla uğraşılacak zaman değil, ona harcanacak enerjiye yazık.

Şu anda toplantı organizasyonundan daha önemli öncelikleri olduğunu belirtip karşısındaki kendini toparlayamadan kapatıyor telefonu.

“Kim bu insanlar Allah aşkına Deniz?” diye soruyor bana.  “Ne işleri var hayatımızda?”

 *    *    *    *

Ben yıllarca kafa yordum bu insanlar üstüne.  “Zor bir çocuklukları mı oldu acaba?” dedim. Ebeveyn terk edip gitti belki.  Büyük bir travma geçirdiler ve sonsuza kadar sürecek etkisi.  Sevilmediler hiç, kimse kucak açmadı onlara.  Doğum günleri hiç kutlanmadı, okulda hep tek başlarına oturdular sıralarda.

Gençlik aşkı nedir bilmiyorlar, midelerinde hiç uçuşmadı kelebekler.  İtilip kakıldılar, başkaları yaşadı, onlar hep baktılar.  Hep beşinci sınıf vatandaş gibi hissettiler bu dünyada. Ağır geldi varlıkları onlara yaşadıkça.

Hiçbirinin sesi güzel değildi. Aralarından hiç sporcu çıkmadı.  Çöp adam çizmekten öteye gitmedi resim yetenekleri, hiç bir enstrümanın yakınından dahi geçmek kısmet olmadı.  Şiirle kesişmedi yolları hiç, bilmediler nasıldır bir romanın sayfalarında kaybetmek kendini.

Ben yıllarca bu dar yürekler için açıklamalar aradım, özürler yarattım, onları tekrar kazanabilmenin yollarını aradım.  Aynı anda hayatın zor testlerinden geçtikçe pişen, olgunlaşan, kendini yeniden bulan ve yaratan insanlarla tanıştım.  Delirebilecekken ayakta kalanlarla, en dibe vurup yeniden çıkanlarla, paramparça olup toparlananlarla yarenlik ettim.

Onların mucizevi gönüllerinde buldum ruhumun aynasını, yola devam etme cesaretini.  Bir ipucu vardı o insanların mücadelesinde hayatın anlamına dair. Gerçeğe en yakın olan onlar diye düşündüm.  Yokluğu tatmayan, hiç kaybetmeyen fena halde boş konuşabiliyor anladım.

Dar Yürekleri hayat çarkının kurbanı olarak görmüyorum artık, kendi bilinçli seçimlerinin yarattığı cehennemde müebbet hapis yatıyorlar.  Umut kesilmez ama, belki bir gün bir idam mahkumuyla tanışırlar, değişiverir yaşamları.

Brüksel, Temmuz 2013

Gelincik Cesareti

image

Seni pırıl pırıl genç kızlığında tanıdım ilk. Ev yapımı kurabiyelerin tanıdık sıcaklığı vardı sende, gülümsemen içtenlik doluydu. Güzeldin, uysaldın, uyumluydun. Sokuluverirdin insanlara, onların da anında kaynardı sana kanı. Ben de ilk görüşte sevdim seni.

Sonraki birkaç yıl gözkamaştırıcı güzelliğini iyice ortaya çıkardı. İçinde bir yerlerde hala o “Şeker Kız” imajı saklıydı ama artık büyüyordun işte. Cazibenin nelere kadir bir silah olabileceğini öğrenmeye başlamıştın. Dünya sana kayıtsız kalamıyordu, yolda yanlarından geçtiklerin başlarını döndürüp döndürüp bakıyorlardı sana.

Mankenle peri kızı arasında bir yerlerdeydin. Hayranların hızla artmaya başlamıştı. Çiçeklerle, armağanlarla, ezgilerle geliyorlardı, kuşatıyorlardı seni her yandan. “Sarı saçlarından sen suçlusun!” diye sesleniyordu ardından o kırık kalpli çocuk ve kimbilir daha kaç tanesi.

Dış görünümün ve kendini taşıyışın öylesine dörtdörtlük bir hal almıştı ki, bazılarını ürkütmeye bile başlamıştı mükemmele teğet geçen bu tablo. Kimi “bize bakmaz bu kız” diye baştan eliyordu belki seni, bazıları “böylesi pek kibirli olur” gibisinden kategorize ediyorlardı kimliğini . Allah vergisi güzelliğin de bir bedeli olduğunu anlamaya başlamıştın.

Ben o zamanlar en çok dış görünümünün bu derece ön plana çıkmasının içindeki ince insanın dünyaya sunabileceklerini gölgelemesinden korkuyordum. Zira ışığının kör ettiği bazı gözler ve hesabını önyargıya kestirenler senden kaçarken senin iç zenginliğini tanıma şansını da yitiriyorlardı. Sen de ambalaj düşkünü bir dünyada yaşadığımızın bilincine varıyordun işte.

Oysa senin için gökkuşağı kadar renkli, görkemli ve az bulunur bir hazineydi. Duygulu, sevecen, merhametli, yardımsever ve cömert bir yürek vardı o kusursuz makyajın, uzun yapılı saçların ve son moda kıyafetlerin oluşturduğu dış kabuğun altında. Bir gelincik kadar da narindin benim gözümde. Seni erkenden koparmasınlar, çabucak soldurmasınlar isterdim hep.

Böyle masal kahramanı gibi tanımlanan bir şahsiyet için insan kaderlerin en parlağını, yaşamların en dolusunu hayal ediyor. Ona bundan azını uygun görmüyor. Yani koca dünyada bir tane Beyaz Atlı Prens varsa, tabiiki gelip bu kızın kapısını çalmalı, ona gönlünü kaptırmalı diyorsunuz. Bütün malzemeler toplanmış, sihirli formül de elinizde, balkabaklarını döndürüverelim işte bir saltanat arabasına ve sonsuza dek mutluluğa bezensin, doysun bu Gelincik.

İstiyordum ki ben de, sen hep el üstünde tutul, hiç incitilme. Zaten dayanamaz diyordum, incedir, kırılır. Alışık da değil üstelik insanların hainliğine, hunharlığına. Uzak dursun bu vahşilikler ondan, onun o toz pembe dünyasından.

Yıllar sana çok daha başka bir yaşam deneyimini getirdiler beraberlerinde. Yanlış anlama sakın beni, “hayata teslim oldun” anlamında söylemiyorum ben bu sözleri. Zira gördüm, her adımı bilerek ve isteyerek attın. Yüreğini kılavuz belledin, önsezilerine kulak vermeyi seçtin hep.

İleride yapmadığın için pişmanlık duyacağından emin olduğun bir iş varsa, gittin yaptın. “Denemezsem hep aklımda bir acaba ile yaşayacağım” dediğin bir eylem varsa, riski göze aldın ve kolları sıvadın. Çoğunluk sadece kendi iç sesine kulak verdin, kim ne diyor, nereye çekiyor aldırmadın. Kararlarının sonuçlarına da katlanmayı bildin, kimseye yakınmadın, kimseden şikayetçi olmadın.

Tabii yaşam da sakınmadı, tüm renklerini gösterdi sana bu yolculuk sırasında. Kalbini buruşturup atan da oldu, iyi niyetini suistimal eden de. İyimserliğine ve cömertliğine gölge düşürmedin, affetmeyi bildin. Bazı insanlara ikinci şanslar verdin, yeniden yeniden denedin köprüler kurmayı. Kimi zaman şanslı çıktın, bazen acın katmerlendi. Ama kendin olmaktan hiç vazgeçmedin.

İlk başlarda üzülürdüm; benim kafamda senin için yarattığım hayale eşdeğer bir yaşam sürmüyorsun diye. Şansızmışsın gibi gelirdi, ya da kaderin kaprisini çekmek sana düşmüş gibi. Parçalanacaksın, un ufak olacaksın diye dertlenirdim, en çok da hiç hak etmiyorsun bunları diye. Benim imgemde sen hala şekerlemeden yapılmış şatonda pırlantalarla bezenmiş tahtından bizlere el sallıyordun yüzünde sevecen ve ölçülü bir gülümsemeyle.

İlk kez babamın mezarının başında sessizce yanyana durduğumuz o kış günü anladım benim güzeller güzeli peri kızım, büyülü masal kahramanım gerçek dünyanın göbek taşında gururla ayakta duran bir yaman genç kadına dönüşmüş aslında. Acının gözünün içine bakmış, kederi tanımış. Şimdi de ölümün dokunduğu insanların yamacında cesaretle yüzleşiyor yaşamla.

Seni o kısacık an dahilinde birikmiş tüm geçmiş zamanlardakinden daha çok tanıdığımı anlıyorum şimdi. Mezarın başındaki sessiz bekleyişimiz sürerken bana tek kelime etmeden “istediğin sürece varım” diyordun, “kabusun ne kadar korkunç olursa olsun paylaşırım” diyordun, “korkma, yanındayım” diyordun. O an bizi mühürledi.

Şimdilerde de hayatın zor cephelerinde savaşıyorsun. Alman gereken kararlar var, çözmen gereken bilmeceler, atman gereken adımlar. Farkındasın hepsinin, biliyorsun. Bulunduğun nokta için kimseyi suçlamıyorsun, hatta özeleştirinin el kitabını yazabilir duruma gelmişsin. Senden öğrenecek çok insan tanıyorum.

Kendinin de sevdiğinin de değişim haritasını çıkarmışsın yıllar boyu, nereden nereye nasıl gelindiğini görüyorsun. Önceliklerin yıllar ve yaşananlarla değişebileceğini anlamışsın, hatta yaşamışsın bizzat. Bezmişlik sezmiyorum yine de ifadende, keskin durum değerlendirmelerinde. Yılmadığın için hayranım sana.

Seni dinlerken yıllar önce sana atfen yazdığım peri masalının sana büyük haksızlık olduğunu da kavrayıveriyorum birden. Ben o senaryoda sana edilgeni oynatmıştım, seni başkahramanın yanındaki kadın olarak tanımlamıştım. Seni belki el üstünde taşıtmıştım ama karar mekanizmalarının da dışında tutmuştum. Sana en gözalıcınsan da olsa bir kenar süsü muammelesi yapmıştım.

Oysa sen belki de en baştan biliyordun kaderini gönlüne göre yazmak istediğini. Vuruşmaya da hazırdın, yıpranmaya da, dizginleri elinde tutan sen olduğun sürece. Kırılganlığını kabullenmiş ama engel yapmamıştın kendine. Bilakis onu bir kılıç gibi kuşanmıştın bu yaşam mücadelesine doğru dörtnala koşarken.

Seni dinlerken gelinciklerin hesabını erkenden kesmemeli diye düşündüm. Yoksa nasıl keşfedebiliriz ki onlarda saklı cesareti? Nasıl şahit olabiliriz olağandan farklı yaşam maceralarına?

Üstelik çok fazla korumacı davranmıyor muyuz bazen güzeli, narini gördüğümüzde? Oysa fena mı biraz bilenmek, az biraz yoğurulmak hayat sinisinde? Sürtünen burunlarımız keskinleşmiyorlar mı sıra belanın kokusunu almaya gelince? Kendinden vazgeçmediği sürece var olmuyor mu insan?

Varsın yaşanmayıversin en cilalı masallar; ideal bazen insanı yorar. Bırakalım biraz hırpalanıversin körpecik gelincikler; ilham ve umut cesaret öyküleriyle coşar.

Akyarlar, Mayıs 2013

Ah Komşu!

image

Yunanlı arkadaşım Anna on sene kadar önce benimle İstanbul’a geldi. Boğaziçi Üniversite’sinde hoca olan başka bir arkadaşımı ziyarete gittik kampüse. Akademisyenlerin şık yemek salonunda bir de güzel öğle yemeği yedik bahçede Boğaz’a karşı.

Anna zeytinyağlı yeşil fasulyeleri yerken ağlamaya başladı. Telaş ettim, “neyin var?” diye sordum. “Aynı annemin elinden çıkmış gibi..” dedi iki hıçkırık arasında…

Annesini bir kaç yıl önce toprağa vermişti.

* * * *

Aynı Anna babamın bulamayacağımı bildiğim izini sürmeye karar verdiğimde de yanımdaydı. O, erkek arkadaşı ve eşimle birlikte Yunanistan’a gitmeyi planladığımızda, ben normal turistik geziye ek olarak Selanik’i de görmek istediğimi söyledim.

Ben de babamı yeni kaybetmiştim. Onun nüfus kağıdında doğum yeri olarak Kesriye yazardı, Selanik’e yakın olduğunu bilirdim. Babamı da, bana tanıttığı Atatürk’ü de anmaya o diyarlara uzanmak istedim.

Babam sağlığında ara ara lafını ederdi oraların, ziyaret etmek geçerdi içinden bilirim. Oysa uçmayı sevmiyordu, beni görmeye Brüksel’e gelmeyi bile aklından geçirmemişken “artık varolmayanın peşine” Selanik’e gitme hayalini çok gerçekçi bulmuyordum, ne yalan söyleyeyim.

Gelin görün ki, babamı kaybedince ben onun hayaline tutundum. Ne aradığımı bilmeden kendimi attım Selanik’e, peşimde de üç güzel insan. Şehri arşınladık, İzmir’i andıran kordonunda yürüdük, güneşin okşadığı deniz manzaralı bir terasta oturup yemek yedik. Gözlerim her yeri taradı, dahası ondan izler aradı. Bulamadı.

Atatürk’ün evine gittik sonra dördümüz. Beklediğimdem daha farklı, belki daha bakımsız. Varsaydığımız ilgi gösteriliyor mu emin değilim o mekana, ziyaretçiler umduğumdan az sayıdaymış bize verilen bilgiye göre, ağır toplar da sanki daha çok gölgelerde. Bahçe çok güzeldi ama, hani duvarların ardında saklı değerli bir mücevher misali ışıl ışıl ve berrak.

Selanik’in biraz dışındaki otelimize gitmek için kiralık arabamıza doğru yürürken içim babamın deyimiyle mayhoştu biraz. Hayalkırılığıyla buluşmuştum. “Ne bekliyordun ki?” diye azarladım kendimi gerçekçilikle ama içimdeki küçük kız biraz ağladı.

Anna dürttü beni o sırada: “Deniz, iyi ki geldik şu Atatürk’ün evine sayende. Şu siyah beyaz resimlere bakıyorum da, ne adammış ama, ne karizma! Laf aramızda, bizim Venizelos sönük kalmış yanında…”

* * * *

Çok turistik olmayan Yunan adalarından birine uğradık aynı gezi sırasında. Kiraladığımız arabayla koyları geziyoruz, kiminde denize giriyor, kiminde bir kafede mola veriyoruz.

Yolumuz beni gözüm kapalı getirseniz Türkiye olduğuna kalıbımı basacağım bir koya düşüyor. Hava oldukça rüzgarlı, deniz dalgalı. Yüzmeyeceğiz ama sahilde konuçlanmış kır kahvesinde ister Türk ister Yunan bir kahve içmek niyetimiz.

Anna siparişleri verirken benim için de sade bir kahve söylüyor. Oranın sahibi olduğunu tahmin ettiğim amca Anna’ya heyecanla bir soru yöneltiyor hemen, o da gülerek yanıtlıyor. Sonra adam bana alıcı gözüyle bakıp içtenlikle selamlıyor beni.

O masadan ayrıldıktan sonra Anna’dan tercüme rica ediyorum: “Küçük Hanım sade kahvenin ne kadar sert olduğunu biliyor mu?” diye uyarmış adamcağız. Anna da “Türktür, çok iyi bilir” diye yanıtlayınca gevşemiş haliyle, yakın saymış.

Kahveler pek leziz, dumanları üstlerinde. Sohbet de öyle güzel. Anna’nın ona İstanbul’dan hediye getirdiğim eşarbı takmış olduğunu fark edyorum o sırada. Ege’ye dalıp gidiyor bakışlarım, hangi kıyısından baksan ayrı güzel. Keşke bir sevda masalı olsaydı geçmişimiz; edebiyata yarardı, musikide çoşardı…

Son biriki kez misafir edildiğimiz için bu kez hesabı ben ödemekte kararlıyım. Biraz da bahşiş bırakıyorum, ara mevsim, bizden başka müşteri de yok, sonra ne bileyim, babamın geldiği topraklara saygı geçitim devam ediyor sanırım.

Yaşlı adam bahşişi görünce sevinip Anna’ya “doğru mu anladım” gibilerinden teyyit ettiriyor. Sonra o sevimli gülümsemelerinden birini daha takınıp geldiğinin iki misli hızla kayboluyor. İki dakikaya kalmadan da elinde taze irmik helvası tabaklarıyla geri dönüyor. Anna tercüme ederken duyuyorum hayal meyal “Hanım az önce pişirdi, tazecik. İkramımız…”

Burnumda tarçın kokusuyla ömrümde yediğim en lezzetli helvalardan birini kaşıklarken aklımda Boğaziçi’nin yeşil fasulyeleri.

Ben de biraz ağlıyorum.

* * * *

Eva ve Nikos Brüksel’de yıllar önce tanıştığımız yakın arkadaşlarımız ve komşularımız. Kızımız İspanyol, eşi Yunanlı. Biz kızlar tanıştık önce iş yerinde, anlaşınca eşlerimizi de dahil ettik muhabbete. İlk dörtlü buluşmamız Brüksel’in merkezindeki modern bir Yunan lokantasında oldu. Ben eşimi tembihledim önceden: “Bak, Eva çok tatlı bir insan, sen de eşiyle biraz kaynaşmaya gayret et lütfen…”

Kaynaştılar da nitekim. Biz dördümüz dördün her kombinasyonunda rahatça buluşup sohbet eden güzel bir ekibe dönüştük zamanla. İspanyol, Yunan, Türk vatandaşlar özellikle güneş aşkı, ağız tadı, sofra keyfi söz konusu olduğunda çok iyi anlaşıyorlar. Ancak Ege’nin tuzuna batmışların, hele de yürekleri kapanmamışsa, başka türlü bir paylaşımı var.

Dostluğumuzun emekleme döneminde bir gün Evalara giderken bir kapta ev yapımı bir tatlı götürmüşüz. Eva sonrasında kabı yıkamış, temizlemiş ve tam iade edecekken Nikos haykırmış: “Batı Avrupalı medeni ülkedenim diye geçiniyorsun, ama gelen kabın içi boş geri verilemeyeceğini bilmiyorsun!”

Gözünü sevdiğimin Ege rüzgarı…

İspanya’da birlikte tatil yaptığımız dönemde keyifli bir yürüyüş sırasında sohbet ederken konu nasılsa hayvanların çıkardığı seslere geldi. Üç dilde ötme, anırma, kişneme gibi eylemlerin nasıl seslendirildiğini karşılaştırır bulduk kendimizi başka işimiz yok gibi.

Değişik örnekleri sıraladıktan sonra ortaya çıkan tabloya göre yazılışları farklı da olsa fonetik anlamda çok yakın seslerle ifade ediyorlardı kendilerini Yunanlı ve Türk kuşlar, atlar, horozlor ve inatçı eşekler.

Nikos Eva’ya bakıp “Ne garip şu İspanyollar, hiç “piu piu” diye öten kuş gördün mü sen gerçekten hayatında?” diye kahkahalar atıyordu o sırada.

* * * *

Eşim tatlıya düşkün, Ankara’nın bilinen şekercilerinden birinin ürünü çikolatalı drajelere de meftun… Gidip geldikçe taşıyoruz oradan Brüksel’e. Nikos da tatlısız hayatı zindan sayanlardan. O da fena alıştı bizim drajelere, yakın malum damak tadı.

O aralar Nikos’un babası Atina’da, ciddi bir rahatsızlığı var. Izdırap içinde, günlerinin sayılı olduğu düşünülüyor. Malum bu “ha bugün ha yarın” bekleyişi çekeni de, refakat edeni de eriten bir süreç. Hele de ayrı memleketlerde olunca…

Talihsizlik bu ya, o dönem biz de dertler ve hastalıklarla boğuşup duruyoruz. Nikos’un başka yürek acıları da oldu üstüne. Herkes kendi sıkıntılarıyla başa çıkmaya çalışıyordu ama birbirimize kulak vermekten de vazgeçmedik.

Derinine dertleştiğimiz bir akşam laf arasında yakındım komşuma: “Huzursuzluğumuzu hissetmiş gibi evdeki çiçekler, tek bir yüzü gülen orkide kalmadı evde. En son aldıklarımız bile bir hafta zor dayanıyorlar çiçeklerinin döküp kendilerini bırakmadan önce.” Moralsizdim, cepte birikmiş umudun da çoğunu tüketmiştim.

Ertesi akşam Eva uğradı kapıdan, “eşimden emanetin var” diyerek. Miniminnacık bir orkide, incecik dallarına inat açılmış körpe çiçekleriyle göz kırpıyor. “Boyuma posuma bakıp küçümseme beni, önemli olan niyet” diyen bir havası var. Cesaretine tutunmak istiyorum, zarafetiyse gözkamaştırıcı.

Akışı tersine çevirebilir mi bu narin çiçek? Yaşamımızdaki gölgeleri yokedebilir mi? Bilmiyorum ama umut tohumları ekildi işte yüreğime. Bu nadide çiçekle beraber serpilmelerini diliyorum, dostluktan aldıkları ilhamla.

* * * *

Nikos bir dönem daha Atina-Brüksel arası mekik dokumaya devam etti. Umutsuz ve bitkindi ama mücadeleyi bırakmadı. Kendini hazırlamaya, ailesine kol kanat germeye calıştı. Ama ölümün huzurunda hepimiz her zaman hazırlıksız ve güçsüz hissetmiyor muyuz? Nitekim o an geldi, babasına veda edip döndü Brüksel’e. Çeken bilir sözü çok doğru, öyledir de.

Nikos’un babasının ölümünden birkaç ay sonra annemi kaybettik. “Nasılsın?” diyordu Brüksel’den Ankara’ya uzanan endişeli sesi Nikos’un.

“Ne bileyim..” dedim, “…araba çarpmış gibiyim.”

“İyi bir ikili olacağız desene… ” dedi yorgun ama yenilmemiş haliyle. “Ben de kamyon çarpmış gibi hissediyorum.”

Annemi toprağa verdikten biriki gün sonra Brüksel’e dönmeden tanıdık şekercimize uğradık eşimle. Orada çalışanlarla annemi andık, adeti bozmayıp biraz da draje aldık. Nikos’u da unutmadık. Çekilen acılara iyi gelecek sanki tatlı yemek.

Dönüşte Eva’yı gördük önce, hediyesini yolladık onunla eşine taze taze tadılsın diye. Akşam telefonuma bir mesaj düştü komşudan: “Siz ne güzel insanlarsınız…” yazmış, “…araba çarpmış haliniz bile düşünceli…”

Evde yeniden hayat bulan orkidelerden yana bakarken sanırım komşuluk böyle bir şey diye düşünüyorum. Bir denizin üstünden uzanıp birinin elini tutmayı bilmek, bunu becerebilmek. Acılarımızın en taze anında bile bir diğerinin kalbine bir gülücük kondurabilmek.

Belki Ege’yi tatmak, tanımak böyle bir şey…

Akyarlar (Kos’a karşıdan bakarken), Mayıs 2013