Bir yudum ferahlık

20140525-214335-78215041.jpg

Bazen kötü karanlığın elini tutup geliyor
Önce talihsizlik sanıyorsunuz
Kaza kıyafetlerini giydiriyorlar ona
Bakakalıyoruz ekrana

Önceleri cılız bir umudun inadı var o sancılı bekleyişte
Dualar var, birlikte atan yürekler el tutuşmuş
Soluklar tutulmuş
Mucizevi gelişmeler olsun istiyoruz
Yüzlerimiz solgun, dizlerimiz dermansız
Bekliyoruz

Saatler ilerliyor, günler devriliyor sonra
Ağırlık çöküyor göğsümüzün üstüne
Öfkemiz çok çaresiz, kimsesiz çığlıklarımız
Ekranda yine alt yazı geçiyor

Gözümüz bir yer adını, bir de rakamı seçiyor
O rakam, o karanlık rakam arttıkça artıyor
4 ün 5 oluşuyla sönen ocak geliyor aklıma
Haneye düşen kor, yüreğin yırtılışı
Raydan çıkışı trenin
Bir daha hiç eskisi gibi olmayacak olan

Facianın başka boyutları çıkıyor sonra su yüzüne
Teoriler de var, en sahicisinden gerçekler de
İşittikçe daha bir derinden kanıyor yaralar
İnsan inanmak istemiyor
Beterin beteri olduğuna
Vicdansızlığın sınırsızlığına
Kontrolsüz gücün kitapsızlığına
Bunun da bir gün geçmiş olacağına
Üç beş güne kalmaz
Başka konuların konuşulacağına

Ders alınsın
Sorumlulardan hesap sorulsun
Yaralar samimiyetle sarılsın
Mağdura sahip çıkılsın
Bir daha yaşanmasın
İstiyoruz

İstemenin yetmediğini biliyoruz

O bunu diyor, bu şunu
Dinliyoruz dinlemesine ama
Göğsümüze binen yük kalkmıyor
Sorular soruları sürüklerken peşinde
Tanımadığımız derinliklere dalıyoruz

Ateş düştüğü yeri yakmış
Yakmaya da devam ediyor
Onların acısı öyle devasa ki
İnsan karşısında eziliyor
Küçülüyor
Kesiliyor sesi
Kuytulara gömülürken
Suskunlaşıyor

Memlekete uzaktan bakarken
Acılı günde aradaki mesafe
Sanki daha da artıyor
Memleket sımsıkı bir yumak olup
İyice içine kapanıyor
Aklım onda
Acısı acım
Yarası yaram
Ama o sanki benden uzaklaşıyor
Ait olduğum yer hızla başkalaşıyor
Korkuyorum
Suskunlaşıyorum

Nuri Bilge’nin gözlerine bakıyorum şimdi
O tapılası utangaç pırıltı
O bahtiyar şaşkınlık
O hakiki heyecan

Hoşgeldin memleketim
Azim, özen ve insanlık
Sana çok yakışıyor
Duyarlı yaratıcılık
Ayakta alkışlanan saygınlık
Aydınlıklar
Sana çok yakışıyor

Brüksel, Mayıs 2014

 

Sosowin için

semsiye

Uzaklardasınız işte
Bildik ortamınızın beş saat farkı ötesinde
Tanımadığımız o ülkede
O sıcak ve nemli iklimde

İş peşindesiniz,
Hep gelişme, hep ilerleme
Hedefleriniz belirli
Avrupalı kafanızda
Her an yeniden şekilleniyor
Planlarınız en detaylı haliyle

Oysa burada
Her gün koskoca bir bilinmeyen
Her gün yeni bir serüven
Dilin kuvveti yok artık elinizde
O güç artık başkalarının tekelinde

Bildik taktiklerinizi, jargonunuzu da
Bir zahmet koyun cebinize
Tedavülden kalkmış eski paralar misali
Geçersizler şimdide
Dahası sırıtıyorlar fena halde
“Samimiyetten yoksunum”
“Otantikle tanışmadım”
Diye bağırıyorlar avaz avaz

Diyorum size, burası sakin bir ülke
Kimse yüksek sesle konuşmuyor
Güç sahipleri etiket ve kıyafetle değil
Karizmayla var oluyor
İnsanlar “Mingalabar” diye selamlarken sizi
Gözlerinizin içine bakıyorlar
“Nerelisiniz?” diye sorduklarında
Cevabını cidden merak ediyorlar

Alçakgönüllülük pazarlama eksikliği olarak algılanmıyor
Amaç en çoğu en az zamanda yapmak değil, sürpriz!
Neden bu denli asabi olduğunuzu anlamıyorlar
Sonuçta sizin elinizde, zaman dediğiniz

İş görüşmeniz çiçek kokuları eşliğinde geçsin diye çabalamışlar
Öğlen aranızda yerel lezzetleri tadın diye uğraşmışlar
Siz lokmaların tadını almadan yutarken aceleci
Onlar çocuksu bir merakla size bakıyorlar

Dakika hesabınızı yabancılıyorlar
Detaylı uzun dönem planlarınız
O “mümkünse hemen şimdi” haliniz kanıksanıyor
Telaşınız anlamsız, gören inançsızsınız sanır
O beş provalı ağdalı söyleminizin üçüncü dakikasında
Kayıplardalar
Saygılarından hala gözlerinizin içine bakıyorlar
Ancak an itibariyle sizden uzaklaştılar

Olduklarından fazlasıymış gibi yapmıyorlar
Kabulse evet, yoksa hayır diyorlar
Sözleriniz eylemle desteklendikleri kadar varlar
Boş lafları boş bakışlarla dinliyorlar
Dinlerken de anında siliyorlar hafızalarından
Dikkat etseniz göreceksiniz
Sildiklerini saklamıyorlar

Kültür tembelliğinize
Özensizliğinize alışmışlar
Adım “Sosowin” ama zorsa
Bana “Soso” diyebilirsiniz
Diyor o genç ve zarif kadın
Uyanmıyorsunuz
Utanmadan Soso aşağı Soso yukarı konuşuyorsunuz

O son gün
Havaalanına gitmek için yola çıkmayı beklerken
Sosowin bir veda konuşması yapmaya çabalıyor
Parlatıp konuşturmaya çalıştığı İngilizcesiyle
İnsanlık dolu sözleri, samimiyet
Aman Allahım, o da ne, duygulardan bahsediyor
Siz alışkın değilsiniz o delici masumiyete
Sahi, en son iş ortamında ne zaman
Anadan doğma bir samimiyete denk geldiniz?

Cümlesini orta yerinde kesip
“Bu araç da gelemedi bir türlü” diye dertleniyorsunuz
Oysa transfer zamanını az önce öne alan kendiniz
Kafanızda havaalanındasınız, check-in yaptırıyorsınız
Uçaktaki -tercihen pencere kenarı- koltuğunuzu düşlüyorsunuz
Toplantı raporunuza girecek maddeler dökülüyor aklınızdan
Siz zamanı ileri sardınız, aktınız ve gittiniz
Bir başınıza gittiniz

Sosowin o anda kaldı, veda konuşmasını tamamlıyor
Birlikte çektirdiğiniz fotoğraf için yeniden teşekkür ediyor
Yine görüşmeyi diliyor
Sizinle tanışmanın onun için bir şeref olduğunu söylüyor
Siz dudaklarınıza kazara takılmış bir gülümsemeyle
Saatinize bakıyorsunuz gergin

Sosowin dertli bir serçe gibi oradan oraya koşuyor
Tüm emeğine, iyi niyetine rağmen yetersiz ve başarısız hissediyor sayenizde
“Araba az ilerideki heykelin önündeymiş, iki dakikaya burada olur” diyor
En yumuşak sesiyle
“Arkadaşlarımız alana varınca karşılayacaklar sizi ve eşlik edecekler”
Diye ekliyor
Bakışlarınızdaki tedirginliği görünce
“Konuştuk ama ben yine arayıp hatırlatacağım” diyor
Siz rahatlayın artık, sakin olun istiyor

Siz yeni istekler sıralıyorsunuz
Söyleminiz kupkuru
Sesiniz çatal çıkıyor
Sosowin
Anlamaya ve uygulamaya özen gösteriyor
Hala

Arabayı gördüğünüzle fırlıyorsunuz
Teşekkür ediyorsunuz herkese ama aklınız hep gitmekte
Hep sonraki hedefte
“Hoşçakal Soso” deyip
Elini sıkıyorsunuz aceleci
Gözlerine bakmıyorsunuz
Bindiniz bile arabaya
Kapıyı hızlıca kapattınız

Sosowin elini uzatıyor titrek benden yana
Sarılıyorum ona
Ve tutuyorum bir süre kırılgan bedenini kollarımda

“Seni tanımaktan ben de şeref duydum Sosowin”
Diye fısıldıyorum kulağına
“Merak etme, birlikte çekindiğimiz o resmi de
Hemen yollayacağım sana”

Yangon-Brüksel, Mayıs 2014

Şatonun uzun, benim kısa tarihimiz

sato3

Diyeceksin ki şimdi: “Senin Fransa’nın o küçük kasabasında ne anın, ne tarihin olabilir ki? Daha dün bir, bugün iki o diyarlara gidişin. Üstelik, tamam seviyorsun da Fransa’yı, kabul et ki Belçika’da yaşıyorsun. Gidip gelmeler var elbet, kısalı uzunlu tatiller, hafta sonu kaçamakları, iş gezileri.

Diğer yandan Fransa dediğin de koskoca bir memleket. Hangi köşesine yetişeceksin Allah aşkına, malum gez gez bitmez. Üstelik, bir kentte tarih yazmak öyle iki turistik geziyle gerçekleşmez. Birikim gerekir, yaşamışlık gerekir, sevdiklerinle paylaştığın anlar sonra, hani aklında kalan kesitler, fotoğraf kareleri mesela…”

Haklısın böyle düşünmekte, benim de bu sabah yolda buraya gelirken benzer sorgulamalar dolandı aklımda. Eskilere gittim, yenilere döndüm, insanlar ve anlar resmi geçide durdular gözlerimin önünde. Ne kadar hızlı geçmiş zaman, bir kez daha şaşaladım.

Şato otelin demir parmaklı kapısından girerken yine ilk seferki heyecanı duydum. Resepsiyonda o konuşkan kız vardı, bizi ışıldayarak karşıladı. Hal hatır sorayım filan derken muhabbete daldığından evraklara imza attırmayı bile unuttu.

Bize odamıza kadar eşlik ederken birkaç gün önce bahar temalı yeni tadım mönüsüne geçtiklerini müjdeledi. Akşam yemeğini heyecanla beklememiz için ağzımızı sulandıran birkaç küçük sır verdikten sonra odamızın kapısını araladı, bizi içeri buyur etti.

Şatonun bir bahçeden çok bir parkı andıran geniş yeşilliğine iki cepheden hakim bu odanın manzarasına doyamıyorum. Birkaç başka oda da denedik önceki kalışlarımızda, en sevdiklerimden biri kesinlikle bu. İnsan hangi pencereden baksın bilemiyor, keyifle bir o yana bir bu yana koşuyor.

Doğa da iyice coşmuş artık, yeşilin tonları birbirleriyle yarışıyorlar. Bahar yazla kavuşmaya hazırlanıyor. Bahar yazı çok özlemiş, yazın da gelesi var artık, seziliyor.

Burayla ilk tanıştığım günü anımsıyorum. Arkadaşlarla gelmiştik o hafta sonu tatiline, üç çifttik. Cumartesi gününü yerel üreticilerde tadım ve mahzen ziyaretleriyle geçirmiş, üzüm bağında başlayıp sofralarda son bulan şampanya maceralarını dinlemiştik. Emek, özen, deneyim ama hepsinden öte bir aşk hikayesi gizliydi bu serüvenlerde.

Ana yolları terk edip şampanya üreticilerinin mevzilendiği küçük köy ve kasabalar arasında kıvrım kıvrım ilerlerken bağlara hayran hayran bakmıştık. İçlerinden geçtiğimiz yerleşim yerleri sevimli ve bakımlıydı. Çiçek dolu göbeklerle karşılanıyor, yine çiçeklerle uğurlanıyorduk her birinde.

İnsan inanamıyordu ilk bakışta, küçücük bir köy mesela düşün; sayılı hanesi var, çiçek cenneti bahçeli evleri masal kitaplarından çıkmış gibi. İşte köşede ekmek fırını, işte gazeteci, kasap, belki bir berber, bir peynirci. Aynı köyde ben diyeyim üç, sen de beş şampanya üreticisi.

Çoğunun girişindeki levhalarda çat kapı gelen ziyaretçilere alışık olduklarını gösteren davetkar bir mesaj var. Başta ürkeksin, ama alışıyor insan zamanla. Zile basıyorsun, tadım için geldiğini söylüyorsun. Seni içeri buyur edip şampanyalarından ikram ediyorlar.

Gösterdiğin ilgiye oranlı olarak da tarihçeleri ve üretim felsefeleriyle ilgili bilgi paylaşıyorlar. Satın alma zorunluluğu yok. Meraklısını bulurlarsa, onlar da zaten keyfe geliyorlar. Çoğu ana babasından devralmış bu işi, hem çocukluk anıları, hem aile kültürü var iş ahlaklarının mayasında. Şevkle sahiplendiklerini, aşkla çalıştıklarını görmemek imkansız.

Ne diyordum ben, bu şatoya ilk gelişimi anlatacaktım. Bak, konu sevdiğimden olunca lafı taa nerelere getirdim. O Cumartesi günü diyordum, arkadaşlarla gündüz bu keyfi yaşayıp sonra akşam da gastronomik bir şölenin tadını çıkarmıştık. O zaman otuzlu yaşlardaydık hepimiz, enerjimiz de ateşimiz de gürül gürüldü.

Ertesi sabah geç uyandık. Herkes kahvaltıda “aman dün akşam çok yedik içtik” muhabbeti yaptı, biraz da suçlulukla. Sonra arabalara binip Brüksel istikametine dönmeden biraz daha buraların tadını çıkaralım diye anlaştık yine de.

Aramızdaki Bilinçli Çift bize bu şato otelden bahsettiler, konumunu, bahçesini ve servisini pek övdüler. “Oradan geçelim, hem o civarı görürüz, hem oteli ziyaret ederiz” diye aklımızı çeldiler. “Bir dahaki sefer için referans da olur” dediler.

Acemi Çift (ki onların bölgeyi ilk ziyaretiydi) gezme kısmına evet dedi ama “boğazımıza kadar tokuz, nolur artık daha az yiyip içelim” diye yalvardılar. Bizse keşif dürtüsüyle yola atılmıştık bile, en önden koşturuyorduk.

17. Yüzyıldan kalma bu şato binanın ihtişamıyla değil, onu şefkatle kucaklamış doğasının bonkör güzelliğiyle insanı daha ilk görüşte etkiliyor. Demir parmaklıklı kapıdan girildiği anda dış dünya gerçekten de dışarıda kalıyor. Çirkin sesler kesiliyor.

Kuş cıvıltısı akan suyun fısıltısına karışıyor. Yapraklar hararetli bir sohbette gibi hışırdıyorlar arka planda. Çim kokusu burun deliklerinden içine süzülüyor.

Azın çokluğunda kendini buluyor insan. Parkın sınırı ormana karışıyor, onun arkasındaki karayoluysa çok uzakta kalıyor. İnsanın yol bulup da buradan gidesi yok zaten, zamanı sündürmek için bahaneler arıyor.

Bilinçli Çift mekanın bizde yaratığı belirgin etkinin keyfini çıkarırken bilmiş bilmiş gülümsüyorlar. Onlar yeni evli o zamanlar, tropik bir adada masalsı bir törenle taktılar yüzükleri. Sürekli birbirlerinin gözlerinin içine bakıyorlar, aşk sözcükleri desen, havada uçuşuyor. Romantizmin kitabını yazmışlar.

Mekanın tadı damağımızda dönüyoruz Brüksel’e. Acemi Çift de bizim gibi düşünmüş olmalı ki, bir süre sonra ikinci bir gezinin planlarını yapmaya koyuluyoruz birlikte. Bu kez Yeni Çift ekibe dahil oluyor, Bilinçli Çift ise özür beyan ediyor. Yeni bir altılı kombinasyonda düşüyoruz yollara.

Cumartesi günü bölgenin daha önce görmediğimiz kısımlarını keşfe çıkıyoruz ama herkesin aklında vakitlice otele dönmek var belli. Hava kararmadan o parkın keyfini çıkarmak, gün batımında terasta oturup o yeşillikle bakışmak istiyoruz.

Yeni Çift mekanın methini duymuş ama daha önce hiç gelmemişler. Heyecanımız bulaşıcı, onlara da geçiyor. Nitekim, otele vardığımızda onlar da valizlerini odaya bıraktıklarıyla bahçeye koşuyorlar. Su boyunca yürüyoruz, ağaçlık alanlara dalıp dar patikalarda kayboluyoruz.

Zaman zaman su kenarındaki tahta banklarda soluklanıyoruz. Bazen tüm grup birlikte, bazen daha küçük kümeler halinde sohbet ediyoruz. Bu yeşillik, bu sabırlı sakinlik insanın zamanla mizacını bile değiştirebilir sanırım.

Laf lafı açıyor, konular birbirini kovalarken paylaşımlar samimi ve lezzetli. Çocukluk anıları gelecek planlarına takılıyor. Açık sorular düşüyor derken yeşile, yaratıcı yanıtlar sonra. Sessizlik oluyor bazen, saygın bir sessizlik.

Hava kararırken içeri geçiyoruz. Kış bahçesinde sunuyorlar akşam yemeğini. Kahkahalar havada kıvılcım misali yanıp sönüyor. Gece yıldızsız ama altımız da parlıyoruz.

* * * *

Bir Temmuz günü, bu sefer baş başa geliyoruz şatoya. Aylar süren maraton sonuçlandı, aklıma koyduğum iş artık benim. Bu hayal gerçekleşirse gider kutlarız demiştik, işte oldu. İçim pırıl pırıl, yüreğim hafif, bıraksan havalanacak.

Temmuz ayında hava kapalı, bulutlar kalın kalın katmerli. On iki derece var yok sıcaklık, yağmur kapıda bekliyor. Bahçenin tadını çıkaramadık, bırak dışarıda dolaşmayı, içerde bile ürperiyoruz.

Ana salonda veriyorlar yemeği. Pencereden bakıyorum ara ara. Başka gün olsa üzülür, bozulurum. Yaz ortasında bu ne talihsizlik der, surat asarım bütün gün.

Bugün o gün değil. Hava umurumda değil. Kendi ışığım yetiyor da artıyor bile. Sabrımı, çabamı, başarımı kutluyorum. İçim pırıl pırıl, yüreğim hafif, bıraksan havalanacak.

* * * *

Üç sene kadar geçiyor aradan. Yine şatonun yolundayız. Talihsizlik çıkınımız açılmış o dönem; üzüntüler, hastalıklar, belalar arka arkaya gelmiş. Ne zamandır ilk kez düzlüğe çıktık, moral arayışıyla kırdık dümeni güneye, büyülü bahçede huzur bulacağız.

Üç buçuk saatlik yolun son saatine üç kala lastik patlıyor. Demek dert çıkını daha boşalmamış. Çekici bizi Cambrai şehrinin en bilinen tamircisine götürüyor. Brüksel’de neredeyse sıfır stokla çalışan dükkanlara alıştığımızdan moralsiziz. Hemen değişmezse lastik yandık, rezil oldu hafta sonu.

Tamirciye girer girmez çaresiz romantik kadın kartımı kullanarak öne atılıyorum. Beni şaşkınlıkla dinleyen beş iri yarı adama geçirdiğimiz talihsiz dönemden sonra Fransız kültürünün koynunda avunmaya giderken yolumuzdan olduğumuzu, bu hafta sonunun gözümüzdeki sembolik önemini anlatıyorum neredeyse hıçkırıklar arasında. Tamirhane uzun zamandır böyle drama yaşamamış belli, ilgiyle izliyorlar performansımı.

Seferber oluyorlar sonra da adamlar. Biri beni teselli edip kahve ikram ederken, diğerleri arabanın başına koşup yarım saatte hallediyorlar işi. Ayrılırken de hafta sonumuzun kalan kısmının keyfini çıkarmamızı tembihliyorlar. Utanmasam alınlarından öpeceğim.

İki saat gecikmeyle varıyoruz şatoya ama hedefe ulaştığımız için mutluyuz. Bu vesileyle hem Cambrai şehrini görmüş olduk, hem de Fransa’daki araba tamir/bakım işlemlerinin kalitesi konusunda fikir sahibi olduk.

Hayat her zaman dört dörtlük olmuyor, en iyi sen bilirsin. Eldekinin tadını doya doya çıkarmak lazım.

* * * *

İşte bugün öğleden sonra da bu mekanın yeşilinde yüzerken gözlerim, şatonun uzun benim kısa tarihimin konukları geçiyor aklımdan. Bu cennetle tanışmamıza vesile olan Bilinçli Çift mesela: İnanmayacaksın ama birkaç yıl önce boşandılar. Onca aşk, onca muhabbet kifayetsiz kaldı. Bir yol sapağında vedalaştılar.

Acemi Çift desen, onlar çocuklular ekibine karıştı. Baş başa seyahatleri, yetişkin gezileri azaldı haliyle, başka öncelikleri var şimdi. İlginçtir ama geçenlerde itiraf etti arkadaşım; buraya kalmaya gelişimizden bir gün önce öğrenmiş bebek beklediklerini. “Haber çok yeniydi, o zaman söyleyemedim, çekindim” dedi utangaç bir gülümsemeyle.

Belki günün birinde ailecek, hep birlikte dönerler buraya. Çocuklar bağırış çağırış koştururlar bu büyülü bahçede. Kahkahaları yeşilliği okşar, bilge ağaçlar belli etmeden gülümserler aralarında.

* * * *

Bugün öğleden sonra bu parkta yürürken başımı kaldırıp o ağaçları seyrettim ben de. O yeşil öbekler vardı yine üstlerinde. Yeni Çifti düşündüm: “Çocukken biz ağaçlara tırmanır bu öbekleri toplardık” demişti kız. Kurutup dekorasyon amaçlı kullanıyorlarmış evlerinde.

sato2

Eşi ilerledikten sonra eklemişti alçak sesle kulağıma: “Ben çıkmazdım da, çocuklar benim için çıkarlardı ağaca”. Dünyanın en güzel gülümsemesi belirmişti dudaklarında o an, belli belirsiz bir göz kırpmıştı sonra da.

Bir ordu genç canlanmıştı o an gözümde. Koşup koşup ağaç gövdelerine sarılıyorlar. Aşkla tırmanıyorlar, en gösterişli öbeği bir an önce kapıp, bekleyene sunmak sevdasındalar. O gülümsemenin hayaliyle can buluyor bedenleri, devinimleri fişek gibi.

Bilge ağaçlar belli etmeden gülümsüyorlar aralarında.

* * * *

Soruyordun ya hani, senin Fransa’nın o küçük kasabasında ne anın, ne tarihin olur diye. İşte bu dediklerim var mesela, sonra sen varsın, seninle de hatıralarımız var bu bahçede.

“Hiç gitmedik ki biz oraya beraber” diyeceksin biliyorum. Oysa sen burada da benimleydin. Düşünsen azıcık bulacaksın.

Baba, hani geçen yaz bir gün buracıkta, şu su kenarındaki tahta bankta oturuyordum ben öylece. Annemi yeni kaybetmiştik, midemde bir taş, yüreğimde bir ateşle gezeliyordum ortalıkta. Sen gideli daha uzun zaman olduğundan belki, kafamda seninle konuşmaya daha bir alışkındım.

Akan Suya Anlattıklarım’ı o gün senin için yazdım. Ben anlattım da anlattım. Sana cevabını hiç öğrenemeyeceğimi bildiğim sorular sordum ardı ardına. Senin sessizliğin beni iyice konuşkan yaptı, saatlerce o sakin suya karşı çağladım.

O gün sen de, ben de buranın tarihine yazıldık.

* * * *

Güneş iyice alçaldı şimdi, akşam inmek üzere. Şatonun kütüphanesinde cam kenarındaki koltukta epey bir zamandır aralıksız yazıyorum. Yüreğimin parmaklarıma hararetle dikte ettirdiği bu anlarda başka bir boyutta yaşıyorum sanki. Dışarıdaki suskun yeşillik hem tanıklık, hem yoldaşlık ediyor bana.

Artık odaya çıkıp yemek için hazırlanmam gerek. Bugün özel bir gün malum, mutlaka hatırlarsın. Unuttuysan da annemden çekeceğin var, benden söylemesi. Bil ki o senin yokluğunda da kutlamaya devam etti.

Bizim de bu akşam şerefinize kalkacak kadehlerimiz.

Kaçarınız yok artık, şatonun uzun, benim kısa tarihimde sonsuza kadar bizimlesiniz.

Evlilik yıldönümünüz kutlu olsun.

Sevgi ve özlemle,

sato1

Courcelles Sur Vesle, Mayıs 2014

Gönül işleri

gonulsandalyeleri

Kimsenin görmediğini, bilmediğini sanıyoruz. Kendimizden bile sakladığımızı afişe edemeyeceğimize inanıyoruz. Biz kendi iç sesimize kulak vermez, yüreğimizden saklanırken, etrafımızdakiler bizi tövbe okuyamaz, çözemez sanıyoruz.

Yanılıyoruz çünkü konuşan sadece dil sanıyoruz. Bedenimizin anlattığı hikayeyi, gözlerimizin şiirini, jestlerimizden taşan mesajları azımsıyoruz, ya da yok sayıyoruz. Biz söylemezsek, kimseden de duymadılarsa, asla bilemezler, tahmin bile edemezler sanıyoruz.

Fena halde yanılıyoruz.

* * * *

Arkadaşım karşımda ıkınıyor, sıkınıyor. Önemli bir konudan bahsedecek, belki bir itirafta bulunacak, hissediyorum. Bu kadar huzursuzlanması biraz şaşırtıyor beni açıkçası.

Yıllardır tanışıyoruz, çok şey paylaştık. Birbirimizin karanlık yönlerini tanıdık ve kabullendik. Beni bilir üstelik, dinlerim. Güzel dinlerim. Yargılamam. “Ben senim yerinde olsam..” nutuklarına girmem, ahkam kesmem. Beni bilir, onun iyiliğini isterim, çünkü mutluluğu hak eder.

Sonunda anlaşıldı, o kişiyle ilişkisi var. Söyledi ve rahatladı. Gözümün içine dikti bakışlarını, tepkimi bekliyor. Dudaklarım bir türlü aralanmıyor ama gözlerimde muzip bir ışık yanıp sönüyor. Bir anlık bir şey ama o görüyor.

“Biliyordun, değil mi? Çoktan tahmin etmiştin!” diyor. Heyecandan yüksek perdeden çıkıyor sesi.

Gülümsüyor.

Gülümsüyorum.

Rahatlıyor.

“İlk ne zaman anladın?” diye soruyor. “Birinden bir şey mi duydun yoksa?”

“Aylar önce…” diyorum “… hani öğlen yemeğine çıkacağımız o bahar günü…”

Gözleri aydınlanıyor. Aynı anı hatırladığımızı biliyorum.

“Uzaktan gördüm sizi, bir toplantıdan çıkmıştınız sanırım, yanınızda başkaları da vardı. Diğerleri ayrıldı sonra, ikiniz kaldınız. Ben uzaktaydım, konuştuklarınızı duyamayacak, bakışlarınızı gözlemleyemeyecek kadar uzakta. Ama sizi gördüm.”

“Nasıl yani gördün?” diye didikledi hemen.

“Bilmem. Bedenlerinizin yanyana duruşunda, aranızdaki mesafede, birbirine çevrili çehrelerinizdeki ifadede ve arada attığınız ölçülü, biraz da mahcup kahkahalarda son derece “halinden memnun” bir hava vardı. Sanki o an için yaşıyordunuz, kimsenin bir yere gidesi yoktu. Bundan, şu andan daha anlamlı, daha cazip hiçbir alternatif yoktu.”

“İnanmıyorum, bu kadar mı aşikardı…” diye iç çekti. Yüzünde o anın değerli anısının izlerini gördüm. Yüzünde karşı konulamaz özlemi gördüm.

“Siz bir olmuştunuz, geri kalan herşey dışınızdaydı” dedim.

Gözlerinde akmaya hazır yaşlar gördüm. Yüreği yükselmiş, bedeninden fırlamış ve üçüncü bir şahsiyet gibi oturmuştu aramıza.

“Mutlu musun?” diye fısıldadım yanıtını bilerek.

“Çok aşığım” dedi.

* * * *

Fatima
Faslı
Ateş gibi
Becerikli ve zeki
Kuaförde çalışıyor

Güzel kız
Yaş ya yirmi ya yirmi iki
Biraz etine dolgun bedeni
Çevik yine de hareketleri
Çalan her telefona koşuyor
Radyodan dökülen şarkıya eşlik ediyor
Dili, kolu, boynu
Müşteriler hep onu soruyor
Hem güleryüzünde
Hem el maharetinde
Şifa bulmayı umuyor

Zamanla bakıyorum
Fatima’ya daha da bir güzellik geliyor
Saçları ayrı, cildi ayrı parlıyor
Biraz kilo da verdi belli
Artık başka türlü giyiniyor
Güzel bir yüzük var parmağında
Alyans gibi değil ama önemli belli
Ara ara diğer elinin parmaklarıyla
Ona dokunuyor
Onu okşuyor
Yüzünden bir hayal geçiyor o anlarda
Uzaklar yakına geliyor
Hem utangaç, hem baştan çıkartıcı
Gülümsüyor

Bir zaman yollarımız kavuşmuyor
Denk gelmiyoruz
Aylar sonra bir sabah sokakta rastlaşıyoruz
Önce tanıyamıyorum
Kamyon geçmiş gibi üstünden
Öyle solgun ki yüzü
İnsanın içi acıyor
Kambur ve ağır adımlarla yürüyor
Gözleri burada değil
Gözleri nefes almıyor
Kaçamak bir selam veriyor bana
Gülümsemeye çalışıyor
Olmuyor

Birkaç kez daha denk geliyoruz
Benim işe gitmek için bindiğim metrodan
O işe giymek için iniyor
Bazen yalnız, bazen diğer kızlar var yanında
Kızlarlayken bakıyorum onlar konuşuyor
Fatima dinliyor
Kilo almaya başlamış yeniden
Makyajını artık baştan savma yapıyor

Belki haftalar
Belki aylar geçiyor
Artık göresim de yok çok onu
Her görüşümde içim eziliyor
Oysa bir sabah yollar yeniden kesişiyor
O artık bambaşka görünüyor
İçindeki meşale yeniden tutuşmuş gibi
Meşalenin alevi hem onu
Hem bizi aydınlatıyor
Sonra sonunda bambaşka
O bildik güzellik harmanlanmış olgunlukla
Konuşurken capcanlı
Yanındakine açlıkla bakıyor
Kılkuyruk esmer bir çocuk o da
İnsan inanamıyor, ciddiye alamıyor
Neyse ki
Işıldatan aynı zamanda ışıldıyor

* * * *

“Belli bitmemiş bu iş” dedi bilmiş küçük kız
Kanepede yanyana oturuyorduk
Baş hareketinden radyoda çalan şarkıyı
Kastettiğini anladım
“Giden kaybedendir” diyordu Bengü
“Gittin kaybettin
Bir şehir yakınıma bile yaklaşma…”

“Nereden anladın?” dedim ufaklığa
Baksana adamı istemiyor artık
Kendi yoluna gitmiş
Hayatını yaşıyor
Üstelik de fıstık gibi Maşallah
Adama bak bir de
Paçavraya dönmüş
Acıklı acıklı bakıyor

“Bitmemiş bu iş” dedi küçük kız
“O kız o adamı hala çok seviyor
Baksana, hala nasıl kafasında onunla yatıp kalkıyor
Sabah akşam içinden onunla konuşuyor
Kayıtsız filan değil
O ağır sayfa hiç çevrilmemiş
Sabah akşam kavrulmalarda belli
Rasyonel yalanlama dönemine geçmiş”

“Peki, ne zaman bitecek sence?” dedim
Ufaklık belki de haklı
Düşünmeden yanıtladı:
“Başka şarkılar söylemeye başladığında…”

* * * *

“Çok yeni henüz
Daha birbirimizi pek tanımıyoruz
Hızlı gittim ben çok
Üstüne fazla düştüm
Ama ne yapayım
Çok güzeldik beraber
Birbirimize uyduk
Soluksuz konuştuk
Yedik, içtik, gezdik
Zamanın nasıl aktığını hiç fark etmedik
Sıkılmadık, garipsemedik
Dünyayı onun yanında unuttum
Sonra gitti
Aramıyor
Evlenelim demiyorum ben de
Ama insan bir hal hatır sorar
Seni düşündüm bu sabah uyanınca, der mesela
Ya da gözlerine bakmayı özledim
Diyen bir mesaj atar
Bir sonraki buluşma için plan yapar
Hiç olmadı hayal kurar
Ama tık yok adamda
Ben dürtünce de
Dün bir bugün iki diyor
Ama bir harikaydı
İki desen, muhteşem

Nasıl oluyor da hatırlamıyor
Ya da unutmadığı halde dayanıyor
Yarın evlenelim demiyorum ben de
Ama umut veren bir temelin üstüne
İnşaata girişmemek niye?
Kolay bulunmuyor ki böylesi
Şanslıyız, farkında değil mi?
Üstelik sonsuz değil hayat
Bir yerden tutup ilerlemeli
Birinin elini tutup ilerlemeli

Düşün düşün deli olacağım
Uyanık bir adam da üstelik, duyarlı, zeki
Mantıklı bir seçenek olduğunu görmüyor mu?
O ve ben yani
Muhteşem olacağımızı hissetmiyor mu?
Alem gördü, anladı
Onun kafası karışık, kumlarda

Koşalım demiyorum ben de
Gıdım gıdım ilerleyelim tamam
Ama durmayalım
Ama geri adım atmayalım

Yok ama ben anladım
Üstüne gidince ürküyor bu erkek milleti
Mesafe koyacaksın
Ben de sessiz kalacağım
Beklesin ki ararım
Bakalım ne olacak
Tövbe yanaşmayacağım
Ağırdan satacağım
Hem neyim eksik ki gerçekten
Sen çok haklısın”

Ayrılırken arkasından bakıyorum
Adım gibi eminim
Arayacak

* * * *

Aşık hallerimiz
Çelişkilerimiz
Bile bile ladeslerimiz
Çok tatlı
Çok acı
Çok gerçek

Tutmayacağımızı bile bile
Kendimize verdiğimiz sözler
Kırılganlığımızda yüzmek
Geçmişi şimdiki zamanla toplayıp
Geleceği eksiltmek
Çok tatlı
Çok acı
Çok gerçek

Kendi kuyumuzu kazışımız
Kendi muz kabuğumuza basıp tepetaklak oluşumuz
Özlemekten bitap düşüp sızdığımız geceler
Soluk alamayacağımızı sanarak uyandığımız sabahlar
Rüyalarımızın yüzümüzde patlayan tokatları
Masum objelerin anı yüklü gaddar kahkahaları
Kokuların saçımızdan sürüyüp
Zaman tüneline taşıyışı ruhumuzu
Çok tatlı
Çok acı
Çok gerçek

Kimsenin görmediğini, bilmediğini sanıyoruz. Kendimizden bile sakladığımızı afişe edemeyeceğimize inanıyoruz. Biz kendi iç sesimize kulak vermez, yüreğimizden saklanırken, etrafımızdakiler bizi tövbe okuyamaz, çözemez sanıyoruz.

Çok ama çok yanılıyoruz.

Brüksel, Nisan 2014

Nefes

Bugün San Sebastian’da mantoyla dolaşan tek insan benim
Hava sıcaklığı yirmiye vurdu
Gelin görün ki
Gölgeler üşütüyor
Soğuk algınlığı iki haftadır yapıştı yakama
Nereye gitsem benimle geliyor

Sahilde sereserpe yatanlara özeniyorum
Gömlekle gezenlere, sandaletlilere
Ama ben düpedüz üşüyorum
Boynumda fularım
Elimde mendiller
Öksür aksır geziyorum

La Concha sahil yolundayım
Sağ aşağım plaj, ben yukarıdaki yaya yolundayım
Plaj yaz provasında, gençler mayoları çekmiş
Denize girenler var, açılıp yüzenler var
Tişörtle, elbiseyle
Hatta iç çamaşırıyla güneşlenenler var

Mantom ağır geliyor
Mantom hem hastalığı
Hem yaşımı anımsattığı için
Ağır geliyor
Mayoyu çekip yüzesim var
Arada kötü kötü öksürüyorum

Plajdaki çekirdek aileye takılıyor gözüm
Anne ve baba önden yürüyorlar
Arkalarından gelen kız çocuğu beş altı yaşlarında
Beyaz tişörtü var ve kot pantolonu
Kumun üstünde kayar gibi ilerliyor
Küçük çıplak ayakları

Derken bir parende atıyor
Sonra bir tane daha
Bir tane daha deniyor
O yamuk biraz
Bozulmuyor, toparladığıyla yeniden deniyor
Bazen başarılı
Bazen yana devriliyor
O hep deniyor

Anne ve babası kendi aralarında
Konuşarak ilerliyorlar
Arada baba yan gözle geriye bakıyor
Kızı bazen başaşağı, bazen ayaküstü duruyor
Baba endişeli değil
Şaşırmıyor da
Sanki kız hep
Parende atarak yürüyor

Mayolu gencin omuzları kıpkırmızı
Güneş delmiş geçmiş
Bilmiyorum umrunda mı
Acımadığına inanamıyor insan
Ya da önlem alınmadığına
Bu devirde, bu bilinçle

Top peşindekiler ve aşk peşindekiler
Değişmiyor hiç belki de
Biz unutuyoruz
Araya mesafe girince

Yok yok sahil yolunda
Kukla tiyatrosu
Mısır cipsi
Külahta dondurma
Kenarda işeyen çocuk
Dertli annesi yanında
Elinde yaş tuvalet kağıdıyla

Fotoğraf çekenler
Öpüşenler kuytuda
Ya da orta yerde
Manzaraya karşı
Kuşlara ekmek ufağı atanlar
Elele susanlar
Gözlerini okuyamadıklarım
Gözlerini kaçıranlar

Tek çocuk, çift çocuk ya da çok çocuklular
Pusetlerinde pışpışla uykuya dalmış çocuklar
Arabalarına bebeklerini oturtmuş
Babalarının kucağında yaygara koparanlar
Çocuklarının peşinde sürüklenen ebeveynler
Çoğunluk bitkin, biraz dağınık ama olmadık anda aydınlanan çehreliler

Tekerlekli sandalyede yaşlılar
Ki aralarında
Bağımsız, hatta eşli gezinenler var
Ya da bir yakın, bir bakıcı tarafından itilenler
Pusetlerindeki çocuklar misali bırakabilseler keşke onlar da kendilerini
Soluklanabilseler keşke bir an öylece
Güneşte

Bisikletle, patenle, kaykayla gelip geçenler var sonra
Yaya yoluna paralel o ayrı şeritte
Denizde katamaranlar, motorlar, yelkenler
Sörf tahtası üstünde ayakta durup
Gondoldaymış gibi kürek çekenler

Mayolusu, tişörtlüsü, ceketlisi
Siyah ince çorabın üstüne şort çekmişi
Chanel tayyörlü teyzeler, yakalarında broşları
Mini elbiseli hamile kadınlar
Deri montlu terlikli adamlar

Köpekler sonra
Tek başına, üstelik gayet de bilinçli gezen
Boynunda tasması çekildiği yöne gitmeye mecbur edilen
Minyatür ya da ürkütücü
Asil veya kalender

Karşıdan gelen köpekli genç çift mesela
Moda dergisinden fırlamış gibiler
Podyum deniz kıyısına uzamış sanki
Onlar da devam edivermişler

Kıyafetler tanım kaldırmaz
Güneş gözlükleri en son model
Kızın sağ eli çocuğun sol avcunda
İkisinin de diğer ellerinde birer köpek
Kızınki küçük, siyah ve haşin
Çocuğunki cüsseli, kabarık tüylü ve otoriter
İnsanın her iki köpeğe de birer güneş gözlüğü takası geliyor

Banktaki genç kadın dünya güzeli
Değil belki
Ama kendine baktırıyor
Plajdan şimdi gelmiş belli
Çok az dişide gördüğüm bir zarafetle
Ayağındaki kumları silkeliyor
Parmak arası terliklerini koydu kenara
Topuklu sandaletlerine bürünüyor

Yokuş yukarı bir depardan sonra
Miramar Palas’ın bahçesindeyim
Yemyeşil bir tepeden koya bakıyorum
Çoğunluk öğrencilerden oluşan bir grubun içinde
Ben de dayanamadım, çimlere uzandım
Saçımı
Gıcır mantomu
Açık renk çantamı
Düşünmeden serildim, yattım

image

 

Kollarım iki yana açık
Kendimi bıraktım
Gözlerimi kapadım
Uyku gelmek üzere, hissediyorum

Aklım son ne zaman
Bu şekilde teslim olduğumu soruyor
Yeşilliğe
Ferzan Özpetek’in kitabındaydı sanırım o kadın
Hani “en son ne zaman bir şeyi ilk kez yaptın?”
Diye soran
Belki
“En son ne zaman
Uzun zamandır yapmadığın bir şeyi
Yeniden yaptın?”
Da demeliydi aslında
Sahi, en son ne zaman?

Miramar Palas için
“Çim, müzik ve manzara” demişlerdi
Çünkü bu güzel mekan
Aynı zamanda müzik derslerine sahne oluyor

Başı ve sonu tuttu bu denklemin
Ancak müzik kulağa sadece bir mırıltı gibi geliyor
Çim alandaki genç İspanyollar var güçleriyle
Ve genelde hep bir ağızdan konuşuyorlar
Seslendirilen parçalar
Arada zayıf tınılar halinde
Çalınıyorlar kulağa, o kadar

Şikayet edecek değilim
Gözlerimi kapattım
Hava bahar, gençlik ve deniz kokuyor
Joseph Pilates “hiç bir şey yapamıyorsanız nefes alın” demiş
Onu deniyorum

Gabriel Garcia Marquez düşüyor o an aklıma
Artık nefes almayan
Hala aklım almıyor
Nasıl ayrılır, nasıl gider bu evrenden
Üstelik
Yüzyıllık Yalnızlık henüz bitmeden

Ne kadar geçti bilmem
Zaman yavaşlamış
O bana bulaşmadı
Ben de hesap sormadım

Martılar uçuyor şimdi başımın üstünde
Gözetir, kollar gibi
Açıyorlar kanatlarını
Martılar iz bırakmıyor giderken

İki uçak geçiyor çok uzaklardan
Peşlerinde kuyruk izleri
Su kayağı yapanlar geliyor aklıma
Yeşil mavi denizde köpük şöleni

Hapşırıverdim tam o sıra
“Çok yaşa!” dedi Marquez kulağıma
Bir martı göz kırptı
Koydan yana dalışa geçerken
Kıvrak manevrasına hayranlıkla baktım
Dedim “Hep beraber!”

San Sebastian, Nisan 2014

 

Uyuyan Adam ya da Tahammül

uyuyankiz

Sessiz adımlarla gelip yanımdaki koltuğa oturdu. Ben o sırada başım eğik vaziyette elimdeki teknoloji harikasıyla oynamakta olduğumdan yüzüne bakmadım bile. Konserin başlamasına artık dakikalar kaldığından salonun beklentisi de, kıpırtısı da artmıştı.

Cep telefonlarının kapatılmasını ya da sessize alınmasını rica eden ve konser boyunca fotoğraf çekmenin ve video kaydı yapmanın yasak olduğunu ilan eden o bildik anons yapılıyordu şu anda. Brüksel’in kültür ve sanat ortamında doyum arayan eklektik ve çok uluslu seyirci kitlesine usulünce hitap etmek gayesiyle Fransızca, Flamanca ve İngilizce olarak tekrar edildi bu mesaj. O tanıdık tekstin bitimine yeni bir ek yaptılar yalnız bu aralar; son bir ricada daha bulunmayı ihmal etmiyorlar iyi seyirler dilemeden evvel: “Lütfen öksürmemeye çalışın!”

Her seferinde bu garip ikazı takiben ölçülü bir itiraz ve saygılı kıkırdamalar yükseliyor salondan. Bu sefer de öyle oldu. Bazı seyirciler doğru mu duyduk dercesine teyit ettirdiler anladıklarını yanlarındakilere. Önümdeki sırada oturan üç yaşlı hanım da birbirlerine bakıp bilmiş bir edayla gülümsediler.

“Altın Kızlar” dizisindeki karakterlerin Avrupai tiplemeleriydiler sanki. İleri yaşlarına rağmen diri ve ince kalmış bedenlerine kaşmir kazaklar, ipek gömlekler ve klasik tayyörler giydirmişlerdi büyük bir özenle. Takıları benim diyordu, o söz sahibi pırlanta yüzüklere, babaanne yadigarı inci kolyelere hayranlıkla bakmamak mümkün değildi.

Saçlar seyrelmiş belki ama dikkatle taranmışlar. Aralarından birinin platin renkli topuzu muazzam bir tokayla tutturulmuş. Sımsıkı. Bırakın akşamın bitimine kadar dayanmayı, yıllar geçse milim çözülmez sanıyorsunuz.

Sahneyi kulise bağlayan kapı aralanıyor o sırada. Dünyanın en tanınmış genç müzisyenlerinden biri ününden beklenmeyecek bir sadelikle geçip o eşikten bizleri selamlıyor. Salon yıllardır bu anı beklemiş gibi fokurduyor hoş geldin alkışları yükselirken.

Resital daha ilk notasıyla esir alan cinsten, müzisyen iddialı. Kimsenin bir itirazı yok gibi, Lang Lang’ı bilenler zaten kendilerini onun büyüsüne kaptırmaya gönüllüler. Sürükleneceğimiz baştan belli de, hangi yöne ve nasıl bir ivmeyle akılacağı sürpriz sadece.

Ne kadar zaman geçti tam olarak bilmiyorum, gözlerim de dikkatim de sahneye kilitlenmiş olduğundan yanımda, yamacımda olan bitenin ayrımında değilim. İlk selama gelmişiz bile. Piyanist yerinden kalktı, hürmetle eğiliyor. Seyirci daha ilk notalarda şekillenen beğenisini göstermeyi bu ana kadar ertelemiş olmaktan mustarip alkışlarını bir volkan misali püskürtüyor.

İşte tam da o an yanımdaki adamı fark ediyorum. O muhtemelen epey bir zaman önce daldığı uykunun derinliklerinden sıçrayarak uyanmakta o sırada. İstemeden yarattığı sarsıntıda kendininkiyle birlikte benim koltuğu da sallıyor.

Bakıyorum da, önce şöyle bir “neredeyim, ne oluyor” kaygısı yaşıyor. İlk şoku atlatır atlatmaz da hiç bozuntuya vermeden alkışlayanlara katılıyor. Ne coşkulu ne de pinti el çırpışı. Salona kulak veriyor, alkış sesi durulmaya başladığı anda o da indiriyor ellerini aşağı.

Adam ellili yaşlarda olmalı. Orta boylu, tıknaz ve gözlüklü. Ona bir beden büyük gelen takım elbisesinin klasik, hatta tutucu kesimi, gözlüklerinin dikdörtgen kalın çerçeveleri, kırmızı yanaklı beyaz tenli yüzündeki hissiz, bomboş ifade itici geliyor bana. Elinde konserin programı var bir de sıkı sıkı tuttuğu.

Onu görünce biraz yumuşuyorum. Program için girişte ayrı bir kuyruğa girip bir de para ödemesi gerekmiştir diye düşünüyorum. Çalınacaklarla ilgilenmeyen insan ne diye böyle bir zahmete katlansın? Bak, iyi kötü giyinmiş süslenmiş de adam, özenmiş az biraz, kotu çekip gelmemiş. Hem kuzum kaç erkek tanıyorum ki Allah aşkına, tek başına klasik müzik konserine gelen? Bu şahsiyet en azından iyi niyetli bir adım atmış.

Ancak yorgun belli ki, gevşeyince de başı düşüverdi. Bundan sonraki kısma kulak verecektir mutlaka. Üstelik baksana sahneye en yakın kategoriden seçmiş yerini, bu bilet için epey para ödemiş. Umurunda olmasa niye yapsın o yatırımı?

Lang Lang yeniden tuşlara dokunurken ben de kafamdaki bu gereksiz tezleri silip müziğe kapılmayı diledim yeniden. Ancak kırmızı yüzlü adamın başı daha onuncu saniyede düşünce güleyim mi ağlayayım mı bilemedim. Horlamıyor neyse ki ama uzak diyarlara gidiverdi şimdiden.

O sırada önümdeki yaşlı hanımlardan biri çantasından çıkardığı deri kılıflı çok şık minik bir kutudan arkadaşlarına ikramda bulunuyor. Ben “bu ne ola ki?” derken bakıyorum hanımlar bilinçle kabul ediyorlar ikramı. Pastiller dağıtılıyor, öksürmemek için!

Tam “bu bilmeceyi çözdüm ama uyuyan adamın sırrı hala kendisinde saklı” derken aklımda bir ampul yanıp sönüyor. Belki diyorum adamcağız bu hanımların şoförü, ya da refakatçisi. Kadınlar belli hem varlıklı hem de kültürlü insanlar, adama da almışlar bir bilet, dışarıda bekleyeceğine o da müzik dinlesin demişler. Ne ince düşünmüşler.

Adam o anda yine zıplayarak uyanıyor. Önce sola benden yana, sonra sağa bakıyor. Sol elinin avuç içi yukarı, sağınki aşağı gelecek şekilde başparmaklar dışındaki sekiz parmağı kavuşturuyor. Bir an masaj yapar gibi çekiyor, sonra bırakıyor. Derken sol elinin bileğini sağ eliyle yakalayıp saate bakıyor.

Dikleştiriyor omuzlarını hemen sonrasında. Nihayet sahneden yana dönüyor olanca kayıtsızlığıyla. Program yeniden elinde, sıkı sıkı tutuyor onu bir can simidiymiş gibi. Bir kez bile içini açıp bakmadı henüz.

Dakika geçiyor geçmiyor, o baş yeniden sol yana düşüyor. Uzun bir süre sessizliğe bürünüyor kırmızı yüzlü adam. Ben bu durumun konsantrasyonumu bozmaması için elimden geleni yapsam da dikkatim dağıldı bir kere, kolay kolay toplanmıyor.

Allah’tan sahnedeki performans açılıştaki iddiasını sürdürüyor. Tam ilk baştaki huşu halime geri dönmek üzereyken adam yeniden sıçrayarak uyanıyor. Önce sola benden yana, sonra sağa bakıyor. Sol elinin avuç içi yukarı, sağınki aşağı gelecek şekilde başparmaklar dışındaki sekiz parmağı kavuşturuyor. Bir an masaj yapar gibi çekiyor, sonra bırakıyor. Derken sol elinin bileğini sağ eliyle yakalayıp saate bakıyor.

Deli olacağım. Bakmayayım diyorum ama görmeden edemiyorum. O uykuya dalıştaki kolaylık, uyanış rutinindeki tutarlılık, parmakların çekilişi, saate hep aynı abartılı jestle göz atış sinirime dokunmaya başlıyor. Taktım ben artık adama.

Ara verildi. Gözlemliyorum, ön sıradaki kadınlarla adam arasında en ufak bir iletişim olmadı. Kültür gönüllüsü cömert şen dullarla ilgili tezim böylece en körpe çağında çürüdü, yitti. Hiçbir bağlantıları yok bu insanların birbirleriyle.

Diğer yandan, bu adamın kimse için kalmak gibi bir zorunluluğu yoksa, çeker gider şimdi belki diye düşündüm hemen. Öyle ya, iki büklüm uyuklayıp bedenine işkence edeceğine gitsin yatağında uyusun mışıl mışıl. Kendini de beni de kurtarsın bu zulümden, değil mi?

Aranın bitimini haber veren melodili anons yapılırken sağ yanımdaki koltuk hala boş. Tam derin bir oh çekecekken aynı sessiz yürüyüşle geliyor dikdörtgen çerçeveli gözlüklü adam. Koltuğuna yerleştiğinde elinde dolaştırıp getirdiği programı görüyorum yeniden.

Lang Lang -sanki daraltım ona malum olmuş gibi -bana uyuyan adamın varlığını unutturabilmek için canını dişine takmış çalıyor ama ben adamı bir türlü algı alanımdan çıkaramıyorum. Hey güzel Allahım, iş midir bu yani? Sen aylar önceden bilet al, heyecanla bekle, gün say, akşamüstü işten çıkıp aç bil aç koşarak konsere gel. Derken elalemin adamı buraya çöküp bütün büyüyü bozuversin.

Deniz diyorum, bu kişi bir detay, bir gölge. Gerçek olan, esas olan Lang Lang. Algına hükmedebilirsin! Dene bir.

Kendim söylüyorum ama kendim dinlemiyorum. Müzik eşliğinde adamı izler oldum artık. O hep delirtici bir tutarlılıkla aynı rutini yaşıyor ve yaşatıyor.

Uykuya dalıyor, başı sol omzuna düşüyor. Olmadık bir anda sıçrayarak uyanıyor. Önce sola benden yana, sonra sağa bakıyor. Sol elinin avuç içi yukarı, sağınki aşağı gelecek şekilde başparmaklar dışındaki sekiz parmağı kavuşturuyor. Bir an masaj yapar gibi çekiyor, sonra bırakıyor. Derken sol elinin bileğini sağ eliyle yakalayıp saate bakıyor.

Ben ona bu denli sardığım için kendime sinirliyim aslında ama hıncımı yine ondan çıkarıyorum düşüncelerimde: Madem uyuyacaktın, ne diye geldin ki kardeşim? Ha, niyetin Lang Lang’ı ninni gibi kullanmaksa, bari arkalardan, kenarlardan bir yer seçseydin de bizim zevkimizi zehirlemeseydin.

Eğer paran çoksa ve nereye harcayacağını bilmiyorsan, üçüncü balkonun arkasındaki ucuz koltuklarda kıvranan konservatuar öğrencilerine bilet alaydın bari. Hatta anlaşırdınız; akşamları evine uğrar ninni de çalarlardı çocuklar cüzi bir ödeme karşılığında. Sen sağ ben selamet!

Sen biliyor musun hem, şimdi kapladığın o alanda olmak için can atan kaç kişi var dünyada? Onlar oraya bir otursalar bırak gözlerini kırpmayı yürek çarpıntıları arasında şükrederler yaradana. Yakışmadın kardeşim sen bence o koltuğa, olmadı hiç, sırıtıyorsun basbayağı.

Üstelik hiç utanma, sıkılma filan da yok bakıyorum sende. Ayıp oldu etrafımdakilere, müzisyene saygısızlık ediyorum demiyorsun hiç. Ya horlarsam bir sonraki seferde, ne kadar uygunsuz bir davranış olur diye geçirmiyorsun içinden. Evindeymiş gibi rahatsın. Pes diyorum sana, pes!

Kafam bu zehirli azimle çalışıp beni delirtmeye devam ederken, tahmin edebileceğiniz gibi kırmızı yüzlü adam yeniden uykuya dalıyor. Başı sol omzuna düşüyor. Olmadık bir anda sıçrayarak uyanıyor. Önce sola benden yana, sonra sağa bakıyor. Sol elinin avuç içi yukarı, sağınki aşağı gelecek şekilde başparmaklar dışındaki sekiz parmağı kavuşturuyor. Bir an masaj yapar gibi çekiyor, sonra bırakıyor. Derken sol elinin bileğini sağ eliyle yakalayıp saate bakıyor.

Konserin sonuna kadar yerinde, yanımda kaldı adam. Hatta ilk bise de bir uyanıklık anında fasulyeden de olsa şahit oldu. Ne zaman ki Lang Lang son bir küçük parça çalmak için piyanosunun başına oturdu, bizimki koltuğuna görülmez bir çivi saplanmış gibi ayağa fırladı. Arkasından kovalayan varmışçasına bir aceleyle terk etti salonu. Elinde artık rulo haline gelmiş programı tutuyordu hala.

*          *          *          *

Lang Lang Meksika doğuşlu olduğunu paylaştığı ama adını kendine sakladığı o içli melodiyi çalarken “nihayet baş başa kaldık Deniz” diye fısıldadı. “Yalnız biraz asabi gördüm seni bu akşam”.

İtiraf ediyorum Lang Lang, pek tahammülsüzüm bu aralar. Toleransım azaldı sanki. Kolay sinirleniyorum. Barut fıçısı gibiyim, alev almaya da bayılıyorum. Bu hal zaman zaman karakterimi bile gölgeleyecek şiddette gösteriyor kendini. Bazen düşündüklerimle kendimi bile şaşırtıyorum.

Yakın zamanlarda okuduklarımı, gördüklerimi, duyduklarımı sindiremedim de ondan oldu aslında. Midemle yüreğim arası bir yerde fena halde şişkinlik yaratıyor gelişmeler. Gelecek nasıl olacak hiç bilemiyorum.

Saygısızı, yüzsüzü, pişkini, derisi kalını, ar damarı çatlamışı kaplamış sanki dört yanı. Dürüstlükten nasibini almamışa, yalan söylemekte uzmanlaşana, emrivakinin kitabını yazmışa öfkeliyim. Suçluların cezalarını bulacağı, düzgün insanların hak ettiklerini alacakları öğretilmişti bize halbuki. Şimdilerde çok şaşkınım, düpedüz afalladım.

Annem “baban iyi ki bugünleri görmedi, çok üzülürdü” derdi ara ara. Şimdi ben her ikisinin ardından aynısını düşünür hale geldim. “Bu da mı oldu?” demeye kalmadan daha inanılmazı gerçekleşiyor memlekette.

Olabilirlikteki olumsuzda sınır tanımadan ve hızla ilerlediğimiz bir noktada, ne yazık ki hala bazı demode ve işlevsiz söylemlerle zaman kaybetmeyi de sürdürüyoruz. Panikle ya da hayal kırıklığıyla atılan talihsiz adımlar, dile getirilen yakışıksız sözler üzüyor ve düşündürüyor derinden.

Güç sahibi olduğunu iddia edenin kendini ifade ediş tarzı ve bilinen seviyesi söylenenin içeriğiyle bir olup damarımıza çok kötü basıyor bazen. Soğukkanlılığın yitirildiği noktaysa çok tehlikeli. Karşıdakinin gayesi belki de. Çünkü oraya gelindiğinde haklı haksıza karışıyor, kurunun yanında yaş da yanıyor. Her yer gri, kirli isli gri bir renge bürünüyor.

Diller pabuç kadar, herkes bağırarak konuşuyor. Gözlerde kin var. Kırmızı suratlar gergin ve çirkin. Tükürükler saçarak ifade ediyoruz kendimizi. Üstelik herkes kendi tribünlerine oynuyor.

Sonuçta el ele verip bir güzel düşüyoruz. Zaten alçaktan başlayanın canı daha az acıyor. Alışık olmayan neye uğradığını şaşırıyor o hengamede. Kuyunun dibine kırık yumurtalar misali dizildiğimizde farklılar artık birbirlerinden daha da uzaktalar.

“Uyuyan adama çıktı desene bütün bunların faturası” diyor Lang Lang gülerek. “Biraz da sana aslında düşünürsen; malum keskin sirke küpüne zarar!”

 *          *          *          *

Haklı biliyorum Lang Lang, çok haklı. Ben güzelim konserin kaçırdığım anlarına yanmaya devam ederken, komşu koltuktaki yabancı çoktan evine varmış bile. Pijamalarını giymiş, yatağına yatmak yerine salonundaki kanepeye kurulmuş.

Çok geçmeden yeniden uykuya dalıyor kırmızı suratlı adam.

Başı sağ omzuna düşüyor.

 

Paris, Nisan 2014

… Meselesiydi

Metronun kapılarının kapanmak üzere olduğunu bildiren siren sesi istasyonun duvarlarını tırmalarken o nefes nefese koşuyordu araca doğru. Kıpkırmızı olmuştu suratı, bakışlarındaki azmi gördüm. Gövdesi şahlanmıştı, kısacık saçları diken diken.

Yakışıklı adamdı, atletlerinkini anımsatan bir bedeni vardı. Tüm iradesini tek bir amaç üstünde yoğunlaştırmış ve gövdesini o yola adamışçasına koşuyordu. Sırt çantası da onunla beraber.

Üç dakikaya kalmaz yenisi gelecek olan bir treni yakalamanın neden onun için bu kadar önemli olduğunu düşünmeden edemedim. İnadı ve kararlılığı şaşırttı beni. Bakakaldım arkasından.

Belki rekabetçi bir ruhun kurbanıydı.

Belki de olay gerçekten hayat memat meselesiydi.

* * * *

Kırmızı süet ayakkabılarına takıldı gözlerim önce. Orta yükseklikte kalın topukları vardı aynı süetle kaplanmış. Gece mavisi kadife ceketinin üstüne taktığı koyu yeşil bir kılıfta niyeyse çello olduğunu hayal ettiğim bir müzik aleti taşıyordu.

Önümde merdivenleri ağır ağır tırmanırken belli belirsiz mırıldandığını duydum. Fısıltısındaki melodinin yumuşaklığı kırmızı süetin dokusuna uydu. Siyah gür saçları her adımda kabardıkça kabarıyordu.

Biraz şiirseldi, biraz artistik. Azıcık vardı, azıcıksa yok. Gerçek dünyanın yer altı koridorlarında gezen bir masal prensesini andırıyordu.

Belki müzik aşkınaydı hepsi, belki ilham meselesiydi.

* * * *

Bıyıklarından alamıyorum gözlerimi. Kıldan bir heykel yaratırcasına budamış, şekillendirmiş onları. Sağ ve sol uç tıpatıp aynı oranda önce inceliyor, sonra yükseliyor. Orta yaşlı tıknaz adam gülmüyor, çevresinde olan bitenle ilgilenmiyor. Sanki sadece bıyıklarını taşımak için yaratılmış, bütün gün onları gezdiriyor.

Racon meselesi mi acaba yoksa bir hikayesi mi var? Bir miras mı bu alışkanlık yıllar önce kaybettiği bir aile büyüğünden yoksa bir farklılık arayışı mı sadece?

Var olma savaşı mı bu çivisi çıkmış evrende?

Yoksa suskun bir saygı duruşu mu artık aramızda olmayana?

meseleaile

* * * *

Aynı sokağın o bildik köşesindeydi yine. Seyyar müzisyenin saksafonundan “My Way” şarkısının notaları dökülüyordu boncuk boncuk. Üstelik sabahın sekiz buçuğunda.

Gelen geçenin gözlerinin içine bakıyordu çalarken. Dertli olmasa da, en derininden tecrübeliydi belli. Önünden akıp giden kalabalığa karışmadan fısıldıyordu: “Bu denli ciddiye alınacak bir durum yok şu günlük koşmacada, hepimiz insanız sonunda”.

Görmüş geçirmiş tınısı inandırıcıydı. Tehditkâr değil, sevecendi dili. Belki bir uyarı, belki bir davetti şarkısı. Yaşamın verdiği dersler üstüne bir çeşitlemeydi.

Kendi olmak mücadelesiydi belki bir bireyin. Sadece ekmek parası için miydi yoksa hepsi?

* * * *

Siyahi ayaklarında payetli sandaletler vardı o kış gününde. Kıpkırmızı ojeler sürülüydü ayak tırnaklarına. Ellerine baktım, manikürsüzdüler. Üstünde kahverengi bir manto ve boynunda sade yün bir fular vardı. Simsiyah saçlarında disiplinli örgüler gördüm, yüzündeyse sıfır makyaj.

Alışkanlık meselesiydi belki, köklerin gölgesiydi ya da.

* * * *

On beş yaşlarında ya var ya yoktular. İlki ince uzundu, arkadaşı da narin ve inadına kısa. Uzun olan kız kıvırcık saçlı ve gözlüklüydü. Yanındaki sarışın ve kendinden emin. Bir ellerinde sandviçleri, öteki ellerinde plastik şişelerdeki içecekleriyle koşarak daldılar metroya. Uzun olan geri indi sonra, sarışın kahkahalar atarak takip etti onu.

Sonra yeniden bindiler ve bakışlarıyla anlaşıp gülüşerek indiler. Siren çalana kadar devam etti oyunları. Sonunda kapılar kapandı, platformda kaldılar. Umurlarında değildi. Hem zıpladılar, hem katıla katıla gülmeye devam ettiler vagondaki yolculara el sallarken.

Belki saçmalıktı, belki adrenalin meselesi. Dertsiz gençliklerinin çığlıkları kulaklarımda yankılandı.

* * * *

Yaşlı çift metroda karşılıklı ama çapraz oturmuş. Kadın koridor tarafında ve geri geri gidiyor, adam pencere kenarı koltuğunda ileri. Her yeni durakta tam da metro soluklanırken adam kadından yana eğiliyor ve kaç durak sonra ineceklerini fısıldıyor.

“Üç durak kaldı!”

Kadın sessiz ve kaybolmuş bakıyor. Belli belirsiz sallıyor kafasını.

Metro hareket ederken soluklarını tutup tembihlenmiş gibi susuyorlar. Sonra adam tekrar dile geliyor:

“İki durak kaldı!”

Kadın haberi ilk kez duyuyormuş kadar şaşkın, gözlerini kırpıştırıyor. Adam eliyle iki işareti yapıyor.

Yine sessizlik.

Adam koltuğunun ucuna doğru kayıyor, heyecanlanmaya başladı, sanki iki canın sorumluluğunu o taşıyor.

“Bir durak sonra ineceğiz, yani bundan sonrakinde ineceğiz!”

Kadının pozunda hiçbir değişiklik yok. Gözlerinde ne ışıltı ne telaş.

Benim azıcık kalbim çarpıyor.

“Haydi, iniyoruz kalk” diyor adam. Kadın bir emrivakiyle karşılaşmış gibi irkiliyor.

Adam kolundan tuttuğuyla kapıya doğru ittiriyor kadını. Otoriter ama ölesiye sevecen dokunuşu. Bu durum daha önce başına gelmiş, hissediyorsunuz.

Kapıların az sonra kapanacağını bildiren siren çalarken atıyorlar kendilerini dışarı. Kadın tökezliyor, adam onu belinden kavrayıp toparlıyor durumu.

Elele tutuşuyorlar yürüyen merdivenle çıkarken. Yine kimse konuşmuyor.

* * * *

Gecenin karanlığında tramvay bekliyorum. Cadde şimdilik canlı, arabalar vızır vızır geçiyor. Yayalar uyumuş ama, duraktaki tek yolcu da benim.

Az önce keyifli bir sergi açılışından çıktım. Mis gibi bahar havası da kanımı kaynattı, epey bir yürümüşüm. Ancak saat ilerliyor, eve de daha epey yol var. Bir taşıt bulup ona sığınacağım.

Brüksel’de yeni bir adet çıkardılar son zamanlarda. Bazı tramvayları allayıp pullayıp gezici lokantaya çeviriyorlar. Önceden yerinizi ayırtıyorsunuz. Sonra da hem şehir turu atarken hem de akşam yemeğinizi tadıyorsunuz.

Demin yürürken bir tanesi salına salıma geçti önümden. Salı akşamı olmasına rağmen epey de doluydu, biraz şaşırdım. Genç çiftler vardı içinde, kızlar süslenmiş, erkekler takım elbise giymiş. Garsonlar koşturuyor. Şaraplar yudumlanmakta. Her ürünün bir alıcısı var sanırım dünyamızda.

Duraktaki banka yerleştim. Bahar havasıyla barışık oturuyorum. Tarifeye bakarsak daha beş altı dakika daha buradayım. Yan sokaktan görünüşünden evsiz barksız olduğunu tahmin ettiğim genç bir adam geliyor benden yana.

Saygılı bir mesafede duruyor, belli ki beni ürkütmemeye çalışarak iyi akşamlar diliyor. Ben de onu selamlıyorum. Sonra herkes kendi sessizliğine gömülüyor. Ben durağın ışığı altında elimdeki kitabı okumaya çalışıyorum.

Yaklaşan aracın sesiyle irkilip ikimiz de başımızı yoldan yana kaldırıyoruz. Az önce gördüğüm yemekli beyaz tramvaylardan biri geçiyor önümüzden, tabii ki durmadan. Bir an göz göze geliyoruz yabancıyla, yüzünde son derece manidar, bir o kadar da samimi olduğunu düşündüğüm bir gülümseme var.

“Ben aslında ona binseydim hiç fena olmazdı!” diyor. Çocuk masumiyetinde tonlaması.

Mizah meselesiydi diyorum belki, belki çok acil ihtiyaç.

Ben o an kendimi nereye koyacağımı bilemedim.

* * * *

Metronun çıkışındaki kaldırımda kenetlenmiş öpüşüyorlar
Hem akşamın karanlığından
Hem birbirine yönelmiş yüzlerinin ketum gölgelerinden
Yaşlarını çözemedim
Gençtiler ama, duruşlarındaki körpeliği hissettim

Onları rahatsız etmeden süzülüp geçmek istedim yanlarından
Kız beni fark etti
Yolu tıkadıklarının ayrımına vardı hemen
Çocuğu kollarından yakaladığıyla kenara çekti bana geçiş vermek için

Genç rüyadan uyanır gibi silkindi o an
Kız adına hayıflandım biraz, laf aramızda
Aşıkken bile nasıl da yüklü bunca farkındalıkla

Belki kadınlık içgüdüsüydü
Temkin meselesiydi ya da
“Çevre ne diyor?” tasasıydı genlerdeki

Keşke aşk olsaydı sadece
ve teslimiyet.

Brüksel, Nisan 2014

Gece Yürüyüşü: Susan Kuş, Kanayan Ekmek

Bahar göz kırpmaya başladı birkaç haftadır. Günler azıcık daha uzun, güneş yüzünü gösterir oldu; ısıtmasa da gülümsüyor. Doğa henüz coşmadı ama uyandı artık uzun uykusundan.

Saat dokuz buçuk. Akşam yemeğini hafif geçtim. Bütün gün iş yerinde aynı havayı solumuş ruhum, hareketsizlikten mustarip gövdem sokağa çıkmak istiyor. Yürüyüş ayakkabılarımı kuşandım, üstümde ince bir manto, kulağımda müzik, attım kendimi dışarı.

Önce biraz serin geldi hava ama iki adım attıktan sonra ısındım. Mahallenin bakımlı ve çoğu her gün el değmiş, özen gösterilmiş izlenimi veren bahçeli evlerinin sıralandığı sokaklarda belli bir rotayı takip etmeden dolanmaya başladım. Temizlik, düzen ve sessizlikle çevriliyim.

Tenha sokakları yadırgamıyorum artık. Belçikalıları da, zamanla onlara benzer tarzda yaşamaya alışan yabancıları da biraz tanıdım artık. Mahallemizin sakinleri genelde evli, çok dil konuşan, çok çocuklu, birden fazla arabalı ve meşgul insanlar. Çocuklar okuldan alınıyor, arabalar garaja çekiliyor, evlerinin arka cephedeki bahçeye bakan yemek salonlarına çekiliyorlar sonra.

Sokağa bakan tarafta perdeler sıkı sıkı kapalı, bazen aradan sızan çiliz bir ışık belirtisi gözünüze çarpıyor, o kadar. Fideler ekilmiş ve sulanmış, posta kutuları boşaltılmış. Çöpler ayrıştırılmış, ayrı renk torbalara konulmuş.

Yemekte çocukların kayak anıları konuşuluyor, karnaval maceraları anlatılıyor. Temmuz ve Ağustos aylarındaki yaz tatilleri için uçak ve otel rezervasyonları tamam. Hatta yavaştan Noel’de ne yapsak acaba diye fikir yarıştırıyorlar ailecek.

Herkes evinde, sokaklar boşalmış. Gezme programları, çocukların bale, piyano, tekvando kursları hafta sonuna sıralanmış. Köpeğini gezdirmeye çıkanlar var tek tük, bir de jogging sevdalıları. Nadiren kol kola yürüyüşe çıkmış orta yaşlı bir çift, hafif şaşkın, hafif de kaybolmuş duruşları. Katiyen konuşmuyorlar.

İpod’u “kafana göre çal” komutuyla yönlendirdiğim için Bülent Ortaçgil’i takiben Metallica çığırıyor birden. Bach sakinleştirirken Linken Park isyana telkin ediyor. Lale Devri çocukları New Age tınılarla avutulmaya çalışılıyor. Sökmüyor tabii.

Stan Getz benim diyor. Dire Straits hep o okul çıkışlarındaki simit kokularını taşıyor burnuma niyeyse. Erik Satie insanı hem nirvanaya hem de intihara taşıyabilecek o gerçeküstü müziğini çalınca her seferinde soluğum kesiliyor.

Arkamdan koşan birinin ayak seslerini işitiyorum belli belirsiz. Spor için değil bir yere yetişmek ya da birinden kurtulmak için koşuyor belli. Müziğin sesini kısıp arkama bakıyorum, otobüs durağına doğru gidiyor genç kız. Varınca da tarifeyi tarıyor ve bir oh çekiyor. Bir iki dakikası olmalı.

Güzelce aydınlatılmış durağın canlı renkli ergonomik banklarından birine çöküp bekliyor. Ondan başka yolcu yok. Birazdan eli yüzü düzgün bir otobüs gelip alacak onu, boş koltuklardan birine yerleşecek. Cep telefonunu kurcalayarak akacak caddelerde. Sadece genç kafalarda gezinen o düşüncelerle.

Çiçek kokulu bahçelerin önünden geçerken sabah erken saatte geçecek çöp kamyonu için çıkarılmış torbaları görüyorum evlerin önünde. Hediye paketi misali özenle kapatılmış, ağızları sıkıca bağlanmış. Ne koku var, ne delik, ne sızıntı.

Mahallenin spor salonunun önünden geçerken halı sahadaki maçtan ayrılan grupla kesişiyor yolum. Lise öğrencileri olmalı, rekabet ertesinden beklenmeyecek bir sükunet içindeler, sanki hisler bile planlı programlı. Onları almaya gelmiş aileler sessizce arabalarında bekliyorlar. Ne korna sesi, ne slogan, ne yüksek sesle konuşma.

geceresim

Memleketimin sokaklarını anımsıyorum akşamlarda. Sokakların taşıdığı yükü, yorgunluğu, heyecanı. Bitkin olsa da yürek çarpıntısını yitirmeyen adımları, gecedeki gizemi, beklentiyi, olmazsa olmaz büyüyü. Sokak satıcılarının kıpırdanışını, kedilerin deştiği çöp torbalarından sokağa akan atık kokusundaki felsefi mesajı. Ellerinde kitaplar saçlarını savurarak yürüyen kotlu genç kızların peşinden savrulan esmer erkek çocuklarının hevesli, cıvıltılı lakırdıları.

Dükkanların evlere, insanların birbirine sokulduğu sokakları düşünüyorum. Yaşın yanında kurunun da yandığı dünyaları, keşmekeşi, gürültüyü, karmaşayı. Zıtlıkların kol kola gezdiği, renklerin ve kokuların birbirine geçtiği, beş parasızla kalantorun yanyana geçtiği sokakları düşünüyorum.

Büfeleri, neon ışıklarını, gece yarısına kadar açık kalan manav vitrinlerinde karpuzların üstüne dizilmiş domatesleri düşünüyorum şimdi. Sokakta bağrış çağrış yürüyenleri, gece on birde de tıka basa binilen belediye otobüslerini, umulmadık insanların cebinden çıkan son model cep telefonlarını. Sarı taksileri vızıldayan, arı kovanı misali kaynayan bar girişlerini, lüks lokantaların önünde parfüm kokusunda yüzen lüks araba trafiğini.

“Bu akşam eve gelince doya doya kızıma sarıldım ve ağladım” diyen arkadaşımı düşünüyorum sonra. “Çocuğumu ekmek almaya göndermem herhalde bundan böyle” diye yazan dostumu. İfade özgürlüğünün kökünün kazınmasından açıkça bahsedilen forumları. Gerçeğin çarpıtıldığı, loşlaştırıldığı, alaşağı edildiği ortamları düşünüyorum.

“Yaptım, oldu” lar, “buna da alışırlar” a karışıyor. Utanç beklerken öfke, özür gelecek yerden şiddet, bir yersiz meydan okuyuş ki akıllara sığmıyor. Zavallı kurbağa ısısı her gün yavaş yavaş artan sıvıda pişmeye devam ediyor. Gönüller kırık, yürek yüreği iter oldu, ne keder!

Duvarlar yükseliyor, perdeler çekiliyor. Kara panjurlar kapanıyor gün ışığı süzülemesin diye. Gözler bağlı, kulaklar sağır, deriler çok ama çok kalın. Yalnızca kendi sesini duymaktan feyiz alan beyinler gittikçe daha da bağırarak konuşuyorlar. Yargılar da kelimeler kadar keskin. Sağduyu çekip gitmiş, uzaklarda kuytu bir köşede saklanıyor.

Lastik gerildikçe geriliyor, üstünde parmak uçlarındayız ip cambazları misali. Boğazlardaki düğümler, yürekteki ateşler, ortak değerlerimizin hıçkırıkları şimdi elele. “Olmaz artık” denen ertesi günkü gazetenin manşeti.

Kuş susmuş, ekmek kanıyor.

Brüksel’de gece yürüyüşü bahar umuduyla yeşillenmeye başlamış ağaçlar ve iki güne kalmadan iyice kuduracak tomurcukların oluşturduğu ortamda şehir insanını doğanın dokunuşuyla sarıp sarmalıyor. Yüzeydeki bu görüntü rahatlatıyor, birkaç saate kalmaz basacak uykuya hazırlıyor.

Satie insanı ya intihara ya da nirvanaya taşıyacak müziğini yeniden akıtırken kulaklarıma etkenler ne olursa olsun kararın hep bizim olduğunu düşünüyorum.

Evin önüne gelmişim ama sanırım biraz daha yürüyeceğim bu akşam.

Kuş susmuş, ekmek kanıyor çünkü. Vakit uyunacak vakit değil.

Brüksel, Mart 2014

Piyanist

O akşam senin de sevdiğin, seninle sevdiğim piyanistin konserine gittim. Bu sefer değişiklik yapmış; o dinlemeye alıştığımız triosuyla gelmedi. Yalnızdı. Bildiğin solo, kelimenin tam anlamıyla.

Binaya yalnızca müdavimlerin malumu olan kapıdan girdik. Ana arterdeki keşmekeşe hiç dalmadan direkt parter katına ulaştık. Konserin başlamasına biraz zaman vardı.

Senin için bir kadeh içtim. İş yerinden geldiğimden akşam yemeği yiyememiştim. Küçük taze sandviçlerden vardı, peynirlisinden bir tane aldım. Açlığımdan mı bilmem, pek lezzetli geldi. Tok karnına sanatı özümsemek daha kolay, biliyorsun.

Saat sekize üç kala ortalık boşalmaya başladı. Beklentilerimizi kuşanıp yerleştik koltuklarımıza. Steinway & Sons marka piyano sahnenin orta yerine kurulmuş, dokunulmayı bekliyordu. Yüreğim heyecanla kabardı, “o tuşları dillendirmek nasıl müthiş bir keyif olmalı” diye geçirdim içimden.

Derken sahneyi kulise bağlayan kapı aralandı. Piyanist tanıdık koyu renk gömleği ve kot pantolonuyla süzüldü sahneye. Çok zayıflamış ama bir görsen, erimiş dersin. Saçları da artık ağırmış, bildiğin gri. Yüzü kaşık kadar kalmış, bedeni kırılgan.

Piyanistteki değişimi sindiremediğim için gözlerimi ondan alamıyorum. “Ne oldu sana?’ diye sorası var yüreğimin. Onu son gördüğüm anla şu dakika arasındaki farkı sadece geçen zamanla açıklayamıyorum bir türlü.

Kalbim aldı sazı eline, geveze bir bülbül misali şakıyor: “Söyle bana ne oldu? Hangi kayıp seni böyle erken yaşlandırdı? Hangi acı, hangi hastalık, hangi ihanet girdi kanına? Taşıyabileceğinden çok daha fazlasını mı gördün?” diye soruyor.

O pufun ucuna ilişti eğreti.  Nasıl rahat etti o konumda anlayamadım. Kollarını piyanoya doğru uzattı. Parmakları değdi tuşlara. Başı eğildi onlardan yana. Bizi unuttu.

Sanki içine döndü ve canını yakan, yüreğine dokunan ne varsa onu anlatmak için çaldı. Birinin en mahrem sırrına ortak oluyormuş gibi suçlu bir zevkle dinledim onu. Duymak öyle yakıcı bir öncelik olmuştu ki dayanamayıp gözlerimi yumdum.

Parça bittiğinde bir saniyelik sessizliği takiben koptu alkış. Bildiğin alçakgönüllü tavrıyla ayağa kalktı, selam verdi olanca sessizliğiyle. Bembeyaz kolalı bir kumaş peçete vardı elinde. Terini ona sildi. Saygısı sonsuzdu dinleyenlerine ama kimseyle göz göze gelmedi. Hiç gülümsemedi.

Yarım kalmış sözüne devam eder gibi girdi ikinci parçaya. Aktı, aktı. Biz sürüklendik peşinden. Sanki o önceden ısınmış olduğundan depara kalkmıştı, bizse henüz neye uğradığımızı anlamadan koşuyorduk peşinden. Biz nefes nefeseydik, o arkasına bakmıyordu.

Bir noktada buluştuk, sarıldık. Yüreğimiz aşkla, heyecanla inip kalkıyordu. Onunla olduğumuzu hissetti sanki, zarif bir huzur sinyali yanıp söndü gözlerinde. Parmakları müteşekkir bir edayla dokundular klavyeye. Piyanonun ezberi bozuldu, piyano körkütük aşık oldu.

Ben o anı senin, sırf senin için gördüm.

Selama durdu, terini sildi, yine bizi -ne tek tek ne de bir bütün olarak- görüyor gibi değildi. Kolalı peçeteye sildi ellerini, alnını, devam etti. İnmediğim derinliklere indik beraber, zikzak yaptık yollarda. Anlatacakmış gibi yaptı, karar değiştirdi sonra. İçine kapandı ansızın, derken bize doğru uzandı eli. Bu kez birbirimize dokunmadan bakıştık, ilk kez bakıştık müzikle.

İnanılmaz bir alkış koptu. Bütün salon etkisindeydi sanki o bakışın. Faz farkını kapatmıştık. Hissetti. Hissettik.

Dördüncü parçayı körkütük sevdalı bir elin sevdiğine dokunuşundaki yanık yumuşaklıkta çaldı. Tüylerim diken diken dinledim. Piyanoyla bir bütündüler artık, aklımda aşk, çok kudretli bir aşk, bir tutam hüzün ve muhabbet.

Bitirdiğinde yeniden bir ağızdan haykırdı salon alkışlarla. Ayağa kalkıp selam verdi. İnandım ki, gözlerindeki gölge en yürekten tezahüratın bile silemeyeceği cinstendi. Gördüğü ilgiye kayıtsız değildi, tekrar tekrar eğilen gövdesiyle o alkışlar için candan teşekkür ediyordu. Ama yine hiç konuşmadı.

Hatırlarsın, triosuyla geldiğinde arada bir iki kelime de olsa ederdi. Parçanın adını, bestecisini söylerdi. Şimdi hep susuyordu. Sadece çalası vardı belki, kelimeler sokmak istemedi notaların gürül gürül akışının arasına.

Her yeni başlangıçta piyanoya ayrı bir iştahla sarılıyordu. Bazen enstrümanla ikisi kendi aralarında fısıl fısıl dertleşiyorlardı. Birbirlerine dönüktü bedenleri, sadece kendilerinin bildiği ama duyanları derinden etkileyen bir dilde. Anahtar deliğinden gözetler gibi dinledim.

Böylesine mahrem bir anın sonunda, olmadık, beklenmedik bir noktada bir delilik hali geliyordu adama. Bilirsin, ona “emprovizasyonun kralı” lakabını takmışlar, o akşam da krallığını konuşturdu işte. Ara ara nasıl dellendi, nasıl şahlandı bir görsen. Düşündüm ki piyano bile şaşırdı.

Yükselişler sırasında sahnede tek bir piyanistin değil koskoca bir orkestranın olduğunu düşünüyor insan. İnanmayacaksın belki ama, enstrümanların seslerini ayrı ayrı işittiğimi bile iddia edebilirim; o denli gerçek bu yanılsama. Ve geçişleri; önce beklenmedik gelen, sonra tam zamanında.

Uça savrula ilerliyoruz müzisyenin peşinde. Aklıma trio performansları geliyor yeniden, müzisyenlerin arasındaki iletişim, göz göze bakışıp konuşmaları. Keyifle kıvrılan dudaklar, müziğin ritmiyle sallanan başlar, tempo tutan ayaklar, şıklatılan parmaklar. Hiçbiri yok bugün, başka türlü zamanlardayız.

Parça aralarında verdiği kısa selamlar dışında aralıksız tam iki saat süren performansı sonlandığında salon hala aynı büyünün etkisindeydi. Antrakt verilmemesinin ne kadar bilinçli ve yerinde bir seçim olduğunu düşünüyordum. Harikulade bir kitabı baştan sona bir nefeste okumaya benzer bir deneyimdi.

Alkışlar dakikalarca devam etti, bis beklentisindeydik. Kırmadı. Çok tanıdık bir temadan girdi, indi, çıktı, dolaştı, yuvarlandı. Teknik ve artistik açılardan mükemmele teğet geçiyordu ama yürek yükünü hissediyordum hep.

Salonun bir kısmı artık ayaktaydı. Piyanist bizi kırmadı. Yeniden oturdu piyanonun başına. Bambaşka bir devre ve çok farklı bir besteciye taşıdı bizi.

Önce onu hatırlattı, aklımıza düşürdü. Ardından önce azar azar sonra dev adımlarla uzaklaştı ondan. Apayrı bir noktaya ulaştığında zevkten sarhoş olmuş ama kimliğimizi unutmuştuk. Bitişinde ilk temaya döndü, biz artık onu bile farklı algılıyorduk.

Seyirci doyamadı piyaniste. Alkışlar eşliğinde bir kez daha sahneye geldiğinde sırf bizi kırmamak adına kısa bir parça çalıp gidecek sandım. Yanılmışım. Kolaya kaçmadı, geçiştirmedi. Cazın en bilinen klasiklerinden birini elinden tuttuğuyla bir dönme dolaba bindirdi. Yükseldiler beraberce.

Biz seyirciler başımız göklerde izledik onların tırmanışını, bize doğru inişlerini sonra ve tam önümüzden geçerken o tanıdık göz kırpışlarını yeniden havalanmaya başlamadan az önce. Asla monotonlaşmadan döndü o çark. Düzenek aynıydı, çember de aynı çember, fakat her tur ayrı bir serüven yaşattı.

Dönme dolap durduğunda hala şaşkın, hala aç bir alkış daha koptu salonda. Tam selam verip ayrılacakken sahneden orta yaşlı, iri kıyım, sarışın bir kadın belirdi yanında. Elinde devasa bir buket taşıyordu, sarı ve portakal rengi lalelerden oluşan bu aranjmanı piyaniste takdim etti.

Kadının tavrı acemi olmasa da oldukça sıkılgandı. Lacivert bir tayyörü vardı, kısa da olsa topuklu bir çift ayakkabı giymiş, saçlarını da belli ki bir saat kadar önce fönletmişti. Yine de o birkaç dakika için de olsa, piyanistle aynı spotun altında bulunmak zevkini yaşamaktan çok, görev bilinciyle hareket eden bir devlet memuru gibi üstüne düşen sorumluluğu yerine getirmeye adamıştı kendini.

Kadın buketi verdiğiyle yok oldu sahneden. Piyanist elinde buketle bir kez daha selama durduğunda o daha şimdi bahçeden toplanılmış kadar taze görünen lalelerdeki yaşam ve bahar müjdesinin onun sapsarı benzi ve ince bedeniyle ne şok edici bir kontrast oluşturduğunu gördüm. Yüzünü endişeyle tararken dudaklarının belli belirsiz ve sanırım ilk kez kımıldadığını gözlemledim: “Thank you!”

pianistincicekleri

Piyanist zor bir dönemden mi geçiyordu yoksa o sadece bir imaj değişikliğine ihtiyaç duyduğundan mı zayıflamıştı, bilemem tabii. Bildiğim önceki konserlerinde tanık olmadığım duygu yüklü bir ustalık, olgun bir tını ve yakıcı bir aşmışlık bulduğum bu performansında. Derimin altına işleyen bir söylem.

Yaşamışlığımız ifadeye yansıyor, deneyimlerimiz suflör misali fısıldıyorlar durmadan, yolumuzu şaşırmayalım diye. Kırığımız da çürüğümüzün de “bugünkü biz” in yaratıcısı. Tanınmamış acı anlatılamıyor, kendi gözlerimizle görmediğimiz manzara hep başkasının resmi olarak kalıyor.

Sen “piyaniste benden selam” diye yazmıştın. Emin ol aldı selamını. Hatta bana öyle geldi ki, senin hikayen de malum oldu ona. Tek kişilik ordunun mucizevi gücünü hissetti.

Biraz da senin için çaldı o gece.

Brüksel, Mart 2014

Muktedir Kadın

Bazen kanadı kırık bir kuş misali
Şaşkın ve kaybolmuş narin bir kadın görürüm
Hafif acemidir tavırları, tereddüt doludur adımları
Kafası karışık
Gözlerinde nemli bulutlar saklıdır
Dokunsanız ağlayacak sanırsınız

Ağır hareket eder, hep biraz eğik durur başı
Sanki asırlar yorgunudur
“Otur, dinlen şuracıkta” diyesiniz gelir
Ama o çabalamaya devam eder
Uğunmak ve didinmeyi çağrıştırır devinimleri
Kendi deneyecek ama olmayacak
Hissedersiniz
Yetmeyecek nefesi
Taşımaz o yükü bedeni
Kaldıramayacak

Kırılgan, yardıma muhtaç
Sevimli beceriksiz haller
Kurtarma içgüdüsünü körükler
Kahramanlığa soyunmayı sever erkek
O kadının elinden tutmayı
Başını yasladığı omuz, sığındığı liman olmayı
Sever, arzu eder

Sadece işe yaramak değildir olay
Gücünün ayrımına varır yeniden
O gücü güçsüz için kullanırken
Coşar bir fasıl, kan gelir yüzüne, adalelerine
Özüne geri dönmek gibidir
Adem’i anmak için bahanedir
Yaradılış nedenini anımsamak
Yüreği serinletir

Bu işin sadece erkek tarafı
Kadınlara gelince olay
Elbet daha çetrefilli, daha dolambaçlı
Duyarlıyız belki, doğru
Satır aralarındakinde hep aklımız
Malum dişiliğin tadı ve kodu bu

Kendimizi ara ara
Hatta belki gerektiğinden fazla
Sorgulayıp duruyoruz inatla
Mutlu muyum,
İstediğim hayatı mı yaşıyorum
Değiştirebileceklerim var mı?
Ağacı tuttuğumuzla sallıyoruz gövdesinden
Bazen tam isabet, çünkü çürük elmalardan kurtuluyoruz
Çoğunluk kendi haline bıraksak meyve verecek dalı kurutuyoruz

Hemcinslerimize karşı hem anlayış
Hem biraz kıskançlıkla yaklaşıyoruz
Sanki elimizde defter not tutuyoruz
Yakışıklı bir adamla evlendi, tık
İki çocuğu var, tık
Yeni ev aldılar, bahçesi de var
Arabalar sonra, hepsi gıcır
Tık, tık, tık
Çocuklar şimdiden üç dil konuşuyor
Ufaklık piyano da çalıyor
Büyük için dahi diyorlar
Adam CEO pozisyonuna oynuyor
Kadın işi bıraktı ama boş durmuyor
Botox mu yoga mı bilmem
Ancak yaşını da pek güzel saklıyor

Bir karşılaştırma halimiz var çoğu kez
Pamuklara sarmaya çalışsak da pek aşikar
Ne yemiş
Ne giymiş
Nereye gitmiş
Kaç kilo vermiş
Bir koltuğa kaç karpuz sığdırmış
Davette kiminle konuşmuş
İşinde kimlere meydan okumuş
Saçlarını en son ne zaman boyatmış
Selülitleriyle nasıl savaşmış?

Kocasının metresini duyunca ne yapmış?
Vurmuş mu adama tekmeyi?
Çocukları için mi dişini sıkmış, dayanmış?
Çekili koyu perdeler arkasında mı saklanmış?
Olay mı çıkarmış, öç almaya mı kalkmış?
Hayatının kalanını intikam üzerine mi kurmuş?

Evlenmemiş mi hiç ya da?
Tabii kendini işe vermiş
Terfi diye diye kurutmuş içini
Etrafındaki bir iki adamı da kaçırmış tıslarken o hırsla
Çocuk istese de olmaz zaten bu yaştan sonra
Atı alan geçmiş Üsküdar’ı, o hala rekor peşinde
Yazık, pek yazık, yalnız ölecek haspa

Ne garip bir dünya bu bilmiyorum
Bir yanda kendine yeten, bağımsız, ergin
Bireyler olarak yetiştiriliyoruz
Çağın gerekliliği bu,
Hem anne, hem iş kadını olmalıyız
Hem anaç, hem disiplinli ve her daim alımlı kalmalıyız
Cazibemizi zinhar kaybedemeyiz
Muhabbet kıvılcımları saçmalıyız mümkünse
Kıpır kıpır kaynamalıyız hararetle
Kendimizi bırakamayız
Hem daha yeni nesle örnek olacağız
Şimdi, hele şimdi hiç havlu atamayız

Bir yanda toplumun ideali bu yönde
Körüklüyor, hatta kamçılıyor genç kadın beyinleri
Öğreniyoruz da nitekim
Azdan çok yapmayı
İçimiz acırken dolma doldurmayı
Kendimize enerjimiz yokken
Başkaları için koşuşturmayı

Renk vermemeyi öğreniyoruz
Aşkta sinekten yağ çıkarmayı
Yüz bakımı sırasında strateji kurmayı
Az uyumayı
Hareket halinde kalarak unutmayı
Gribi dinlenmeden atlatmayı
Zihnin gücüne, algının seçiciliğine inanmayı
“Öyle demek istememiştir” tiradını
Unutulan doğum günümüzü artık takmamayı

Duyarlılığımızı kendi kabahatimiz sayıyoruz
Hatta çoğunluk silkinip
Burnu dik sırtı pek tutup ilerliyoruz
Koşarak ilerliyoruz
Engellerin üstünden atlarken bazen aynı anda
Havada beş top çeviriyoruz
Alkışlayan var mı?
Ben görmüyorum

Muktedir Kadın erkekler arasında
Bariz tınıda
Korkutucu sıfatıyla anılmasa da
“Nasılsa halleder o” damgası yediğinden
Kendi haline bırakılmış
Kaderine terk edilmiş
Hani “dertsiz” denilen
Masa örtüleri gibi
Hor kullansan da hemen yıka
Leke bırakmaz
Ütü gerektirmez

Muktedir Kadın hemcinslerinin dünyasında
Alkışlansa da bazen bir tehdit
Güçlü duruşu
Hem fazlalık hem bir eksiklik
Ondan öğrenilebilir belki ama
Güvenli bir mesafede tutulması şart
Biraz cadı işi çünkü belli
Bunca sistem, bunca maharet
Malum boş silah bile taşımamak gerek
Şeytan doldurur derler eskiler
Bir bildikleri olsa gerek

Muktedir Kadın toplumun idealine doğru koşmuş
Yolda terlemiş, yıpranmış, kayıplar bırakmış
Ama sonunda başarmıştır
Peki, bu çabanın mükafatı var mıdır?

“Bugün sadece senin keyfin için yaşayacağız!” der mi eşi, sevgilisi?
“Anneciğim, sen her işe koşmaktan yıprandın
Bugün de dinlen de biz sana bakalım”
Der mi çocukları?
“Sen öyle kaya gibi duruyorsun
Ama içinin kavrukluğunu gördüm ben”
Der, elini tutar mı kız arkadaşı?
“Siz pek verimli çalışıyorsunuz
Bugün erken çıkın isterseniz, çoktan hak ettiniz”
Der mi patronu?
Demez
Nerede görülmüş?
Kimsenin aklına bile gelmez

Sizi bilmiyorum ama benim
Bir dengesizlik kokusu alıyor burnum
Ters bir düzenek kurmuşuz
Hala “vur beline dönsün hızla” diyoruz

Rica ediyorum:
Ya şimdi değişelim, ya gelecek nesli başka türlü yetiştirelim.

muktedirkizlar

Brüksel, Mart 2014