7B’deki Yolcu

7byolcusuresim

Online check-in yapıp kendime ön sıralardan pencere kenarı bir koltuk seçmiştim. Uçağa binip, yerimin bulunduğu sıraya geldiğimde biri esmer, diğeri mısır püskülü rengi saçlı iki kadının üç yaşlarında bir kız çocuğuyla beraber o alana yerleşmiş olduğunu gördüm. Çocuk ağlıyor, hatta yırtınıyor. İki kadın da şimdiden perişan vaziyetteler.

Hallerine acıyıp “benim yerim 7A, ancak siz madem oturdunuz, isterseniz orada kalın, ben koridor tarafındaki koltuğa oturayım” diye bir öneride bulunuyorum. Kadınlar “hay Allah, biz yanlış oturmuşuz, biz burayı altıncı sıra sanmıştık” deyip ayaklanıyorlar hemen.

Onlar bin bir poşet, çanta ve oyuncakla birlikte ön sıraya geçerken koridordaki bütün akış duruyor haliyle. Uçuş görevlileri acele etmeleri için ikaz ediyorlar, “söylemesi kolay tabii” diyorum içimden, kalan iki torbayı taşımalarına yardım ederken. Nihayet yerlerine ulaştıklarında da şimdi boşalan 7A’ya geçip oturuyorum.

Birazdan 7C koltuğunun sahibi geliyor: orta yaşlı, orta boylu zayıf bir adam. Koridor komşusu 7D’deki genç kadınla beraber seyahat ediyorlar. Konuşmaları yüksek perdeden devam ettiğinden biriki dakikaya kadar adamın üniversitede hoca, kızın da öğrencisi olduğunu anlıyorum. Bir konferanstan dönüyor gibiler.

Adam o sırada Amsterdam’ı anlatıyor. İçerikten o şehirde uzatmalı turist olarak birkaç gün geçirdiği sonucuna varıyorum. Ancak şişirilmiş balon misali havaya saldığı sözlere baksanız, onun şehir üstüne tezler yazdığına inanabilirsiniz. Öğrencisi de o kanıda, gözlerinde yanıp sönen ilgi kıvılcımlarıyla can kulağıyla dinliyor adamı.

Ben o sırada daha çok “aman orta koltuğun taliplisi çıkmasa da yayılarak gitsek” derdindeydim. Koridordaki trafik hala durmadı ama, uçağa yolcu alımı devam etmekte. Elimde bir ay kadar önce Washington’daki kitapçıdan bir heves aldığım ancak günlerdir okumak için mücadele verdiğim bir kitap var.

Bu yazarla ilk tanışmam, Pulitzer ödülünü de kapmış duydum. İştah ve heyecanla atıldım ondan yana ama kitap bir türlü sarmadı beni. Kesik kesik ilerliyorum satırlar arasında ve sürekli “bunda bu kadar beğenilecek ne var?” diye soruyorum kendime. Oysa bir güzellik görmüşler ki şereflendirmişler. Peki, ben niye göremiyorum? Neyi kaçırıyorum?

Korktuğum başıma geldi: 7B’de oturacak yolcu başımızda dikiliyor. Hoca kalkıp yol verdi genç adama, o başıyla sessiz bir selam vermekle yetindi. Otuzlu yaşlarda, esmer, orta boylu tıknaz biri bu gelen. Çantası ve montuyla oraya buraya çarparak yerleşiyor yerine.

Tipine bakıp Türk olduğunu düşünüyorum. Oturduğuyla anında yayılıp etki alanını belirlemeye gayret eden bir sürü iri kıyım ve kaba erkek yolcuyla yan yana seyahat etme macerasını yaşamış bir kadın olarak hem şüpheci hem de temkinliyim. Silahlarımı kuşandım.

“En iyi savunma saldırıdır” diyerekten öncelikle sağ kolumu aramızdaki kolçağa yerleştiriyorum. Sonra kitabı kenara koyup, elime aldığım sivri bir Türk gazetesini çarşaf gibi açıyorum. Kendimce “bana hiç bulaşma, yakarım” demeye çalışıyorum.

Bir noktada kolu koluma çarpıyor. Ben ters bir sessizlik savuruyorum onun yüzüne, sıkılgan bir “sorry” düşüyor genç adamın dudaklarından. Omuzları bedenine doğru katlanıyor sanki, bakışları kendi dizlerini tarıyor. Meydan okuyucu değil, bilakis son derece ürkek çıkıyor sesi. Ben hala onun beni -okuduğum gazeteye rağmen- yabancı sanan şaşkın bir Türk olduğunu düşünüyorum o sırada.

Sırt çantasını koltuğunun altına yerleştiriyor. Montunu beşe katlayıp çantanın üstüne tıkıyor. Kalkış anonsu gelince kemerini bağlamak için uzun bir mücadele veriyor. Aynı anda dokunup ısrarla tokanın üst dilini kaldırdığından kemer bir türlü takılamıyor.

Kimseye sormak istemediği belli, kimsenin de görmemiş olmasını diliyor. İnsan belki de bu yüzden yardım önermeye çekiniyor. Deneme yanılma usulü doğru yöntemi buluyor. Kemerin “şık” sesiyle bir oh çekiyor. Yol boyu bir daha dokunacağını zannetmiyorum o alana.

Hoca o sırada hala Amsterdam anılarını paylaşıyor. İçinden kanallar ve bisikletler geçen cıvıltılı sokaklarını, hafif yana yatmış dar merdivenli evlerini, kahve dışında seçenekler sunan kafelerini, düzenlemeler sonrasında yeniden açılan Rijksmuseum’un macerasını aynı trenin vagonları gibi ardı ardına sıralamış, anlattıkça anlatıyor. Kız heyecanla dinliyor. Ne duysa bayılıyor, anında kayda alıyor.

Sahte sarışın anne ve akrabasıysa perişan durumdalar. Çocuk canına kasteden varmışçasına avaz avaz bağırıyor, bir an susmadı. İçim daralıyor.  Gazeteyi kaldırıp kenara koydum, Pulitzer’i hak eden satırları bulup o kavuşmada huzura erişmeyi hayal ediyorum.

Diğer yandan da 7B’deki adam acaba ilk kez mi uçağa biniyor diye düşünüyorum. Kemerle epey savaştı savaşmasına ama öyle çok stresli de görünmüyor uçak şimdilerde burnunu dikmiş yükselirken. İnanılmaz sakin hatta, bir rahatsızlığı varsa yükseklikten değil, etrafını saran insanlardan diye düşünüyorum niyeyse.

Çantadan çıkardığı kitap sayfalarını önündeki koltuğun cebine yerleştiriyor. Herhangi bir kitaptan gelişigüzel koparılmış sayfalar bunlar ve bilemediğim bir dilde yazılmış sözcükler var üstlerinde. Niyeyse kullanım kılavuzlarını anımsatıyorlar bana. Hangi akla hizmet böyle parça parça taşındıklarını düşünüyorum.

Seyir yüksekliğimize eriştik, kabin ekibi yemek koşturmasına soyundu. 7B’deki yolcu hiçbir şey yapmadan oturuyor. Arada benim üzerimden pencereden dışarı bakıyor dikkatle. O açıdan gri gökyüzü dışında görebileceği hiçbir şey yok oysaki.

Kolları genelde dizlerinin üstünde duruyor. Bazen, çok kısa bir an, onları göğsünde kavuşturuyor. Uçağın içinde olan bitenle ilgisi yokmuş gibi. Sayfalar da koyuldukları yerde duruyor, onları eline alıp okumaya yeltenmiyor.

Ön sıradaki kız çocuğu kaynar su kazanına atılmışçasına cıyaklıyor. Annesi onu pışpışlamaktan bezgin düştü, taktikleri azaldı. Şimdi ayağa kalktı, koridorda bir aşağı bir yukarı yürüyor.

Benim kitapla savaşım devam ediyor. Oysa 7B’deki yolcu, itiraf edeyim, daha çok dikkatimi çekiyor o sırada. Kitaptan daha ilginç bir hikayeyi anlatıyor bakışları, tavırları. Yine de -bir inat yüzünden belki- kitabı kapatıp kenara koyamıyorum.

Yemekler servis edilmek üzere. Hoca artık iyice havaya girmiş, Rutkay Aziz taklidi bir ses tonuyla

“Sen ne yiyeceksin Gamze?” diye soruyor.

Kız bocalıyor, sanki “gelecek seçimlerde kime oy vereceksin?” sorgusuna yanıt bulmak için mücadele veriyor.

“Köfte mi yoksa tavuk mu?” diye açıklıyor hocası. Ve “ben köfte yiyeceğim” diye ekliyor.

Kız da köfte yiyecek, eli mahkum.

Uçuş görevlisi de benim gibi 7B yolcusunu Türk sanıyor ve dolayısıyla ona Türkçe hitap ediyor yemek tercihini sorarken. Genç Adam ürkmüş bir güvercin gibi kıpırdanıyor. Devasa cüssesinden beklenmeyecek bir kırılganlıkla bakıyor kıza sessiz.
Görevli bu sefer İngilizce deniyor; yabancı dile geçer geçmez de hafif bir stres vuruyor ses tonuna.

“Chicken or beef Sir?” diyen sesi gergin, hatta hafif sert çıkıyor.
Adam aynı çekingen sükunette neredeyse hayretler içinde bakıyor kıza.

O sırada Hoca kendi önüne koyulan köfteli tepsiyi komşusuna ikram ediyor. Gamze adamın bu jestine de hayran oldu, dudakları memnuniyetle kıvrılıyor, utanmasa ayağa kalkıp alkışlayacak.

7B’deki yolcu masasına konulan tepsiyi ömründe ilk kez gördüğü bir yeniliğe bakarcasına süzüyor. Bir an dokunmaya tereddüt ediyor sanıyorsunuz.

Bu hali kitapta az önce okuduğum bir sözü düşürüyor aklıma: “Ne vazgeçmek istersin, ne de yara almak”.

Genç adam alüminyum kağıdı ağır ağır sıyırıyor, boynunu sola eğip altından çıkana bakıyor merakla. Köfteyi görünce rahatlıyor, tamamen kaldırıyor kağıdı. Uçuş görevlisinin içi hala rahat etmemiş olacak ki, aynı asabi İngilizce’yle çığırıyor:

“Beef OK Sir?”

Artık hiçbir yabancı dil konuşmadığına iyice kanaat getirdiğim genç adam bu yeni bilmece soru karşısında bir daha irkiliyor. “Tamam, şikayet yok” dercesine bir işaret yapıyor eliyle.

Şimdi de içecek seçmesi gerekecek, farkında: “Kola!” diye bağırıyor zaferle, nihayet gür çıktı sesi. Bardağını alınca yeniden tepsisinden yana eğiyor başını.

Oyuncak tabak çanaklarla oynayan küçük bir kız çocuğu kadar masum görüntüsü. Barbunya pilakiyle bakışıyorlar önce, nihayet saydam kapağı aralayıp bir kaşık alıyor, ağır ağır çiğniyor. Çok sevmemiş olacak ki ucundan açıp içini gözetlediği köfte tabağına dönüş yapıyor, çatala taktığı patlıcanları önce kokluyor, sonra yakından alıcı gözüyle inceliyor, sınavı geçiyorlar ki tatlarına bakıyor.

Ben o sırada kendi yemeğimi didikliyorum. Çok aç değilim ama mideme sıcak biriki lokma atmak istiyorum. Uykusuzluk ve yorgunluktan olduğunu düşündüğüm bir kırıklık var üstümde. Sallanan midemi bastırmak için ayran istedim ama o da başbakanı hatırlattı durduk yerde, keyfim kaçtı. En masum nesneler bile ne ağır yükler yüklenir oldu değil mi son zamanlarda?

Ön sıradaki kız çocuğu mızmızlanma-hıçkıra hıçkıra ağlama- avaz avaz bağırma üçgeninde bir köşeden diğerine zıplıyor durmadan. Mısır püskülü saçlı kadın peygamber sabırlı çıktı ama tükeniyor artık gücü. Koridorda dikilmiş kucağındaki çocuğu pışpışlarken fırtınadan önceki sakinlikte fısıldıyor: “Çocuğum susmazsan seni uçaktan atacağım, başka çare bırakmadın bana evladım!”

Çocuk ne duyuyor, ne anlıyor. Ağlıyor sadece. Yanlarındaki kadın sağır taklidi yapıyor, algı panjurlarını kapatmış, sessizce yemeğini yiyor. Müdahale etmiyor, görünmez olmak istiyor sanki.

Hoca bir yandan atıştırıyor, bir yandan hala anlatıyor. Gamze bir lokmayı saatlerce çiğniyor, bıkmadan ilgiyle dinliyor kocaman açılmış gözleriyle. Boynu sola bakmaktan uyuşmuş olmalı ki üst gövdesini tamamen döndürdü hocasından yana.

Tepsimi didiklemeyi bıraktım ama kitapla didişmem sürüyor. Nihayet günlerin yorgunluğu ayranın verdiği rehavetle el ele tutuşup göz kapaklarıma çöküyor. Uykuya dalıyorum.

Bir saat kadar kestirmiş olmalıyım. Kendime geldiğimde çay kahve faslının bittiğini ve tepsilerin çoktan toplandığını fark ediyorum. Ortamda bir başka değişiklik daha var diye düşünürken bir anda çocuk ağlamasının kesildiğinin ayrımına varıyorum. “Uyumuş olmalı!” diye içimden geçirirken gözüme görünen sahnenin şakacı tılsımı vuruyor yüzüme.

Çocuk orta koltukta ayaklanıp yüzünü bizim sıradan yana çevirmiş. Cıyaklamadığı gibi sevimli suratını aydınlatan kocaman bir gülümsemede kalmış. Minik pörtlek gözleri pırıltılar saçıyor 7B yolcusuna sevgiyle bakarken. Genç adamsa şefkat ve samimi bir ilgiyle el çırpıyor o sırada, kafasını bir sağa bir sola eğerek bilmediğim dilden bir şarkı mırıldanıyor. Beceriksiz ve hala biraz utangaç tavrı ama samimiyeti yüreğe dokunuyor.

Mısır püskülü saçlı anne yok ortalıkta, sanırım koltuğunda sızmış. Hoca da hızını biraz kesmiş, akarak değil sekerek devam ediyor söylemine. Kız o sırada kolundaki saate bakıyor, inişe geçmeye az kaldı diye geçiriyor belki içinden. Önüne dönüp sırtını yaslıyor ilk kez koltuğuna.

Kitaba dönüyorum yeniden. Yazar “Sanırım dedikleri doğru; yeterince uzun bekleyebilirsen herşeyin değiştiğine şahit olursun” yazmış. İrkiliyorum.

Anne uyanıp çocuğunu kucağına alınca biranda boşluğa düşen genç adam önündeki koltuğun cebine yerleştirdiği sayfalara uzanıyor. Gelişigüzel bir bakıştan sonra vazgeçip yerlerine geri koyuyor kağıtları. Hala yerde bacaklarının arasında duran çantasından montunu çıkarıyor, onun cebinden de başka bir kağıt parçası.

Merakıma yenilip saklandığım kitabın arkasından gözetlemeye devam ediyorum. Bir uçuş kartı bu, ancak tanıdığım bir havayolu şirketine ait gelmiyor. Yolcunun İstanbul’dan bağlantısı olduğu ihtimali o zaman aklıma geliyor. Nereye uçacağını bilirsem milliyetini de belki sökerim hipoteziyle kartı tarıyor bakışlarım: Pristina! Nihayet.

Niye bu kadar merak yaptım bilmiyorum. Genç adamın yaşına uyduramadığım sakinliği mi takıldı aklıma, cüssesiyle tezat oluşturan ürkekliği mi? İki kelime de olsa İngilizce konuşturmayan uçak yolcusu kalmadı mı sanıyordum dünyada? Kitap yerine onun sayfalarını gezdiren birine rastlamamış mıydım?

Uçuş kartına uzun süre baktı. Öyle ki görseniz, orada yazılanlarda sizin benim göremeyeceğimiz anlamlar bulduğunu sanırdınız. Sonra kartı içine tütün koymuş da sigara sararmış gibi sardı nazlı nazlı, ince ince. Küçük ruloyu montunun iç cebine yerleştirdi dikkatle. Arkasına yaslandı ama rahatlamadı, gözleri açıktı ama o çoktan uzaklara gitmişti.

İnişe geçtikten sonra yine biraz uyuklamışım herhalde ki, tekerlekler yere değince kendime geldim. Uçak bizleri serbest bırakacağı kapıya yaklaşırken son bir gayretle elimdeki kitaba yöneldim. “Bazen görüp görebileceğimiz sadece bir başlangıçtır” cümlesi üstüne düştü bakışlarım.

Kulaktaki ilk tınısı olumsuz da olsa içinde gizli bir ümidi barındırdığını düşündüm bu sözün. Körükten geçerken bana “ne mutlu ki hala gün doğuşlarını gün batımlarından daha çok seviyorsun!” diyen birini anımsadım. Ona güzel başlangıçlar armağan etmek isterdim.

* * * *

İki gün sonra güneşli bir Akdeniz sabahında yat limanında yürüyüş yaparken durduk yerde kuzenime 7B yolcusunu anlatmaya koyuldum. İlgiyle dinliyordu. “Peki, sonra ne oldu?” diye sordu.

Omuz silkip, “hiçbir şey!” dedim, “herkes yoluna gitti!”.

“Olmadı ama!” dedi “ben sen bir yolunu bulur, adamla iletişime geçersin, hikayesini keşfedersin, bize de anlatırsın diye beklemiştim.”

Hakkı vardı aslında, normal halim öyle yapardı.

“Aman ne bileyim, yorgun ve uykusuzdum; gözlemci yanım merakı başına vurmuş halde fazla mesai yapıyordu, ama konuşma modülüm bir süreliğine deaktive edilmişti sanki!”

“Hay Allah!” dedi kuzenim, sanki hala inanamıyordu bu fırsatın kaçıp gittiğine.

O anda Pulitzer ödüllü yazar -öç almak ister gibi- kitabının adını fırlatıverdi aklıma: İşte onu böyle kaybedersin!

 

İstanbul-Antalya-Brüksel, Mart 2014

Saadet Düğümü

SD

1. Lara

Dört sene kadar önce Antalya’ya yaptığım bir iş gezisi sırasında Lara’da bir otelde kaldım. Hangi aydı tam olarak anımsamıyorum ama incir mevsiminin sonuydu diye kalmış aklımda. Toplantılar nihayet son bulunca kendimi sokaklara atmış, civarın keşfine dalmıştım.

Çok değişmiş oralar; yeni oluşumlar, yürüyüş yolları, parklar, gıcır gıcır yapılar. Bir yandan yürüyor, bir yandan da etrafı inceliyordum. Burnum deniz havasına doymaya çalışırken toplantıda oturmaktan uyuşmuş bacaklarım pergel misali açılmış, uzamışlardı sanki.

Saatlerce yürümüş olmalıyım, susadığımı hissettim bir an. Bakkal, büfe tarzı bir yer ararken köşedeki marketi gördüm. Brüksel’de tatsız tuzsuz incirlerle geçen yağmurlu bir yaz mevsiminden öç almak istercesine koşar adım daldım dükkana. Bir elimde içinde incirlerin konumlandığı beyaz bir naylon torba, diğerinde de küçük bir pet şişe su olduğu halde çıktım oradan kısa bir süre sonra.

Otele doğru kararlı adımlarla ilerlerken bir mağaza çaptı gözüme. Hakkında çok okuduğum, merakımı uyandıran başarılı bir tasarımcımızın kendi ismini taşıyan bir mekan. İstanbul’daki mağazalarından haberdardım ama Antalya’da bir yeri olduğunu hiç duymamıştım.

Tesadüfleri severim. Onlarda hep bir macera çağrısı, bir “denemezsen olmaz” söylemi olduğunu düşünürüm. “Burası da madem önüme çıktı, içine girip bir bakmak artık bana farz oldu” dedim kendi kendime.

Fakat şık bir yere benziyor mekan. Ben spor kıyafetim, ayağımda parmak arası terlikler, elimde su şişem ve incirlerimle pek uygun kaçmayacağım belli ki oranın ortamına. Bir anlık tereddütten sonra “bu fırsat kaçmaz” deyip giriyorum kapısından içeri.

Butik çok büyük değil ama özenle organize edilmiş. Girişte iki yanınıza denk gelecek şekilde asılmış askılardaki kıyafetler olağanüstü. Ben çizsem böyle çizerdim dediğim modeller, büyüleyici kesimler, hem göze hem dokunuşa şiir etkisi yapan tasarımlar. Alice Harikalar Diyarı’nda gibiyim, incirleri dahi unuttum.

Satış görevlileri hem bıcır bıcır, hem güleryüzlü iki genç kız. Üstünüze gelmeden, ısrarcı olmadan fikir verebilen, öneri sunabilen cinsten. Onlara da kanım kaynıyor hemen. Su şişesi ve naylon torbamı kibarca elimden alıp bir köşeye yerleştiriyorlar. Birlikte bakıyoruz şimdi kıyafetlere, alıcı gözüyle.

Butiğin arka kısmındaki bölmedeki kabinlere girip biriki kıyafet deniyorum. Hepsi ayrı güzel görünüyor gözüme, bu tarzı kendime pek yakıştırıyorum. Kızların önerileri hem yaratıcı hem de yapıcı, asla illaki satış yapalım derdinde değiller.

Kız arkadaşlarımla gardırop önünde akşamki davet için kıyafet beğenir havasında şakalaşa gülüşe denemelere devam ediyoruz. İki elbise arasında kaldım, seçim çok zor, yapamıyorum. “Ben bu akşam düşüneyim, yarın sabah geri gelirim” diyorum. Anlayışla karşılıyorlar, ben herhangi bir talepte bulunmadan her iki elbiseyi de yarın öğlene kadar tutmayı öneriyorlar. Memnuniyetle kabul edip ayrılıyorum oradan.

O akşam ballı incirlerden tadarken elbiseleri düşünüyorum. Şarap rengi olan kanıma girdi, sanırım onu alacağım. Ertesi sabah aklımda aynı elbiseyle uyanınca kahvaltıyı yarım yamalak yapıp kendimi koşar adım mağazaya atıyorum.

Dünkü kızlar orada ama bu kez başlarında yönetici konumlu olduğunu hissettiğim başka biri de var. “Tuba Hanım” diyerek tanıştırıyorlar. İlk göz göze gelişinizde kanınızın kaynadığı insanlar vardır, Tuba Hanım da öyle biri. Benden daha genç olmalı, çıtı pıtı, özgün bir tarz sahibi, konuşması, devinimleri huzur veriyor.

Tuba Hanım’ın bir de misafiri var. Ellili yaşlarda olduğunu sandığım hafif etine dolgun, dinç ve esprili bir hanım. Onlar bir yandan kahve içip bir yandan da konuğun elindeki düğün fotoğraflarına bakıyorlarmış ben geldiğimde. “Oğlum evlendi de, buradan aldığım bir kıyafeti giymiştim o gece” diye açıklıyor misafir hanım.

Anında bana da bir kahve söylüyorlar, bir sandalye daha çekiyorlar yanlarına ve resimlere bakmaya buyur ediyorlar. On dakika sonrasında biz hergün bu saatlerde buluşup sohbet eden üç kadının rahatlığıyla konuşmaya dalmışız. Düğündeki konuklarla ilgili hikayeleri dinleyip yorum yapıyoruz.

Kaç saat geçirdim o gün o mağazada bilmiyorum. Şarap rengi elbisemi de aldım tabii sonunda. Ancak oradan ayrılırken hissettiğim sadece alışverişin verdiği tatmin değildi, daha insancıl, daha gerçek, daha yürekte hissedilir bir iz bıraktı o mekan ve oranın sakinleri bende.

2. Pera

Bir sene geçti geçmedi, yeni bir iş seyahati İstanbul’a sürükledi beni. İki gün sürecek toplantılar Tarlabaşı’ndaki bir otelde düzenlenmişti. Kolaylık olsun diye aynı otelde kalmaya karar verdim. Üst katlardan bir oda rica ettim. Haliç manzaram yok ne yazık ki ama Pera gecelerini kuşbakışı izlemeye de doyamıyorum.

Planım cuma günü toplantı bitiminin ardından ekibi Brüksel’e uğurladıktan sonra İstanbul’daki hafta sonumun tadını çıkarmak. Dostlar da sağolsunlar bir organizasyon yaptılar, yılların eskitemediği ODTÜ grubu toplanacağız. Ev sahibi arkadaşlar günlerdir hazırlık yapıyor, biraya gelmenin keyfini yaşayacağız.

Cumartesi sabahı erkenden uyanıyorum. Akşam eğlencesinden önce biraz İstanbul’la başbaşa kalmak niyetindeyim. Antalya’da tanıştığım markanın Galata’daki butiğini de ziyaret etmek istiyorum. Ne yalan söyleyeyim, şarap rengi elbisenin yeni arkadaşlarıyla tanışmak için can atıyorum.

Çıkmaya hazırlanırken bana arkadaşlık etsin diye televizyonu açmıştım. Aklım başka yerde olduğundan sadece arka planda iki kadının karşılıklı sohbet ettiğinin farkındayım, o kadar. Tam da o sırada konuşmalarında az sonra gitmeyi planladığım yerin adı geçince irkilip kulak kabartıyorum söylenenlere. Şans eseri tasarımcıyla yapılan bir röportajın tam ortasına düşmüşüm.

Elimdeki işi bırakıp ekranın karşısına geçiyorum. Arzu Hanım bazı ürünlerinde kullandığı bir taş baskıdan bahsediyor. “Osmanlı’dan taşınan bir imza bu, çok kültürlülüğün ifadesi” diye anlatıyor. Adı “Saadet Düğümü”; sikkelerin üzerinde de kullanılırmış eskiden, para elden ele dolaşırken hem bereketin hem de mutluluğun artması için bir temenni gizliymiş içinde.

Arzu Hanım tasarım anlayışını betimlerken olayın sadece dikkat çekmek, farklı olmakla açıklanamayacağının altını çiziyor ve “giyenin kendini iyi hissetmesi”nin önemini vurguluyor. Bu gayesini sırtın üst kısmına denk gelecek şekilde yerleştirilen Saadet Düğümü’ne bağlıyor sonra: Baskı tene değdiği zaman giysiyi taşıyan kişinin “kimsenin görmediği bir yerde beni koruyan bir şey var” diye düşünmesini diliyor. Böyle hissetmenin o anı güzelleştireceğine inanıyor.

Çocukluğumda annemin bana ördüğü hırkaların içine küçük bir çengelli iğneyle iliştirdiği nazar boncuklarına yüklediği anlam geliyor aklıma. Arzu Hanım devam ediyor: “Bu sembol korur ya da korumaz, ama böyle bir anın bir saniye dahilinde bile oluverme ihtimali beni heyecanlandırıyor”.

3. Galata, Kabataş ve Karşı

O günün ilerleyen saatlerinde Galata’daki butikteki kıyafetlere bambaşka bir gözle bakıyorum. Sabahki sohbet programından cümleler geliyor hep aklıma. Başarılı bir iş kurmak ve kar etmekten öte insani gayesi olan yaratıcılığı alkışlıyorum. Diliyorum bu çizgi aynen kalsın, hiç değişmesin.

Mağazanın çalışanı Antalya’dakiler kadar kibar, zevkli, saygılı. Hem sohbet ediyoruz, hem yorumlarımızı paylaşıyoruz kıyafetler üstüne. Trikolara bakıyorum, indirime de girmişler, şanslıyım. Siyah bir kazakla ayrılıyorum oradan, içinde taş baskısı gizli bir kazakla.

Gün keyifle akarken o uğursuz telefonlardan biri geliyor. Eşimin babaannesi vefat etmiş. Kayınpederim de yola düşmüş, cenaze için İstanbul’a geliyor. Hastaydı babaanne, çekiyordu ama üzülmemek elde değil. İnsanın yüreği kabardığıyla kalıyor.

Haberi aldığımda Bebek’te deniz kıyısında yürüyordum. Adımlarımı sıklaştırdım sonrasında, hızlanınca acım geçecek sandım belki. Kendime geldiğimde Kabataş’taydım, arkadaşları arayıp akşamki buluşmayı iptal etmiştim.

Ankara’yı arayıp anneme haberi veriyordum telefonda. O kederliydi, herşeyden önce çocuğunu düşünen bütün anneler gibi “kızım sana da üzülüyorum, memlekete her gelişinde bir cenazeyle karşılaşıyorsun” diye iç geçiriyordu.

Ertesi gün tören için karşı tarafa geçtik. Yeni siyah kazağımı giydim hiç düşünmeden. Camii avlusunda eşimin ailesiyle buluştuk. Bazılarını seneler sonra ilk kez görüyordum. “Kızım, sen ne zaman aldın da haberi de koştun buralara?” diye soranlar oldu. “Rastlantı sonucu buradaydım” diye cevapladım.

Halalardan biri “annem belli ki çağırmış seni, veda etmek istemiş” dedi. Gözlerim dolu dolu oldu. Taş baskıya dayadım sırtımı, “belki korur belki korumaz ama varlığına inanmak bile şu anı daha dayanılır kılar, güç verir” diyerekten.

4. Yeşil Vadi

Bir zaman sonra aile ziyareti için Ankara’ya gittiğimde Arzu Hanım’ın bir mağazasının da nihayet başkentte açıldığını görüp keyiflendim. O zamanlar Filistin’in Yeşil Vadi’ye yakın tarafında konumlanmış butiğe arkadaşıma “hayırlı olsun” a gider gibi heyecanla koştum.

Burada da hem yetkin, hem sempatik bir ekip vardı. Söyleştik, düşük çeneme ve heyecanıma yenilip Lara ve Galata anılarımı paylaştım. Brüksel’de yaşadığımı söyledim. Hatta o sıralar hayatımızı gölgeleyen böbrek taşlarından bile bahsetmiş olabilirim, eşimin çektiği azaptan da.

“Ben bugün bakıcıyım” demiştim, onlar da saygı duydular ve illa bir şeyler satmaya çalışmadılar. Yeni koleksiyona beraberce baktık. Bana son zamanlarda dizilerde giyilen biriki parçayı yakından gösterdiler. Beren Saat üstüne sohbete daldık.

Sonra vedalaşıp ayrıldım oradan. “Yine bekleriz” dediler kapıya kadar uğurlarken.

5. Nişantaşı

Geçen senenin Ocak ayında annemle ikimiz İstanbul’a gittik. Uzun zamandır canı çekermiş meğer kadıncağızın ama Ankara’dan bir atılıp gidememiş. Kısmet Brüksel’den gelen kızıyla uzun yıllar sonra bir ziyaretmiş. Pek memnun, ağzı kulaklarında geziyor.

Hediye Hanım “sen nereyi uygun görürsen orada kalalım” demişti ama gönlü Nişantaşı’ndaydı, biliyordum. Teşvikiye Caddesi’ndeki otelde yerimizi ayırttığımı duyunca gözleri parladı. Ocakmış, soğukmuş, karmış dinlemeden anında valizini hazırladı.

Oteli pek beğendi, kahvaltıdaki ikramı ve servisteki özeni de. Sonra çarşı pazar gezmek istedi, “senin şu meşhur butiğe de bir götür beni, gözümle göreyim” diye tembih etti. Arzu Hanım’ın Nişantaşı şubesi otele beş dakikalık mesafedeydi. Birlikte gittik.

Annem bastonuna dayanarak ağır ağır yürümesine rağmen mağazadaki giysileri tek tek inceledi. Bazılarını çok beğendiğini söylerken alt dudağını ısırıyordu hayranlıkla. Ben biriki parçayı denemek için yanıma alıp kabine girdiğimde ekip annemi rahat bir kanepeye buyur etti, kahvesini nasıl alacağını sordular hemen arkasından da.

On dakikaya kalmadı şahane porselen fincanlarda kahveler geldi, yanında birer bardak suyla ikram edildiler. Hediye Hanım “eh, İstanbul görgüsü de farklı tabii” dedi hizmet kalitesini onaylarken. Mağaza çalışanları kibarca gülümsediler.

Denediklerimin hemen hepsini beğenmiştim, zaman aralarından seçme zamanıydı. Annem o sırada benim için bir bütçe ayırdığını ve onun dahilinde bir kıyafeti bana hediye etmek istediğini söyledi. Ben anneme yük olmak istemiyordum, ona ucuz parçayı aldırmak, kendim daha pahalısını üstlenmek için manevra yapmaya başladım.

Annem direniyordu, bütçe ayrılmıştı, burada gördükleri de içine sinmişti. Seçmeliydim artık daha fazla sorgulamadan. Benimse kafam iyice bulanmıştı. Mağaza çalışanları bir kez daha en fazla ciroyu yapmak derdiyle değil, bizim içimize sinecek çözümü bulmak gayesiyle hareket ediyorlardı. Emekli annesine masraf ettirmemeye çalışan kızın davranışını destekliyorlardı hatta.

Bir parçayı o gün satın aldık. Kalanı için düşünüp ertesi gün yeniden gelmeyi planladık, anlayışla karşıladılar. Annemin gözü denediğim mor elbisedeydi, hissettim. Benim de çok hoşuma gitmişti, ancak gerek kesimi gerek de tonu dolayısıyla arada bir kullanabileceğim bir kıyafet yerine her zaman işimi görecek bir alternatife daha sıcak bakıyordum. Annem “elbise çok yakıştı sana” dedi, yine alt dudağını ısırarak ama son kararı bana bıraktı.

O akşam düşündüm, sabah yine düşündüm. Kahvaltıda da annemle konuştuk, mor elbise yerine siyah ceketi almaya karar verdik. O ara annemin bir arkadaşı geldi otele bizi ziyarete, ben de onları başbaşa bırakıp mağazaya koştum. Son kararımızı uygulamaya koydum.

6. Yeniden Yeşil Vadi

Nisan ayının ortasıydı, biraz tereddütle de olsa butiğin kapısını aralayıp içeri süzüldüm. Saçlarım fönlüydü belki ama makyajım yoktu, zayıflamıştım, betim benzim de atık olmalıydı. Satış görevlisi kız yine de beni tanıdı. O hiç değişmemişti, zarif ve alımlıydı.

“Hoş geldiniz Deniz Hanım, biraz yorgun gördüm sizi. Hala mı devam ediyor eşinizin böbrek taşlarıyla savaşı?” diye sordu.

Güleyim mi ağlayayım mı bilemedim. Hem adımı, hem taşların hikayesini aylar sonra nasıl hatırladığına hayret etmekle meşguldü kafam.

“Taşlardan kurtulduk ama geçen ay annemi kaybettim” dedim usulca, bir rüyada gibi.

Annem de aynı babaanne gibi vedaya çağırmıştı beni.  Mart ayında dört günlük izine gelip üç gün içinde toprağa vermiştim onu neye uğradığımı bile anlamadan.

Genç kadın beni insanlığı ve sıcak bakışlarıyla sarıp sarmaladı. Sonra bana nasıl yardımcı olabileceğini sordu. Ben yarı deli bir inat ve azimle o mor elbiseyi arıyordum.

O ara tabii sezon değişmiş, kış ucuzlukları bitmiş, eldeki mallar muhtemelen depolara yollanmıştı. Ama güzel kadın ne pahasına olursa olsun bana yardımcı olmaya çalışıyordu. Aslında annemin izini sürdüğümü, o mor elbiseye kavuşursam, ona dokunur, onu üstüme geçirirsem annemle ilgili kayıp bir parçayı yeniden kazanacağımı hissetmişti.

Beni rahat bir koltuğa yerleştirdi, bir bardak su ikram etti. Sonra da memleketteki bütün mağazaları tek tek aramaya koyuldu. Saygı duyulası bir azim, merhametin kamçıladığı bir konsantrasyonla çalışıyordu. Yarım saat kadar sonra “morundan kalmamış, ancak aynı modelin siyahından buldum, getirtebilirim” dedi sevinçle.

Elbise ancak ertesi gün eline geçecekti, bana benim mağazaya gelmeme gerek olmadığını, eve yollatacağını, gerekirse havaalanına ulaştıracağını söyledi. Ertesi gün Belçika yolcusu olduğumu laf arasında duyup not etmişti aklına.

Önce, biraz da onun heyecanına kapılıp, “tamam” dedim. O heyecanla telefona koştu, tam teyit etmek için gerekli numarayı çevirecekken “durun!” dedim. Bir an şaşkınlık ve beklentiyle yüzüme baktı. “Annem morunu sevmişti, siyah olmaz” deyip ağlamaya başladım.

Ahizeyi yerine koydu, yanıma oturdu. Biraz susuştuk, kırık kırık cümlelerle konuştuk. Nihayet sakinleştiğimde ayaklandım, verdiğim zahmet için özür diledim. “Lafı bile olmaz” dedi, kucakladı, kapıya kadar yolcu etti.

7. Yeniden Lara

Kader ya da yüreğim beni birkaç günlüğüne Belek’e sürükledi. Kaldığım yerden bir adım öteye kıpırdayacak halde değildim ama bir sabah içim istedi, Lara’daki butiğin telefonunu çaldırdım. Önce kendimi hatırlattım, sonra da Tuba Hanım’ın oralarda olup olmadığını sordum. “Başka bir işi daha var, her gün gelmiyor ama siz geleceksiniz eminiz burada olmaya çalışır” dediler.

Şaşırdım biraz ama umutlandım da. Ertesi gün öğleden sonra uğramak istediğimi söyledim. Tamam dediler, anlaştık.

Nitekim bir taksiye atlayıp Lara’nın yolunu tuttum. Tanıdık caddeleri görmek iyi geldi. Butiğin eşiğine yaklaşırken biraz heyecanlandım. Aradan yıllar geçmişti, bakalım Tuba Hanım ne kadar değişmişti bu geçen zamanda.

Beni aynı coşkulu enerji ve samimiyetle, sanki daha dün görüşmüşüz gibi sıcacık karşıladı. Arka kısımdaki koltuklarda oturup sohbet ettik kahvelerimizi yudumlarken. Hızlıca aktık geçen yılların üstünden.

Kıyafetlere de baktık tabii. Tuba Hanım bana bazı modeller önerdi ama satır aralarında hep hal hatır sordu, ruhumu yokladı. Bir sarsıntı geçirdiğimi anlamış gibiydi.

Birara bana biraz iddialı bir elbise gösterip denememi rica etti. Elde çok klasik, hatta ağır görünen bu parçaya şüpheyle baktığımı görünce üstümde görmemi önerdi. Aklım yatmadı ama onu kırmamak adına denedim, gerçekten de üstte bambaşka durdu.

Elbisenin indirimli fiyatı Brüksel’de bir trikoya verdiğimden de azdı. Tamam, çok hesaplıydı da böyle bir kıyafeti nereye giyecektim? “Düğüne mesela” dedi Tuba Hanım. “Ah… ” dedim iç çekip “…nerede! Bu aralar hep hastane, hep cenaze!”

Tuba Hanım şefkatle baktı bana, ısrar etmedi. Konuyu değiştirip orta yaşın sıkıntılarından, ev hayatının iş hayatıyla örtüşüp örtüşememesinden, onun çocuklarından, iyi ve kötü gün dostlarından konuştuk sonra. Saatler aktı bu sohbetle ve ben neden sonra biraz da gevezeliğimden utanarak izin istediğimde ani bir karar değişikliğiyle “ben o elbiseyi alayım” dedim.

“Bakarsınız bir düğün olur, giyerim…”

Tuba Hanım gülümsedi. Borcumu ödedim, bir taksi çevirmek için birlikte çıktık sokağa. Ayrılırken dünyanın en normal davranışıymış gibi sarıldık birbirimize. “Bir dahaki gelişinizde önceden haber verin!” dedi sonra. Samimiyetine inandım.

8. Antalya

Davetiyeye bakıyorum şaşkın şaşkın: Hala oğlumun kızı Neslihan Antalya’da evleniyor Şubat sonunda! Aklıma son zamanlarda aile buluşmalarını hep camii avlularında, kabristanlarda yaptığımız geliyor. Aklıma en zor günümde hep yanımda olup elimi tutan ailem, akrabalarım geliyor. Aklıma “yüreğin vereceği kararı aklına danışma” diyen adamın sözleri geliyor.

Biletimi aldığımla uçuyorum Antalya’ya. Tuba Hanım’a da bir mesaj atıyorum çok içimden gelerek. Havaalanında beni karşılayacağını yazıyor cevap olarak. İnanamıyorum.

Eteklerim zil çalıyor uçak alçalmaya başladığında. Valizimi kaptığımla atıyorum kendimi dışarıya. Tuba Hanım eşiyle birlikte gelmiş hakikaten, beni bekliyorlar. Kırk yıllık dost rahatlığıyla sohbet ederek varıyoruz otelime. Nazikçe “yorgunsunuzdur, güzelce dinlenin” deyip iyi akşamlar diliyorlar. Ertesi sabah kahvaltıda buluşma planıyla ayrılıyoruz.

Sabah dokuz buçukta Tuba otelin girişinde beni bekliyor. Artık sizi sene çevirmek ve “Hanım”dan kurtulmak için anlaşıyoruz. Yeni açılan bir mekana kahvaltıya götürüyor beni, garson kızın şaşkın bakışları arasında mönüyü baştan yazıyor. Keyifli bir sohbete dalıyoruz açık havada, laf yine lafı açıyor.

Tesadüflerin biraraya getirdiği iki insan nasıl birbirine bu kadar anlatacak konu buluyor? Nasıl oluyor da bu kolaylık ve açıklıkla paylaşıyor? Yürek dilinin alfabesi de kuralları da farklı sanırım, gerçek hayata hiç benzemiyor.

Tuba günün kalan kısmı için programımı soruyor. Ankara’dan gelen ekip öğle saatinde varacaklar Antalya’ya, öncesinde boşum ama bir saçımı yaptırmak istiyorum. Önce butiğe uğrayıp sonra kuaföre geçmeye karar veriyoruz.

Mağazada her zamanki sıcakkanlı ortam. Onlara akşamki düğüne oradan aldığım elbiseyi giyeceğimi söylüyorum. “İyi ki almışsınız!” diyorlar kızlar neşeyle. Özlemişim meğer düğüne gitmeyi, özlemişim ailemi iyi günde, keyifle görmeyi.

Tuba bir ara kahve fincanıma göz atıp falıma bakıyor. “Aa, sen fincanı çevirmeden mi okuyorsun böyle!” diyorum hayretle. Kahve içilirken bakıldığını görmemiştim hiç falın.

Bana üç seneye kadar serbest mesleğe geçeceğimi söylüyor. “Bu yaştan sonra keşfedilip yazar olacağım herhalde!” diye yorumluyorum gülerek ama içim çok ciddi. Düğün örneğindeki gibi bu hayal de gerçek oluverse keşke.

Tuba o sırada kendi kuaföründen benim için randevu almakla meşgul. Sonra birlikte çıkıyoruz, kapısına kadar da eşlik ediyor bana sağolsun. Vedalaşırken biliyoruz; yine görüşeceğiz.

9. Düğün ve Düğüm

Saadet Düğümlü taş baskılı elbiseyi giydim. Saçlarım Tuba’nın kuaförünün elinden çıkma. Yanımda kuzenlerim, yeğenim. Düğünün yapılacağı otelin kapısındayız. İçimde bir “iyi ki buradayım” duygusu, doğru yerde olduğumu haykırıyor bütün hücrelerim.

Diğer akrabalarla buluşma anı duygu yüklü, hepimizin aklında artık aramızda olmayan neslin sevgiyle andığımız şahsiyetleri var. Dünün çocukları meslek sahibi gençler olmuşlar, çoğu evlenmiş, bazısının bana onların çocukluğunu anımsatan çocukları var.

Zaman tünelinde geziyor gibiyim, biraz başım dönüyor. Ara ara gözlerim doluyor ama mutluyum, uzun zamandır olmadığım kadar mutluyum.

 

Arzu Hanım’ın bahsettiği o mucize gerçekleşti işte

Kimsenin görmediği bir yerde

Beni koruyan kollayan bir güç var

Hissediyorum

Bugün rüzgarda savrulmuyorum

Bugün sırtım ürpermiyor

 

Taş baskı sırtıma dokundukça

Taa o eski çağlardan bugüne akan bir soluğu hissediyorum

Ferzan Özpetek kulağıma fısıldıyor:

“Sevdiğimiz insanlar daima bizimle kalıyor”

Sonra ekliyor:

“Yangın yeri kışı andıran bir yüreğe yeğ tutulur, öğrendim!”

 

Bir tasarımcının işini aşkla yapması

İlhamla başlayıp emekle açan çiçek

Şişeye konup açık denize salınan bir mesaj

Günün birinde bir anı doyasıya aydınlatıyor

Tasarımın etrafındaki insancıl oluşumun açtığı kapılar

Beklenmeyen paylaşımlara gebe

Antalya’dan Brüksel’e uzanan bir köprü

Galata’dan ve Yeşil Vadi’den geçerek

İki insanı birleştiriyor

Az biraz da olsa yaşamın akışını değiştiriyor

 

Arzu Kaprol o anın oluverme ihtimalinden bile heyecan duyduğunu söylüyordu

Ben bu ihtimalin tekrar tekrar gerçek oluşunun öyküsünü paylaşmak istedim sizlerle

Bu satırlar da birer Saadet Düğümü olur belki

Okunurken kelimelerin ses buluşunda

Taş baskının tene değdiği anda hissedilmesini dilenen duygu

Gerçek olur

 

Uzanıp birbirimize dokunduğumuz sürece varız

Gözlerimizi birbirimize açtıkça

Nefes alırız

Şişedeki mesaj bir gün sahibine ulaşır

Siz yeter ki inanın.

Antalya – Brüksel – Madrid, Mart 2014

Not: Yukarıda bahsi geçen sohbet programının videosunu merak edenler için:

https://www.youtube.com/watch?v=LXuUXLbAApM

 

 

Kim Kiminle Nerede

kimkiminle

Bilir misiniz o oyunu? Hani herkes eline bir kağıt parçası, bir de kalem alır. “Kim?” diye sorar biri yüksek sesle. Oyuncular aklındakini yazar kağıdın tepesine.  Bu kısım özenle katlanır. Kağıt yandaki oyuncuya geçirilir.

“Kiminle?” diye sorulur sonra yüksek sesle.  Biraz düşünür meclis, derken herkes kağıda hevesle birkaç harf karalar.  Bazıları manidar gülümser, daha heyecanlılar kıkırdar.  Renk vermeyenlerse senaryoyu baştan sona kurgulamışlardır kafalarında.

Kağıt bir parmak daha kıvrılır, komşu oyuncuya uzatılır.  Kilit soru gelir o sırada: “Ne yapmış?”  Hayal gücü hararetle çalıştırılır.  Bazıları ya kökten masumdur, ya da riskli girişimlerden uzak durmayı yeğler. “Kitap okudu” yazalar mesela, ya da “Top oynadı”.

Kimi şok etmek, kimi de öç almak derdindedir bazen.  Onlar kaleme kuvvet dökülürler: “Banka soydu”, “Öpüştü”, “Kavga etti”.  Sinsiler arka ceplerine saklı, çok anlama çekilebilen fiilleri karıştırırlar şöyle bir, aralarından seçerler. “Bakıştı”, “Komplo kurdu”, “Çekişti”.

Sorular gerilimi her saniye artan bir dedektif romanı misali devam eder: 

“Kim gördü?”

“Ne dedi?”

Son sorunun yanıtları da verildikten sonra artık ruloya dönmüş kağıt parçaları ferman misali açılır.  Her oyuncu elindeki kes/yapıştır hikayeyi yüksek sesle okumak durumundadır. 

Kimisi sağlamcıdır, önce bir kez içinden okumayı yeğler.  Diğerleri sabırsızlıkla yüksek sesle isyan eder, nazlanırsa elinden kapmaya çalışırlar kağıdı.  Okuyan bazen utançtan kızarır, bazen kahkahayı patlatır ama devam eder.  Ahali dinler, takışır, güler, kaynaşır.

Oynadıkça oyuncuların deneyimi de artar. En olmadık birleşimleri yaratabilmek için birbirleriyle yarışırlar.  Bazen içi tamamen boş ve komik bile sayılamayacak kadar anlamsız sözcükler ardı ardına gelebilir yine de. Kimi zaman da biraz çaba biraz da rastlantıyla şahane kurgular çıkar ortaya.

Bu düzengecin verimli çalışması için hamura biraz nükte, biraz gerçek katmak şarttır.  Uzakla yakın, gündelikle bayramlık yan yana anılmalıdır.  Komşunun oğlu bir karakterse mesela, Zeki Müren de öteki karakter olmalıdır.  Eylemler belirleyicidir:  Yapılan denileni körükler.

“Nerede?” ilk bakışta çok göze çarpmasa da en kilit sorulardan biridir.  Eylemin hangi platformda cereyan ettiği onun nasıl algılandığını etkiler çünkü.  “Olay yeri” banalı anında olağanüstü yapabildiği gibi, masumiyete de bir çırpıda absürt tınısı yükleyebilir. “Ayşe Murat ile gökyüzünde dans etti” , “Ali Ahmet’le küvette yarıştı” örneklerinde görüldüğü gibi.

Eylemlere gelince, onlar etki/tepki formülüyle reaksiyonlar yaratır.  Görenler gördükleri hakkında konuşurlar.  Yapılan bazen şaşırtır, hatta şok eder, kimi zaman da öfkelendirir. Utanç, kıskançlık, meydan okuma yansır verilen tepkilere, bazen de illa ki bir sözünü dinletme telaşı.

Denilen diyenin kimliğini açık eder az biraz. Önyargılı mıdır? Geleneksel midir? Sever mi başkasının işine burnunu sokmayı? Espriden anlar mı? Olay yaratmaya meraklı mıdır? Ölçüsünü bilir mi? Abartmaya eğilimli midir yapısı?

Denilen son sözdür. Anlatının ardında bırakacağı tadı tanımlar.  Eylemciler nadiren destek, bazen de köstekle karşılaşırlar. Bazı tepkiler belanın yakında olduğuna işaret eder, diğerleri bir an havada asılı kalır, sonra gülüp geçilir üstlerinden.

Bazımızın hayata uzaktan bakışını yansıtmaz mı aslında bu oyun? Kurgusunda, kurallarında, sorularında gizli bir kod yok mudur? Tanıdık ve basit bir kalıba sokmaya çalışmaz mı yaşam tarzımızı?

Şöyle ki;

İki kişi bir şey yapar. Eylem hiçbir zaman gizli kalmaz, birileri görür.  Görenler susmazlar, çoğunluk olayla ilgili düşüncelerini, bazen de yargılarını paylaşırlar.  O sözler bir sonraki aşamaya geçiştir, “bu iş burada bitmez” bilirsiniz, fakat oyun orada son bulduğundan siz yeni iki karakter edinip en başa dönersiniz.

Tekin sesi yoktur bu oyunda.  Tek başına yürümek, ayna karşısında dans etmek, kitap okumak, resim yapmak, gitar çalmak otomatikman çerçeve dışında kalır.  Uyumak, uyanmak, düşünmek, için için ağlamak ve keşfetmek de.

Oyun “olmak” değil “yapmak” üstünedir.  Kimliklerine sarılan iki karakter bir eylemi beraberce gerçekleştirir.  Onlar hakkında etiketlerinden ve devinimlerinden başka bilgimiz yoktur.  Mutlu mudurlar? Karınları aç mıdır? Başları ağrır mı, ateşleri var mıdır? Yorgun mudurlar, yoksa kızgın mı? Hiç bilemeyiz. Merak etmek de gelmez aklımıza.

seyirciler

Oyunda yapılanın hep bir izleyicisi, şahidi vardır.  Asla gizli kalmaz.  Birilerinin bizi hep gözetlediği izlenimine kapılırız. O seyirciler de hiç susmazlar.  İzler ve yorum yaparlar.  Bazen ahkam keser, bazen ahlak dersi vermeye koyulurlar.  Olay da zaten bundan ibarettir.

Oyun bazılarının basitleştirilmiş hayat anlayışını akla getirir ister istemez:

İki kişi bir şey yapar

Ne hissettiklerini bilmeyiz

Tekin sesi yoktur

Dünya “olmak” değil “yapmak”

Üzerine döner

Eylemlerimiz gizli kalmaz

Etrafımızda bir çember

Üstünde de seyirci olmak için doğanlar

Hesap kesip yargılamaya bayılanlar

Onlar hep konuşur

 

Yanlış demiyorum dikkat

Doğrudur, haberlere bakın bana inanmazsanız

Magazin programlarına bakın

Avaz avaz bağıran

 

Nedenine niçinine değil

Ne olduğuna odaklanıp

Sonuçlar çıkardığınız

Zamanları anımsayın

Kaç kez

Çok kez

 

Doğrudur, günümüzün kültürü budur

İş hayatı, medya dünyası

Bu denklemle kavrulur

Koşmak soluklanmaya yeğ tutulur

 

Ancak “hayat bundan ibaret”

Diyorsanız

Ne olur durun

Zamanı gelmiştir, durun.

 

 

Antalya – Brüksel, Şubat 2014

 

İçindekini Söylemek

Hazalcım, Yeğenim, Yol Arkadaşım,

 

Diyorsun ki “grip oldum, hafta sonuna kadar iyileşmeye uğraşıyorum”

Yazmışsın ki “üstüne üstlük bir de yıllık yazılarımı tamamlamam lazım”

Derdin “kendini benim kadar iyi ifade edememek”

 

Hissetmiyorsan zor, anlıyorum

Bilmediğini tanımlayamaz insan, kaleme, dile dökemez

Yarım kalır, eksik kalır

Sahte tınısıyla boş boş çınlar kulakta

Telgraf misali kesik kesiktir

Kamçılasan da tövbe akmaz

 

Cümle cümleye bağlanmaz

Kelime kelimeyi kucaklamaz

Maya tutmaz

Bütünlük cıvık bir hamur misali

Yayılır, yapışmaz

Samimiyet fısıldamaz heceler

Ruha dokunmaz sesler

Sıcaklık kaçar, kovalanmaz

 

Hissediyorsan eğer

İçinde gördüğünü

Bulup çıkarmaktır meziyet

Madeni yeryüzüne taşımak misali

Angarya gibi değil ama

Hevesle, coşkuyla

Bilirsin işte, aşk gibi

Oya gibi işlemek sonra

Özenle, minnetle,

Şükreder gibi

 

Kabul ediyorum, işleme kısmı biraz yetenek

Ama madenden kaynaklanan zenginlik senin

O oracıkta duruyor ve gerçek

Gözünün içine bakmak

Farkına varmak kâfi

Gerisi açık ve net

Olmayacak iş değil

Herşeyin başı niyet

 

Armağanın candan olanı

En beceriksiz ambalaja sarılmış olsa da

Anlamlı

Karşımdakine “seni gördüm”

“Gördüğümü de çok sevdim”

Demenin kimseye yok bir zararı

 

Yürekten çıkıp gelen ses yine kalpte duyulur

En kelime fakiri

Hatta düşük tümce

Gerçekse, içtense

Alıcı kulağı bulur

Mucizeler olur sonra

Büyüklü küçüklü mucizeler olur

Bir kalbi aydınlatmanın zevki

Çok az başka uğraşta bulunur

 

Bana Sevgililer Günü’nde bir mesaj atmıştın geçen hafta

“Kalbin sadece iki kişilik olmadığı” üzerine

Bir yazıdan alıntıydı

Tanımadığın yaşlı kadına

Komşunun köpeğine

Eski sevgiline

Ve gizli hayranına

Gönlünde bir yer açmakla ilgiliydi

“Bana seni hatırlattı” yazmıştın altına

Beni çok duygulandırdın o an

“Seni duydum, yazdıklarının sırrını sanırım çözdüm”

Diye fısıldadın kulağıma

Harikaydın!

 

Hepimiz biraz kaybolmuşuz

Hepimiz kalabalıklar içinde her gün yalnız durmuşuz

Sesler, gürültüler içinde sağır olmuşuz

Koşmaktan yorulmuş

Durmayı hepten unutmuşuz

İletişim çağında dilsiziz

Teknolojinin kucağında ilkel bir sessizlikteyiz

 

Sık sık bakmayı unutma Hazalcım içindekine

İfade etmeyi ihmal etme gördüklerini

“Bir kalbi aydınlatmak” gibisi yok

Dokunmayı unutma sevdiklerine.

 balikli

 

Brüksel, Şubat 2014

Herkesin Arkadaşı

herkesin

Yaş aldıkça önceleri duyup da tam olarak ne anlama geldiklerini anlamadan kayda aldığım deyimlerin, benzetmelerin, hatta atasözlerinin tadına bir başka türlü varır oldum. 

Babam “sırtıma kar yağıyor” derdi, üşüdüğünü düşünürdüm de ötesi üstüne kafa yormazdım bile. 

Annemi sıkıldığında, heyecanlandığında deli bir ateş basardı.  “Boncuk boncuk ter boşandı” derdi.  Yine gereksiz yere panik yarattığını düşünürdüm.  İnsanı o derece daraltan hadiseler yaşamamıştım.

“Ayaklar neden geri geri gider?” bilmezdim. “Efkâr ne vakit basar” anlamazdım. 

“Kalabalıklar niye üstüne üstüne gelir” di ki insanın?

“Kulak asma!” derdi babam.  “Nasıl yani?” diye düşünürdüm.

Dedem rahmetli Mümin Hoca nevi şahsına münhasır bir şahsiyetti.  Hayatı, sıkıntıları, hastalık ve hatta ölümü kendine pek dert etmezdi.  Rivayet o ki, babaanneme “Hanım, falanca vardı ya…” diye başlayan bir cümleyle seslenir, zavallı kadıncağıza o şahsiyeti hatırlatana kadar epey zaman ve emek harcarmış. Sonra da “Ha, bildin mi? Top atmış gariban. Allah rahmet eylesin!” der, yoluna devam edermiş, babaannem şaşkın şaşkın bakarken.

Dedem yüz üç (evet üç haneli rakamla 103) yaşında vefat etti.  Ardında onun için “top atmış” diyebilecek pek kimse kalmamıştı.  Hepimiz onunki kadar “sonuna denk dinç” yaşama zevki diledik kendimiz için.

“Kayığını sağlam kazığa bağlayacaksın!” öğüdünü de çok duymuştum.  “Ev alma komşu al”, “dostlar alışverişte görsün”, “ye kürküm ye” ile birlikte.  Mümin Hoca bunların hepsine kulak kabartırdı kabartmasına, ama o “her koyun kendi bacağından asılır” da karar kılmıştı.  Bu sözü küpe yapmıştı kulağıma.

On sekizimizdeyken sen bana “ben yakın arkadaşız sanıyordum, sonra bir baktım ki Deniz herkesin iyi arkadaşı” tarzında bir söz söylemiştin. Bu dediklerin yıllar boyu takip etti beni. İlk duyduğumda anlamamıştım tam olarak ne demek istediğini.

Ben iyi arkadaş olmayı takdire layık bir vasıf sayıyordum. Yarım arkadaşlığı, sudan ilişkileri, karşındakinin yüzüne gülüp onu sırtından hançerlemeyi bilmiyordum henüz.  “Seviyorum” diyorsa seviyordur, söz verdiyse gelir, “işittim” diyorsa dinlemiş ve anlamıştır yanılsamasındaydım.

Niye kızmıştın bana, onu da tam olarak anlamadım. Böyle düzgün bir arkadaşın olduğu için sevineceksin sandım.  Oysa sen biraz uzaklaştın o ara benden.  Kötü değildik ama “eskisi gibi” de değildik artık.

*             *             *             *

Yıllar geçti. Belçika’ya yerleştim.  Kırkıncı yaşımı uluslararası bir toplulukla eller havaya bir partide kutladım.  Dünya pırıl pırıldı, yaşıma göre genç göründüğümü düşünüyordum, etrafım ilginç insanlarla çevriliydi.  Kendimi şanslı ve “istediğini elde etmiş” addediyordum .

Yine de bu “arkadaşlık meselesi” kafamı kurcalamaya devam etti.  Çok sevdiğim bir dostumla Paris’te kızkıza geçirdiğimiz bir hafta sonunda derinlemesine dertleşirken aniden sordum ona: “Kaç arkadaşın var senin?”

Hem çok insancıl hem de peri kızı kadar güzel biri o.  Etrafı hayran dolu, insanlar onunla görünmek için bile birbirini yiyor diyebilirim.  Önce gözlerini kısıp bana “bunu niye soruyorsun ki şimdi?” der gibi baktı.  Sonra sağ elinin parmaklarıyla ve ağır ağır, düşüne düşüne saydı.

Tek gözünü kırpmıştı hafif.  Konsantre olduğunu ve insanları zihninin podyumundan geçirdiğini düşündüm. “Beş!” dedi sonra, “seninle altı” diye ekledi sol başparmağını tutup.

Şok olduğumu görünce “daha büyük bir rakam mı bekliyordun?” diye sordu nükteli bir edayla.

“Yok canım, neyse o!” dedim. “Neyse o!”

*             *             *             *

Aradan beş yıl geçti geçmedi, o parti organizasyonu için en büyük emeği veren arkadaşlarımdan biri beni “yeterince saydam olmadığım için” üç gün içinde ve elektronik posta aracılığıyla arkadaşlıktan çıkardı.  Sonra da sanal ortamda vurdu tekmeyi.  Durduğumuz kabahatmiş meğer, hayatında ne zamandır bir leke olduğumu hissettim. 

Parti günü ortak hediye, organizasyon ve bilumum başka detaylar için azim azim koşturmuşluğunu bildiğim bir diğeri de başka türlü çıktı yaşamımdan.  Annemi kaybının ardından beni kısa, en kısa mesaj yoluyla teselli etmeyi seçti.  Sonrasında konuştuk, kırgınlığımı açık ettim. “Telafi edeceğim” deyip ortadan yok oldu.  Hala firarda.

Tek taraflı değil bu hikayeler.  Mutlaka benim de hayal kırıklığına uğrattıklarım, gerektiği kadar yanı başında olamadıklarım, beklentilerine cevap veremediklerim olmuştur.  Hayat kaprisli bir sevgili gibi, bugün bunu istiyor, yarın şunu.  Onu doyurmaya çalışırken fırsatlar kaçıyor, kapılar kapanıyor, kalpler kırılıyor. Çoğu zaman geri dönüş mümkün olmuyor.

Yıllar bana –ben herkesin arkadaşı olsam bile– senin dürüst, mert ve sapasağlam bir dost olduğunu öğretti,.   “Adam gibi adam” denir ya hani, öyle işte.  Algının seçiciliğiyle dinlemek ayrı, kulak vermek başka.  Sen satır aralarını da görüyorsun.

Söz veriyorsan tutuyorsun, “belki yapamam” dediğinde ortaya atılmıyor, susmayı tercih ediyorsun.  Dinliyorsan duyuyorsun.  “Duyduklarınla ilgili atabileceğin adımlar var” diyorsa o güzel aklın sana, gönlün de destek veriyorsa buna, ilerliyorsun.

Annemin mavi kolyesini boynuna taktığın anda dolan gözlerin geliyor aklıma.  Filistin Caddesi’ndeki kafenin terasındaydık bir bahar günü.  “Artık Deniz üzülmesin diye kendimi tutamayacağım, kimse kusura bakmasın” deyip salıvermiştin gözyaşlarını.  Severdin annemi, biliyorum onun ölümüyle sen de sarsıldın.

Sana “sağlam kazıklara bağlamayı ihmal ettiğim” için artık kaybettiğim kayıklarımdan yanan dilimle tam da “sırtıma lapa lapa kar yağarken” omuzlarıma örttüğün sıcak battaniye için bir de buradan teşekkür etmek istedim. 

 Minnetle….

kayiklar

 

İstanbul-Brüksel, Şubat 2014

 

Zamanla âlâ olur…

13 Şubat Perşembe:

Galata Serdar-ı Ekrem Caddesi’nde tarihi bir binanın koynuna sokulup yerleşmiş şık butiğin kapısı açıldı.  Kasada ödeme yapıyordum, merak ve beklentiyle başımı giriş yönüne çevirdim.  Elif de beni gördü, tereddütsüz adımlarla yanıma geldi.  Yirmi, belki yirmi beş sene sonra sarıldık birbirimize.

Ben kırk beşimdeyim şimdi, o benden birkaç yaş küçüktür. Haliyle kırkla tanışmış olmalı.  Daha genç duruyor oysaki, gözlerindeki bakışta çok tanıdık biri var. 

En son Çeşme kampında gördüğüm beyaz şortlu, beyaz kasketli, spor ayakkabılı görüntüsü düşüyor aklıma. Dinamik tavırları, şen kahkahaları, hem çocuksu, hem kendinden emin konuşması.  Elif, dobra güzelliğin tanımı.

Biraz heyecanlı, biraz da şaşkın haldeyiz.  Bir an yüzünü ellerimin arasında tuttum bir çocuğun yanaklarını sever gibi; o ele avuca sığmayan kız çocuğu gözlerimin önünde, kendimce ablalık yapıyorum.  Sonra biraz tedirgin oldum, hoş karşılanır mı bilemedim senelere inat ruhu saran bu yakınlık.

Butikten çıkıp yakındaki kafeye geçtik. Yer beğen, sallanan masanın ayağını sabitle, içecek seç’le geçen ısınma turları sırasında ara ara birbirimize kaçamak bakışlar attık.  Düpedüz süzemediysek de kesik kesik taradık.  Ne kadar değişmiştik, ne kadar bizdik?  Sözlerimiz değecekler miydi acaba birbirine?

Dondurma tadında bir yaz tatilinde tanışmış, çok da iyi anlaşmıştık.  Gündüz deli dalgalarda yüzer, akşam da komşu sitedeki arkadaşımızın gitarı eşliğinde şarkılar söylerdik. Hotel California’yı dua misali mırıldandığımız, günde beş kıyafet giyip çıkardığımız, gece elektrikler kesilince pingpong masasına yatıp yıldızları seyrettiğimiz zamanlardı.  Şimdiye hem çok uzak hem de “dün kadar yakın” anlardı.

Tatil sonrasında Ankara’da da birkaç kez görüştüğümüzü anımsıyorum ama sonra koptuk işte.  Biraz ayrı düştük, biraz savrulduk, bir doz da unuttuk herhalde.  Yıllar sonra rastlantılarla önce sanal evrende, sonra da İstanbul’un bu tarihi köşesinde buluştuk ama.

Bir, belki bir buçuk saat içinde onca yılın özeti nasıl geçilir? Meslek seçimleri, gönül şarkıları, ülkelerarası serüvenler, kayıplar, yaralar, yaşanılandan çıkarılan dersler nasıl anlatılır bir çırpıda?  Üstü karalanıp sonra yeniden çizilen yollardan bahis açabilir miyiz şu aşamada?

Elif hatırladığım zamanlara kıyasla daha yavaş ve sakin konuşuyor.  O anlattıkça sahilde bıraktığım o beyaz kasketli kız çocuğu ışık hızıyla üniversiteyi bitiriyor, İtalya’da başarılı bir iş kadını olarak kendini kanıtlıyor, memlekete dönüyor.  Şarabımın üçüncü yudumuna kalmadan Cihangir’e yerleşmiş ve derken evleniyor.  Birkaç dakika geçmeden de hem dünya tatlısı, hem de bitirim olduğu fotoğraflardan bile aşikâr olan bir kız çocuğunun annesi.

Benim hayat özetim de benzer hızda gerçekleşiyor.  Arada coşup hızlanıyorum, arada geri dönüp karanlıkta kalan kısımları aydınlatıyorum.  Geçmiş yıllarımızın birbirine yaklaşan ya da kazara örtüşen noktalarında ayrı ayrı yaşanmış ortak deneyimler var.  Birbirine yakın tatları denemişiz, aynı manzaraya değişik günlerde bakmışız, bazen de farklı olaylar yaşasak, ayrı yollarda yürüsek de benzer izlenimler edinmişiz.

Bugün karşımda oturan Elif o yaşanılanlarla harmanlanmış, pişmiş.  Onun gördüğü Deniz bazen mayalanmış bekletilmiş, bazen kendi deli dalgalarında bilenmiş.  Zaman zaman isyan etmişiz, dur demişiz akışa, yaşamımızı silkip yeniden sermişiz önümüze.

Elif “Kemal Sunal’dan bahsettiğinde İnek Şaban’ı anımsayıp gülen insanlar” olsun istemiş etrafında, “o da kim ki?” diye soran yabancılar değil.  Ben gurbetten cenazeye gelmekten usanmışım, “geniş ailemle düğün dernek eğlenmek” ihtiyacımdan bahsediyorum.  Neyse ki haftaya Antalya’da bir düğün var!

Laf lafı açarken zamanın nasıl geçtiğini fark etmiyorum bile.  Veda ederken bir sonraki buluşma için zorlanmadan plan yapabilmek güzel – kendiliğinden gelen samimi bir iştah ve hevesle.  Kalın ve zevkle okunulacağından emin olduğum bir kitabın ilk bölümünü az önce bitirmiş gibiyim. 

Ayracı iki sayfa arasına özenle yerleştirirken geri dönmek için şimdiden sabırsızlık duyarak ayrılıyorum Elif’ten.

14 Şubat Cuma:

Emirgan’a gitmek bana hep keyif verir.  Sahilinde yürümek, karşı yakaya bakıp hayale dalmak, boğazın tılsımına teslim olmak, hatta ona dokunmaya çalışmak çocuk gibi heyecanlandırır beni.  Bu sabah başka türlü de bir kıpırtı da var içimde.  Çok eskilerden bir dosta yeniden kavuşacağım.

Atlı Köşk’ün yokuşunu koşar adım çıkıyorum. Müzenin kafesinde kahvaltı keyfine geldik, ancak açılış saatinden yarım saat erken dikilmişiz kapıya.  Girişteki bekçiler “arkadaşınız yukarıda, bahçede bekleyebilirsiniz” dediler bana.

Tepeyi tırmanırken gözlerim bahçede Müj’ü arıyor.  Umut pembesi bir elbise giymiş, burnu açık ten rengi topuklu ayakkabılarıyla tamamlamış şıklığını.  İki kolunu kaldırıp heyecanla el sallıyor bana.  Yüksek sesle de konuşuyor bir yandan.  Eşsiz neşesi ve sokulgan sesi bıraktığım gibi.

Bahçedeki sohbetimiz geçen zamanın mihenk taşları üstünden alçaktan bir uçuş.  Gözleri zamana meydan okuyan bir ışıkla parlıyor Müj’ün konuşurken.  Kelimeleri bazen kahkahalarla kesiliyor.  Kavuşmanın keyfini bayrak misali dalgalandırıyoruz boğaza karşı.

Saat on buçukta bizi nihayet kafeye buyur ediyorlar.  Üst kata çıkmak için asansörü tercih eden Müj “valla duymuştum, sen çok şık bir kadın olmuşsun, bu ayakkabıları da senin için giydim” diye açıklıyor durumu.  İçten bir kahkaha patlatıyor sonra yine, yanındakine enerji ve şifa dağıtan insanlardan o.

Mekânda yalnız olmanın avantajlarını kullanarak en şahane manzaralı masaya yerleşiyoruz.  Sipariş verirkenki özeni, tattırma, ikram etme, ağırlama isteği o kadar samimi ki insan seçimi ona bırakmayı anında kabul ediyor.  İletişim gücüyle garsonu da anında etkiledi, ben artık bu köşkte oturduğuna ve beni evinde ağırladığına inanmaya başladım.

Müj konuştukça onun yıllarının da her zaman tozpembe olmadığını açıklıkla görebiliyorum. Sabrının denendiği, hakkının yendiği, kalbinin kırıldığı elbette olmuş. Ama o gördüğüm en şen savaşçı, kahkahalarıyla dize getiriyor dünyayı. Ruhundaki ışık karanlık bakışlı gözlerin nazarından koruyor onu.

Müj dilekler ve umutlu planlarla geliyor.  O anlattıkça ben inanıyorum.  Bir ara birbirimizden habersiz, tamamen ayrı ortamlarda tanıyıp ayrı ayrı sevdiğimiz bir hocamızdan açılıyor söz.  “Hadi resim çekip yollayalım Oğuz Hoca’ya!” diyor hemen Müj.

Garson fotoğrafımızı çekmek için hevesle koşuyor, bu neşeli ekibin bir parçası olmaktan ziyadesiyle memnun.  Bizimki o sırada hocamıza bir mesaj döşeniyor hemen.  Birkaç dakikaya kalmaz telefonu bipliyor.

 “Bak bak, Deniz’i çok severim, siz nereden tanışıyorsunuz yazmış” diye okurken mesajı yine keyifle cıvıldıyor.  Sonra yazmaya koyulduğu cevabı yüksek sesle okuyor: “Kendimi ilk bildiğim zamandan beri arkadaşım…”

Müj’le geçen her dakika yaşamımın onsuz zamanına hayret etmekle eşleşiyor.  Sahi insan böyle bir eksikliği nasıl hissetmez diye düşünüyorum.  Bol bol gülüyorum anlattıklarına.  İyimserliği bulaşıcı, samimiyeti yüreğimi sarıp sarmalıyor.

O gün akşam gitmeyi planladığım Sezen Aksu konserinde kulise sızıp yazılarımdan oluşan iki cildi elimle takdim etme planımdan bahsediyorum laf arasında ve biraz da utangaçlıkla.  “On sekizinde cesaretimiz yoktu, ancak kırk beşinde başaracağız inşallah” diye mırıldanıyorum, kendimi de yüreklendirmeye çalışarak.

Müj’den tabii ki tam destek geliyor bu konuda.  Yazılarımı övüyor hemen oracıkta, yüreklendiriyor.  Problem çıkacağını sanmıyor.  Hem sahi  “niye olmasın?”.

Rumeli Hisarı’nda ayrılıyoruz.  Arabasından inip veda ediyor bana o kibar yürek, bunu saymayacağını ekliyor hemen.

Akşam Sezen konserine girerken cep telefonumu kapatmak için elime alınca mesajını görüyorum, az önce gelmiş: “Umarım dilediğin gibi olur herşey, hadi arkadaşım biraz cesaret!”

Cumartesi Günü:

Özlem’le ben bir dönem yazlıkta yapışık ikizler gibiydik. İyi anlaşır, iyi eğlenirdik.  Bazen sadece kumsalda yanyana şezlonglara uzanır sessizce kitap okurduk.  Annesi bir sefer “bizim kızlar konuşmuyorlar ki takışsınlar!” demişti sanırım anneme.

Denize girdiğimizde bile bir yandan olduğu yerde çırpınıp, diğer yandan da laflayan kızlardan değildik.  İlk atlayıştan sonra birimiz komut verirdi: “otuz kulaç bir dalış!” Aynı anda ikimiz de hareketlenirdik. Otuzar otuzar yüzerdik soluksuz kalana kadar.  Sonra küçük bir dinlenme molası ve derken ötekinin sesi: “kırk kulaç bir dalış!”.

Özlem’le Nişantaşı’nda kaldığım otelin kafesinde sabah kahve keyfi yapıyoruz.  O yetişkin hayatını, işini, ailesini anlatırken benim aklımda hep eskiden sahneler canlanıyor:  Basket topunu eline aldığıyla erkeklere taş çıkaran uzun boylu, sarışın yaman kızımız sahada devleşmiş yine.  Koşuyor, sıçrıyor, basket!

Arkadaşımın mantıklı, soğukkanlı tavırları, sakin duruşu hiç değişmemiş.  Ayakları yere yine sağlam basıyor, güzel aklı tıkır tıkır işliyor.   Güvenilir kuytu bir liman kadar huzurlu ve sığınılası. 

Günlük koşturmadan, oğlunun okulundan, sporu hayatımızda tutmak için verdiğimiz çabadan konuşuyoruz.  Memleketin haline dokunuyoruz ama dalmıyoruz, dalası gelmiyor ki insanın.  Eşlerimizden bahsediyoruz biraz, “tanıştırmak güzel olur” diye geçiriyorum içimden.

Özlem de bu semtte,  benim İstanbul’a gelişlerimde kaldığım bu otele çok yakın mesafede oturuyormuş meğer.  Birbirimize daha erken ulaşmış olsaydık, önceki ziyaretlerim sırasında da buluşmamız an meselesiymiş.  İnsan hayıflanıyor düşününce.

Bir sene kadar önce annemle geldiğimizde de bu otelde kalmıştık. Keşke şimdi bildiğimi o zaman bilseydim de onları biraraya getirseydim.  Hediye Hanım severdi Özlem’i, yeniden görmekten zevk alırdı eminim. 

Bunu tam ona diyecekken susuyorum.  Geçende duyduğum bir söz geliyor aklıma: “ne kadar sık ve yoğun düşünürseniz düşünün, geçmişi değiştiremezsiniz”.  Geçmişi iteklemiyorum artık, nasılsa çelik bir kapı misali inatçı ve sabit, milim kıpırdamıyor.

Ve Pazar:

İstanbul’da son günüm. Koşacak gücüm kalmadı. Sabah biraz keyif yaptım yatakta, ağır ağır hazırlandım.  Dün Özlem’le oturduğumuz kafede kahvaltımı ettim, keyif çayımı yudumluyorum.

Bu katta ilginç bir fotoğraf sergisi var.  Açılışı geldiğim akşam yapıldı, epey de bir şenlikli, cıvıltılı kutlandı. Biraz rahatsızdım o gün, gürültüden uzağa kaçtım.  Sonrasında da oradan oraya koşmaktan elli kere önünden geçtiğim sergiyi girip de gezemedim.

Kahvaltıdan sonra zamanım var.  Mehmet Turgut’un fotoğraflarıyla konuşurken Ara Güler’inkinin önünde epeyce bir durup onu saygıyla anıyorum. Bir varmış, bir yokmuş işte.

Geçen zamanla beraber pişme, ustalaşma, yaş alma, yaşlanma, usta-çırak ilişkisi, insan-sabır denklemi, kendini geliştirme isteği, bilmek, paylaşmak, iyi yaşamak temaları arasında gezinirken bu gelişimde yeniden bulduğum çocukluk arkadaşlarıma dair taze düşünceler geziniyor kafamda.

Serginin sloganı bizim için yazılmış gibi: “Zamanla âlâ olur”.

Girişte dönen videoda konuşan Yetkin Dikiciler’den bir alıntıyla:

 “…

Sabıra ihtiyaç var anlamak için

Zamana ihtiyaç var

Biri varsa diğeri de var

Biri yoksa diğerinin adı bile yok

Kendi hayatımızın ustası olmak amacımız

En büyük ihtiyacımız sadakat

…”

 alaportreler

İstanbul, Şubat 2014

 

Not: Yetkin Dikiciler’in defalarca kana kana içer gibi izlediğim videosunu merak edenler için:

http://www.alaportreler.com/videolar

Dansa Davet – Anılarla karışık felsefi bir söyleşi

Orta okuldayken İngilizce hocalarımızın önderliğinde bir yaz kampına gitmiştik Sorgun’a.  Aileden ayrı, öğretmen gözetiminde de olsa “arkadaşlar arasında” ilk tatilimdi.  Müthiş heyecanlıydım, hayatımın macerasını yaşamak için bıçaklarımı bilemeye başladım.

Kampta günlerimiz genelde deniz, spor, turistik gezilerle geçiyordu ama hem sabah hem öğleden sonra iki ayrı seans İngilizce dersimiz de vardı.  Okuldaki kadar ağır değildi bu etütler.  Film izler, kompozisyon yazar, sohbet eder, bol bol da gülerdik.

Gündüzleri dershane görevi yapan kapalı mekan akşamları kabuk değiştirir ve “disco”ya dönüştürülürdü.  Söylememe gerek yok, gece kampın körpecik kalbi orada atıyordu.  Malum, şarkılarda kendimizi bulduğumuz, şarkılarda kaderimizi yeniden yazdığımız yıllardaydık.  Kanımız çoktan kaynamaya başlamış ama henüz pek yol yordam bilmiyoruz.

Disco dediğimiz alanda -bugün aklımda kaldığı kadarıyla- geniş bir pist etrafında dizilmiş sandalyeler var.  Biraz loş bir ortam, seksenlerin şimdilerde dinlenildiğinde hafif bir iç bayıltısı yaratabilen melodileri yayılıyor havaya.  Bizlerde bir yaman beklenti, bir kıpır kıpır hareketlilik…

Her akşam aynı senaryo:  Önce bir ısınma sürecinde geçiyoruz, öyle kimse kendini en baştan ortaya atmak istemiyor.  Kızlar kibar kibar oturup evlerinin salonundaymış gibi sohbete başlıyorlar, ama yan ve arka gözleriyle ortamı tarıyor, gelişmeleri anında yakalayıp değerlendirdikleri kesin.  Erkekler yerlerinde duramıyorlar.  Bir bakıyorsunuz, dışarı atmışlar kendilerini.  İki dakikaya kalmıyor bir gürültü patırtıyla geri geliyorlar ki bakmayana aşkolsun!

Kızlar büzülmüş dudaklarıyla erkeklerin bu “çocuksu” hallerini kınayıp gözlerini fırıl fırıl döndürüyorlar.  Sonra manidar bir iç çekip sohbetlerine kaldıkları yerden devam ediyorlar.  Isınma turları bunlar.

Genç hocalarımız o sırada bizim bu garip hallerimizi izleyip aralarında eğleniyorlar. Biraz daha sabredecekler, kaynaşma kendiliğinden gerçekleşmezse en yumuşağından müdahaleye geçecekler.  Tetikteler.

Erkeklerin itiş kakışı, kızların ara ara kıkırdamaya dönüşen hararetli konuşmaları ve gittikçe davetkarlarşan müziğin temposu epey bir gürültü oluşturuyor kapalı alanda.  Yine de,  çıkan onca sese rağmen, gerçekte paylaşılanlar pek az, pek sınırlı.   Derine dalmıyoruz, sığ sularda yüzüyor herkes.

Kimse o akşamla ilgili beklentilerini itiraf etmek istemiyor mesela.  Kaç kıyafet giyip çıkardı bu üstündekindekine karar kılana kadar halbuki.  Hala düşünüyor çocuk:  Doğru renkte mi acaba bu gömlek, kareliyi mi seçseydi? Kız dönüp dönüp aynada poposunu süzüyor.  Pantolon yerine etek mi giymeliydi?

Kampın en cazibeli kızı E uzun sarı saçlı, renkli gözlü, narin yapılı ve sakin tabiatlı bir güzel.  Usul usul konuşuyor, buz pistinde kayar gibi yürüyor.  Biz diğer kızlar ona gıpta etsek de çiğ çiğ kıskanmıyoruz; başrolü kesinlikle o hakediyor.

Esas çocuk C ince uzun, yakışıklı ve çevik, E’ye kıyasla az biraz fırlama ama şeytan tüyü var onda.  Bizce C ve E birbirleri için yaratılmışlar.  C atak üstelik ve dışa dönük, yapış yapış asılmıyor kıza ama ilgisini de saklamıyor.  E duygularını pek dışa vurmuyor, bin düşünüyor, üç söylüyor.  Tribünlerdeki beklenti ve heyecan diz boyu ama “icraat” maalesef kaplumbağa hızında ilerliyor.

Biz “yardımcı karakterler” bir yandan bu hikayeyle ilgili hiçbir ayrıntıyı kaçırmamak için gözlerimizi dört açarken, diğer yandan da kendi yağımızda kavrulmakla meşgulüz.  Biraz da hocaların dürtüklemesiyle meydan hareketlenmeye başladı.  Müziğe de ayağımız gidiyordu zaten, attık kendimizi piste, coşkuyla kıvrılıyoruz. 

Tam havaya girmiş tepinirken -kim karar veriyor, orası meçhul- slow bir şarkı çalmaya başlıyor aniden.  Akış kesiliyor, birkaç saniyelik tedirginlik, bazı bakışlar buluşuyor, utangaç tebessümleri takiben mutlu azınlık oluşturdukları çiftlerle ağır tempoda sallanmaya başlıyorlar.  “Tekler” biraz oyalanarak da olsa pist bitimindeki sandalyelere doğru seğirtiyor.

Bazı “tekler” neyse ki yarı yolda durduruluyor. Ya arkadan uzanan iki parmak omuza değiyor, ya onlara doğru bir el uzatılıyor.  Kısmetini kapan piste geri koşuyor.  Dinamikler artık farklı işlemeye başladı.

Genelde “damar” tabir edilen bu tür slow şarkılar kırk beşinci saniyelerinden itibaren yüreğe matkap dayayıp turbo modunda delmeye başlar, bilirsiniz.  Yaratılan aciliyetle en utangaçları bile bir cesaret sarıyor çok geçmeden.  İlk tercihleri pistte olsa da ikinci ya da üçüncü sıradaki kızların önünde alıyorlar soluğu: “Dans etmek ister misin?”

Gecenin ilerleyen saatlerinde dansa davetler de, pistteki hareketlilik de artıyor.  Olaya ısınıldı, doğal katalizörler görev başında, çoğunluk halinden memnun.  E’nin önünde uzun bir “niyetliler” kuyruğu oluşmuş artık. 

Herkes C’ye bakıyor, bozuk atacak mı diye.  C tasasız, kendinden emin gülümsüyor.  “Bırakın oyalansınlar” dercesine bakıyor kuyruktakilere, biraz da meydan okuyarak.

Bazı kızlar yalnız baştan arıza. Ya dans etmeye hepten tövbeli, ya da “armudun sapı, üzümün çöpü” şeklinde fena halde seçici.  Bir sürü çocuğu direkten döndürüyorlar.

 “Dans edelim mi?”

“Hayır!”

“Benim canım istemiyor!”

“Rahat bırak lütfen beni!”

“Sen önce git de şu saçını bir düzelt!”

Ve bence en kötüsü:

“Seninle mi?”

Ben o zamanlar şimdiye kıyasla daha kesin çizgili ve acımasız olmama rağmen o bir heyecan gelmiş hevesli çocukların körpe boyunlarının giyotinde uçurulmasına dayanamıyorum.  Ama keskin tarafım “seçim özgürlüğü”nden yana.  “Kız istemezse istemez kardeşim, zorla mı?” havasındayım.

Feminist dürtülerim de gelişmeye başlamış olacak ki, asıl kafamı meşgul eden konu neden biz kızların edilgen objeler misali “beklediğimiz”.  Canımız dans etmek istiyorsa, neden biz gidip bir çocuğa “hadi bakalım” demiyoruz?  Böyle balkonda saksı çiçeği misali kurulup oturmak, dalgın bakışlarla süzülmek hiç bana göre değil…

Ben bu varoluş savaşlarında mücadele verirken Ahsen Hoca yanımıza sohbete geliyor.  En genç ve en sevilen hocalarımızdan, hem aydın öğretmen, hem peri kızı, hem de bizle akranmış gibi yakın ruhu ruhumuza.  İngilizce gramer kurallarını konuşur rahatlığında gönül sırlarınızı dökebilirsiniz ona.   Dinler, yargılamaz, yumuşacık insancıllığıyla sarar sizi. 

Ahsen Hoca belli ki bazılarımızın gelen dans tekliflerini pek de kibar sayılamayacak bir şekilde geri püskürttüğümüzü gözlemlemiş.

 “Kızlar” diyor, “yapmayın, hem hiç hoş değil, hem size hiç mi hiç yakışmıyor!”

Bu sözlere şaşıran, hatta bozulanlar olduğunu fark edince aynı yumuşak ses tonuyla devam ediyor:

“Kendinizi o çocuğun yerine koyun bir kez.  Olanca gücünü toplamış, salonun bir ucundan kalkıp size doğru yürürken neyi nasıl soracağını, sizin yanıtınızın ne olacağını düşünmüş, tartmış.  Herkesin gözü önünde reddedilme riskini göze almış.

Siz ne yapıyorsunuz? Dudağınızdan çıkan iki kelimeyle alaşağı ediyorsunuz o insanı.  Belki istenmediğini, yeterince beğenilmediğini düşündürüyorsunuz.  Kendini eksik hissettiriyorsunuz. Medeni cesaretini onuruyla sergileyen bir kişiyi bir kabahat işlemişçesine cezalandırıyorsunuz.

Düşünün, hakkınız var mı buna?”

Ortama ağır bir sessizlik iniyor.  Az önce söylenilenleri hazmetmeye çalışıyoruz.  Ağızdan çıkan sözün, fırlatılan bakışın, silkinen omuzun, çevrilen boynun yüreğe sapladığı bıçağı görüyoruz. 

Bazılarımız çetin ceviz ama, ikna olmadılar.

“Hocam ama ben o çocuktan hiç hoşlanmıyorum.”

“Ben aslında filancanın beni dansa kaldırmasını bekliyorum, zamanımı başkasıyla harcamak istemiyorum.”

“Çok yapışkan bu hocam, bir şarkıyla kurtulamaz insan, tutsak kalır maazallah!”

Gülüyor Ahsen Hoca.

“Önemli olan edebiyle yapılan samimi bir daveti reddetmemek.  Ömür boyu birliktelik için bir kontrata imza atmanızı isteyen yok elbet sizden.  Şarkı dediğini iki, bilemediniz üç dakika.  Bittiğinde teşekkür edip yerinize dönmek de tabii ki sizin hakkınız. Ha, şayet dans sırasında can sıkıcı bir durum yaşanır, sizi huzursuz edecek bir söz dile gelirse, o zaman da izin isteyip ayrılmak sizin elinizde!”

Kafalarımızı sallıyoruz.  Rollerin ve sorumlulukların tanımlanmasını sevdik, özgür irademizi nasıl kullanacağımızı daha iyi anladık.  Güç yeniden bizde, hem de bu sefer kalp kırmadan.

*    *    *    *

dans

O geceden sonra beni dansa kaldıran hiç bir erkeğe “hayır olmaz” demedim.  İlk şarkının bitiminde teşekkür edip sıvıştığım durumlar yok değil.  Öte yandan, dans sayesinde tanıyıp çok iyi arkadaş olduğum gençler de oldu tabii.  “Parti yapsak da yeniden dans etsek” diye dualar ettirenler de…

Ahsen Hoca’yı mezuniyetten sonra hiç görmedim. Ancak, aslında pist çerçevesinin dışına taşan, tomurcuktaki umuda zarar vermemek, saygın cesaretin kanadını kırmamak temasını iğne oyası gibi işleyene sözlerini hiç unutmadım.

Benim çocuğum yok ama başta yeğenim olmak üzere “sözümü dinlermiş gibi yapan tüm genç kızlara” bu Sorgun anısını anlatıp Ahsen Hoca’nın değerli mirasına sahip çıkmaya çalışıyorum hala.

Brüksel, Şubat 2014

Kırmızısız kalmayın

İş günlerinde sabah ilk duraktan biniyorum metroya.  Genelde uykusuz, fazla koşturmaktan bitap düşmüş, kafası bin bir düşünceyle meşgul bir yetişkinler grubu oluyor benimle birlikte.  Ellerinde iş çantaları, dosyaları, ayaklarında yürüyüşe elverişli  ayakkabıları, çok şık değilse de ofis ortamına uygun kıyafetleriyle neredeyse bir örnek bir topluluk oluşturuyorlar.

Hergün hemen hemen aynı saatlerde aynı araçla yola düştükleri için pratikle mükemmelleştirdikleri bir rutini uyguluyorlar.  Metro durağına giriş içinde dükkanların olduğu küçük bir pasajdan yapılıyor.  Pasajın sokağa açılan kapısına varınca şemsiyeler kapatılıyor, cepte ya da çantalarının ön gözlerinde hazırlanmış metro kartları avuç içine alınıyor.

Trene binmeden az önce yürüyüş yönünün sol yanına denk gelecek şekilde yerleştirilmiş raftan bedava bir metro gazetesi alıyor çoğu.  Bu hareket esnasında bile kimse durmuyor, hız kesmiyor.  Seri adımlarla ilerlemeye devam ederken sol kollarını uzatıp birer nüsha kapıyorlar. Sonra turnikeden geçip bir iki çevik hamlede vagonun kapısına varıyorlar.

Bu tip günlük metro kullanıcılarının yıllık ya da aylık kartları var.  Kredi kartına benzer bu cisimleri turnikenin okuyucusuna yaklaştırınca kısa bir “bip” sesinin ardından geçiş hakkı kazanıyorlar.  Çoğu tam çıkarmıyor bile kartını. Kadınlar çantalarını doğru açıda değdiriyor okuyucuya, erkekler bazen palto ceplerini dayıyorlar. Anlayacağınız verim almak adına eğilen bükülenin bini bir para.

Metronun acemilerinin kağıt biletleri var. Tek, beş, bilemediniz on kullanımlık.  Onlar başka tip bir makineye yerleştiriyorlar bu biletleri, makine bileti beş saniye kadar içinde tutuyor, sonra geri çıkarıyor. Biletiniz on kullanımlıksa mesela, bir hakkınız gidiyor, dokuzu kalıyor.

Bakıyorum kartlılar biletlilerin arkasında sıraya girmemeye özen gösteriyorlar. Biletin makinede hapsedildiği o beş saniye onlara inanılmaz uzun geliyor.  Düşünün uzun zaman içinde özenle tasarlayıp mükemmelleştirdikleri sistem başkası yüzünden anında yerle bir oluyor.  Hazmedilir gibi değil!  İnsan yine de düşünmeden edemiyor; kazanılan bu saniyeler sonra nasıl, ne için kullanılıyor?

Metroda yerine yerleşen gazetesini açıyor, kitabını ya da tablet bilgisayarını çıkarıyor.  Hiçbiri olmasa, mutlaka bir ya da birden fazla cep telefonu ele avuca alınıyor.  Başlar öne eğiliyor, panjurlar sıkı sıkı kapalı.

Kütüphane sessizliğindeyiz, konsantrasyonun zirvesini yaşıyoruz.  Normalde zorlasak bu kadar raptı zapta alamayız böyle geniş bir topluluğu.  Müfettiş girmiş gibi sınıfa, disiplin diz boyu, katmerli bir asayiş sağlanmış.  Öyle ki gözünü yana kaçıranı vuracaklar sanırsınız.

Neyse ki öğrenciler var aramızda, bağrış çağrış dalıyorlar vagondan içeri. Kitaplar bir yanda, çantalar öteki tarafa savrulmuş.  Kızlar kotlu botlu ama makyajları yerinde, uzun boyalı tırnaklarda neye olduğu belirsiz bir isyan.  Erkekler genelde sıska, saç kesimleri karakter analizlerine gebe.  Pantolonlar moda olduğu üzere belden düşüyor, malum bir iç çamaşır çıtlatma çabası hakim.

Öğrencilerin kimi son dakikada ödev yapmaya çalışıyor, kimi akşamki parti organizasyonu peşinde.  Cep telefonlarına can havliyle sarılmışlar.  O ekranda en ufak bir hareket olduğunda dış dünyanın kalan kısmıyla ilişkileri anında kesiliyor.  Alet mi onların avucunda, onlar mı telefonun güdümünde anlayana aşkolsun.

Okullular Montgomery durağında bindikleri cümbüşle iniyorlar trenden.  Savrulan saçlar, biraz yerini yabancılamış parfüm kokuları, çoğunluk argo karışık takılmalar arasında yürüyen merdivene atıyorlar gövdelerini.  Kendileriyle öyle meşgul ki güzel kafaları bizleri fark etmediler bile. Ne mutlu onlara!

Ortalık yine sus pus oldu.  Çevrilen sayfa sesi, fısıldar gibi söylenen “pardon geçebilir miyim?” ricaları, mesaj yazan tuşların tıkırtısı.  Yanyana, omuz omuza, burun buruna durup birbirini görmeyen insanlar. Yapılacaklar listelerinin ağırlığını taşıyan bedenler, dimağlar.  Planın programın el kitabını yazmış profesyonel robotlar.

Yanlış anlaşılmasın, ben de aralarındayım. Kapıya yakın ve gidiş istikametinde olduğundan seçtiğim koltukta tablet bilgisayarın tuşlarını tıklatıyorum bütün hamaratlığımla.  Daldım gittim derken bir an irkiliyorum, üzerime dikilmiş ısrarlı bakışlar dünyaya döndürüyor beni.

Kafamı kaldırınca karşı koltuktaki sarışın kızı görüyorum, altı yaşında ya var ya yok.  Saçları iki örgü yapılmış, gözler nehir yeşili.  Kırmızı külotlu çorapları ve siyah çizmeleri var.  Beni süzüyor.

O hafiften gülümsüyor.  Tarıyor beni bakışları.  Saçımı, makyajımı, aksesuarlarımı, çantamı, elimdeki bilgisayarı tek tek ve uzun uzun inceliyor.  “Hadi bakalım, sen nasıl istersen” gibilerinden bakıyorum yüzüne şakacı bir ifadeyle ve yine başımı eğip yazmaya koyuluyorum.

Yere değmeyen kırmızı çoraplı bacaklarını biraz daha hızlı sallandırıyor şimdi.  Sözleri belirsiz bir şarkı mırıldanıyor rüyalı bir ses tonuyla.  Başımı kaldırmadığımı fark edince sallanma hızı artıyor, melodi belirginleşiyor.  Sırf meraktan biraz daha umursamaz gibi yapıyorum.

Sallanan sağ bacak benim sol dizime dokunup dokunup kaçıyor. Çok da yumuşak değil darbesi, yok sayılmak belli ki hoşuna gitmedi. “Bak bana” diyor, “gör beni”.  Dizlerimi kurtarmak için kendimi koltukta dikleştirirken tableti de kapatıp kenara koyuyorum. Göz gözeyiz şimdi.

Kaç durak gittik böylece bilmiyorum.  Ne o konuştu ne ben.  O beni doya doya süzdü, ben ona teslim oldum.  Ciddiyeti ve kararlılığı esir aldı beni.  Oyun oynamıyordu, daha çok bir deney yapar gibiydi hali tavrı.  Akıl defterine not aldıklarına bir göz atmak istedim.

Schuman durağına gelince ufaklığa göz kırpıp indim metrodan.  Yine ses etmedi, el sallamadı arkamdan.  Usulca vedalaştı sessiz.

Altmış sekiz basamak merdiveni tırmandım sonra.  Metro çıkışına yakın bir noktada seyyar müzisyenler neşeli bir melodi çalıyorlardı.  Kaç gündür önlerinden aceleyle geçerim, bugün durup çantamdan bozuk para çıkardım.  Önlerinde serili gitar kılıfına attım.  Müzisyenlerin teşekkür selamını alırken arkamdan gelen insan seli az daha beni önüne katıp sürükleyecekti.

Yürüyen merdivene binip yeryüzüne çıktım.  Şansıma mavi bir gökyüzü karşıladı beni. Yol üstündeki sokak satıcısından kırmızı laleler aldım.

Schuman meydanından De Mot sokağındaki iş yerime yürürken kırmızı sırt çantası taşıyan bir adam çarptı gözüme.  Kıvrak ve tempolu yürüyüşünden kulaklıklardan kendini kaptırasıya sevdiği bir melodiyi dinlemekte olduğunu sonucuna vardım.  Müziği işitmesem de onun devinimlerini izlemeyi sevdim.

Derken aniden durakladı sokağın orta yerinde.  Elindeki hayali gitarı çalarmışçasına salladı bedenini, kafası boynu etrafında çılgınca döndü.  Kırmızı sırt çantası keyifle hopladı.  Binanın kapısındaki güvenlik görevlileri biraz şaşkın baktılar ondan yana.

Ofiste kırmızı laleleri vazoya yerleştirirken kırmızı külotlu çorapların sevimli ısrarını ve kırmızı sırt çantasının coşkulu dansını düşünüp keyiflendim yok yere.  Daha genç, daha bağımsız ve daha az yalnız hissetmenin şerefine.

Siz siz olun, kırmızısız kalmayın…

kirmiziresim

Brüksel, Şubat 2014

Z.Ş. Vakası

ODTÜ İşletme Fakültesi’nin önündeki avluda laflıyorduk. Doksanlı yılların başında olmalıyız. Arkadaşımın yanındaki kızı gözüm fena halde ısırıyor ama seçip çıkaramadım bir türlü.  Ortak tanıdığımız anlamış olacak ki sıkıntımı tanıştırıyor: ” Deniz, tanıştırayım Z.Ş., bizim bolümde okuyor”   

Adını ve soyadını duyar duymaz zıplıyorum durduğum yerde, Ergenekon İlkokulu’nun bahçesine ışınlanıyorum, yıllar öncesine.  Eğlenceli bir sınıftı bizimkisi, yedi sekiz kişilik bir çekirdek grubumuz vardı, kızlı erkekli pek bir eğlenirdik. Z.Ş. de sanırım üçüncü sınıftan itibaren bir süreliğine bizim gruba dahil olmuştu.

Anne babanın biri Türk diğeri Fransız olunca, o da iki okula gitmek durumundaydı.  Tam anımsamıyorum şimdi ama misal, sabahları Fransız okulundaysa öğleden sonra bizim sınıfa geliyordu.  Ertesi dönem bizim sınıf sabahçı olduğunda Z.Ş.’yi göremez oluyorduk; o yeni öğlenciler takımıyla devam ediyordu yoluna.

Güzel kızdı, uzun boylu ve enerjik.  Kısacık kesilmiş saçları sevimli yüzünün cazibesini daha da ortaya çıkarıyordu.  Şeytan tüyü taşıyanlardandı.  İnsanları kendine çekiyordu.

Z.Ş.’nin tipinden tutun da giyiniş ve yaşam tarzına kadar her yanı değişik ve cazip geliyordu bizlere.  Beslenme çantası, matarası bile bir ayrı havalıydı.  Güneşin etrafında dolanan gezegenler misali bir adanmışlıkla kuşattık onu.

Z.Ş.lerin Gazi Osman Paşa’da bahçe içinde çok güzel bir evleri vardı.  Doğum günü partisi için çağrıldığımızda keşfettiğimiz bu mekan hepimizde hayranlık uyandırmıştı.  Şekerlemeden yapılmış bir evin içine düşmüştük sanki, huşu içinde oradan oraya koşuşturuyorduk.

Günümüzün ihtişam ve animasyon çılgınlığının henüz kendini göstermediği o zamanların doğum günü kutlamalarında en fazla iki süs, üç şapka bir de pasta olurdu. Z.Ş.’ninki bambaşkaydı.  Birbirinden değişik oyunlar tertip edilmişti bizler için, ikramlar arasında da mevsim dışı olmasına rağmen dondurma bile vardı.

Bir gün Z.Ş. bana büyükannesinin okula çok yakın bir apartmanda yaşadığını ve bazı akşamüstleri okul çıkışında onun yanına gittiğini söyledi.  Bizim evimiz de okula on, bilemediniz on beş dakika yürüyüş mesafesinde olduğundan pek sevindim bu habere.  Buluşup başbaşa zaman geçirme fırsatımız doğmuştu.

Çok geçmeden bu ikili görüşmelere başladık.  Genelde ben onlara giderdim, büyükannenin evinin önünde küçük bir bahçe vardı, iyi havada o mütevazı yeşilliğin tadını çıkarırdık.  Ben Meşrutiyet Caddesi’nde geçen çocukluğum boyunca ancak kaldırım oyunlarından nasibimi alabilmiştim, o yüzden yürüyüş mesafesinde bir yeşil alan fikrini anında benimsemiştim.

****

Bizi az önce tanıştıran arkadaşın sözünü balla kesip atlıyorum: “Aaa biz tanışıyoruz, yıllar öncesinden, Ergenekon İlkokulu’nda beraberdik hani!”

Z.Ş.’nin hafif mağrur hafif dalgın bir ifade taşıyan güzel yüzünde beklediğim aydınlanma belirmiyor.  Hatta donuk gözleri biraz da rahatsız olmuşçasına bana bakıyorlar.  Ne var ki, benim heyecanım diz boyu; gayretle devam ediyorum zaman tüneli hikayelerime, mümkün değil ki hatırlamaması…

****

Okul sonrası buluşmaların hararetle devam ettiği o dönemde bir gün Z.Ş. kışkırtıcı bir öneriyle çıkageldi: “Bize gelirken bisikletini de getir, beraber bineriz!” dedi.  Önce çok heyecanlandım, bisiklete binmeye bayılıyor ama bizim evin önü cadde olduğundan ancak kaldırımdaki sınırlı alanda gidip gelebiliyordum. Bir de tabii o yaşlarda bisiklet demek özgürlük demekti. Malum, üstüne atladığınla uçarsın, kimse tutamaz seni.

Biliyorum ama babamın hiç hoşuna gitmeyecek bu fikir. Bizden Z.Ş.lerin eve gitmek için Meşrutiyet Caddesi’yle Mithatpaşa’yı bağlayan kavşağı geçmem gerekecek ki, bu babamın koyduğu sınırların fena halde dışına taşmak demek.  Alıyor beni bir düşünce; senaryolar üstüne kafa yoruyorum günlerce.  Sorun şu ki, babama yalan söylemek ne genlerimde ne kültürümde var. Diğer yandan Z.Ş. de, yeni alınmış parıltılı bisiklet de bana mütemadiyen göz kırpıyorlar.

Sonunda küçük kurnaz kafamda şöyle bir çözüm buldum:  Babama “kapının önünde bineceğim” diyerek indireceğim bisikleti, sonra usulcacık büyükannenin evine doğru süzüleceğim.  Bisikleti sürerek değil de yanında yürüyerek götüreceğimden dolayı da “caddede kullanmamak” kuralına da saygılı davranmış olacağım.  Gerçek bir orta yol bu; parlak hedefe doğru emin adımlarla ilerlerken yaratıcı çözümüm sayesinde babama karşı vicdan azabı da duymayacağım.

Planladığım şekilde yola çıktım.  Bisiklet sağ yanımda temkinli adımlarla ilerliyorum.  Mithatpaşa’nın trafik ışıklarına kadar geldim, kırmızıda bekliyorum.  Geriye sayım başladı, az daha dayanmalıyım. Birazdan babaannenin evinin karşısındaki okul avlusunda bisikletlerimizi yarıştırıyor olacağız.

bisiklet

“Deniz!” diye sesleniyor o ara arkamda birisi.  Başımı çevirmemle babamla göz göze gelmem bir oluyor. Eliyle bana “bekle” işareti yapıyor Ziya Bey. Hareket etmem zaten mümkün değil. Donakalıyorum oracıkta, kalbim küt küt atıyor, yüzümde utanç kırmızısı bir ateş.

“Nereye gidiyordun?” diye soruyor sohbet eder havasında. Pardösüsünü sıkı sıkı iliklemiş, fuları boynunda, başında fötr şapkası, ayağında sabah cilaladığı ayakkabıları.  Onun bu sakin ve saygıdeğer duruşu benim üçkağıtçı haylaz görüntümü büsbütün alaşağı ediyor. Çok ama çok utanıyorum. “Ne yaptım ben!”

Telaşla açıklamaya çalışıyorum ama cümlelerim cansız, kopuk; fena halde tekliyorum.  O arada yeşil ışık yanıyor, babam bisikletin kumandasını ele alıyor ve bana eliyle devam işareti yapıyor. Eve döneceğimizi sanmıştım, bocalıyorum.

Hala konuşmaya çabaladığımı fark edince yüreğimin ta içine işleyen bakışlarıyla “sus artık Küçük Hanım, böyle anlamsızca çırpındıkça beni rencide etmeye devam ediyorsun” diyor hiç konuşmadan.  Anında kapatıyorum çenemi. Perişanım, o kadar üzgün, o kadar pişmanım ki babamın yüzüne o mutsuz, kırık, gücenik ifadeyi koyduğum için.

Yanyana sessizce ilerliyoruz. Bisikletimin bile utandığını hissediyorum, metal yığını büzüşmüş, içine kapanmış, bu çirkin oyuna nasıl alet edildiğini düşünüyor. Ben son on dakikadır madenlerdeyim, yerin dibindeyim.  Dengimi buldum, solucanlarla arkadaşlık ediyorum.

Z.Ş.lerin evinin önünde babam bana veda ediyor.  “İşin bitince ara, gelip alırım” diyor ve sırtını dönüp gidiyor.  Arkasından bakakalıyorum.  Bağırmadı, çağırmadı, beni bisiklete binmekten alıkoymadı.  Sesini bile yükseltmeden, tek bir bakışın sanal şamarında kendime getirdi beni, kimliğimi hatırlattı.  Ya onun kızına yakışır şekilde davranacak ve ondan feyz almaya devam edecektim, ya da onun saygı ve ilgisini hakketmediğimi kabullenecektim.

****

O günün sonraki kısmında ne oldu, ne yaptım hiç ama hiç anımsamıyorum.  Takip eden haftalarda babama kendimi affettirmek için ne diller döktüm, kaç özür mektubu kaleme aldım, inanın bunu da hatırlamıyorum. Bildiğim “her seçimin bir bedeli olduğunu” olanca açıklığıyla öğrendiğim.  Ben unutsam da Mithatpaşa – Meşrutiyet kavşağı her geçişimde avaz avaz bağırır bu gerçeği, bisiklete her binişimde alet dile gelir, anlatır.

 ****

Z.Ş. artık gözlerini kaçırıyor benden, belli ki bu ortamdan kurtulma çabasında.  “Kusura bakmayın, sizi de, o yılları da hiç hatırlamıyorum.  Ailevi durumum dolayısıyla epey okul değiştirdim ben, çok insan çıktı yoluma” diye kestirip atıyor sonunda en kuru sesiyle. 

Kelimelerim bıçakla kesilmiş gibi duruyorum.  “Haklısınız, saçmalıyorum. Affedersiniz” sözleriyle ayrılıyorum oradan.

İşletme Fakültesi’nden Endüstri Mühendisliği’ne giden ana yolda ilerlerlerken gözyaşlarıma mani olamıyorum.

 “Ne bekledin ki Deniz? Yıllara meydan okuyacak duygulu bir kavuşma sahnesi babanda yarattığın hayal kırıklığının özrü mü olacaktı? Laf!”

Kabul edelim ki, Z.Ş. üstelik etkisiz eleman bu olayda.  Karar verici ben, uygulamaya geçiren yine ben, sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda olan ben.

Hayatta hepsini yapmak, herşeye sahip olmak, herkese yaranmak mümkün görünmüyor.  Kuzeye gitmekle güneye sırtımızı dönüyoruz. Susarken konuşamıyoruz. Fransızların deyimiyle hem tereyağını satın alıp hem de parasını cebimizde tutamıyoruz.

Seçim sayfayı çevirmekse, seçmediklerimizi önceki satırlarda kalıyor ister istemez.  Seçilmeyenlerin, ikinci plana itilenlerin, o gün aranmayan kişinin, yapılmayan işin, okunmaya kitabın, sorulmayan hatrın boynu eğiliyor.  O terk edilmişlikteki kırgın ah bizim eksi hanemize yazılıyor.

Her seçim özgür irademizim dile gelişi. Her seçim aynı zamanda bir bedel.  Pusulamızı kaybetmediysek amacımıza giden yolda yeni ve sağlam bir adım.  Doğru seçimler yeni umut kapılarına taşıyor bizi, hatalı olanlarsa yürekte çentik.

 

Brüksel, Ocak 2014

Yerli yersiz içlenmek

iclenmeler

Sanırım ilkokul çağındaydım. Annemle kahvaltı ediyorduk. Aniden aklına bir şey gelmiş gibi konuştuğumuz konudan saptı ve “Necdet Tosun vefat etmiş!” deyiverdi. Hiç girizgahsız, küt diye, orta yere. Bir an boş boş baktım anneme, o dört kelimede saklı içeriğin ağırlığını hazmetmeye çalışıyordu beynim.

Belki on belki on beş saniye sürdü sessizliğim. Annem tedirgin olmuştu, endişeyle baktı yüzüme, sanırım bu kadar etkileneceğimi beklemiyordu. Ben çocukluğumun eğlenceli Türk filmleri arasında sanal bir gezintiye çıkmıştım o sırada.

Emel Sayın’ın şarkıları eşliğinde Tarık Akan’ı hayran hayran izlerken Hulusi Kentmen’in bıyıklarını çekiştirip kaçıyordum. Adile Naşit yakalıyordu beni ama cezalandırmaya kıyamadığı için köşkün mutfağında buluyordum kendimi. Becerikli aşçı Necdet Tosun yine ne güzellikler yaratmıştı!

Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım, susturana aşkolsun!

Annem Necdet’le aramızdaki gönül bağını hiç anlamadı ama ölüm haberlerini bana alıştıra alıştıra (icabında geciktire geciktire) verme konusunda zamanla büyük adımlar attı.

****

Ben hiç Beyaz Atlı Prens bekleyen kızlardan olmadım. Düğün, dernek, gelinlik, balayı hayalleri kurmadım. Aşk düşkünüydüm, bakın o ayrı; kalanı Sıla’nın deyimiyle “kenar süsü”…

Teyzemin kızı Belgin bir gün evlenme kararı aldı. Ben o yıllar üniversitedeyim; ODTÜ kampüsünde yaşıyorum, beynim işlek, ufkum açık, bildiğiniz “kim tutar beni” vaziyetleri. Ankara Sanat Tiyatrosu, Dost Kitabevi, param olunca Mona Lisa’da bir pizza, üstüne illaki bir kestaneli kup. Cuma akşamları CSO konserleri, varsa yoksa has arkadaş muhabbeti, baharları kaçtığımız Bodrum ya da Gökova sahilleri…

Soluk aldığım bu çerçeve içinde insanların niye evlendiklerini anlamam mümkün değil ama “bireyin özgür seçimi” önünde boynumuz kıldan ince, uymasa da saygıyla karşılıyoruz icabında. Elaleme gösterdiğimiz iyi niyeti kuzenden mi esirgeyeceğiz, çenemizi kapalı tutmaya çalışıyoruz biz de.

Belgin bildim bileli güzel, alımlı, havalı ve inanılmaz süslü. Öyle ki, benim bir kitabın üstüne kapaklandığım saatler boyunca o saçı, başı ve makyajıyla uğraşabilir ve zaten şahane olan görüntüsünü kusursuz hale getirebilir. Ben o zamanlar “ya bir ya sıfır” kadınıyım. Sanıyorum ki, ya dış güzelliği seçeceğiz ya da aklın yolunu, bunun ortası, ayarı, kıvamı olmaz.

Ben bu dönemde şimdiki halimden yedi sekiz kilo daha şişkoyum, kışın bot yazın sabo ile dolaşıyorum. Kazara eteğim ya da topuklu ayakkabım yok. Makyaj nedir bilmiyorum, kırk yılın başı saçım fönlendiğinde aile içinde bir bayram havası esiyor ve sırtım sıvazlanıyor.

Uzatmayalım, bir gün teyzeler ve yeğenlerin bir arada olduğu bir ortamda Belgin’in gelinliğinden konuşuluyor. Ben kafamda yine uzaklara gitmeye yeltenirken, yanlış anımsamıyorsam annem ilginç bir öneriyle çıkageliyor: “Deniz ya, Allah aşkına bir denesene Belgin’in gelinliğini!”

Gözlerimi hayretle açıp bakıyorum anneme. Bana niye böyle bir zulmü çektirmeye karar verdiğini anlamaya çalışıyorum. Geçen gece telefonda yine çok uzun konuştum diye haşladı beni, üstelik arayan da ben değildim. Ona para yazmayacağını söylediğimde de bozulduğuyla gitti salona. Bedel ödüyorum kesin, alemin maskarası yapacak beni.

Normalde bedenimi çiğnemeleri gerekir beni razı etmek için ama bu kez meydan okur gibi “tamam” diyorum sadece. Hodri meydan! Küçük bir sessizlik oldu; biliyorum inanamadılar. Belgin kendini tutmasa bir kahkaha patlayacak ama kibar kız, ağzını büzüyor başını hafifçe eğip.

İçeri odaya geçiyorum kararlı adımlarla. Belgin de arkamdan. Yıllardır elbise dahi kuşanmayan ben, bu çetrefilli kıyafeti hangi kulbundan tutup nasıl üstüme geçireceğim en ufak bir fikrim yok. Belgin sakin, öneri şeklinde paketlenmiş komutlarıyla beni yönlendiriyor. Neyse giydim, beklediğimden acısız oldu bu süreç.

Salona geçiyorum. Ben daha çok soytarılık havamdayım. Herkes bana bakıp gülecek, şamata gırgır bir üç beş dakikadan sonra da bu işkence bitecek diye düşünüyorum kafamda. Ama öyle olmuyor işte. Annem de teyzelerim de beni gelinlikle görünce bir garip duygulanıveriyorlar, bir romantizm seli, yapış yapış lirik hislenmeler ve iç çekmeler arasında neye uğradığımı anlayamıyorum.

Ben bu bocalamanın derinliklerinde çırpınırken aynadaki aksimle buluşuyor gözlerim: “Aman Allahım! Üstümde bir gelinlik var”. İçimden bir ses olanca gücüyle “kurtarın beni!” diye bağırmaya başlıyor o sırada. Gelinliğin yumuşacık dokusu çıplak bedene giyilmiş metal bir zırh misali hoyratça hırpalıyor oramı buramı. Aynı anda kapana kısılmışlık duygusu dozunu arttırarak hükmediyor ruhuma.

Gök gürültüsü misali kopuyor ağlama krizim, tutana aşkolsun. Bir yandan da üstümdekinden biran önce kurtulmak için debelenmeye başlıyorum. Sanki daraldıkça daralıyor bu elbise üstümde, yüreğimin üstüne baskı yapıyor, nefes almamı engelliyor. Boğulacağım.

Herkes şokta. İşin garibi annem de ağlamaya başlıyor bu noktada. İçeri odaya atıyorum kendimi, Belgin fermuarı açıp geçit veriyor bana bu tünelden dışarı. Fırladığımla çıkıyorum, kalbim küt küt atıyor, hala hıçkırıyorum. İçim allak bullak.

Belgin’in elinde onca dantelin masumiyetiyle susan gelinliğe bakıyorum ters ters. Bu mu zanlı gerçekten? Bu kumaş parçası mı bu delişmen bağrış çağrışın nedeni? Ne tehditkar ne de kindar oysaki duruşu, daha çok şaşkın, benim içimde yanan bir noktaya bakıyor.

gelinlik

****

1994 senesinde ben Brüksel’e taşındıktan kısa bir süre ailemiz şansız ve kederli bir döneme girdi. Zamansızca baş gösteren bir yaprak dökümü ardı ardına sevdiklerimizi aldı elimizden. Çalan telefondan korkar olmuştuk. Kara haberin en kötüsünü gurbetteyken almak bir başka türlü etkiliyor insanı. Kolu kanadı kırılıp eline veriliyor anında.

Annem ve babam da o ara bana üstüste kayıp haberi iletmekten perişan olmuş olacaklar ki teyzemin vefatını sakladılar benden. Hem de öyle üç gün beş gün değil, aylarca. Ne zaman ki Ankara’ya ziyarete gidiyorum ve adet üzerine ilk akşam bizde toplanan aile meclisinde teyzemi göremeyince soruyorum, o zaman – evet ancak o zaman – alıyorum haberi.

İnsan inanamıyor. Yalan deseniz yalan değil, gerçek belki ama sizin kabul edesiniz yok. Zaman deseniz, geçmiş. Herkes acısını yaşamış, birlikte ağlamış, isyan etmiş. Yanmış, kavrulmuş, belki ilk şokun etkilerinden az biraz kurtulmuş.

Siz yalnız, siz bir acı haberle başbaşa. Siz bayat ve çok ağır bir haberle yüzyüze, hatta koyun koyuna. Yıldızlardan da uzakta hissediyorsunuz en yakınınızdan bile, midenize oturan koca bir taşla kalakalıyorsunuz. Yasınızın katmerli karanlığı içinde tutsak ediyor sizi, aldatılmışlık mı bu terk edilmişlik mi bilemiyorsunuz.

Gülsen Teyzem benim doğum günümde vefat etmiş. Belki biraz da bu yüzden dilleri varmadı bana söylemeye. Anne babanın kendi çocuklarını koruma içgüdüsü işte. Tam olarak anlamasanız da kabulleniyorsunuz sizin için verilmiş bu kararın sonuçlarını.

Teyzem için ağlamadım mı? Ağladım elbette ama hep mahzundu gözyaşlarım. Tekil, küskün ve buruk aktılar. Varla yok, hayalle gerçek, dünle bugün birbiriyle harmanlandı ve teyzem hep arada bir yerlerde kaldı benim için. Ne doya doya sarılabildim ona, ne de uzun zaman usulünce vedalaşabildim anısıyla.

****

Yıllar sonra güneşli bir sabahta Floransa’nın lezzet yuvası pastanelerinden birine daldım. Taze kahve kokusu hamur işinin kışkırtıcı çağrısına dolanmıştı. Baştan çıktım haliyle.

Tam camlı vitrindeki iştah açıcı seçenekleri tarıyordum ki üstü tırtık tırtık kurabiyelere takıldı gözlerim. Takılmalarıyla da sulanmaları bir oldu. Teyzem yapardı bunlardan; ah o kıtır kıtır ve hafif esmer güzellikler…

Senelerin yapamadığını tırtık kurabiyeler yaptı. Necdet Tosun’u kıskandıracak bir coşkuyla ağlayıp içimdeki kasveti oracığa bıraktım. Teyzemin kaybının yarattığı anlamsız boşluk yerini onun ışıltılı anılarına bıraktı. Kurabiyelere akan sevgisi, özeni, titizliği doldurdu içimi.

Tırtık kurabiyemi sütlü kahveme bandım, o ağzımda erirken ben Gülsen Hanım’ın her Hıdırellez’de bütün aile bireyleri için adadığı adakları anımsayıp gülümsedim uzun uzun. Bana seyahat dilemiştir sanırım, ne şanslıyım ki tutmuş temiz kalpli dilekleri.

Gezginin en ballısı yüreğinde yuvasının sıcaklığını taşıyanıymış. Ne şanslıyım ki içim sıcak; yuvanın anıları benimle gezer durur.

Brüksel, Ocak 2014