Hayal kırmak

hayal

Hayal dediğiniz yumuşacık beyaz bir bulut; çocuksu ve masum.  Bütün iyi niyetiyle bir resim çiziyor, bayram yeri coşkusunda boyuyor onu sonra.  Ağırlığı, sertliği yok,  kesici kenarları ve sivri köşeleri yok.  İçi cıvıl cıvıl, dışı albenili.

Yürümüyor öyle bizim gibi, daha çok salınıyor yeryüzünde.  Ara ara iyice keyfe gelip uçan balon misali yükseliveriyor yıldızlardan yana.  Nazlı dalgalanmalarla ilerliyor bir aşağı bir yukarı.   Kâh yere değiyor ayak parmaklarının uçları, kâh göğe eriyor başı.

Hayalin gözlerinin içi gülüyor, dudaklarındaki tebessüm teslim alıyor.  Yaratıcı olduğu kadar da inatçı da, “hayır” cevabını kabul etmiyor.  Boşluklara akıyor, delikleri dolduruyor. Duvar, sınır, engel nedir bilmiyor.

Hayal yıkılmışı, çökmüşü kolundan kavradığıyla ayağa dikiyor.  Sımsıkı yumulmuş gözler ona açılıyor, kapanmış yürekler o kapıyı çalınca açıp onu içeri davet ediyor.  Hayal gençleştiriyor, düşman çatlatacak kadar güzelleştiriyor.

Hayal meydanlarda gövde gösterisi yapmayan, güç yarışına girmeyenin sessiz ve derinden kazandığı zafer.  Hayal zeytin ağaçlarının sırrı, narçiçeklerindeki umut, taze incirin ortadan ikiye ayrıldığı an, al rengi çileğin inadına yeşil yapraklarındaki şiir.

Hayal bileğin değil bilincin gücü, yüreğin inadına atışı. Islah olmaz açlığı insanın aşka, dokunmaya.  Hayal nazlı bir isyan bayrağı kaderi bile durup düşündüren.  Gönülçelen bir jest, doğru anda söylenmiş tek bir kelime, bir iki sihirli nota bizi şimdiden söküp uzaklara gönderen.

Ve düşünün ki, hayal günün birinde kırılıyor.  “Nasıl yani?” diyor insan ister istemez.  O yumuşacık yapı, o akışkanlık, o endam nasıl parçalara ayrılır?  Tabiatında, dokusunda yok ki onun kırılmak.  Düşse de yumuşak iniş yapar,  parçalanmak şöyle dursun, burnu bile kanamadan yeniden ayağa fırlar.

Hem porselen tabak, kristal bardak değil ki bu kırılsın? Sivri kalem ucu, çetin de olsa ceviz kabuğu, şimşek gibi çakan futbol topunun isabet ettiği şansız pencere camı değil ki bu. Tırnak değil ki küçücük bir darbede kırılsın, testi değil ki su yolunda düşüp parçalansın.  Kemik gibi sert değil, kol gibi kemikten kastan yapılmış değil.

Bal gibi de kırılıyor oysa hayal, üstelik ketum kol misali yen içinde de kalmıyor.  Tuz buz olan parçaları ortalığa saçıldığında dünya alem seyrediyor.  Oramız buramız çiziliyor, gerçek kanlar akıyor yaralardan.  Tabanlarımızda hissediyoruz acıyı o sert parçacıklar çıplak ayaklarımıza batarken.

Hayal kırmak bir çeşit cinayet sanki,  bir olgunun kimyasını değiştirmek, pofuduk beyaz bir buluttan kesici bir silah yaratmak.  Varoluşun şifresiyle sorumsuzca oynamak, masumiyeti kirletmek, cesaretin yüzüne bir şamar indirmek. Geri dönüşü çok zor bir yola girmek.

Kırılan hayalleriyle birlikte insanın da yapısı değişiyor.  Gölge düşmemiş iyimserliğe asit karışıyor biraz, bir tutam da acı gerçek tuzu.  Kendini sorgulamaya girişiyor kişi, deli cesaretine ve saflığına yanıyor çoğu kez. Şüphe ediyor evvelki yargılarından.  Sırtı üşüyor sonrasını düşünürken.

Yarabantlı, alçılı, koltuk değnekli hayallerimiz geçirdikleri travmadan sonra bakım istiyor.  Ya onları toparlayıp sağlıklarına kavuşturmaya adayacağız enerjimizi, ya da onları kaderlerine terk edip yeni hayallere yatırım yapacağız.  Peki, eskileri diriltmeye uğraşırken ne denli orijinaline sadık kalacağız?

Ya yeni yetme hayaller? Sahi onlar o ilk baştaki sınırsız yaratıcılıkla şekillenebilecek mi?  Aynı coşkuyla çizilip renk renk boyanabilecekler mi?  O kuştüyü yastık yumuşaklığı korunabilir mi?

O masumiyet, o çocuksu umut nerede şimdi? Nerede mucizenin en haşmetlisine inanan yürek? “Neden olmasın, neden bana olmasın?” diyebilen inanç hangi köşeye saklandı? Bir araya getirdiğimiz parçalarımız kaynak yerlerinden sızlamaya devam ediyorlar hala.

Veremeyeceğini bile bile birine dünyayı vadetmek niye?  Sonsuza kadar seveceğini söylemek mesela ona, günlerimizin sayılı olduğu evrende.  Niçin büyük laflar ediyor ve tutamayacağımız sözler veriyoruz?  Niçin ayarımızı tutturamıyoruz kimi zaman? Ya da “aşka geldik abarttık, pardon” diyoruz.  Sanki biz unuttuğumuzda karşımızdakinin hafızasında da silinecek dediklerimiz.

Dünya bizle başlayıp bizde biter sanıyoruz bazen.  Kararlarımızın, adımlarımızın kimse üstünde izdüşümü yokmuş gibi davranıyoruz.  Oysa ölçüsüz başına buyrukluk düşüncesizlikle örtüşünce çirkin bir görünüm alıyor.  Öyle yenilikçi, havalı değil fena halde görgüsüz, hatta kaba duruyor.

Mehmet Erdem çok sevdiğim bir şarkısında “beni aldatma, beni söyletme” diyor.  Belki yanı başımızdakilerden en net beklentimiz de sadece bu aslında.  Hayatın bir yanı hep uçurum, evet. Ama öteki tarafı da gelincik tarlası.  Önemli olan aradaki yolu doğru insanlarla yürüyebilmek.

Hayal kırmak bir çeşit cinayet sanki,  bir olgunun kimyasını değiştirmek, pofuduk beyaz bir buluttan kesici bir silah yaratmak.  Varoluşun şifresiyle sorumsuzca oynamak, masumiyeti kirletmek, cesaretin yüzüne bir şamar indirmek. Geri dönüşü çok zor bir yola girmek.

Birine yapacağımız en büyük iyilik belki de sadece onu hayal kırıklığına uğratmamak.

“Beni aldatma, beni söyletme” diyor Mehmet Erdem ve ekliyor:

“Yalanları düşündürür gözlerin…”

 

Brüksel, Ocak 2014

 

 

Sürüklenmeler

Bazen yaşamı yudum yudum içmek isteriz.  Biz telaşsız ve güvenli adımlarla ilerlerken zaman da tempomuza uyar, yavaşlar.  Renkleri seçer gözümüz, kokular buram buram dalar burun deliklerimizden içeri, fısıltıdan haykırışa yakalar ve değerlendiririz tüm sesleri.  Anın tadı vardır.  Damağımızda kalır.  Yaşanan daha o saniye izini bırakır.

Bazen de sürükleniriz sadece.  Tamamen teslim etmişizdir kendimizi akışa.  Hayat önden gider, biz paldır küldür arkasından geliriz.  Seçim yapmaz, karar vermeyiz.  Salarız bedenimizi, akıntıya kapılır gider.  Ruhumuz uyuşturulmuştur, o sadece seyreder.

Belki bir yere kadar savunulabilir bu durum.  Büyük felaketler kesmiştir mesela yolumuzu. Sabrımız ve direncimiz denenmiştir en olağandışı şartlarda.  Ağır kayıpların yasını tutmakla meşgul benliğimiz günlük hayatın çağrılarına kayıtsız kalmaktadır.

İşte tam da o sırada kurnaz şeytan çıkagelir.  Sadece ve sadece bizim iyiliğinizi düşündüğünü söyler.  Hatimdir haspa, kendini dinlettirir.  Işıldayan tümceleri ve yapıcı görünen tavrından etkileniriz.  Suya düşen yılana sarılır misali atılırız boynuna.

Yumuşaktan başlar, giderek arttırır baskısının dozunu.  Günlük hayatın zırıltılarına odaklanmaya teşvik eder durmadan o en tatlı diliyle.  En dirençli olanlarımızı bile kandırır zamanla, “şimdilik” der, “geçene kadar”, “havalar düzelene kadar”,  “çocuklar büyüyene kadar”…

Deneyelim bir deriz, sahi ne kaybederiz?  Çarkın kapısındaki kırmızı kurdeleyi keser o hemen keyifle.  Allı pullu kapıdan bizi içeri davet eder.  Daha ilk adımı attığımızla içine çekiliriz bu yapay evrenin.

Kimi işe sarar kendini, varlığının kanıtıymışçasına çalışır.  Kimi sanal aleme dalar kaybolur, orada buldukları gerçek dünyasına dönüşür kalır. Kimi damak tadının peşine düşer, kimi ten çağrısının, kimi servetin, gücünün paranın.

Elimizin altındakini, en kolayı, en az düşündüreni, en az acı çektireni seçer dururuz aynı şaşmaz inatla.  Yüzeydeki, sıradaki, aramak bulmak için emek gerektirmeyeni kolayca sızar günlük hayatımıza.  ‘En çok satılanlar’ına abone oluruz yaşamın. “Güncel” diye gözümüze sokulanı basarız bağrımıza.  Herkes gibi yaparız.

suruklenmeler

Bu kabulleniş çerçevesinde bile bazımız tek boyutluluğa hiddetle karşı çıkar. O hala mükemmelini arar inatla, her cephede mutlak zafer peşindedir.  Kiminin yapısı böyledir, aksini kendine yakıştırmaz.  Kiminin boşlukları ancak bu şekilde dolar, içinin çığlıkları bu şekilde kesilir.

Bazısı kendini kenara koyup başkaları için yaşar. Çocuklar mükemmel bakılır, dostlara kurulan sofralar düşman çatlatır. Patron, eş ve akrabalar özenle parlatılır, pamuklara sarılıp ayrı kompartımanlarda istirahate bırakılır.

Uzun günler yoğunluğun etkisiyle çabuk geçer.  Plana programa dalar, takvimi unuturuz çoğu kez.  Halledebildikçe, güç bizde sanırız.  Aynısından daha fazla çeker canımız. 

Dünya artık bilenmeyen değildir, onu avcumuzun içi yapmışızdır.  Eksiklerimizi insan içine çıkarmayız.  Yaralarımız ağlar hala bazen, ağızlarına mendiller tıkarız.  Dışarıdan bakıldığında dörtdörtlük görünen bir tablonun içinde yaşarız.

Teslimiyet nasıl da kolaydır.  Nasıl cezbeder akışa sığınmak, rutinleşen düzenin sahte huzurunda soluklanmak.  Sorgulamak biter.  Çark döner.  Geceleri – huzurdan olmasa da bitkinlikten- derin uykulara gömülürüz.  Rüyalarımızı unutmuş uyanırız sahte aydınlıklara.

“Nasılsın?” sorusunu “İyiyim” diye yanıtlar dilimiz.  Yüzümüz maske taşırken saklanır kalbimiz.  Günler, mevsimler nereye gidiyor diye sormayız.  Faizini yer dururuz anaparanın, belli ki sermaye hiç erimeyecek yanılsamasındayız.

Çok sıkıştıran olursa bahaneleri sıralamaya başlarız.  İş yükü, çocuklar üstüne odaklı günlük koşuşturma, eşimizin çok çalıştığından sırtımıza binen ek görevler  özen bezen satın aldığımız evimize yönelik bakım ve güzelleştirme çalışmaları, “ayıp olmasın” diye yaptıklarımız, “toplumda kabul görmek için” üstelendiğimiz sorumluluklar, amacını sorgulamadan sadece “alışkanlıktan” peşinde koşturduklarımız.  “Ben yapmasam dünya çöker” halimiz, “elalem ne der?” korkumuz, “böyle gelmiş böyle gider” kabullenişimiz…

“Kitap okuyamıyorum!”

“Sinemaya gitmeyeli yıllar oldu!”

“Kendime ayıracak tek dakikam yok!”

“Boş zaman bulursam uyuyorum!”

“Filanca kişiyi çok seviyorum ama aylardır görmedim…”

“İnan tüm gün aklımdaydın ama arayamadım…”

“Metabolizmanın yavaşlığından oluyor hep bu kilolar, spora da zamanım yok!”

söylemlerinin içinde neler gizli? 

Cidden isteseydik, cidden öncelik verseydik son beş yıl içinde bir film göremez miydik?  Başka bir aktiviteden az biraz feragat etmeyi seçseydik o on dakikalık telefon konuşmasını yapamaz mıydık?  Günde on beş dakika yürümek cidden mi imkânsız? 

Bu bahsettiğim sürükleniş boş boş salınmak ve gerçekte hiçbir şey yapmamak anlamına gelebileceği kadar, tıka basa doldurulmuş bir yaşamda oradan oraya koşmak biçiminde de tecrübe edilebilir.  Öyle ki hayat “yapılacaklar listesi” ne, ya da takvime düşülen notlara dönüşür sonunda. 

Aktiviteleri özenle ajandamıza işler, hatırlatmalarla perçinleriz.  Eylemler peşinde koşarken hislerimiz güme gider bazen.  Unutulduklarından ürkekleşirler.  Kullanılmaya kullanılmaya zayıflayan kaslar misali güçsüzleşirler.  Biz başkalaşırız.

Böylesine kaptırmış sürüklenirken durum değerlendirmeleri için zamanımız olmaz ne yazık ki.  Hasar tespiti yapmak aklımızın ucundan geçmez.  İncineni, bozulanı, kırılanı bile görmez bazen gözlerimiz.  Verdiğimiz sözleri tutamayız, bazen söz verdiğimizi bile anımsatmaz hafızamız.

Kulağımıza fısıldayanlar olur, dinler ama duymayız.  Biz o ara ya çok hızlı ve nefes almadan konuşuruz ya da yapay bir sükûnetle ağır ağır telaffuz ettiğimiz cümlelerle.  Bedenimiz bizimle taşınır oraya buraya.  Bakışlarımız hep hüzünlü bir eksiklik taşır.

İnsan yaşamındaki en net gerçek ölümlü olduğudur.  Yine de çoğumuz bir hayat boyu bu mutlak gerçekten kaçarız.  Oysa bilinçsiz sürüklenişlerden kopmanın yolu cesaretle aynaya bakmaktan geçer.  Geçmişi sonsuza dek ardımızda bıraktığımızı ve geleceğin elbette ki her gün pembelerini giyip gelmeyeceğini kabullenmekten geçer.

Yaşamın elimizde kalanını “gönlümüze göre” yapmaktan geçer.

 

Brüksel, Ocak 2014

 

 

Küçülen dünya

image

Washington DC Dulles havalimanının pasaport kontrolündeyim. Bize bildirildiği gibi cep telefonlarımızı kapattık, doğru kuyrukta sıraya girmeye hazırlanıyoruz. Beraber seyahat ettiğim İngiliz meslektaşım diplomatik vizemiz olduğu için Amerikan vatandaşlarına ayrılmış bankoya geçebileceğimizi söylüyor.

Biraz bocalıyorum ama “bir bildiği vardır herhalde” diyerek peşinden gidiyorum adamın. İçimden bir ses “iyi de sen İngilizsin, ben Türk; bana kesin bir arıza çıkarırlar” diye söyleniyor. Yaşayıp göreceğiz.

Sıra bana gelince biraz ürkek uzatıyorum pasaportumu görevliye, yedekte sorulursa çıkarılacak diğer belgelerle bekliyorum. Zannettiğim gibi başka bankoya yollamıyor beni. “İş için geldiniz herhalde?” diyor ama detay sormuyor.

Kafamla onaylıyorum. Adet olduğu üzere parmak izlerimi alacak derken de damlayı vurduğuyla uğurluyor beni. Mesut bir şaşkınlıkla ilerliyorum. İnanması güç ama, diplomatik vizenin üzerine yansımış “Avrupa Komisyonu” ilişkilendirmesi Türk pasaportunun yaratabileceği tedirginliği yenmişe benziyor.

İlk kez yabancı bir ülkeye bu kadar yumuşak bir iniş yapıyorum…

* * * *

Ertesi gün Amerikalılarla geçiyor. Öğlen arasında bodrum katındaki penceresiz toplantı salonundan çıkıp yakınlardaki bir lokantaya yürüyoruz hep beraber. Hava güneşli ama son derece soğuk.

Boynumda Türkiye kökenli keçe bir atkı var, çok sevdiğim birinin hediyesi. Değişik bir kesimi var, boyunluk misali dolanıyor. Gözü andıran iri bir düğmeyle sabitleniyor.

Avrupalı dostlar “nasıl bir şey bu?” diye soruyorlar. Bir nevi sembolik nazar boncuğu yerine geçen gözün anlamını anlatmaya girişiyorum. Dışişleri’nde görevli Amerikalı bir hanım o anda dillenip açıklamalarımdaki boşlukları tamamlıyor.

Ben şaşkın şakın bakınca, o da bilgisinin kaynağını paylaşıyor hemen. Suriye’de görev yaptığı yıllarda Güney Doğu Anadolu’yu gezmiş. Antep’i ve Maraş’ı benden iyi biliyor. Nazar boncuğundan haberi olduğu gibi nazara da inanıyor.

* * * *

ABD’deki ikinci iş gününün sonunda oldukça bitkin bir halde otel odama varıyorum. Son bir gayretle ve çok geç olmadan bir rapor yazıp yollamam lazım. Tablet bilgisayarımı çıkarmak için gardrobun bir köşesine yerleştirilmiş kasayı açmaya yelteniyorum.

Tuşlara dokunuyor parmaklarım kodu girmek için, ama kasa bana mısın demiyor. Ne sesi soluğu çıkıyor ne de kapısı açılıyor. Belli ki bir terslik var.

Tekrar tekrar deniyorum ama sonuç değişmiyor. Aynı anda aklıma -kasanın yokluğumda birileri tarafından açılıp içinin boşaltılmış olabileceği dahil- bir sürü ihtimal geliyor. Sabah o delikte kilitli bıraktıklarımı anımsadıkça parmaklarım titremeye başlıyor. Terliyorum.

Resepsiyonu arayıp problemi rapor ediyorum, güvenlik görevlisini yollayacaklarını söylüyorlar. Görevlinin gelmesi on beş dakika sürüyor. Çok yavaş ve ağır geçen on beş uzun dakika.

Seneler önce Boston’da çalınan pasaportumdan sonra yaşadığım karanlık günleri ve uykusuz geceleri hatırlıyorum. O filmi yeniden görmeye hiç hazır değilim. Bir korkudur basıyor yüreğimi.

Kapı tıkırtısı beni kendime getiriyor, koşup ardına kadar açıyorum. Güvenlik görevlisi önce gecikme için özür diliyor, sonra kasanın orasına burasına tıklayıp “bunun pili bitmiş” diyor. İçime su serpiliyor ama kasa açılmadan rahatlamak haram bana.

“Nasıl açacağız peki?” diye soruyorum. “Teknisyeni çağırmak lazım!” deyip telefona sarılıyor. Ben hala terliyorum.

Güvenlik görevlisi ve ben beklemedeyiz. Havadan sudan konuşmaya çalışıyoruz. Avrupa’dan geldiğimi nasılsa anlamış, neresi diye sorunca Belçika muhabbeti açılıyor.

Hemen Avrupa Birliği’ne bağlıyor bizimki. Sonra Anvers’te yaşayan oğlundan ve Kıbrıs’ta yaşayan kızından bahsetmeye koyuluyor heyecanla. Her baba gibi çocuklarını andıkça gözleri parlıyor.

Brüksel çikolatasından Anvers pırlantalarına, oradan da Kıbrıs’a akan muhabbet sırasında benim Türk olduğumu da kavrıyor. Kısa bir tereddütten sonra dayanamayıp ekliyor: “Kimse açık açık söylemez ama din meselesi bu, yoksa sizi şimdiye çoktan almışlardı AB’ye!”

Kapı tıkırtısına koşuyoruz, genç teknisyen aletleriyle gelmiş. Kasayı dinliyor, tıklıyor, derken bir küçük bölmeyi açıp pilleri yeniliyor. Sonra kenara çekilip benden kodu girmemi rica ediyor. Soluğumuzu tutuyoruz.

Kapı açılıyor, hızlı bir yoklama alıyorum, herşey bıraktığım gibi. Öyle bir rahatlama sarıyor ki içimi tasviri mümkün değil. Adamlara Belçika çikolatası ikram ediyorum. Kibarca birer tane alıyorlar, kutunun kalanını da ellerine tutuşturuyorum.

Ucuz atlattık!

* * * *

Üçüncü gün toplantılar beklenilenden erken bitince kısa bir gezinti için zamanım oluyor. Bu şehre vardığımdan beri sürekli titrediğim için en kalınından bir hırka arayışındayım. Rastgele dolaşırken önüme çıkan düzgün görünüşlü dükkanlardan birine giriyorum. Yüzde elli indirimleri olduğunu müjdeliyorlar hemen.

Aklımda yatan hırkayı seçip kasaya doğru seyirtiyorum. Genç bir satış görevlisi hemen yardımına koşuyor. Çekik gözleri onun benden de uzaklardan geldiğinin kanıtı. Ancak kusursuz İngilizcesine bakarsak belli ki epeydir buralı.

Kredi kartımda adımı görünce nereli olduğumu soruyor ve “Türkiye” kelimesini duyar duymaz aydınlanıyor kızın yüzü. Bir solukta seneler önce tanıştığı Türk arkadaşlarını, onlarla yaptığı Kuşadası ve Çeşme gezilerini, tipik Türk kahvaltısında tatmaya doyamadığı beyaz peynir ve siyah zeytini, sıcacık taze ekmeğin kokusunu anlatmaya girişiyor.

Ben neye uğradığımı anlamadan Belgin Doruk ve Ayhan Işık’ın bir filminden alıntı yapıyor birkaç kısa cümleyle. Aklı kahvaltıda kalmış olmalı ki, derin bir iç çekip demli çayın keyfinden bahsediyor. Şaşkınlığım bütün hakimiyetiyle sürerken o bir yandan hırkayı özenle katlayıp şık bir paket yapıyor, diğer yandan da Ajda Pekkan’ın bir şarkısını mırıldanıyor.

İşlem bitince Uugii bana kartını uzatıyor ve bu şehre tekrar gelirsem mutlaka ona uğramam gerektiğini söylüyor. Beni kapıya kadar geçirirken civardaki dükkanlar ve lokantalarla ilgili önerilerini sıralıyor ve onu geçmişindeki o güzel anlara taşıdığım için bana şükranlarını sunuyor. Dostça vedalaşıyoruz.

Deli gibi indiriyor yağmur, rüzgar öfkeli esiyor. Ucuzlukta alışveriş edenlere bırakın hediye paketi yapmayı, bir karton torbayı dahi çok gören Belçika mağazalarını düşünüyorum. Bir de Uugii’nin Çeşme/Kuşadası günlerini. Niye bilmem o sahillerde kalmış esmer ve yakışıklı bir delikanlının varlığından şüpheleniyorum…

* * * *

Toplantılar nihayet bitti. Artık biraz da şehri keşfetme zamanı. Ne var ki aralıksız yağış devam ediyor. “Brüksel’den geldim, alışkınım” dolduruşuyla yaptığım iki saatlik yürüyüşten sırılsıklam döndüm.

Üstümü değiştirdim, botlarımın içini saç kurutma makinesiyle kuruttum, sıcak bir çorba içtim. Yine de kendime gelemedim. Tekrar yollara düşmek gelmiyor içimden.

Otele yakın küçük bir sinema keşfetmiştim dün. Bağımsız filmler gösteren, karakterli bir mekan. Oraya attım kendimi. Meryl Streep ve Julia Roberts’ın oynadığı ve son zamanlarda basında epey konuşulan bir filmi görmek niyetim.

Sinemanın girişi afişlerle süslenmiş küçük bir büfeden. Çalışan tek bir eleman var. Patlamış mısırı da, içecekleri de, biletleri de o satıyor. Kuyrukta önümdeki şahsiyet hem bilet hem yiyecek/içecek siparişlerini hep bir ağızdan yapmaya çalışınca hafiften öfkelendi çalışan: “Lütfen beni zora koşmayın, paralel ve çoğul işlem yapmayı reddediyorum!” dedi.

Müşteri şaşkın şaşkın baktı adama. Günümüzün ABD’sinde ancak sadece “sanat filmleri” göstermeyi seçen bir sinemada duyulabilecek bir çıkış bu sanırım. Gülümsedim bileti alıp cebime koyarken.

Soldaki ilk salona girdim, toplam yedi sekiz sıra, her sırada on, bilemediniz on iki koltuk var. Benden önce yerlerine yerleşenler arkadan başlayıp önlere doğru yayılacak şekilde konumlanmışlar. Ben de dördüncü sıraya yerleştim.

Salon yarı karanlık, ekranda reklamlar, gelecek programla ilgili bilgiler paylaşılıyor. Birara sinema kendi reklamını yapıyor, büfesinde satılan patlamış mısırın tadından tutun da mevcut ürün yelpazesinin genişliğine kadar sundukları servisin kalitesini övüyor. Reklam şu sözlerle sonlanıyor: “Baklavamız bile var!”

* * * *

Her gün kurulan yeni iletişim köprüleri sayesinde gittikçe küçülen bir dünyada yaşıyoruz aslında. Uzakları biraz daha yakın ve biraz daha “bizden” yapmaya yarıyor bu durum. Daha az yabancılık, daha az yalnızlık çekiyoruz herkesin hareket halinde olduğu ve baklavanın patlamış mısırın yanında satıldığı bu ortamda. Her yer biraz “ev” oluyor kapılar ardına kadar açıldığında.

Film daha ilk sahnesinden sizi sarıp içine alan cinsten, hayatın göbek deliğine odaklanmış. Sert gerçekleri sulandırmadan, pamuklara sarmalamadan anlatmayı seçmiş cesaretle. Aile bağlarına, gaddarlığa, hastalığa, gönül ilişkilerine, yalnızlığa, fedakarlık ve ihanete alıcı gözüyle bakmış ve hepsini şiirsel bir keskinlikle hikayeleştirmiş.

Ani ve acı bir kaybın ertesinde değişen dengelerin gölgesinde yaşanılanlara şahit oluyoruz. Yürek kabartıcı gelişmeler ve birbirinden yüklü repliklerle dolu sahneler birbirini kovalıyor. Bir tanesi var ki özellikle derimi yarıp geçiyor.

Babasının beklenmedik ölümünün yarattığı şokta bocalayan baş kadın karakter (ki sanırım benim gibi kırklı yaşların ortasında) çok da iyi geçinemediği ergenlik çağındaki kızına dönüp şöyle diyor: “Ne yaparsan yap, ama benden önce ölme!” Sesinde yakarış, meydan okuma ve ölesiye kırılganlık var.

* * * *

On iki senedir 12 Ocaklara düşmanım ben. Üstüme üstüme gelir o tarih daha senenin ilk gününden, geri sayıma geçerim. Takvim o günü gösterdiği sabahlara da hep ağır bir yürekle uyanırım, kabullenmiş ama hala üzgün.

Bu sene ABD seyahati bu tarihi de içine alacak şekilde ayarlandığı için sevinmiştim, ne yalan söyleyeyim. Kıta değişikliği, saat farkı, iş koşturması derken kendimi biraz unutmayı diledim. Bugünün babamdan ayrılışımın on ikinci yıldönümü olduğu gerçeği yine de hep benimle gezdi.

Yeni dünyanın büfesinde baklava satılan sinemasında ekranda Julia Roberts, koltukta ben ağlıyoruz. Küçülen dünyada farklılıklarımız azalırken ortak yanlarımız daha da belirginleşiyor. İnsan her yerde insan, acılarımız aynadaki aksimiz kadar tanıdık.

Babamı bütün kıtalardaki tüm saat dilimlerinde ayrı ayrı ve muazzam bir şiddetle özlüyorum.

Washington DC, Ocak 2014

20140113-133026.jpg

Geri geri uçmak

image

Yağmurlu şehrin yağışsız bir Ocak sabahında beni Atlantik Okyanusu’nun üstünden ABD’ye taşıyacak uçağa adımımı attım. Yanımda bir sürü belge, sekiz saat kadar sürecek yolculuk boyunca okunup sindirilmesi gereken raporlar var. Derdim biran önce koltuğuma yerleşip kendimi onları yalayıp yutmaya adamak.

Yaptığım iş seyahatlerinin en güzel yanlarından biri uçak yolculuğunu bir nevi “hava ofisi” olarak kullanabilme lüksü. Çalıştığım kuruluş dört saati geçen yolculuklarda “business class” hakkı verdiği için de kendimi şanslı kullar arasında sayıyorum.

Uçakta bana ayrılan yere vardığımda bir an kısa ama sarsıcı bir “es” yaşıyorum: Koltuk uçuş istikametine ters gelecek şekilde konumlanmış. Varlığından haberdar olduğum ama henüz bizzat tecrübe etmediğim bir fenomenle karşı karşıyayım. Bakışıyoruz.

Bir zamandır neyi nasıl algılamayı seçtiğimizin neyin nasıl olduğundan daha önemli olduğuna inanıyorum. Bu yüzden de geri geri uçma durumu önemsiz bir detaymış gibi yapıyorum. Ters yönde oturarak yaptığım dertsiz tren yolculuklarını canlandırıyorum hafızamda, “o olduysa bu da olur” misali ve çantamdan çıkardığım kağıt yığınını okumaya ikna ediyorum beynimi birkaç dakika içinde.

Diğer yolcuların uçağa binip yerleşmesi, gerekli kontrol ve izinler derken bir yarım saat geçiyor. Ben çoktan belgelerin derinlerine dalmışım, ABD’nin doğu yakasına vardıktan saatler sonra gerçekleşecek toplantının hazırlığındayım.

Derken motorlar çalışıyor, geri geri çıkıyoruz park pozisyonundan, alanda ilerliyor uçak yavaştan. Buraya kadar herşey normal, üçüncü belgenin onuncu sayfasına dalıp gitmişim ben çoktan. Bilincimse az sonraki kalkışa hazırlıyor kendini: gittikçe hızlanacak uçağımız, burnu dikilirken ön tekerlekler yerden kopacak, ben geriye doğru yaslanacağım ve “yokuş yukarı” tırmanacağız hep birlikte…

Ne var ki yıllardır yaşadığım bu senaryo gerçekleşmiyor, sırtımdan bir kuvvet kavradığıyla çekiyor beni gökyüzüne doğru. Oysa benim bir yanım sanki o kıtada kalmak istiyor. Burnu dikilen uçak tırmandıkça tırmanırken ben “yokuş aşağı” bakıyorum, görüş alanımda ardımda bıraktıklarım. Kalkış artık yeni ufuklara dertsizce yelken açmaktan çok arkamda kalanlara uzaktan son bir bakış.

* * * *

Yolculuk neyse ki problemsiz, ikramlarla renklendirilen uzun bir okuma ve not alma seansı şeklinde geçiyor. Ara ara kendini gösterip hayatı ilginç kılan türbülans ziyaretleri dışında olaysız ve pürüzsüz devam ediyor. Geri geri uçtuğumu (biraz da bilinçli olarak) tamamen unutuyorum. Söylemesi ayıp, tuvalet ziyaretleri için ileri değil de geri yürümeye bile alıştım.

Hiç ummadığım bir anda alçalmaya başladığımızı anons ediyor pilot ve -ne yalan söyleyeyim- anında irkiliyorum. Sırt üstü iniş nasıl olacak hiç bir fikrim yok! Üstelik bölgede son bir kaç haftadır hakimiyetini gösteren sert kış koşulları ve kuvvetli rüzgar hesaba katıldığında hayli sallantılı bir alçalış beklediğini az önce itiraf etti pilotumuz.

Bir süre öylece boşlukta sallanıyoruz. Geçmişin şimdiyle kavuştuğu, geleceğin “eğer gelirse” bizden yana sürprizler savurduğu anlar bunlar. Gariptir; Ergenekon İlkokulu’nun bahçesinde İstiklal Marşı’nı okuyuşumuzu, babamın yemek masasının üstüne tırmanıp yeni perdeleri asmaya çalışırken gerilmekten düşen pantolonunun ardından kahkahalarla ve dakikalarca gülüşümüzü, Naci Eniştemle teyzemlerin evinden Antalya yat limanına doğru yürüyüşlerimizi, annem bir gün kahvaltıda “Necdet Tosun sizlere ömür” dediği için hıçkırıklara boğulup dakikalarca ağladığımı hep bir ağızdan anımsıyorum aynı kısacık an dahilinde.

Uçağımızın burnu yer istikametinde ilerliyor, benim yüzüm gökten yana. Annesine “Tanrı öldü mü?” diye soran kızın hikayesi geliyor aklıma. Şok geçiren anne neden böyle bir soru yönelttiğini bilmek istiyor çocuğun. “Kaybettiklerimiz için göğe yükseldi diyorsun” diye cevaplıyor küçük kız. “Tanrı da gökteyse eğer önceki anlattıkların dahilinde, o da ölü olmalı o zaman diğerleri gibi!”

Başım önden, ayaklarım peşinden varıyoruz bu kıtaya. Geçmiş silemediğimiz, bizi biz kılan iksir, kabuğunu kırdığımız yumurtanın sarısı, içinden fırlayıp çıktığımız kekin mayası. Gelecek uzaklardan gelen bir çağrı, unutmak için değil denemek uğruna, cesaret ve iflah olmaz iyi niyetle.

Çözüm kavuşabilmekte o gelecekle, ister yüz, ister sırtüstü. Kenetlenebilmekte umutla, yaşanılana inat.

Ocak 2014, Washington DC

Saatler var aramızda

image

Saatler var aramızda, sadece saatler.  Yüz yüze bakışımız, ister istemez el ele tutuşumuz bitmek üzere.  Gözlerimdeki yangını sen biliyorsun, içimdeki ateşi de bir tek sen gördün.  Oysa şimdi gidiyorsun.

Ben çağırmadım seni, sen çıkıp geldin.  Tanıtıp kendini, “artık zamanıydı” dedin.  Anlatmaya mecalim yoktu, sen yine de dinledin.  Ondan bundan kaçıp saklandığımda sen nasılsa hep yanımda bittin.

Kırıktım, kendimle uğraşmaktan bıkkın düşmüştüm.  Hak eden birisi için güzel bir rüya yaratmak  istedim, sen de benimle geldin.  Plan başarılı oldu, aydınlanan bir yüze baktık birlikte, çok teşekkür aldık, çok hayır duası.

Biz hala buruşuktuk, hala biraz kirli.  Hala hırsın peşinde biraz tutsak.  Ama bir insanı mutlu etme zevki zırhlarımızı delip geçti.  Kalbim kalbine dokundu, el sıkıştık sessiz.

Sonra dişini sıkma zamanları geldi.  Sen bana sabır dedin, ben derin nefesler aldım ve bekledim. Bu sabrediş çürüğü sağlamdan ayırmak için zaman verdi,  kokuşmuştan kurtulmak için cesaret.

Tam bahar gelirken kolumu kanadımı kırdı hayat. Dünyanın kaç bucak olduğunu öğrendim.  İsyan da edemedim günü geldiği gibi kabullenirken. Fal taşı gibi açıldığıyla kaldı gözlerim.

Bahar yeryüzüne yerleştikçe derinleşti yasım.  Kanallarda, derelerde ve denizlerde hep kaybettiklerimi aradım.  Akdeniz’in bir şehrinde ansızın önüme çıkan falcı kadının sözlerini anımsadım: “Çok merhametlisin sen çocuğum, çok da gururlusun. Yanacak belli ki bağrın!”

Sürüncemede geçen dönem beşinci ayın ortasında sonlandı.  Ege’ye koştum yüzmek için ama deniz suyu henüz ısınmamıştı.  Rüzgar sert esiyordu.  Zakkumlar coşmamıştı, ateş böcekleri delirmemişti henüz.  Güzel bir insan çıktı karşıma neyse ki.  Dil konuştu, yürek serinledi.

Haziran yeni başlangıçlara gebeydi, ilkokula başladığım günün acemiliği vardı üstümde.  Aynı zamanda komşumuz olan Buket Öğretmen’i düşündüm.  Adımlarım ürkekti,  yüreğim yabani.

Tanımadığım bir yazarın ilk kitabını okur gibi daldım o yabancı dünyaya.  Arkamda bıraktıklarım çok sık ziyaretime geldiler.  Bazılarına zamanla veda edebildim, bazısı hala derimi deler geçer.

Yaz uzun zamandır ilk kez sıcak geçti buralarda, ben kurak topraklar kadar suya hasret ve eksik hissettim.  Ona uzandım, buna dokundum, doya doya ağladım canım çektiğinde.  Ama hep biraz mahzun kaldım.

Yaz sonu yeni dünyada tomurcuklarla geldi, egzotik deneyimler yaşadım.  Sayfayı çevirmeye çok yaklaştığıma neredeyse inandım.  Hastane koridorları çağırdı sonra, testler, analiz ve teşhisler.  Bekledik yine, güçsüzlüğümüzün bilincinde.

Bitkinliğin umutsuzluğa kavuştuğu o noktada nihayet doğdu güneş.  Samanyolunu gördüm bir Ağustos akşamında.  Saatlerce yüzdüm tuzlu suda ve her gün taze balık yedim on beş akşam boyunca…

Sonbaharda ilk kez annemin doğum gününü onsuz kutladım.  Şehirlerden en sevdiklerimden birinde.  Onuncu aya gelindiğinde geçen zamanın muhasebesini yaptım ama hesabı bir türlü tutturamadım.

Önce baba evine, ardından Uzak Doğu’ya gittim sonra.  Kulağıma Çince bir şey fısıldadı çekik gözlü arkadaşlar.  Yabancıydı o sesler ama gönlüm anladı.  Belki zamanıydı, belki ortam çağırdı; yüklerimin bir kısmını bıraktım Pekin sokaklarına.

Kasımda kırk beş yaşımla tanıştım.  Suratıma şamar gibi ineceğini beklerken o usulca yaklaşmayı seçti yanıma.  Bozcaada’da ıssız bir koydaki salaş meyhaneye götürdü beni takıp koluna.  Rakıcı değilim ama, içtim onunla.  Sezen Cemal Süreya’dan okuyordu.

Aralık sonu pek iyi gelmez bana, bu sene de zor oldu.  Berrak göklerin iyileştirici gücünü bastım bağrıma ve umulmadık tesadüflerin büyüsünü.  Akdeniz sahillerinden bulup getirdiğim bir taş var şimdi avcumda, bir de yitmeyen bir umudun sıcaklığı.

Kırıktım, kendimle uğraşmaktan bıkkın düşmüştüm.  Hak eden birisi için güzel bir rüya yaratmak  istedim, sen de neyse ki benimle geldin.  Plan başarılı oldu, aydınlanan bir yüze baktık birlikte, çok teşekkür aldık, çok hayır duası.

Saatler var aramızda, sadece saatler.  Yüz yüze bakışımız, ister istemez el ele tutuşumuz bitmek üzere.  Gözlerimdeki yangını sen biliyorsun, içimdeki ateşi de bir tek sen gördün.  Oysa şimdi gidiyorsun.

Gücenik değilim sana, bilakis bir testi su dökesim var arkandan.  Yolun açık olsun diye, git selametle.  Bilmiyorum eskiyen yıllara ne olur buradan ayrıldıklarında?  Benim anılarımdasın, bir de kırışıklarımda.

 

Brüksel, Aralık 2013

 

An

An tutulamayan, an saklanamayan, an bazen unutulmayan. Ana ait küçük notlar kalbimizin hatıra defterine yazılan. An, gelecekte bir gün hatırlanan. Hafızadaki parçalarından yeniden yaratılmaya çalışılan.

Anın anısıysa hep bir nebze farklı kendisinden. İki detay eksik ya da bir ton koyu sahicisinden. Algının seçiciliğine göre biçimleniyor yeniden vücut bulurken.

Öne çıkan öğeler net, cilalı, bir başka parlak. Arka planda kalanlarsa sonunda unutulmaya mahkum, bilinçaltında tutsak. Her anımsama yepyeni bir kurgu, her kurgu o günün ikliminde şekil bulan bir düzenleme. Asıl melodi zaman geçtikçe bizden büsbütün kaçan boğuk bir uğultu.

An yok olan, kumda yürüyüp iz bırakmayan. Damaktaki tat, gelip geçici bir esinti saç tellerimizi okşayan. Şimdinin yadsınamayan gerçeği, geleceğin şüphelerinde solan; arsız sorgularda işkence gören, hırpalanan. Zamanla silinmeye başlayan karakalem bir resim, kokusunu kaybetmiş kuru bir çiçek iki sarı sayfa arasında boylu boyunca yatan.

An gölgesine tutunduğumuz. Uykunun yatağımıza uğramadığı gecelerdeki avuntumuz. Kayığımızı bağladığımız sağlam bir kazık, yaktık dediğimiz gemilerin saklandığı kuytu bir liman Akdeniz’de. Gerçekleşmeyen hayallerimizin volta attığı taş bir avlu, doğuda, çok sıcak bir şehirde.

An varlığımızın kanıtı, tapu senedimiz, sigortamız her felakete karşı. Hatalarımızın güncesi, hoyratlığımızın bedeli. An eylemlerimizin rulet masasındaki baş döndürücü serüveni. Bazen alkış sesi, bazen kemirilen tırnak çıtırtısı. Bazen çok renkli, bazen kahverengi ve mat.

An kader bazen, bazen bile bile lades. An gurur yapıp ölümüne susmak ve kaybetmek onu ebediyen. Avaz avaz bağırıp ulaşamamak, sesini duyuramamak ardından bakarken. An bilmece, an dolambaç, an çıkmaz sokak.

An bir fısıltı, bir ipucu, bir sır çözülemeyen. An taze ekmek kokusu, cıvıltısı limon ekşisinin, kırmızı şarabın hodri meydanı. An talihsiz bir dil sürçmesi, cevapsız bir arama, saatin yersiz çalan sinir bozucu alarmı.

An keyifle salınan bir uçurtmanın nazı, uzaya fırlatılan füzenin telaşı, at nallarının tempolu tıkırtısı. Yuvasında dönen anahtarın güvenli söylemi, açılan kapının müjdesi. Yanan ışık, üflenip de sönmeyen mum, zifiri karanlık.

An bıçağın kemiğe dayanışı, tabana batan diken, şakağa sıkılan kurşun. Beyne sıçrayışı kanın, dermansız dizlerin çözülen bağı. Boğazdaki düğüm, midedeki kramp, avuç içlerinin gözyaşı.

An öfke ve saldırı, yüze çarpışı birikmiş kinlerin. An yumruk, çelme ya da tokat. Meydan okumak, hesap sormak. An pişmanlık, kırılış. Şüphe duymak, sorgulamak. Af dilemek, tövbe etmek. An yüzleşme ve itiraf.

An galibiyeti aşkın. Sabrın sonu, gözün göze dokunuşu. Sözün yaktığı ateş dudaktan dökülürken. Geçmişteki bütün anlarımızın bileşkesi, birlikte taşındığımız nokta, bulunduğumuz yer.

Adresimiz. Kimliğimiz. Konu başlığımız, hatta bütün hikayemiz.

An teslimiyet anı.

20131226-004814.jpg

 

Brüksel, Aralık 2013

Kozalak

“Bir hikaye anlat da dinleyelim” dedi Sincap.

Dedim: “Boşver, bugün hiç havamda değilim.”

“Yapma!” diye itiraz etti hemen.

“Biliyoruz hepimiz, sabah akşam çiziktiriyorsun ondan bundan
Blog’a tıklamadık diye mi bu afran tafran?”

“Yok canım, ne alakası var” dedim, “ah sevgili muzır hayvan!”

“Beynim yüklü, bedenim yorgun, kalbim de delik deşik,
Mazur gör bugün beni, kelimelerim kırık dökük.”

Alıcı gözüyle baktı bana Sincap, aklı karışık
Dinç duruşu dik, gür tüyleri kabarık
Boynunu eğip göz süzdü hafiften
Kel göründü mü cidden
Orta yere yuvarlanınca sarık?

“Yıl bitiyor” dedi sonra iç çekerek

Başımla onayladım, yüzümle geçit vermeden.

“Zor muydu?” diye sordu neredeyse heceleyerek
Gözbebeklerim suskun,
Ceviz kabukları kadar sertleşmiş düşüncelerim.

Israr etmedi o da,
“Boşver, önüne bak!” diye akıl verdi hatta
Bir ağaç gövdesine yapışıp bir hışım tırmandı sonra
Neye uğradığımı anlamadan da geri indi aynı telaşla.

Gelip geçen belki yirmi, belki yirmi beş saniye
“Voilà” diye seslendi bizimki, Fransız dostlara göndermeyle
Bir ip cambazı edasıyla selam verirken de ekledi:
“Göz açıp kapayıncaya kadar geçer hayat, sinsice!”

Sincap, Allah aşkına, bilmediğim bir şey söyle…

“Berrak bir gökyüzü ilaç etkisi yapar
En onarılması güç sanılan yara berelere
Bir de kendine sarılmak zaman zaman
Nispet yaparcasına elaleme”

Alemsin Sincap, alim olmuşsun sen bu ıssız parkta
Başka da diyeceklerin var gibi
Anlat da duyalım, daha neler saklı çıkınında?

Dedi:
“Kuzum, o vakit, al sana bir soru:
Bu kaçıncı yıl sonu, kaçıncı değerlendirme?
Öyle ya, her Aralık bitimi yeni kararlara gebe.
Ne gerek var diyesi gelmiyor mu hiç kişinin?
Nasılsa kendi bildiğini okuyor her yeni sene!”

O kadar uzun boylu değil Sincap, kestirip atma
Nasreddin Hoca’nın “ya tutarsa”sını anımsa.
İster çorbadaki tuzumuz de,
Sofradaki kenar süsümüz, dilersen
Bir ucundan tutmaya çalışmak
İnsanı insan eden”

Dedi:
“Umudunla yoğuruyorsun ekmeğini
Buğdayı bilge başaklardan geliyor
Mayası tecrübeden.
Yine de biraz çocukluk katıyorsun hamuruna
Kolayla kirlenmeyen
Kıvamı tutturmak için
Bir tutam da bilinmeyen”

Hiç fena değil Sincap, doğru yoldasın.
Hem bilirsin belki, buğday başakları bereket taşır…
Masumiyetin elini bırakırsan
O kaybolur, seninse yolun hepten şaşar.
Kontrol edilemeyenin varlığı
İnsanı hem mütevazı hem uyanık tutar.

Dedi:
“Başakların bereketine inandığını bilirim
Annen toplardı çocukluğunun tatil dönüşlerinde
Kozalakları da çantasına atardı buldukça, uğur diye.

Torpido gözünde bir kozalak saklı, ruhsatla koyun koyuna
Sele kaptırdığından beri önceki arabanı
Hep biraz ürkek oturuyorsun sürücü koltuğuna”

Sincap, şaşırttın beni
Bunca uzaktan bakıp nasıl bu denli tanıdın, ayıkladın tanelerimi?
Bilirim, sır saklayamam, teklerim ezelden beri.
Ama tanışalı dakikalar oldu
Hangi ara çözdün, lime lime ettin beni?”

Dedi:
“Ben sen var olduğun için varım.
Ben seninle anlam kazanırım.
Sen vazgeçmedikçe ben ayaktayım.

Ben sana ilham yollarım, sen bana kuvvet
Uzaktan el sallar sevdiklerin
Dikilirsin dünyanın karşısına
Gözlerinde yüreğine eş bir cüret”

Sincap, çok yaşa sen, beni kendime getirdin
Hiç konuşasım yokken konuşturdun, köklerimden silkeledin.
Dur, nereye kaçıyorsun, usulüyle bir veda etseydik…

* * * *

Sabah mavi berrak bir gökyüzüne uyandım.
Şakacı güneş aralık perdeden süzülüp gıdıkladı ayaklarımı,
Masumiyet güldü, kıkırdadı.

Yaralarım hala mevcut, artık daha sessiz kanarlar.
Yastık battı biraz, kaldırdım
Altında kocaman bir kozalak!

image

Sincaplar Diyarı, Aralık 2013

Ölmeden önce yaşayacaksın

Nasıl oldu bilmiyorum, kim bilir hangi uğursuz günüydü takvimin ama işte o gün ansızın boynunu büktün.  Bir bulut indi yüzüne koyu renkli.  “Yağmur yüklüdür, ağlayınca geçer” dedik.  Geçmedi, daha da belirginleşti üstüne düşürdüğü gölgenin karanlık renkleri.

Bir tül perdenin ardından bakıyordu gözlerin.  Solgundu benzin.  Sözcüklerin bile değişti zamanla, tonlaman farklılaştı.  Bazen dipsiz bir kuyu kadar sessiz oldun, bazen bastırılamaz deli bir çığlık misali konuştun.  Ne zaman gelip gittiğini biz hiç anlamadık.

Gözümüzün önündeydin, elini tuttuk.  Özenli sofralarda birlikte oturduk.  Doyumsuz manzaraları beraber seyrettik.  Bazı filmlerde artık gizlemeye gerek görmeden ağladık omuz omuza.  Aynı şarkıları mırıldandık dua gibi, adak gibi.  Sen vardın ama yoktun yanımızda.

Tül perdenin ardından bakıyordun ama biz yine de bizimlesin sandık.  Gözlerinde kalan tanıdıklığa, heyecanlandığında sesinin dalgalanan tınısına sarıldık.  Dudaklarında ara sıra beliren gülümsemenin bir gün bakışlarına da yansıyacağına inandık.

Acıların vardı biliyorduk.  Talihsizlikler uzun süre peşini bırakmadı.  Kader bazen bıçağını çekip çekip sapladı. Tam kafanı çıkaracaktın topraktan, yeni bir darbe seni yere yuvarladı.  Yamyassı olmak nedir öğretti hayat.

Yasamak

Kırık kemiklerini gezdirir gibiydi bazen yürüyüşün.  En küçük devinim taş taşımak kadar yoruyordu sanırım seni.  Ondan bundan ödünç verilen enerjiler bidon benzinle yapılan takviyelere benziyordu.  Bir iki adım ilerlesen de çok geçmeden duraklıyordun.

Bilinçli bir karar alıp küçülttün dünyanı. Yaptıklarının bazısını yapmaz oldun.  Sana iyi geldiğini düşündüklerimizden bile uzak durdun.  Kapıların birer ikişer sürgülendi.  Dışarıda bıraktıklarını belki aklından da sildin.

Yaşamın çekilen acıyı en aza indirmek üzerine kurulmuştu sanki.  Bildiğinden şaşmadın, bilinmeyene hiç bulaşmadın.  Sen karmaşık bir yün yumağına dönüşürken biz çözümsüz bir hasretlik çektiğimizle kaldık.

Kapında beklemekten bıkanlar oldu.  Bu bilmeceyi çözmeye gücü kalmayanlar gitti.  Sabrını törpüleyip tüketenler, ayrılanın ardından ağlamadığını görenler gitti.  Kalanlar kavruldu.  Onlar sadece senin için kaldı.

Sen artık kale kadar güvenli kuytunda yaşıyorsun, tanıdığın tüm tehlikelerden uzak tutarak kendini.  Bizler ancak sen istediğinde gerçekten görebiliyoruz seni.  Kalan günlerimiz çok zor, özlemle yatıp özlemle kalkıyoruz diyelim. Zorunlu mu gönüllü mü olduğunu bilmediğim mahpusluğun bedelini ödüyoruz hep beraber.

Kapını açıp bizi içeri davet etmeyi kabullendiğin günlerde  farklı bir umut ışığı parlıyor içimizde bir zamandır.  Neden diye sorarsan eğer, anlatacağım.  Belki de diyoruz:

Sığınağına vardığımız bir sabah bakacağız ki arka pencere açık,

Sen kaçmışsın.

Hayatı uğruna savaşmaya değer bulduğun için gitmişsin.

Artık o kovukta değil dünyanın kucağında yaşayacaksın.

Bizsiz ama özgür olacaksın.

Kapılmaya da vurulmaya da gönüllüsün.

Ölmeden önce yaşayacaksın.

Brüksel, Aralık 2013

Yer kayarken ayaklarının altından

burninglove

Bir gün gelir, apansız aşksız kalırız.  O bittiğiyle biz kalakalırız.  Üstelik çoğunluk hazırlıksız  yakalanırız. Dizler çözülür dermansızlıktan, yürek ağırlaşır.  Biranda içimizde göçükler peydahlanır.  Kasırga gücünde eser yel, toz dumana karışır.

Gergin, solgun ve huysuz çıkar sesimiz, atıktır betimiz benzimiz.  Endişe kurtları sabahtan akşama beynimizi kemirir.  Ense kökümüz kaya gibi sertleşir.  Düşüncelerimiz de uykularımız da delik deşiktir.

Gözün göze değmediği, ağızdan çıkan sözün kulağa erişemediği zamanlardır. Yan yana dururken bile yollar ayrılır.  Bedenler yabancılar birbirlerini.  İki kişi  bir odada muazzam kalabalık yaratır.

Sözcükler iletişim işlerinden istifa etmişler. Oraya buraya fırlatılmaktan bitap, beklerler.  Saksıdaki çiçekler kederden solar, boyunlarını bükerler. Tabak çanak tedirgin bir sessizlikte, titreyen ellerden ürkerler.

Ağız tadı da, iştah da kaçar.  Uzun oruçların ardından basar deli açlık.  Zincirleme iner boğazdan aşağı çiğnenmeden yutulan lokmalar.  Sanki kör bir kuyuya düşerler.  Kimse doymaz.

Geçmiş can acıtır, keza o çerçevelerinden el sallayan fotoğraflar.  Dünkü hayaller sokakta görsek tanınmaz haldeler.  Yeni yetme gerçeklerin yabancı yüzleri kuşatır dört bir yanımızı.

Boşluklarımız, deliklerimiz vardır sanki.  Rüzgarlar içimize içimize eser.  Çaputlarla tıkayasımız gelir o gedikleri.  Battaniyelerle örtünmeyi, zırhlara bürünmeyi özleriz.

Güneş bize sormadan doğar, sonra bir telaş batar.  İki boyutta yaşarız.  Ne siyaha ne beyaza yeter nefesimiz. Gride kıvrılır kalırız.  Çiftler geçer önümüzden, biz bakakalırız.

Sorgular çalar kapıları gecelerde:

“Ne ara oldu bu olanlar?”

“Ben neredeydim?”

“Bize ne olduğunu nasıl göremedim?”

“Kabahatli kim?”

“Ne kadar gerçekçi keşkelerim?”

“Bir önceki yol ayrımından sola mı dönmeliydim?”

“Yeterince savaştım mı aşkım için? ”

Sorgular susmaz, sınır ve engel tanımaz.

Düşünceler dönme dolaplara binip gelirler.  Gürültüleri sağır eder kulaklarımızı. İne çıka yanıp sönerler. 

Gündüzleri tükettiler mi düşlere sızarlar sinsice. Uykulardan yorgun uyanırız.

Güneş bize sormadan batar, sonra sessizce doğar.  İki boyutta yaşarız.  Ne siyaha ne beyaza yeter nefesimiz. Gride kıvrılır kalırız. 

Aşk ciddi iştir. Şakaya gelmez, aceleye de.  Yası da öyle.

Layıkıyla ve gerektiğince yaşamalıyız. Ta ki tükenene kadar. 

Ancak o gün kesilir göbek bağımız.

*          *          *          *

Biliyorum, bu gece yanıyor için.

Ben de Ümit Yaşar’dan bir şiir okudum senin için.  Sonra aynı şiiri bir daha okudum, yine senin için.

“Hiç yaşanmamış olmasını” yeğlemezdin biliyorum.

“Uyuyup uyanacağız, sonra geçecek” demek isterdim sana. Yalan olacak, diyemiyorum.

“Kendini yeniden buldun, sakın ha bırakma” diyorum sana onun yerine.

Gerçek de zaten bu.  Ümit Yaşar da öyle diyor…

 

Brüksel, Aralık 2013

Çaylar Şirketten

Yürüyen merdivende yürümeye devam edenlerden misiniz? Yoksa bindiğiniz anda sağ eliniz tırabzanda öylece dikilir misiniz? Tırmanıyorsa durmayı aşağı iniyorsa bir iki adımla ona eşlik etmeyi seçenlerden misiniz?

Yükünüze ve gücünüze mi bağlıdır yoksa bu sorunun yanıtı? Ya da yanınızda kimin olduğuna? Havaya, ruh halinize, ayakkabılarınıza?  Gideceğiniz yere geç kalıp kalmadığınıza?

Peki, basamağın orta yerine mevzilenip trafiği tamamen tıkayanlara ne dersiniz? Azıcık sağda dursalar yürüyenler yanlarından akıp geçecek. Keza solda dursalar, arkadakilerin hala şansı var. Ama tam da ortada öylece dikiliyorlar işte.

Duranın arkasındakiler “yabancılarla konuşmayı en aza indirgeme” prensibiyle yaşayan kesimdense, yüzleri düşüyor hemen.  Derin bir of çekiyorlar, biraz somurtuyorlar ama ağızlarından tek kelime düşmüyor.  Alt tarafı “pardon, izin verir misiniz?” diyecekler.  Ne var ki, elalemin adamıyla, kadınıyla muhatap olmak yerine sessiz kalmayı tercih ediyorlar.  Dertsiz başlarına dert almak istemiyorlar.

Dişlerini sıkıp bekliyorlar, onları takip edenler de haliyle.  Zincirleme bir reaksiyon oluşuyor çoğu kez, sırf “yabancılarla yüz göz olmamak” adına.  Çok geçmeden kimse hareket etmez oluyor, herkes sabit, herkes suskun beklemede.  İnsanlar cümleten sabredip kendilerini yürüyen merdivenin ömür törpüsü hızına teslim ediyorlar.

Asansörlerde benzer senaryolar yaşanıyor.  Çalıştığım sekiz katlı binanın altı asansörü var. Sürekli işliyor.  İçlerinde yalnız kalmanız neredeyse imkansız.  Her binişinizde en az beş altı yabancı (bazen denk gelirse iş arkadaşı) ile kısa süreli de olsa bir mahkûmiyeti paylaşıyorsunuz bu sınırları belirgin dar alanda.

Böyle durumlarda insanları izlemeyi, onları okumaya çalışmayı çok seviyorum.  Yine “yabancı şahıslarla gerekmedikçe konuşmamak” adına sıkış pıkış asansörün bir köşesinden hareketlenip bebek adımlarıyla ve aynı yabancı bedenlere sürüne sürüne ilerleyip gideceği katın düğmesine illa kendi basmak isteyenler var mesela.  Asansöre bindiği anda yüzünü çıkış yönüne çevirip evrenin bütün sırları orada yazıyormuşçasına gözünü kırpmadan kapıya endekslenenler sonra.

“Bir iki tanıdıkla beraber bindim ben” diye kabinin kalan kısmına öksüz çocuk muamelesi yapanlar var bir de.  Lisede gıcık olduğunuz bir grup şımarık veledi anımsatıyorlar size.  Konuşmaya yeminli sandıklarınız var. Binişleri, kalışları, terk edişleri tek ses çıkarmadan. Ürkeklik mi yoksa dünyadan saklamak istediklerinin ağırlığı mı onları bu denli kapalı kutulara dönüştüren?

Süzenler var sonra. Genelde kadınların hem cinslerine uyguladıkları bir işkence bu.  Kış günündeyseniz mesela, şapkanız, fularınız, mantonuz ve pek tabii botlarınız şöyle bir taranıyor. El çantanız ya kanaat notunun işe yaraması misali sizi kurtarıyor ya da fena halde çaktırıyor. A’dan Z’ye devam eden tarama bazen aksesuar, makyaj ve takı detayları üstünde yeniden yeniden yoğunlaşıyor.

Yere bakanlar var sık sık rastladığım. Dünyanın en büyük kabahatini işlemiş ve başına açtığı felaketin yasına bürünmüş gibi kırık, paramparçalar.  Bırakın iki laf etmeyi, bakışlarınız üstlerine düşse kazara, acılarına acı eklenecek sanıyorsunuz.  Ortak bir ayıbı paylaşmak sanki asansörde omuz omuza geçirdiğiniz bir kaç saniye.  Kapılar açılınca koşarcasına çıkıp gidiyorlar.

Altı ay kadar önce iş değiştirdiğimden bu yana şehrin merkezinde çalışıyorum.  İş yerimin etrafı irili ufaklı lokanta ve kafelerle dolu, değişik memleketlerin mutfaklarını sunuyorlar.  Son on sekiz senedir şehrin ücra bir köşesindeki bir ofise talim edip, öğlenleri de genelde kafeteryada salata/peynir yiyerek ayakta kalmaya çalıştığımdan yeni ortamında lezzet perisinin peşine takılıyorum öğlenleri.

Sevdiğim bir Tayland lokantası var, yemekleri nefis, fiyatları da bir o kadar uygun. Servis güleryüzlü.  Bazen iş arkadaşlarımla, bazen dostlarla, bazen de kendim tek başıma gidiyorum.  Yalnızken yerleştiğim pencere kenarında bir masam var, pek seyirli. Yemek yerken gelene geçene bakıyorum.  Sonra bir yeşil çay söyleyip çoğu zaman bir iki satır çiziktiriyorum.

İki garson kız da sevimli ve saygılı.  Gide gele tanıyacaklar artık beni diye düşünüyorum ama zaman alıyor beni kabullenmeleri.  Onlar siparişimi almaya geldiklerinde ben onları selamlayıp hal hatır soruyorum içten.  Bocalıyorlar, “şaka mı bu?” gibilerinden yüzüme bakıp yarısı anlaşılmaz bir cümle geveliyorlar ağızlarında çoğu kez, cevap niyetine.

Ben yılmıyorum aylardır, denemelerime devam ediyorum. Hemen her gün yüz yüze bakıyoruz sonuçta şuracıkta, insanlığın mayasında değil midir yarenlik?  Lokantadan her ayrılışımda teşekkür ediyorum benimkilere, “yakında görüşmek üzere” diyorum.  Yine utangaç bir selam alıyorum karşılığında ve son zamanlarda hafiften belirginleşmeye başlayan tomurcuk bir gülücük.

Bugün saat bir gibi geldim aynı restorana. Yalnızdım.  Pencere kenarındaki masamı işaret ettiler, başımla onayladım.  Mönüyü getirdi bildik garson kızlardan biraz daha deneyimli olanı ve ben daha ağzımı açmadan: “Merhaba, nasılsınız bugün? Dilerim iyisinizdir” dedi heyecanla.

“Çok iyiyim” dedim ağzım kulaklarımda, dostane bir iki laf ettik arkasından.

Yemeğimi diğeri getirdi, o daha toy.  Yirmisinde ya var ya yok.  Fransızcası da İngilizcesi de çok iyi değil, belki biraz da bu yüzden kış günü soğuk sokaklarda tek başına kalmış bir serçe misali çırpınışları. Ama bugün farklı.

Gözümün içine bakıp: “Hoş geldiniz. Nasılsınız, umarım iyisinizdir?” diyor.  Görüyorum kolay değil onun için bu adımı atmak, elini uzatmak, kendini ortaya koymak. Ama işte yapıyor. Gözlerinde hep gördüğüm kırılganlığa biraz gurur bulaşmış, biraz zafer. 

Yemeğim bitince bir yeşil çay rica ediyorum. Tablet bilgisayarı çıkarıp yazmaya koyuluyorum sonra.  Satırlarıma dalıp gitmişken aynı genç garson kız çay tepsisiyle yanımda bitiyor.  Normalde elindekileri sessizce masaya bırakır ve sekerek uzaklaşır.  Bu kez duraklıyor biraz, bana baktığını hissediyorum.

cay

Yazmayı bırakıp kafamı kaldırıyorum ondan yana.  Gözlerimiz buluştuğunda: “Çay bizim ikramımız” diyor heyecanla, bir sırrı paylaşır gibi.  Yüzündeki ifadede Mayıs mügelerinin saf müjdesi var, bir defter arasında kurutup bir ömür boyu saklamak istiyor gönlüm o narinliği.

*             *             *             *

Ankara – Konya Ereğli otobüsleri yolda mola verdiğinde çığırırdı genç ve enerjik muavin arkadaş: “Sayın yolcular, yarım saat yemek ve ihtiyaç molası veriyoruz.  Kaptan şoför der ki “çaylar şirketten”.

İşte yüreğimin günlük gazetesinin bugünkü manşeti: “Brüksel’in merkezinde Taylandlı bir genç kız Türk müşterisini tek bir cümlenin büyüsüyle hem babasının ikinci memleketine taşıdı, hem de yıllar öncesine…”

İnsanın insana yapabileceği güzellik hem sınır tanımaz, hem de paha biçilmez nitelikte.  Çoğu zaman da bedava.  

 Brüksel, Aralık 2013