Çöp

Tatilden döndüğünüzün ertesi günü sabahın erken saatlerinde o biraz da ürktüğünüz doktor randevusuna gitmek için yola çıkarsınız.  Daha dün ardınızda bıraktığınız şehrin sevecen yirmi üç derecesi kendini Brüksel’in pinti ve puslu sekizine bırakmıştır. Rüzgar acımasızca eser.  Gök delindi delinecek.

Arabanın içi ısınmamıştır henüz.  Eldivenler elinizde, dokunasınız yok direksiyona. Altınızdaki deri koltuk da buz gibi maşallah.  Isınmanın yolu yine müzikten geçecek, anlaşıldı.  Toygar da sizi duymuş gibi mırıldanıyor: “Havalar da soğuk gidiyor bu aralar, üşürsün sen bilirim.  Aman dikkat et, aklına yazları getir.”

Azıcık gevşemeye başlar neyse birazdan bedeniniz.  Tam da derin bir nefes alacakken bir de ne göresiniz?  Az önce saptığınız sokakta çöp kamyonunun arkasına düşüvermişsiniz…

Kamyon gıdım gıdım ilerler. Durduğunda arkasına tutunarak ayakta seyahat eden üç görevli çevik devinimlerle önce aşağı atlar, sonra kimi sağ kimi sol kaldırımdaki çöpleri kapar, fırlatırlar aracın sırt havzasına.  Kamyon ara sıra kocaman demir kıskaçlarını açıp kapayarak sıkıştırır torbaları kasasında.  Çöpler birbirine geçer, harmanlanır.

Üç silahşorun üçü de genç, uzun boylu ve yapılı.  Öyle formda görünüyorlar ki, ha desen mahallenin lüks sağlık kulübünde ders verebilirler diye düşünüyor insan.  Birlikte hareket etmeye alışmış insanların uyumu var aralarında. Bazen konuşmadan anlaşıyorlar.

“Zor olmalı” diye geçiyor içimden.  Neler düşünüyorlardır kim bilir şehrin çöpüne dokunurken böyle hemen her Allah’ın günü.  Kokuya hassas mıdır mesela burunları?  Alışmışlar mıdır yoksa? Alışılır mı?

Hangi sabunlarla, özel ürünlerle yıkanırlar akşamları? Kaç kere?  Anlayışlı mıdır eşleri? “Baba kusura bakma da,  çok kötü kokuyorsun” deyiverirler mi çocukları küt diye?

Çöp arabasının arkasında dura kalka ilerliyorum.  Sağlı sollu kaldırımlardan  havalanıp kamyonun kasasına yumuşak iniş yapan torbalara bakarken o ağzı bağlı paketlerde saklı hikayeleri düşünüyorum.  Sırlarını hayal ediyorum.

Sahiden, neler yoktur ki içlerinde? Fazla pişirip zamanında tüketemediklerimiz, bonkör ikramlarımızın üzgün kalıntıları, içini boşalttıklarımız. Kırıntılar, kılçıklar ve kemikler.  Koçanlar ve kabuklar.  Yara bantları, tuvalet kağıtları, biraz yıpranmış ambalaj parçaları.

Solmuş çiçekler, kırık tabaklar, çatlamış bardaklar. Bozuk oyuncaklar, aşınmış ve kirlenmiş yorgun bebekler.  Son kullanma tarihini geçirmiş konserveler, bayat ekmekler, sulanmış ve büzüşmüş sebzeler.  İnsan içine çıkaramadıklarımız, artık istenmeyenler.

Atıklar arasında kırık ümitlerimiz, dünün gerçekleri, yaşam döngüsünün bıçkın törpüsüne takılanlar.  Emek emek yapılan, özen özen alınan ama bir şekilde zamanla gözden düşen.  Bazen doya doya bazen yarım yamalak tüketilen.

Gariptir ama özgürlüğümüzün ilanı bazen.  Resmi kurtuluşumuz, aldığımız derin nefes, çevirdiğimiz sayfa.  Kimi hikayenin sonrası, kimilerinin başlangıcı.  Bazısının başı, sonu ve ortası.

Bazen doğmadan ölen bir hayalin cesedi, bazen başarısız bir denemenin kaderi.   Oburluğumuzun kurbanları, yalnızlığımızın aynaları.  Ah o tombul fıstık kabukları, renkli çikolata ve cips paketleri. Kabuslarımız ve korkularımız. Kağıt mendillerdeki göz yaşlarımız, hıçkırıklarımızın izleri…

Çöplerin öyküleri muayenehaneye kadar eşlik ettiler bana.

*          *          *          *

cop

Doktordan çıktım,  tatsız bir durum yok. İnsan ferahlıyor haliyle.  Ben içerideyken beklendiği üzere inmiş yağmur, rüzgar kudurmuş.  Binanın kapısından arabaya varana kadar şemsiyemi onurumla taşımak için mücadele veriyorum. Kırıldı kırılacak narin gövdesi.

Ixelles mahallesinin göle karşı dizelenmiş Art Nouveau evlerini bu şehre taşındığım ilk günden beri çok severim.  Hele bir tanesi var ki önce baktıkça bakası, sonra düpedüz sarılası gelir insanın.  Tanışalı yirmi yıl olacak neredeyse.  Şimdi de gölün karşı yakasından bana göz kırpıyor.

Arabamı park ettiğim yere vardım.  Şemsiyemi kırmadan kapatabilmek için rüzgarla debelleşiyorum.  Sabahın koşturması durulmuş, çöp kamyonları da görevlerini tamamlayıp çoktan çekilmişler sokaklardan.

Engel olamayacağımız dönüşümleri kabullenip, olmazsa olmaz hayallerimize yapışmanın tam zamanı.

Yol önüme seriliyor.  Direksiyondayım.

 

Brüksel, Kasım-Aralık 2013

Uzaklara gitmek

İnsana küçücük olduğunu anımsatıyor bu koskoca evrende

Geceyi gündüz sabahı akşam yapıveriyor size sormadan

Uykular kaçıyor gece yarısını geçe, gün ortasında bir yorgunluk bastırıyor

Farklı sofralara oturuyorsunuz, kokular da dokular da hepsi ayrı macera

Tanıdık değil gördüğünüz yüzler, siz azınlık oluveriyorsunuz

 

Beden diline tutunuyorsunuz kelimelerin içi boş seslere dönüştüğü noktada

Sizi hiç tanımamış sokaklardaki ilk adımlarınız biraz ürkek biraz genç

Bazen bir film setinin içine düştüm sanıyorsunuz

Belki tek oyuncu sizsiniz

Biraz yalnız doğru, ama avaz avaz özgür ruhunuz

Gafil avladı belki sizi

Tam da

Hiçbir şeye gerçekten sahip olmadığınızı fısıldıyordunuz

 

Tebdil-i mekan ferahlattığı kadar silkeliyor da adamı

Farklılığın renklerinde coşmaktan yorulunca bilinç

Bir efkar basabiliyor aniden Uzak Doğu’nun erken inen akşamlarında

Durduk yere bir Halil Sezai çalıveriyorsunuz otel odanızda

Pekin “İsyan” şarkısını dinlerken siz kendi kendinize gülümsüyorsunuz

 

Güzel insanlar çıkıyor karşınıza

Çalışkan, saygılı, yardımsever

Disiplinlerine de gönüllerine de hayran oluyorsunuz

Kolay olamaz yolculukları, kim bilir nelere şahit oldu bakışları

Kaya misali sağlam ve her daim dik duruşları

Rüyalarını merak ediyorsunuz

 

Açık sözlüler

Alları al, karaları kara

Nasıl tereddütsüz “eksik oldu cevabınız” diyorlarsa

Öyle damardan övüyorlar güzeli

Gerçekten kaçmıyorlar

Gerçeği dile dökmekten gocunmuyorlar

Yine de hissediyorsunuz

Kapalı bir kutuları var çok derinlerde bir yerde

Anahtarı da kim bilir kimde

 

Sırlara saygınız var

Samimiyetiyse her dilde tanıyorsunuz

Kanınız kaynıyor işte yine

Gönül dilinden konuşanları çok seviyorsunuz

 

Bunca bilinmeyen içinde ortak paydayı o an buluyorsunuz

Bir adım daha atmamış olsak 

Hiç dokunmadan yaşayacağımız kaç hayat olacak

Tanımadığımız kaç insan

Duymadığımız kaç lisan

Havasını solumadığımız kaç mekân?

 

Sabah toplantıda tanıştığım sessiz Çinli

Akşamın karanlığında tırmandığımız doruktan

Bana Yasak Şehir’in hikayesini anlatıyor

Pekin’e ilk gelişim olduğunu ve toplantıdan birkaç saat sonra havaalanına gideceğimi duyduğu an değişti tavrı

“Paltomu alayım, hemen geliyorum” dedi

Neye uğradığımı anlamadan da sokağa attı kendini gönüllü rehberim olarak

Jingshan Parkı‘nın karanlık merdivenlerinden tepeye tırmanırken

Geçmişin imparatorların sırlarını fısıldamaya başlamıştı

pekin

Nefes nefese akıyordu asırlar arasında

İngilizcesi açılmış, anlatımı canlanmıştı

“Tarihi seviyorum” diye açıkladı ansızın düşüncelerimi duymuş gibi

“Tarihi sevmek insanı zenginleştiren bireysel bir uğraş olarak kalabilir, o bilgileri paylaşmaktan zevk alınmıyorsa eğer” dedim

Güldü

“Belki bir gün de İstanbul’da gezeriz” dedi aynı heyecanla

 

İçten ve şevk yüklü paylaşımlar bir önceki anın yabancısını tanıdık kılan

Bilgisizine de ilgisizine de umut aşılayan

Göz açtıran

Hayatta olduğumuza şükrettiren

Bizi insanlığımızım alfabesine döndüren

 

Uzak Doğu’dan Batı Avrupa’ya dönüş yolunda

Yorgun ama kelebek misali kanat çırpıyor yürek

Doğu yönünde elimden alınan yedi saat hediye misali

Geri veriliyor bana

 

Hayat kulağıma fısıldıyor: “bilirsin, kıymetlidir zaman”

Sonra diyor

“Her zaman yapmam ben böyle hesap kitap”

Doğu’nun dersini aldım kattım canıma

İçimde suskun bir kahkaha

Biraz kabulleniş, bir tutam meydan okuma

 

İnişe geçtiğinde uçak, baktım Brüksel tanıdık

Ben biraz bilgeleşmiş, biraz da gençleşmişim görüşmeyeli

Sezen geliyor yine aklıma: “Hayat sana teşekkür ederim”

 

Pekin – Brüksel, Kasım 2013

 

 

 

 

 

Emanet

Önsöz:

Yağmurlu bir Brüksel akşamında Woluwe Parkı’ndan şehre akan ana artere sapmak için ışıkta bekliyorduk.  O direksiyondaydı, ben yan koltukta.  Amcasını yeni kaybeden bir arkadaşımın “artık telefon çaldığında korkacağımız yaşa geldik” sözünün beni çok etkilediğinden bahsediyordum.  Dinliyordu biliyorum ama bakışları uzaklarda hayali bir noktaya kenetlenmişti.

Yüzünü benden yana çevirmeden “insan bu sözden yola çıkarak bir hikaye yazabilir” dedi.  Olasılıktan çok hüküm çağrışımı buldum tonlamasında.  Suskun kaldığımı görünce devam etti.

Yaşam takviminin yaprakları tek tek çevrilirken şekillenen telefon-insan ilişkisini betimleyen bir hikaye anlatmaya koyuldu anında.  Dedikleri yıllardır aklındaymış gibi seri konuşuyordu.  Renkli ve yüklü cümleleri birbiri ardına geldi. Kesmedim.

Durakladığında şehir merkezine varmıştık.  Çizdiği tablolar, tarif ettiği olaylar, tanımladığı karakterler zihnimde yanıp sönüyordu.

“Yazsana bunu” dedi sonra.

“Nasıl yazarım, bu senin hikayen” diye itiraz ettim. 

“Verdim gitti” dedi, “hibe ettim, al kullan, bir işe yarasın.”

“Olmaz” dedim, aklıma hiç yatmadı bu fikir.

Biriki güne kalmadı, elinde üç dört sayfayla geldi.

“Sen yazmadın diye ben yazdım” dedi biraz alaycı, biraz kışkırtıcı.

Aldım okudum. Fikri hala çok sevdiğimi ama tarzını biraz aceleci, biraz da özensiz bulduğumu söyledim.

“Okuyanı düşünmeden sırf kendin için yazmışsın, takip etmesi çok zor bir yazı olmuş” dedim.

Yenilmeyi hiç sevmez ama hep çözüm arayışındadır.  Hemen meydan okudu:

“Sen yaz da görelim o zaman, ben de senden öğreneyim!”

Aylar geçti bu konuşmanın üstünden.  Ben kendimi bir türlü razı edemedim onun hikayesini sahiplenmeye.  Saygısızlık gibi geldi.  Onun hayalindekilerden çalıntı yapmaktı belki.  Otantik olanı kes/yapıştır dünyasına taşımaya alet olmak istemedim.

İnat etti o da.  Ben öteledikçe hatırlattı. Her yeni çiziktirdiğim yazıyı gördüğünde iç çekip “ben de hala bekliyorum” dedi dertli dertli.  Gözleri hep manidar baktı.

Sonunda pes ettim. Bana hibe edilen fikirler serisini kendiminkilerle buluşturdum.  Karışımı çalkaladım sonra ve yeni bir kurgunun ince belli sürahisine boşalttım hepsini.  Tarzına saygılı olmaya çalıştım ama ne yalan söyleyeyim, içine kendi kimliğimi de kattım.

İlk kez böyle bir sorumluluk üstleniyorum.  Tereddütüm ve doğru vurgulama arayışım sezilecektir belki satır aralarında.  Bilin ki emanete sahip çıkamamaktan korktum.

 

TELEFON

Sancılarla kıvranan anne adayı hastaneye taşınır.   Bebek belli ki yoldadır.  Refakatçiler yerlerinde duramaz, koridorlarda dolanır, bahçede volta atar, soluklanır.  Herkesi saran o tatlı telaş, kağıt helva tadındaki o bekleyiş  mucizenin yaklaştığını fısıldar.  

Bu alışılmamış duygu yükünün izleri yansımıştır müstakbel babanın yüzüne.  Kalabalık etmeyelim diye hastaneye hücum etmemiş hısım akraba deseniz, cümleten tetikte.  Evlerinde hop oturup hop kalkıyorlar.  Sağ olsunlar, sık sık arayıp haber soruyorlar.

Sonunda bebek dünyaya gelir, ilk çığlığını duymuş gibi hemen arar dostlar.  Sağlıklı  mıdır, parmakları tam mıdır,  beş duyusu yerinde midir diye sorar arayanlar.  Annenin durumuna dair bilgi istenir.  Şaşkın babaya göz aydın dilenir.

Bebecik yeni tanıştığı bu evrende ilk deneyimlerini yaşamaktadır o sırada.  Ziller çalar, o ağlar.  Bir yandan da etrafında pervane olan çılgın yetişkinlere bakar. Konuşurlar, koştururlar, birbirlerine sarılır, hem güler hem ağlarlar.

Telefon da bebeği izler o sırada.  Bu minicik bedenden çıkan onca gürültüye şaşar.  Laf aramızda, altına yaptığında ortalık pek fena halde kokar.  Gülücükleri ama, ah o gülücükleri yok mu, nasıl da yürek yakar.

Bebek henüz dünya düzeninden habersiz o tapılası gamsızlığında evine nakledilir birkaç gün sonra.  Altı temiz, karnı tok oldukça memnundur, uyku gibi tatlısı da yoktur.  Çevresindeki hummalı koşturma aynı hızla devam eder, telefonlar yanar söner.

Yalnız kurallar konulmuştur artık bebek için yaratılan korumacı düzen dahilinde.  Sabah çok erken ya da akşam belli bir saatten sonra arayamazsınız çocuklu evi.  Öğlen deseniz, belki mama saatine denk gelir. Öğleden sonra uykusunu da bölmemek gerekir.

Telefon bebeğin özel hayatına saygı duyulsun ister.  Ufaklık dertsiz tasasız şu günlerin doya doya tadını çıkarsın ister.  Onun için bozulmaz bazen sessize alındığında, ya da kapatıldığında hepten.  Ve cesur bir şövalye gibi koşar yardıma, her gerçek ya da kuruntudan ibaret acil durum çağrısında.

Doktorun numarası deseniz hafızasında, aile fertleri, dost, akraba “sık kullanılanlar” arasında. Hızlı çevirmede anneanne torpilli, bir numara, eczanenin çırağı Mehmet mesela on iki, Bakkal Kazım on üç. Sistem kurulmuş, ağ döşenmiş, vefalı telefon işbaşında.

Bazen anne arar babayı iş yerinden, “Babası, bak seninle konuşmak istiyor” der cilveli bir edayla.  Telefon bocalar, bilir bebeğin konuşamayacağını ama annenin şevkini kırmak istemez.  “Kadıncağız aylardır evde kapalı kaldı, yetişkin ortamlarından uzakta belki hayal gücü biraz fazla canlandı” diye geçirir içinden.

Bebekten küçük anlamsız bir çığlık dışında başka ses gelmez. Beklenen mucize gerçekleşmemiştir.  Gayretli anne bozulmaz hiç. “Bir daha ki sefere babası” diyerek pusetine yatırır yavrusunu.  Öpücüklere boğar onu, “annesinin kuzusu”…

O büyük gün sonunda gelir ama mutlaka.  Yine aranır hevesle baba, ufaklık “baba” ile “mama” arasında bir söz yumurtlar.   İkisi de kabulleridir, havalara uçar ebeveyn, dünyalar onların olur.  Telefon paylaşır.

Zaman geçer, bebek de telefon da uyur, sadece ilki büyür.  En haşarı yaşlarına gelmiştir sevimli canavar.  Bazen telefonu afiyetle yemeğe çalışır, çekiç yapar bazen ondan, bazen mikrofon gibi kullanır.  Telefon ona yakıştırılan bu yeni işlevlerden nasılsa keyif alır.  Çocukluğun sınırsız yaratıcılığının aynasında kendini masal kahramanları kadar ayrıcalıklı görür.

Bazen bir bedel ödemek zorunda kalır ama bu maceraperest ruh.  Telefon fırlatılır, yere yuvarlanır, bazen kırılır.  Çocuk büyüdükçe keşif dürtüsü güçlenir, içine bakası gelir aletin.  Söker açar, ne çıkacak diye bakar.  Telefon soru soran aydın kafaları sever, gönüllü deneklik eder.  Acıya dayanıklıdır, sabır ikinci adıdır.

Çocuk ergenlik çağına yaklaşırken bakar ki fena halde işi düşecek telefona, onunla ilişkisinin rengini de anında değiştirir.  İlk yakınlaşma zamanla bağımlılığa dönüşür.  Arkadaşlar yaşamın orta yerine yerleşmiştir artık, hergün defalarca aranır.

Konuşmalar sırasında sırlar paylaşılır, sıkıcı yetişkinler acımasızca kınanır, kıkırdanır, naz yapılır.  Pirelerden deve yaratılır, iki kaçamak bakışta aşk mayalanır.   Tek ters sözden çıkar savaşlar, isyan bayrakları en ufak esintide şiddetle dalgalanır.

Telefon çeşit çeşit paylaşıma kulak kabartır, ne itiraflar duyar, ne acayip hikayeler.  Kavak yellerini yakından tanır, coşkulu duygu sellerine bazen o da kendini kaptırır.  Kimi zaman duyduklarından dolayı gerilir, tedirgin olur.  Acabalarla dolar.

Her durumda ketumdur ama.  İçine atar kör kuyu misali,  geriye dönüşü yoktur.  Aksettirmez, renk vermez.  Güveni keza suistimal etmez. Kol kırılır, yen içinde kalır.

Onca dramadan payına düşeni de alır icabında.  Bazen bisikletten uçup yere kapaklanır, hafızasını kaybetmekten kıl payı kurtulur.  Havuza düşürülür, saç kurutma makinesiyle kurutulur.  Tuvaletlerde, kafelerde unutulur.

Ergenlik çağı gelip çattığında telefon fazla mesai sayfasını açar.  Trafik zirve noktasına ulaşır.  Evde sesler iner çıkar, gözler yuvarlanır, iç çekilir, sabır denenir.  Her an telefon çalsın istenir.

Aşk kapıyı çaldığında durum iyice ciddiye binmiştir.  Telefon gencin kolunun uzantısı haline gelmiştir artık.  Beraber uyur, beraber uyanırlar, aynı yatağı paylaşırlar bazen.

“Aynı insanla her gün bu denli uzun ne konuşulur?”diye sorar telefon kendi kendine.  Sevdiğine seslenen sesin kadifemsi yumuşaklığını tanır, kelimelerin tonlamasında birbirine dokunur tenler, bilir.  Aklı bir karış havada gezmek neymiş anlar.

Samimi itiraf anlarını sever, o anlara giden inişli çıkışlı yolda kıvranmayı sever.  Midedeki kelebeklerden bahis açılır. Çok merak eder.  Bu kez telefon gencin bedenini açıp içine bakmak ister.

Arada aşk tökezler, küsüp sessizliğe bürünür sevgililer.  Telefon kederlenir.  Karanlık sessizliğinde beklerken içinde uçuşur “halbukiler”, “amalar”, “keşkeler”.

Belki herkesten önce tahmin etmiştir gencin sonunda kiminle evleneceğini. Belki onaylamıştır, belki karşı çıkmıştır içinden.  Etkilemeye çalışmak geçmiş midir acaba bazen aklından?  Birkaç saniye erken ya da geç çalmaya çalışmış mıdır kaderi değiştirmek için sizce?

Öyle ya da böyle,  evlilik bir gün kapıyı çalar.  Sevgili eşe dönüşür, ortak ev kurulur, o yuva paylaşılır.  Yeni düzeni oturtmak biraz zaman alır.  Randevularda, tatillerde en sevimli çehresiyle görmeye alıştığımız seçimimizle yirmi dört saat geçirme zamanıdır.

Balayı dönemi bazen kısa, bazen uzun sürer.  Bir noktada günlük hayat hakimiyetini ilan eder.  Çocuklar eklenir derken çekirdek aileye.  Telefon kendine yeni bir çehre seçer.

Alışveriş listeleri paylaşılır, gelenekleşen arkadaş buluşmaları planlanır konuşmalarda.  Faturalar ödenmiş midir? Çocuğu akşam okuldan kim alacaktır? Bu gece televizyon karşısında uyuklamak yerine bir sinema kaçamağı yapmak gerçekten imkansız mıdır?

Telefon burulur.  En çok azalan sevgi sözcüklerini duymayı özler.  Hafızasında kayıtlı eski mesajları gizlice dinler bazen.  Sahiplerinin ses tonlarında, vurgularındaki değişikliğe şaşar.  “Ne oldu o kelebeklere?” diye bağırmak ister avaz avaz.

Artık çaldığında ona doğru heyecanla koşulmaz.  Bazen duyarlar da açan olmaz.  Makamından olmuş, itibarını yitirmiş gibi hisseder.  Solgun yüzü kıskanç gözlemcilerin dikkatinden kaçmaz.  Saç kurutma makinesi ütünün kulağına bir şeyler fısıldar, telefondan yana bakıp hain hain kıkırdarlar.

Çocuklar büyür, bir gün evden uçar gider.  Ev öksüz kalır.  Önce onlar, derken torunlar aradıkça bir ışık  doğar haneye, yüzler aydınlanır.  Yaşlı bedenler dikleşir, adımlar çevikleşir.  En küçük müjdeli haber üstüne bir fasikül yorum döşenir.

Bazen telefon dostlardan gelen kara kederi taşır.  Mazide dolaşır düşünceler, yanıtı olmayan sorular sorulur.  Her tatsız haber ev halkının boynunu biraz daha büker, katmerlenir boğazdaki düğümler.

Telefon onlara sarılmak ister.  Oysa bilir, uzaktan bakmak onun kaderidir.  Görse de karışamaz.  Bildiğini okuyamaz.  Zamanla çaresizliği ağırlaşır, taşınmaz hale gelir.

Malum gün ister istemez gelir, doktor çağırmak için uzanır telefona eller.  O inanmak istemez söylenenlere, kulaklarını kapatır, ilk kez işitmemeyi tercih eder.  Hastanede ilk günün cıvıltısını anımsar, hazmedemez olup biteni, zamanın böylesine sinsi bir hızla geçişini.

İçi kaldırmaz artık, isyan eder, atmak ister kendini yerden yere.  Kaskatı kesildiğiyle kalır.  Mahkumiyetinde yalnız ve paramparçadır.

Eş dost aranır, haber salınır.  Telefon biçare aracıdır, kaybolmak ister.  Görünmez kılınmak, bozulmak, tanıklıktan istifa etmek ister.  Tam çekip gidecekken sadık emektar ruhu kolundan tutar durdurur.

O da elinden geldiğince,  katlanabildiğince dayanır oracıkta.  Perdenin kapanışını izler.  Sonrası konuşulur artık, yerine getirilmesi gereken görevler, yükümlülükler.  Dünün kanlı canlısı geçmiş oluvermiştir.

Zaman acılarımızdan bağımsız, bildiği usul akar gider.  Ev her geçen gün daha derin bir sessizliğe gömülür.

Telefon bekler.

siyahtelefon

Sonsöz:

Bu hikayenin orijinal hali elime verildiğinde son cümlesi elektrik şoku misali çarpmıştı beni.  Yazının başka yerlerinde kapsamlı değişiklikler yapmış olsam da bu cümleyi aynen korudum.

Yazarı hikayesini okumayı bitirdiğim o an, “ne anladın?” diye sormuştu yine meydan okuyarak.

“Telefon sensin!” demiştim gözlerimde yaşlarla.  Bir yaşam boyu zırhların altında sakladığı duygulara dokunmuştum hikayesini okurken.

Bu emaneti hissetmekten vazgeçmeyenlerle paylaşmak istiyorum.

Kırılganlığınızın deli cesaretidir hayatı yaşanılır kılan.

 Brüksel, Kasım 2013

Yaşam Yolu

Yaşam bazen akar. Su gibi.  Tereyağından kıl çeker gibi kolayca elde edersiniz istediklerinizi. Hayalini kurmaya kalmadan gerçek olur dilekler.  Hem hafif hem kudretli hissedersiniz.

“Şanslıyım” dersiniz arkadaş arasında, gevrektir kahkahanız.  Kabaran koltuklarınız sizi daha güvenli yapar. Artan özgüveninizle genişler omuzlarınız, sesiniz daha bir tok çıkar.

Hep daha fazlasını, daha iyisini yaparsınız.  Kutlamalar yeni planlara gebedir çoğu zaman.  Bu üretken sarmal sizi yükseklere taşır, yükseklerde yaşatır.  Oksijeni boldur oraların, rahat nefes alırsınız.

Bazen akış aniden kesilir.

Trafik tıkanıklığına denk gelirsiniz.  Sağınızı solunuzu taşıtlar basar, sürücüleri acelelerini de öfkelerini de sol üst ceplerinde taşır.  Bir korna sesi ötekini, o diğerini körükler, bulaşıcı bir mikrop sanırsınız.

Açık camlardan birbirini tutmayan müzik zevklerinden örnekler sızar dışarı,  radyodan dökülen haberlere karışır, sigara dumanlarıyla beraber yükselirler havaya.  Kirlilik olur.  Dalıp uzaklara gitmiş çocuklar görürsünüz arka koltukta, uyku ile uyanıklık arasındaki sınırda hüzünlü durururlar.

Kırmızı, sarı, yeşil ışıklara bakarsınız, bazen içinizden geri sayarsınız. Yeşil nihayet yanar. Sadece üç araba geçer. Siz kalırsınız.  Sarı ışığa bakakalırsınız.  “Öteki şerit daha mı hızlı akıyor?” diye sürekli kontrol edersiniz.  Kararlarınızı sorgular, sonuçlarından endişe duyarsınız.

Hıçkırık misali dur kalklarla ilerlemek bozar biraz adamı.  En sabırlısının midesi kabarır, en tezcanlısı canavarlaşır.  Sürücülerin dayanma sınırları zorlandığında ortaya çıkan keşmekeşte orman kanunları silahlarını kuşanır.  Kendinize yabancılaşırsınız.

Bazen lastiğiniz patlar.  Şansızlığın katmerlenmiş sunuluşudur. Hele şehirlerarası yolda başınıza gelirse bu durum, o hep uzaktan baktığınız emniyet şeridini yakından tanıma fırsatı bulursunuz.  Yedek lastiği takacak yürek ve bilek yoksunuysanız benim gibi, telefonu kapar, yardım çağırırsınız hemen.

Arabanın önüne ve arkasına reflektörleri yerleştirip kendiniz kenarda bir noktada beklemeye koyulursunuz ardından.  Küçük avuntulara sığınırsınız:

“Allahtan çok hızlı gitmiyordum.”

“Gene halime çok şükür, kış kıyamette başıma gelse bu talihsizlik ne yapardım?”

“Şu cep telefonları hayat kurtarıyor valla.  Eskiden olsa…”

Karayolunun kıyısında düşüncelere dalarsınız.  Arka planda bir fabrika vardır belki, karşınızda tarlalar.  Belki mısır saçaklarına bakarsınız, belki gelinciklere.  Önünüzden arabalar geçer, içlerinde yaşam öykülerini yüklenmiş insanlar geçer.

Bu kez yaşam akar, siz izlersiniz.

Belki kendi koşturmalarınızı düşünürsünüz, hıza dışarıdan bakmak ürkütür.  Hep acil işler peşinde koşanlar gelir aklınıza; sahi, o öncelikleri kim tanımlar, kim ardı ardına sıralar?  Niye mutlak sonu bildiği halde kendi hiç ölmeyecekmiş gibi yapar insanlar?

Arabanıza bakarsınız.  Patlamış lastiği dengesini bozmuş, fiyakasını zedelemiştir.   O küskün, içine kapanık haliyle size kırılmış oyuncakları anımsatır.  Bir yanınız paniğe kapılır ansızın, hemen o anda kurtarılmayı diler.  Öteki yanınız kadere inanır.

Bazı günler sürücülüğü başkasına bırakırsınız.  Dilini bile konuşmadığınız bir şehirde taksinin arka koltuğuna gömülür, geçmişinizin ağırlığını taşımayan sokakların seyre dalarsınız.  Telsizden trafik durumuna ilişkin güncellemeler duyulur.  Dili bilmediğiniz için sözlerin içeriğine değil ahengine takılırsınız.

O kelimeler de erir toz olur sonra radyodan yükselen nostaljik ezgilerde.  “Big in Japan”i ilk Çeşme’de dinlediğinizi düşünürsünüz kendinize bile belli etmeden.  Break dance yapıyorum diye yerlerde kıvranan çocuklar gelir aklınıza, unuttum sandığınız.

Başka anılar da yanıp söner takip eden şarkılarla. Hiçbirine kuvvetle tutunmazsınız.  Dingin dalgalar misali vururlar sahillerinize, geldikleri gibi usulca çekilirler.  Dilini bilmediğiniz şehrin gecesine, mimarisine ve tarihine karışırlar.  Gözkapaklarınız ağırlaşmıştır.

Yeniden şehirle buluştuğunuzda kaç sokak geçmiştir aradan, kaç şarkı, emin değilsinizdir. Popolo Meydanı’nı görür gözleriniz.  Tepeden Borghese Bahçeleri cilveyle el sallar.  Sağınız solunuz turist dolmuştur yine.

Şoför daracık bir sokağa dalar.  Yarı bilinçli yayalar, sokağa özgürce yayılmış kafelerin masaları, gamsız motosikletler ve soğukkanlı garsonlar arasından ağır ağır ilerlemektesinizdir şimdi.  Hayat filme dönüşür yine, siz bu senaryoda figüran olmayı seversiniz.

Taksi Margutta Sokağı’na saptığında içiniz heyecanla kabarır.  Sanat galerileri ve sevimli lokantalarla süslü bu yeşil dar geçit ketum bir cazibeyle serilir önünüze.  O demez ama siz bilirsiniz: Rüyaların gerçeğe verdiği randevunun sahnesidir.  Fellini’nin hayaleti geçer yanınızdan, ayak seslerini duyarsınız.

Sokak isminin yazılı olduğu tabelaya kayar bakışlarınız.

romamargutta

İtalyanca’da Yol ve Yaşam kelimeleri birbirinden tek harfle ayrılır.

Roma-Brüksel, Kasım 2013

11 Ay

Geçen sene Aralık ayı başında bir gün soğuk ve karanlık bir sabaha uyandım.  Kafamın karışık olduğu zamanlardı, yaşamımda büyük ve tatsız değişiklikler oluyor, o çok sevdiğim dünya bir zamandır bana ters ters bakıyordu.  Silkinmeye çalışıyordum ama üstümden atamadığım bir ağırlık yirmi dört saat omuzlarımda kamp yapıyordu.

Cep telefonumdan elektronik postanın getirdiklerine bir göz attım kahvaltı masasında.  İlk bakışta olağan görünen ama aslında hayatınızı değiştiren o büyülü mesajlardan birini açmışım meğer.  “Dayanamayacağım artık, işte doğum günü hediyen” diye yazmış İpek.

Kasım sonuna denk gelen yaşgünümde İstanbul’da olduğum için görüşememiştik Brüksel’de yaşayan arkadaşımla.  Sonraki günlerde buluşup geç bir kutlama yapmayı planlamıştık ama yüklü programlarımız yüzünden bir türlü tarihi netleştirememiştik.  İpek belli ki önce sabretmiş ama kavuşma anı ertelenince bombayı patlatmaya karar vermişti.

Mesajın içinde saklı bağlantıya tıklamamla “Denizden Hikayeler” sayfasına ışınlanmam biroldu.  Adı anında esir aldı beni,  üstünde martılar uçuşan denizin fotoğrafı kendim çekmişim kadar yakındı bana.  Sonra İpek’in önsözü üstüne düştü bakışlarım. Sayfamda bugün de İpek’ten başlığı altında yer alan şu satırları okudum:

Can dostum,

Hayatıma “Deniz” olarak girdiğinden beri bana hep ilham kaynağı oldun – kişiliğin, duruşun, görünüşün…
Başkalarına da ilham vereceğine inandığım için geç kalmış bir projeyi hayata geçirmek istedim bu doğum gününde.
Adını ben koydum: “Deniz’den hikayeler”, içini sen dolduracaksın.
İyi ki doğdun…

Yaşlar olgunlaşıp gözlerime sığamaz oldular okudukça.  Sonra gezinmeye başladım sayfada heyecanla ve yıllar önce çiziktirip son zamanlarda İpek’le paylaştığım bir iki tanıdık satır gördüm oracıkta. Söz Ver isimli şiirimi mesela, ki bugün de en az nüfus kağıdım kadar beni tanımlar.  Patatina’yı buldum sonra, çocukluğumun masumiyetini ölümün sert yüzüyle tanıştıran

Göz yaşlarım aktılar.  Çok da haklıydılar.

Ben mutluluktan ağlamayı çok severim.

****    

“Doğduğumuzda Umuttur Herşey” isimli denemem uzun zaman sonra kendimi yazıyla ilk ifade edişimdi.  Bir solukta aktı.  Beni gördüğü için, bana doğru bir adım attığı için, bana yeniden umut aşıladığı için İpek’e samimi teşekkürümdü.

Yazarken karanlık köşelerime sızdım, içimdeki kavgaları duydum, hıçkırıklarımı pazara çıkardım. Uzun bir yolculuktan dönüp kendime kavuştum.  Kırıklarımla, kırışıklarımla, tüm eksik ve gediklerime rağmen kendime sarıldım.  Özlemiştim.

İpek elime içi az biraz dolu bir çerçeve vermişti sanki.  Hani yapboz bulmacanın ilk biriki parçasını yerleştirmek gibi.  Merakım ve iştahım kabarmıştı, bir de sorumluluk yüklemişti bu jest omuzlarıma.  Onun özenine, yürek zenginliğine layık olmak istedim.

****    

Aralık sonunda bir dönem Brüksel’den kaçıp Akdeniz’e sığındım.  Yazdım.  Arşivimdeki eskileri düzenledim bir parça, bir nefes de şimdiki benden verdim.  Denizle bakıştık, Toroslarla fısıldaştık.  Ben yazdım.

Yeni oluşumlardan biri yeğenim Hazal için yazdığım “Hazal’ı sevmek” isimli yazıydı.  Onun yaşamımın orta yerinde ışıldayışını düşününce hiç de şaşılacak bir durum değildi bu aslında.  Yalnız sonunu bir türlü getiremiyordum, takılmıştım.  Tam o sırada, içine doğmuş gibi, Hazal aradı ve son paragrafı da böylece kendisi tanımladı.

Yılbaşı gecesi Ankara’da Totoş Teyzemin evinde toplanmıştık.  Ben arka odaya kapanmış, harıl harıl sitemin son rötuşlarını yapıyordum yemek öncesinde.  Sürprizi de ilk Hazal’la paylaştım.

Siyahlar giyinmişti, sarı uzun saçları omuzlarından aşağı süzülüyordu kıvrım kıvrım.  Topuklu ayakkabılarını yirmili yaşların genç zarafetiyle taşıyordu.  Mutlu yıllar dileyerek ekranı eline verdim, onun için yazdığım yazıyı açtım.

Sonra karşısına geçip okurken onu seyrettim.  Gözlerinde yanıp sönen duyguları kaydettim hafızama.  Yüreğin yüreğe dokunduğu anın mucizesi anlatılır mı bilmem.

Yemekten sonra “Denizden Hikayeler”i ailenin diğer fertleriyle paylaştık.  Hazal o yazıyı bu kez de yüksek sesle okudu.  Benim içimde bir yerlerde mütemadiyen çiçekler açıyordu.

Sonra Totoş eskiden beri bildiği Patatina hikayesini paylaşmak istedi ahaliyle.   Ne var ki dayımın ölümünden hemen sonra kaleme aldığım bu satırları okumaya başlar başlamaz hıçkırıklarına yenildi.  Hazal imdada yetişip sunuşu tamamladı.

Totoş ağladı, ben ağladım.

Dayım bu vesileyle o yılbaşı gecesini bizimle geçirmiş oldu.

 ****    

Ocak aynın başından itibaren “Denizden Hikayeler”i yavaş yavaş duyurdum tanıdıklarıma.  İpek’in dediği gibi paylaştıkça çoğalmasını diledim aklımdan geçenlerin.  Laf lafı açar derler, kendimle sohbet de dallanıp budaklandı.  Sitenin varlığının getirdiği yazma disiplini hem ruhumu besledi, hem kendimden kopmamı engelledi.

Sonraki günlerde hep yazdım. Hemen her yerde yazdım. Tren garlarında, metrolarda, uçaklarda, kafelerde, otellerde, parklarda, hatta mezarlıklarda yazdım.  Sabah uyanır uyanmaz, gecenin kör karanlığında, erken inen akşamlarda.  Sahillerde denize karşı, akan su başlarında, köprülerde yazdım.  Evde, sokakta, yolda, kuyrukta, durakta, ofiste iki toplantı arasında.

Bildiklerimden söz ettim, gördüklerimi anlattım. Bazen çok yakından tanıdıklarımın, bazen yoluma çıkan etkileyici yabancıların öykülerini yansıttım.  Yanıtını bilemediğim soruları, bir türlü çözemediğim bilmeceleri paylaştım.  Öfkemi kustum bazen, çığlıklarımı duydunuz mu bilmem satır aralarında. Ya da hıçkırıklarımı.

Sevdiğim insanlardan söz ettim, ki bazıları artık yoklar.  Onların hayran olunası yaşam maceraları bilinsin istedim.  Korkusuzca sevenleri, kendini başkaları için feda edenleri, görebilenleri yazdım. Gözün göze dokunduğu, iki yabancı yüreğin birbiriyle konuştuğu anı betimlemek için yazdım.

Kendime mal ettiğim şehirlerin büyüsünü, çocukluk anılarımın pamuk helva dokusunu, en zayıf hissettiğim zamanlarda kollarında soluklandığım sanatın iyileştirici gücünü anlatmak için yazdım.  Farkındalığın, gerçekçi iyimserliğin,  yeri gelince kabullenişin,  gelmeyince isyanın serüvenini yansıtmak istedim.  Yaş, cinsiyet, pasaport ve din ayrımı tanımayan dostluğu övmek için yazdım.

Bazen birine güç vermek, ona “korkma, seni de düşünen biri var” demek için, bazen sadece onu unutmadığımı bilsin diye yazdım.  Bazen aşka saygı duruşumdu sözcüklerim, bazen sadece Sezen’i mırıldanmak istedim.

Başka kültürlerle, başka gönüllerle kurulan köprülerin güzelliğini hatırlatmak için yazdım.   Geçmişimden gelenler bugünümü bilsin, beni olgun yaşımda tanıyanlar köklerimi görsün diye yazdım.  Ölümlü olduğumuz gerçeğini vurgulamak, hayatın küçük sürprizlerinde gizli olağanüstü güzellikleri hatırlatmak için yazdım.

****    

Yeni yaşıma tam bir ay kala eşim elinde iki paketle çıkageldi.

“Doğum günü hediyeni kendim yaptım bu sene, bekleyecek miyiz yoksa vereyim mi şimdiden?” diye sordu hınzır.

“Beklerim” dedim en uysal halimle, biraz da onu şaşırtmak için.  Hissetmiştim heyecanını, benimle paylaşmak istiyordu biran önce her neyse o sakladığı.

“Hazır ama, içeride, istersen hemen şimdi senin olabilir” dedi kurnaz tilki sesiyle.

Ben inat ettim biraz da zevkine: “Hediyemi bugün açarsam 29 Kasım’da ne yapacağım?” diye sordum, uyanık ve nazlı.

“O gün de çiçek alırım sana” dedi kararlı ve pratik İbrahim.

İçeri odaya koştu sonra, biriki dakikaya kalmadan da elinde iki paket ve yüzünde zor saklanan bir tebessümle geri döndü.

İlk paketten “Denizden Hikayeler” kitabı çıktı.  İkinci kardeş paketten de “Aşk Bende” şiirleri.  Yazdıklarımı ilk kez özenli ve esprili bir kapak düzeni eşliğinde basılmış görmek beni çok duygulandırdı.  Önce bakakaldım, elimde tuttuğum Denizden Hikayeler  isimli kitabın ağırlığına şaştım.

onkapak

ikisi

Sonra her sayfasına dokundum kitabın. İpek’in önsözünden başlayarak Aralık ayından bu yana yaşadıklarım, hissettiklerim, paylaştıklarım tek tek geçti gözümün önünden.  Yazılarla eşleştirdiğim fotoğraflar, o satırları kaleme aldığım şehirlerden manzaralar, o akışta bana eşlik eden canım insanlar akın akın koştular benden yana.

ipekinyazisi

Kitabın arka kapağında sayfaya gelen yorumlardan alıntıları gördüm, yazılarımı takip eden, paylaşan, geri dönüşleriyle yüreğimi ısıtan sizleri andım.  

arkakapak

İkinci kitabın arka kapağına “hayal kurar” diye yazmış İbrahim.  Gülümsedim.  Kartvizitlerin üstünde yazılı unvanlardan bahsettiğimiz bir gün ona hissettiğim kimliğimi şöyle açıklamıştım: Deniz Aktuğ Bayraktutar, Hayal Kurar.

hayalkurar

On bir ay öncesine kadar bir çekmecede saklanan üç beş yazım ve gençlik heyecanıyla kaleme alınmış hazmı zor aşk şiirlerim vardı.  Bugün herkesin ulaşabildiği bir sayfam var, İpek sayesinde.  Sonra, İbrahim’in kişisel bağlantılarını, cazibesini ve yer yer de otoritesini kullanarak bastırdığı, editörlüğünü de kendisin üstlendiği iki kitabım.  Ayrıca sizler varsınız okuyan, teşvik eden, başkalarına da öneren.

Ne diyeyim: Doğum günüm şimdiden kutlu oldu!

On bir aya kalmaz bir de yayıncı bulduk mu sırtımız yere gelmez artık!

 

Brüksel, Ekim 2013

Not: Denizden Hikayeler’in iki, Aşk Bende’nin tek nüshası var şu anda.  İbrahim Denizden Hikayeler’in ikinci kopyasını birine armağan ederim belki diye yedek bastırmış. O kopya elbette ki Özgür Kahraman’ımın olacak.

Aklımdasın…

gokyuzu

Birkaç sene önce Galata’ya konuçlanmış yeni nesil özgün takı tasarımcılarının birinden pek de içime sinerek bir kolye almıştım.  Severek takıyorum, taktıkça da İstanbul’u anıyorum.  Yakına geliyor aşk, elle tutulur oluyor mucizeler.

Brüksel’deki iş yerime yakın keyifli bir dükkan var; Yunanlı bir hanım iki kızıyla birlikte işletiyor.  “Memleket” sanatçılarının eserlerini satıyorlar; cıvıl cıvıl seramik çanaklar, çağdaş ama illaki lirik heykeller,  soyut tablolar ve çeşitli aksesuarlar.

Kızlardan biri daha konuşkan ailenin diğer bireylerine göre.  Türk olduğumu söylediğimden beri de merakı kabardı.  O esmer ve koyu renk saçlı haliyle geçende dayanamayıp  “siz katıksız Türk olduğunuza emin misiniz, tipiniz çok farklı” diye sordu bana.

Babamın Selanik yakınlarında doğduğunu söyleyince de bir oh çekti.  “Ay, şimdi rahatladım vallahi!” dedi neşeyle, “baksanıza, ben sizden daha çok benziyorum Türk’e!”  Gülüştük karşılıklı.

Ben o arada dükkanda bir çift küpeyi gözüme kestirmiştim.  Galata çıkışlı kolyeme yakışacak gibiydiler. Bilirsiniz hani, tam takım olmayacaklar ama uyumlu bir beraberlik sergileyecektiler.  Ben de zevklenecektim Ege’nin iki yakasındaki iki sanatçının birbirini bilerek ya da bilmeyerek yarattığı eş soluklu takıları birlikte her taşıyışımda.

Küpeleri o gün satın aldım, zevkle de kullanıyorum.  Aylar sonra, Ankara’daki bir arkadaşım için hediye ararken yine aynı dükkana düştü yolum.  Benim küpelerin takımı sade bir kolyeye rastladım, arkadaşımın tarzına da yakıştırdım. 

Gösterişsiz ama şık bir hediye paketi yaptı Yunanlı kadın.  Siyah zarif bir kutucuk kullandı.  Kurdele yerine de hafif elastik ince bir kordon doladı kutunun boynuna, ucunda varla yok arası bir süsü sallanan.  Hediyenin paketi kendisiyle uyum içinde oldu böylece.

Bir kaç hafta sonra Ankara’da heyecanla beklenen bir akşam yemeğinde buluştuk. Masanın üstünden uzattım hediyesini arkadaşıma daha sohbetin en başında.  Önce kutusuna iltifatlar yağdırdı, sonra da elastik bandı o anda at kuyruğu yaptığı saçlarına taktı.  Bakışıp gülümsedik.

Kolyeye uzandı sonra parmakları, boynundaki diğer ince zincirlere aldırmadan bunu da taktı.  Düşündüğüm gibi çok yakıştı kolye ona.  Çantamda taşıdığım küpelerimi çıkarıp aynı setin bir parçasının da bende olduğunu söyledim. 

Anladı beni.

*    *    *    *

İki gün sonra keyifli başka bir buluşma için toplandık dört eski dost.  On sekizinden beri tanıdığı insanlarla iletişimi farklı oluyor kişinin.  Zırhlar iniyor, yürekten dile dökülen sözler sansürden geçmeden paylaşılıyorlar.  Dokunuşlar içten, bakışlar yüklü ve konuşkan.

Kızıl saçlı güzel arkadaşım abartmasız “dönüp baktıran” olağanüstü fiziği ile kadınları imrendirip erkekleri tökezletmiştir yıllar boyu. Oysa o kendi cazibesinin gücünden neredeyse habersiz yaşar.  Alçakgönüllülüğü bir perde gibi iner gözlerinin önüne.

Masadaki diğer üç kişi ona takılıyoruz inceden, onun kendini eleştiren halini doladık dilimize.  Eskiden ve günümüzden hikayeler anlatıyoruz bu konu üstüne.  Kendini bizim gözümüzden görsün bir kere ve “vay be!” desin istiyoruz. Yine başaramıyoruz.  O biraz dalgın, düşüncelerde.

Yunanlı küpelerimi takmışım ben de o gün.  Başımı oynattıkça neşeyle sallanıyorlar.  Ben zaten sevdiklerimle konuştukça heyecanlanırım.  Elim kolum canlanır. Yüksek sesle çağlar, kahkahalar atarım. 

O gün de öyle ama arkadaşımın durgun hali etkiliyor beni.  Sayılı günlere ve ayrı ülkelerdeki yaşamlarımıza içerliyorum yine.  Daha çok konuşabilsek keşke, daha sık dokunabilsek birbirimize.

Derken kızıl saçlı arkadaşım bir paket uzatıyor bana, erken bir doğum günü hediyesi.  İçinden çok orijinal bir kolye çıkıyor, öyle ki bir zaman nasıl takacağımı düşünmem gerekiyor.  Boynuma doladığımda orta yerinde fular tokası misali duran detayı fark ediyorum; küpelerimle pek benzeşiyor.

Ya dünya küçük diyeceğiz, ya kalp kalbe karşı.  Birbirimizi tanımak ve gördüğümüzü sevmek ne muazzam bir şans. Özlemi takılarla resimlemekten güzeli var mı?

*    *    *    *

Arkadaşım Maviş kitap sever. Bildim bileli okur.  Çok dilde okur.  Hem hızlı, hem de hakkını vererek, özümseyerek, kendinden katarak, kendini yeniden mayalayarak okur.

Eskiden, her gün birbirimizi gördüğümüz zamanlarda diyelim ya da, hep konuşurduk kitaplardan. Kitaplarla yaşardık aslında.  ODTÜ kampusuna gidip gelirken çene çalmıyorsak kitap okurduk yanyana.

Mezuniyetten yıllar sonra, o Paris’te ben Brüksel’de yaşarken, her gün olmasa da sık sık haberleşir olmuştuk yine.  Roka sokağındaki evinin kütüphanesine sızmayı pek severdim o zaman da.  Benden cesur, benden çeşitli seçimlerini paylaşırdı o da aynı zevkle.

Kitaplara aynı aşkla bağlı yaratıklar birbirlerine de yakın dururlar.  Keşfederler, aşık olurlar, yeri gelince zayıf, yeri gelince budala hisseder ama sonunda hep yeniden doğarlar.  Yeniden doğmak uğruna da risk almaktan korkmazlar.

Bazen ayak izlerini takip ederler. Bazen baştan çıkarıcı bir kokunun peşine takılıp sürüklenirler. Bazen alim olurlar, bazen kaşif, bazense un ufak.  Denenir kuvveti inançlarının, genişliği ufuklarının.  Yüreklerinin derinliğine şaşarlar.

Düştükleri gibi doğrulurlar da icabında, bazen durup içlerine kapanırlar.  Kitaplardan kaçtıkları olur, kendilerinden de.  O zamanlar sadece takılırlar, bağ yaratmazlar, bağlar üstüne kafa yormazlar.  Yeryüzünün beton bahçelerinde gezelerler bir süre.

Bazen uzun sürer yolculukları.  Bazen kısa bir moladan sonra geri gelirler. Ama kitap sevenler her seferinde sayfaların kollarına, kitabın koynuna geri dönerler.  Hem de koşar adımlarla.  İçerler de içerler sonra onun bağrındaki kaynaktan.  Susamışlık güzeldir, insanlığımızı hatırlatır.

Maviş iki kitap okumuş iki kıtanın buluştuğu güzel şehirde.  Yağmurlu kentte yaşayan arkadaşını düşünmüş sonra.  İki kitabın üstüne iki küçük not düşüp yollamış bana Ankara’ya.  Postacının fatura ve broşür değil de haber ve umut getirdiği günlere taşıdı beni bir çırpıda.

Maviş’in elyazısı değişmemiş, minimalist mütevazı tarzı da.  Değişmeyen değerlerin mucizesine inanmaya ihtiyacım var benim şu aralarda.  Elyazısına ve iki cümleye sığdırdıklarına bakıyorum.  İyi geliyor.

Beni Brüksel’e taşıyan uçakta orta derecedeki türbülansın koynunda saatlerce sarsılırken o kitaplardan birini okuyorum.  Satırlar oluk oluk çağrışımlarla geliyorlar. Hikaye edilen eylemler yüzler, anlar ve kokular taşıyorlar bana harıl harıl.

Uçak titredikçe titriyor, sanırsınız heybetli metalik bir canavar değil de zavallı kuru bir yaprak. Ben içinde nereden baksanız ölümlü biçare bir insancık.  Oysaki tuzum kuru bugün, panikler benden uzak.  Hafif deli bir keyif var içimde.  Kolyeme gidiyor elim. Kendi kendime gülümsüyorum; biraz edebiyat, biraz dostluk karışık.

Aklımdasın.

Ankara-Brüksel, Ekim 2013

Randevu

Çocuk gibiyim hala.  Sabah gözümü açtığımda ilk düşündüğüm: “bugün hangi gün ve neler bekliyor beni?”  Zihnimden geçen aktiviteler dizisinin içeriğine göre de tepkisini veriyor hemen ruhum.  Bir hayal, bir umut ışığı yakaladığımda ona tutunup ayağa dikilmem an meselesi.

Bu sabah 7:15 alarmını susturmak için elim telefona uzandığında henüz uykunun bağrından kopamamıştım.  Parmaklarım telefonun tuşuna dokunurken gözlerimi araladım.  Ekranda yazılı tarihi tanıdım.  “Bugün o gündür” coşkusuyla bir çırpıda kalkıp hazırlandım.

Kahvaltıdan sonra kendimi ayna karşısında ağır ağır ve özenle makyaj yaparken yakaladığımda sinsice gülümsedim.  Saklayacak değilim, beni güzel görsün istedim.  Gözüme kalem çektim sabahın kör karanlığında, belli belirsiz bir ruj döşendim inceden.

Ona bildik gelecek bir parfüm sürdüm.  Küçük sade küpelerimi taktım.  Hafif ve kullanışlı çantamı kuşandım.   Gün içinde değişecek hava koşullarını hesaba katıp çizmelerimi çektim, şemsiyemi yanıma aldım.

9:13 trenini yakalamak için yola çıktığımda “bu kaçıncı sefer acaba?” diye geçirdim içimden.  1995 yılından bu yana akan zamana kaydı düşüncelerim.  İnsanlar ve sahneler geçti gözümün önünden,  mevsimlerin kokuları sinmişti üstlerine.

Bazı anların fotoğrafları capcanlı saklanmış zihnimde.  Kimi cümleler söylendikleri anın büyüsüyle öylece korumuşlar.  Yankılanıp duruyorlar dehlizlerimde.  İnsanlar gelmiş, insanlar geçmiş.  Şehir direngen, aynı yerinde.

paristabela

Söylemiştim, Paris aşktır benim için.  Emek emek keşfettiğim, sokaklarını adım adım taradığım, yağmurunda sırılsıklam ıslandığım şehirdir aynı zamanda.  Bu tarz deli düşkünlük ilgi çeker, “rivayete göre haritasız geziyormuşsun, sokaklarında kayarak ilerliyormuşsun” diye takılır dostlar.

Bazen de “bir sefer de birlikte gidelim, bize rehberlik et” diye ricada bulunurlar.  Ben kolay reddedemem ama eşim hemen atılır ve uyarır: “Bunu istediğinizden emin misiniz gerçekten? Sakın iyice düşünmeden karar vermeyin, kendinizi riske atmayın”.  İnsanlar şaka sanar ve kulak ardı ederler dediklerini.  Oysa bu sözlerde büyük gerçek payı vardır.

Kendimi (ve bazen yanımdakileri) unutup şehrin sokaklarında akmaya  başladığımda yüreğim çarpar, tempom artar, kanatlanırım.  Mola vermek aklıma gelmez çoğu zaman, yorulmam ki dinleneyim.  Tanıtayım, göstereyim, paylaşayım derken yanımdakileri yorgunluktan perişan edebilirim.

İstanbul’dan gelen arkadaşım Aslı Paris’te tüm gün oradan oraya sürüklendikten sonra bitap düşüp haritasına bir sonraki sefer için notlar düşmüş, tesadüfen gördüm.  İki anahtar noktayı uzun bir çizgiyle birleştirmiş ve üstüne şöyle yazmış: “çook uzak, sakın bir daha yürüme!”

Kibar Yunanlı dostum Anna ise dönüş yoluna kadar sesini çıkartmamıştı hatırlıyorum.  Ancak Brüksel trenine bindiğimizde önce enerjime övgüler yağdırmış, sonra da bir dahaki sefere daha donanımlı geleceğini açıklamıştı.  Nitekim geldi de.

Pazar araştırması yapmış önce ve kendine  Sharon Stone’un (!) önerdiği  rahat ve dayanıklı yürüyüş ayakkabılarından almış.  Sefere çıkar gibi de hazırlanmış üstüne, düzenli egzersizlerle. “Bu sefer iddialıyım” diyordu bakışları…

Bir dönem hem iş hem keyif için sık sık birlikte Paris’e gittiğimiz pratik çözümler ustası Elke’ye gelince, o yaratıcılığını konuşturmuştu hemen.  Hem girdiğimiz şık ortamlarda mahcup düşmemek, hem de sokaklardaki dinamik tempomuzu yitirmemek adına yedek ayakkabı bulunduruyordu yanında.  Büyükçe bir çanta taşıması gerekiyordu haliyle ama kazanılan avantaja kıyasla önemsiz bir bedeldi bu onun için.

Yeğenim Hazal’la sıcak bir temmuz gününde düşmüştük Paris yollarına.  O rahat terliklerini giymişti sıcak havadan da istifade.  Brüksel güney garının kapısından içeri girecektik ki parmak arasından geçen bandı kopuverdi terliklerden birinin. Dehşet içinde  bir ayağına bir bana bakıyordu.  Trenin kalkmasına on, bilemediniz on beş dakika vardı.

Yandaki pazar yerine kaydı bakışlarımız. Ben önden, o sekerek arkadan seğirttik tezgahlardan yana.  Modeline, kalitesine hiç takılmadan bir çift terlik kaptık pazardan. Geçirdi bizim kız onları hemen ayağına.

Hazal on altı yaşında sanat ve modanın başkentine ilk ziyaretini böyle hayal etmemişti muhtemelen.  Allah var, bu talihsiz gelişme canını sıktıysa da hiç belli etmedi.  Ben de bu vesileyle gördüm ki “kendini taşımasını bilmek” başlı başına göz kamaştırıcı bir maharet.

Bizimki ayağındaki şaşkın plastik terliklere rağmen Grace Kelly misali bir asaletle süzüldü şehrin sokaklarında.  Tek şikayet dökülmedi dudaklarından, hiç sızlanmadı.  Daha rahat bir ayakkabı alma önerimi de duymamazlıktan geldi.

Prenses lakaplı genç arkadaşımla Paris’e ışınlandığımızda onun yüreği yüklü, kafası pek karışıktı.  Boşanma sürecindeydi, cevapsız sorularla boğuşuyordu. Kaç kilometre yürüdük, kaç köprü aştık, kaç saat söyleştik gerçekten hatırlamıyorum.

O anlattı, şehirle ben dinledik.  Parklar, heykeller, meydanlar dikkat kesildiler.  Yollar önümüze serildi, geceler uzadı, zamanı yavaşlattı Paris susamışlığını sezince arkadaşımın.  İnanıyorum ki o yanık söylemin bazı sözcükleri takılı kaldı  bir yerlerde; bir sokak tabelasında ya da kim bilir hangi kaldırımın taşlarında.  En çok da Louvre’un arka bahçesinde yükselen bir ağacın kuytusunda.

louvre

Chiara benimle Paris’e gelmek istediğini söylediğinde biraz ürktüm,  ne yalan söyleyeyim.  Sanırım beş aylık hamileydi Sicilyalı arkadaşım o sırada; o haldeyken ne kadar yürüyebilir, ne kadar ayakta kalabilir emin değildim.  Bir de tabii Paris’e gezmeye götürüp gezmekten bitap düşürdüğüm onca insanı düşününce onun doğmamış bebeğinin sorumluluğunu da kendi omuzlarımda hissettim.

Chiara beklediğimden dinç ve formda çıktı.  Koşturmadık ama keyifle gezindik şehrin sokaklarında.  Bol bol sohbet ettik, Brüksel’de elimizden kaçan zamanı yakalayıp tadına vardık.  Hamile bir kadına eşlik etmenin avantajlarını da keşfettim bu yolla.

Lokantalar bizi en güzel masalarına buyur ettiler, mönüde olmayan yemekler hazırlayıp getirdiler.  Mağazalarda biraz oyalandık mı hemen içecek ikram ettiler.  Kuyruklarda öncelik verdiler.

Bu kadar ilgi ve özenin etkisiyle epey gevşemiş olmalıyım ki tedbiri elden bırakmışım.  Pazar günü geç bir öğlen yemeği için gittiğimiz İspanyol lokantasında laf lafı açarken saat mevhumunu yitirmişiz.  Doğmamış bebeğin yaşam çizelgesine dalıp gitmişiz.

Aklımız başımıza geldiğinde bir taksi çağırttık aceleyle. Gara doğru yola çıktığımızda hala umudum vardı aslında.  Ne var ki binanın girişiyle platform arasındaki mesafe uzadıkça uzadı.  Ben bir taraftan iki yanımda iki tekerlekli valizi sürüklüyor, diğer yandan da Chiara’ya “lütfen koşma, kaçırırsak kaçıralım, önemli değil” diye sesleniyordum.

Platforma geldiğimizde tren henüz hareket etmemişti ama kapılar kapandığından almadılar bizi.  Görevliye dönüp: “hadi ben neyse de, şu hamile kadına hiç mi acımıyorsunuz?” diye sitem ettim hemen.  Omuzlarını silkip gişeyi işaret etti parmağıyla. “Yirmi dakika sonra ikinci bir tren daha var, acele edin isterseniz” dedi soğukkanlılıkla.  Her forsun bir sınırı olduğunu oracıkta yeniden öğreniverdim.

Paris hikayeleri anlatmakla, sokakları da arşınlamakla bitmez.

Bugün de bu şehirde kaç saat yürüdüm bilmiyorum.  Châtelet tiyatrosuna komşu kafelerden birinin terasında akşamın inişini izlerken ara ara da saate gidiyor gözüm.  Yetişkin yanım dönüş trenine yetişmek için metroya binme zamanı geldiğini hatırlatıyor, çocuk yüzümün dudakları aşağı doğru kıvrılmış, kıpırdamıyor.

Sıcaklık yirmi derece,  hava durgun mu durgun, yaprak kımıldamıyor.  Nehir bayramlıklarını kuşanmış, şehir cıvıl cıvıl, ışıklar dostane.  İnsanın sarılıp içine sokası geliyor.

parisaksami

Gitme zamanı biliyorum.  Kasım sonu döneceğim ama. Kırk beş yaşımı burada kutlamaya karar verdim.

Yürümeye soluğu, aşık olmaya cesareti olan herkesi bekliyorum.

 

Paris, Ekim 2013

 

Not: Paris’i ondan uzaktayken de en az benim kadar yüreğinde yaşatan arkadaşım, sen Akdeniz’e ve nar bahçesine benden selam söyle.  Bu şehri yeniden seninle paylaşacağım güne kadarki her ziyaretimde aklımda olacaksın.

Meraklısı için bir tutam tiyatro

Tiyatroya gitmek güzeldir…

tiyatro

Hazırlık aşaması, seyir zamanı ve ayrılırken damağınızda kalan tadı güzeldir.

Oyun seçiminiz beklentilerinizin aynasıdır. Bazen “hodri meydan, haydi şaşırt beni” dersiniz, bazen unutmak veya avutulmak istersiniz. Belki sadece kahkaha atmak ve gevşemek çeker canınız, belki replikler maratonunda beyin jimnastiği fırsatı ararsınız.

Gün gelir tanıdık bir yazara yeniden sarılmak istersiniz.  Kimi gün de yepyeni bir isimle tanışmak, onun dünyasını keşfetmektir arzunuz.  Umutlar tatlı tesadüfler doğurduğunda eski bir dosta kavuşmak gibidir birincisi, dondurmayı ilk tattığınız anın çocuksu saf mutluluğuna taşır sizi öteki.

Aslına bakarsanız her iki seçenek de biraz risk yüklüdür.

Bildiğiniz yazara bu seferki ziyaretiniz hayal kırıklığı getirebilir elbet.  Dostunuz görmeyeli uzaklaşmıştır sizden, başka yönlere gitmiştir.  “Ortak noktamız kalmamış” diye iç geçirirsiniz keyifsiz.  Bazen o hiç değişmemiştir ama yine de hoşnut etmez yapıtı sizi: “Kendini tekrarlamaya başlamış, yaratıcılığın sınırlarına gelmiş, yazık” diye eleştirirsiniz.

Son buluşmanızdan bu yana kendi yaşadıklarınız da gelir mi acaba o anda aklınıza?  İçinize içinize esen sert rüzgarları, sizi başkalaştıran deneyimleri anımsar mısınız? Eski dostunuz oyun yoluyla da olsa bir ayna tutar mı size? Bakabilir misiniz korkmadan kendinize?

Yeni tanıştığınız bir yazarın eserini izlerken kimi zaman “hangi akla uyup denedim bu adı sanı bilinmez adamı” diye kızarsınız kendinize.  Maceraperest ruhunuza fatura çıkarırsınız haklı haksız.  Ancak her ilk içinde bir armağan taşır.  Bazen sınırlarınızın ayrımına varırsınız, bazen dışınızdaki dünyaya alıcı gözüyle bakarsınız.

Güzeldir tiyatroya gitmek, salonun kuytusunda sahnenin titreşimine dalıp giderken kendinizi ortaya koyarsınız aslında.  Siz oyuna doğru bir adım atarsınız, o size akar.  Birbirinize karışırsınız.

Bazen soluğunuz kesilir, belki ara ara dolar gözleriniz.  Tüylerinizi ürperten repliklerde yeşermeye başlar kurumuş sandığınız dallarınız.  Bazen tek bir cümle saatlerce havada asılı kalır, sadece sizin için yazılıp dile döküldüğünü sanırsınız.  Öylesine tanımlar sizi, öylesine merhem olur yanıklarınıza.

Daha hafif hissedersiniz, daha özel ve daha az yalnız.  Kelimelerin gücüne yeniden inandığınız için daha sağlam, keşfedilmeyene doğru ilerlerken daha cesur, evreninizin genişlediği o an daha gamsız… Seçimler yeniden sizin oluverir, dizginlere sıkı sıkı yapışırsınız.

Hemen her akşam aynı saatlerde aynı sahnede bıkmadan, usanmadan, değiştirmeden, kısaltmadan aynı replikleri tekrarlayan, aynı tekste can veren oyuncuları düşünürsünüz.  Kostümlerine, makyajlarına her seferinde verilen özeni, çabayı.  Dekorun, ışığın, efektlerin bu lezzetli aştaki yadsınamayacak payını.

Düşünürsünüz ki bu insanlar akşam yemeklerinden, akşam buluşmalarından, eğlencelerinden, vazgeçerler sizlerle olabilmek için.  Size söyleyecekleri olduğu için.  İşitesiniz diye o mesajı bazen ince ve derinden, bazen yüzünüze inen bir şamar ya da kalbinize saplanan bir ok misali sarsıcı. Açasınız diye gözlerinizi.

Siz salonun karanlığına karışmış ve diğer seyircilerle beraber yayvan ve koyu bir gövdenin bir parçası olmuşken onlar spotların altında gökte asılı yıldızlar misali ışıldarlar.  Bir ruh halinden diğerine akarlar, bazen dakikalar dahilinde senelerce yaşlanırlar, ölürler bazen gözlerinizin önünde. 

Bağrışırlar, öpüşürler, şarkı söylerler bazen, yemek yerler.  Bazen aile olurlar, bazen düşman. Sessizleri vardır aralarında, bedenlerini konuştururlar.  Gürler kimisi, kimisi ağlar.  Varlıklı gücünü çarpar diğerlerinin suratına, içtenpazarlıklılar sabah akşam komplo kurarlar.  Aşka düşenlerin gözleri bir başka türlü parıldar, terk edilenler büzülür kalır o anda, çoğu derdini içinde saklar.

Sahnedekiler türlü türlü duygunun koynunda maceradan maceraya koşarken siz orada yokmuşsunuz gibi yaparlar. Size doğru bakarlar, size anlatırlar ama sizi görmezmiş gibi yaparlar. Siz arada öksürseniz, kahkahayla gülseniz, açık unuttuğunuz telefonunuzun zil sesini bastırmak için telaşla çırpınsanız da tepki vermezler.

Oyunun bittiği an karar vericidir.  Genelde kısacık bir tereddüt yaşanır, emin olmak için sona ulaşıldığından. Eski usul salonlarda hala perde kapanır ve alkışlar yükselir havaya.  Son replikle ilk alkış arasındaki este hayal alemini gerçek yaşama bağlayan eşikten hep birlikte atlarız. Mucize gibidir.

Salonun ışıkları canlanıp izleyicileri yeniden görünür kılar o sırada.  Tek bedenden kopar bireyler, kendilerine dönüşürler.  Günlük hayatın ayrıntıları akıverir anında akıllarına.

Sanatçılar selama durduğunda katil maktulün elini tutar.  Bazı aksesuarlar çıkar; çiğ sarı peruğun altından uzun kızıl saçlar çıkıp savrulur.  Sakalından kurtulan yaşlı adam gençleşiverir bir solukta.  Kötü karakter kirli bakışını yüzünden sildiği anda sempatikleşir.  Saatlerdir izlediğiniz ekibe şimdi başka bir gözle bakarsınız.

Oyuncuları tek tek incelerim selam sırasında.  Rolünden anında sıyrılanlar olduğu gibi canlandırdığı karakteri kolayca ardında bırakamayanlar da vardır.  Onlar zor gülümserler. 

Şakaklarından ter akar bazılarının.  Göğüsleri heyecanla iner kalkar.  Dipdiri görünürler gözüme. Hayal maratonunun galiplerinin zaferini alkışlarım.

*             *             *             *

Brüksel’in Kuş Cıvıltısı (Chant d’Oiseau) mahallesindeki tiyatrodan çıktım, bahçeli evlerin süslediği yemyeşil bir sokakta yürüyorum az ileride park edilmiş arabama doğru.  Yepyeni bir yazarla tanıştım bu akşam.  Gencecik bir adam, Fransa’nın umut vadeden yeniyetme edebiyatçılarından.

Eser boyunca zor sorular ve yürek dağlayıcı kuşkular içinde olasılıktan olasılığa sürüklenen başkadın oyuncunun etkileyici performansı dokunmuştu yüreğime.  Ne demişti sahi, hani aşk üstüne. Şöyleydi sanırım, ya da en azından ben öyle algıladım:

Anladım, aslında aşk ölümlü olduğun gerçeğini birisiyle paylaşmaktır.

 

Brüksel, Ekim 2013 

 

Ekim güneşi ısıtmaz

ekimgunesi

Sonbaharın güneşli günleri hem müjde hem hüzün taşır benim için.  Yağmurlu serin bir sabah yerine mavi göğe uyanmak güzeldir elbet ama kaderin ayrılık getireceğini önceden bilen sevgililere benzer yaz ile halimiz. Hesabımız kesilmiş, geleceğimiz mühürlenmiş. Yaz beni yine de son bir kez öpmeye gelmiş, ben şimdiden ona hasret geçireceğim günlerin derdine düşmüşüm.

İçimden bir ses “an şimdi, yakaladığın, yaşadığın yanına kar” dese de yüreğim ağır.  Sonrasını düşünmeden edemem, aşinadır üstelik de sonrası, geçmişteki yıllardan bilirim. Yaza güvenim yok değil, yeniden buluşmak isteğinden adım kadar eminim.  Sadece evrenin iskambil falından ürker oldum bir zamandır.

Bugün on sekiz derece, çocukların kalpleri kadar aydınlık bir güne uyandık.  Aynı hava ilkbaharda olsa montu evde bırakıp ince hırkayla idare ederdim hiç düşünmeden.  Şimdilerde sağlamcıyım; “arkası kış, arkası ayaz, risk almaya değmez” der sürekli bir ses içimden.  Sanki mart soğuğu tövbe işlemez bana ama ekimde şifayı kapmam işten değil.  Montumu kuşanırım, bir de fular dolarım boynuma elim değmişken.  Ve ancak o zırhla dışarı adım atarım.

Sarı, kırmızı, portakal, bazısı da inadına yeşil yapraklar gün ışığında parıldar parıldamasına ama görülür ki yorgundurlar.  Tutunamaz artık çoğu, en ufak esintiye teslim oluverirler. Hışırtıya dönüşürler bir sonraki anda ayaklarınızın altında.  Sıcak renklerini seversiniz ama üstlerine basıp geçerken burkulur yine de içiniz.  O kavruk günleri paylaştığınız dostlarla vedalaşma zamanı gelip çatmıştır.

Yazın takvime rağmen çekip gidemediği ılık sonbahar günleri etkiler beni.  Ayağını sürer, oyalanır ama kendi de bilir; hükmü azalmıştır artık.  Güneş ısıtmaz. Günler deseniz adamakıllı kısalmışlardır, başladıklarıyla bitiverirler. 

Akşam inince hava aniden serinler. Uzatmaları oynadığımızı biliriz, dakikaların yükü ağırlaşır.  Gölge güneş köşe kapmaca oynarken birkaç derece yukarısı kandırır, aşağısı şifayı kaptırır.  Hesap kitaba dökülmüştür bu denge, denklem karmaşıklaşırken sorgusuz yaşadığımız günlerin rahatlığı mumla aranır.

Bir yanım hala avutulmak ister. O yanım kuruyan yapraklara değil göğe odaklanır; bulutlar kararmamıştır henüz pamuk helva hafifliğinde gezinirler başımızda.  Yaz çağrışımlı her güne kış başlangıcını geciktiren bir hediyeymiş gibi kucak açmak isterim.  Yapamam.

Yazın sadece gölgesinin izlerini taşıyan bu günlerde coşkulanan yürekleri yadırgarım hep.  Ayrılık arifesinin koyu renklerine boyanmıştır benim içim. Bilirim ama yakışığıyla uğurlamalıdır insan gideni, yaşanmışın anısına.   Ve umutla açmalıdır kapıyı gelene, yaşanmışa inat.

Biraz durayım isterim yine de oracıkta, o anda soluklanayım.  Öylece bir tek kendimle kalayım isterim.  Ne gün ışığında ne de karanlığın koynunda. Molada, ılıkta, sadede, sessizde.

Yaz sıcakkanlıdır, insancıldır. Yüzüstü bırakıp, kapıyı çarpıp çıkmak istemez. “Ben söylemiştim sana, eylül sonu bana müsade” diye yüzüne vurmaz ardından bakanın.  Yufka yürekli yaz hep ısıtmak, sarıp sarmalamak için koşturur.  Hep korumak, kollamak, gevşetip rahatlatmak ister. 

Yazın bu düşünceli, sevecen hallerini severim, bana anaç ninelerin ışıltılı bakışlarını ve gevrek kahkahalarını hatırlatır.  “Bir güncük daha kalayım bari kuzucuklar için” der, bir gün daha uzatıverir sonra ziyaretini. Uçurtma peşinde koşan çocukların, sahilde sarmaş dolaş gezen sevgililerin, ancak yaz sonu soluklanabilmiş çalışkan bedenlerin alın terinin hatırına.

Can yakmadan, sarsmadan, alıştıra alıştıra çekilmeye çalıştığını görürüm sahneden yazın.

Oysa bilmez mi ki havada asılı kaldıkça zorlaşır vedalar.  Sürüncemeler boş umutlara gebe değil midir?

Üstelik sonunda yaz hep biter.  Her defasında.

Sonbaharın yaprakları da toz olup gittiğinde çıplak dallara baktığınızla kalırsınız.

Bir zamanın yanık tenleri beyaza çalar, atkılara gömülür boyunlar. Kulaklar kızarır, burunlar sızlar.

Koyu renkler giyersiniz.

Yaz biter.

Kısa günlere dünyayı sığdırmaya çalışırsınız.  Şömine ateşi, sıcak çayın dumanı ve kestane kebapla ısınma zamanıdır şimdi.

Bazen elleriniz soğuktan çatlar. Bazen dudaklarınız.

Yaz biter.

Kar iner.  Bembeyaz ve yumuşacıktır ilk bakışta. 

Sonra donar, katılaşır.  Geçit vermeyeni tanırsınız.

Yaz biter.

Beklemeye başlarsınız.

 

Brüksel, Ekim 2013

 

Görebildiğinde…

image

Bir Eylül akşamında Ada Burnu’na karşıdan bakıyorum. “Birkaç günde bu denli hissedilir mi mevsim farkı?” diye soruyor insan kendi kendine. Daha geçen hafta Ağustos ayının son demlerini yaşarken ılık ve esintisiz gecelerin keyfini çıkarıyorduk. İncecik gömleklerle, kolsuz elbiselerle oturuyorduk geç saatlere kadar hiç ürpermeden.

Eylül kapıyı çalıverdi sonra. Açtık açmasına, elimiz mahkum. Rüzgarı takıp gelmiş koluna meğer. Eşikten atlamalarıyla içimizi üşütmeleri biroldu.

Deniz direniyor, daigalanmasına rağmen dost sıcaklığını korudu. Ne var ki çıkınca fena çarpıyor rüzgar, kırbaç misali vuruyor derinize. Güneş imdada yetişeyim diyor ama kifayetsiz kalıyor çoğu zaman. Okşuyor çok ısıtamadan.

Suyun üstüne inşa edilmiş gazebonun bej keten rahat kanapesinde oturuyorum. Sırtımı minderlere, gözümü ufka verdim. Bir şal bir de hırka almıştım yanıma bu akşam kıyıya inerken. Baktım ürperiverdi içim şimdiden, şalı omuzlarıma attım.

Güneş az önce battı, karanlık öncesinin büyüleyici portakal rengi var ufuk çizgisinde. Onun üstündeyse utangaç mavi bir şerit “gidiciyim” misali eğreti oturuyor. Kızıl kırmızı basacak az sonra, o ihtişamlı girişin beklentisi sarmış ortalığı. Deniz durulmadan önceki son hikayesini anlatıyor.

Büyüklü küçüklü tekneler demir atmış manzarama. Bir yanları zifiri karanlık, bir köşelerinde parlak ışık. Biraz derin biraz da kibirli bakışları, yakın sanıyorsunuz ama çok uzaktalar.

Gölgelerde saklanmış olasılıklar ürkütse de cezbetmeye devam ediyor umuda aç ruhunuzu. Dizeler geçiyor aklınızdan; Can Yücel’in “Bi damlacık” ı Sunay Akın’ın “Çukur” una akıyor. Eskideki bir ana kayıyor düşünceleriniz, ne zamandır görmediğiniz birini özlüyorsunuz.

Sahili süsleyen ağaç gövdeleri elele tutuşmuş. İncir sokuluvermiş çama. Palmiyenin sarkık sarı püskülleri asma yapraklarının kulağına bir sır fısıldıyorlar. Zakkumlar susmuş. Gölgeler koyulaşırken ayrılıktaki başkalık yerini bütünün ortaklığına bırakıyor.

Rüzgar gazebonun püsküllerle süslü beyaz devasa avizesini beşik misali sallıyor şevkatle. Derken tekne direklerinde asılı bayrakları dahil ediyor gecenin ağır tempolu dansına. Denizin gittikçe durulan çırpıntısını yararak geçiyor hızlı ve gürültülü bir motor.

Her parçası uyumlu bir tabloya yanlışlıkla vurulmuş bir fırça darbesi etkisi yapıyor izleyende. Uzaklaştıkça önce azalıyor, sonra duyulmaz oluyor uğultulu sert sesi. Bir alarm susturulmuşçasına rahatlıyor sahil.

Her işi bırakıp günün bitimini seyredebilmek nasıl muazzam bir lüks yaşamda. Hele açık havadaysanız burnunuzda deniz kokusuyla. Doğanın değişimine, renklerin tondan tona bürünüşüne kilitli ve tetikte bekliyor duyularınız.

Günün o son nefesini verdiği andaki keskinlik dokunur belki yüreğinize. Gecenin adım adım basan karanlığına şahit oluyorsunuz artık. Elinizle tutamadığınız zamanın ayak izlerini sürüyorsunuz adeta.

Etkileniyorsunuz kuşkusuz, hayran olmak işten değil. Hafif bir nostalji sarıyor işte tam da o anda. Başka sahillerdeki gün vedalarının hatıraları gelip buluyor sizi.

Aynı güneş farklı bir tepenin ardından batmıştı hani, daha mı büyük görünmüştü o zaman gözünüze? Daha mı yanıktı o portakal rengi? Hangi yıldı sahi o? Hangi sahil kentindeydik? Kaç sene geçti?

Tekbaşına oturuyordunuz bir seferinde mesela, yine denize karşı. Hayallerle somut gelecek planları arasında zigzag yapıyordu düşünceleriniz. “Yarın”lı cümleler kurardı durmadan o genç aklınız, sayfa çevirmeye programlıydı parmaklarınız. Gideni korkusuzca uğurlayabilenlerdendiniz.

Belki o akşamüstü iki kişiydiniz aynı doyumsuz manzaralı bankta oturan. Konuşmuyordunuz ama. Omuzlarınız değiyordu birbirine zaman zaman. Herkes kendi sessizliğine sarınıp dalmıştı denize, kararan sularda yanyana yüzüyordunuz. Nefes alıp verişini işitirdiniz bazı bazı, iyi gelirdi varlığı.

Hafiften bir iç çekip şalıma gömüldüm biraz daha. Geçmiş gün batımlarının yarım yamalak izleri mi yoksa Eylül akşamının serinliği mi beni üşüten? Baktım karşıki tepeler tamamen kararmış, seçebildiğim tek tük ağaç gövdeleri ve yamacın bitiminde sıralanmış tekne direkleri.

Parlak bir yıldıza odaklanmış kimliğini tahmin etmeye çalışırken gördüm incecikten beliren hilali. Hop etti yüreğim. Sürpriz bir konuk katılmış gibiydi akşamın şık davetine.

Genç hilal zarif ve utangaçtı. Yıldızın parlaklığına yetişemiyordu ışıltısı. Belki de sihri kırılganlığındaydı. Göz alıyoru varlığı. “Dün gece yoktu, nereden çıktı, ah ne hoş” demeye kalmadı saklandı tepenin ardına. Külkedisi’nin balodan ayrılışını anımsattı bu ani yokoluş, tek ayakkabı misali bir iz dahi bırakmadı.

Annemin kahve falında görüp müjdeyle duyurduğu haneye doğan uğurlu aylar geldi aklıma. “Yarın başka bir şehrin gece manzarasında ben de olacağım” diye düşündüm sonra, beni kürkçü dükkanına taşıyacak uçakta. Sahildeki son gecenin burukluğu çöküverdi üstüme.

Hoşçakal deniz, sensiz gün batımlarında da gökyüzüne bakmayı unutmayacağım.

Bozburun, Eylül 2013