Cumartesi:
Author Archives: denizdenhikaye
Derin ile Vincent – Dostane rastlantılar üzerine beynelmilel bir masal
Bir varmış, bir yokmuş… Bundan otuz beş sene kadar önce Almanya’nın mütevazı bir şehrinde anne babası ve kız kardeşiyle aynı evde yaşayan genç ve güzel bir kadın varmış. Biz ona alev alev enerjisinden, yaşama azim ve iştahla sarılışından aldığımız esinle Kırmızı diyelim isterseniz.
Kırmızı gönlünü komşu evde yaşayan yakışıklı bir Polonyalı’ya kaptırmış henüz on sekiz yaşında. Ailesi önce onaylamamış, Alman bir damat düşlemişler onlar hayallerinde. Göçmen aileyi kızlarına yakıştıramamışlar. Karşı çıkmışlar uzun zaman.
Kırmızı aklına koyduğunu yapan cinstenmiş. Hele yüreği öyle kıvılcım kıvılcım açarken gözü sevdiğinden başkasını görmemiş. İç sesini dinlemeyi çok erken öğrenenlerdenmiş, adet, töre, kural -ne varsa- çiğnemiş. Polonyalı yakışıklıyla bir hayat inşa etmişler elele. Kimseden yardım, destek almadan.
Çok sevmişler birbirlerini. Kendi düzenlerini, dengelerini o devrin alışılmış çerçevesinden çok dışarıda ama yüreklerine en yakın şekilde kurmuşlar. Biri kız biri erkek iki çocukları olmuş çok geçmeden.
Yaşam yolculukları onları Almanya’dan Belçika’ya taşımış. Bitirim Kırmızı tıkır tıkır işleyen üretken beyni, engel tanımaz azmi ve çelik çalışma disiplini sayesinde sekreter konumunda girdiği uluslararası organizasyonda yükseldikçe yükselmiş. Yakışıklı Polonyalı eşiyse daha arka planda kalmayı seçmiş ve bunu hiç bir zaman gurur meselesi yapmamış. Eşini tüm gücüyle desteklemiş.
Kız çocuğu (Heves diyelim biz ona) moda eğitimi almış, daha genç erkek evladı (Yangın) görsel sanatlar evrenine hızlı bir giriş yapmış. Kırmızı ve eşi çocuklarını yaşam seçimlerinde hür bırakmışlar, istekli ve yetkin rehberler olmuşlar çocuklarına ama kendi doğrularını empoze etmekten hep kaçınmışlar.
* * * *
Eflatun dünyanın en güzel şehirlerinden birine doğan şanslı çocuklardanmış. İstanbul’u tadarak, soluyarak büyümüş. Babası o devirde muhtemelen parmakla gösterilen bilge şahsiyetlerdenmiş. Annesi zarif ve aydınlık yüzlü bir hanımefendiymiş. Bir de kız kardeşi varmış, zeki mi zeki.
Eflatun Türkiye’nin en güzide üniversitelerinden birinden mezun olmuş. Önce acar mühendis, sonra başarılı genç yönetici olarak parlamış iş dünyasında. O da gönlünün seçtiğiyle erken yaşta evlenmiş.
Kariyer yaparken yuvasını da çekip çevirmeyi beceren her cepheye hakim kadınlardanmış. Çerçeve çizilmiş, dengeler yerine oturmuş. Bir kız çocukları olmuş genç çiftin çok geçmeden: Özgün diyelim biz ona.
Eflatun disiplinli, duyarlı, dolu dolu bir insanmış. İşi bilgisayarlarla olsa da sanatla olan gönülbağını hiç koparmamış. Ressam arkadaşları olmuş, sergileri takip etmiş, sevdiği müzisyenlerin konserleri kaçırmamış. Tiyatroların müdavimi, yeni çıkan kitapların yakın takipçisiymiş.
Çok konuşmasa, aşırı ilgi çekmeyi sevmese de ağzını açtığında bakışları üstüne toplarmış. Kendine bakar, zevkli giyinir, kibar ve ölçülü tavırlarıyla girdiği ortamlarda saygı ve sempatiyle karşılanırmış.
Yıllar akmış, hayat sürprizlerini vurmuş kıyıya. Evlilik son bulmuş ve Eflatun olumlu değerlendirdiği bir iş teklifinin sonucunda orta okul çağındaki kızıyla beraber Brüksel’e göçmüş bir gün. Özgün o genç yaşına rağmen kaya gibi sağlam duran, doğrularını seçen ve kendi yağında kavrulmayı maharetle beceren hayran olunası bir çocukmuş.
Eflatun Kırmızı’nın çalıştığı uluslararası organizasyonda göreve başlamış. Yaklaşık iki bin çalışanı olan bu kurumda ayrı bölümlere konuçlanmış aynı yaş grubundaki bu iki şahane kadın. Yıllarca hep aynı binaya gidip gelmelerine rağmen yolları hiç kesişmemiş. Birbirlerinin varlığından habersiz yaşamışlar aynı şehirde onca zaman.
* * * *
Mavi Kırmızı’yı üstüne birlikte çalıştıkları bir proje sırasında tanıma fırsatı bulmuş. Ondan on yaş kadar büyük bu dinamik şahsiyetin bitmek bilmez enerjisinden, bağımsız ruhundan, inatçı iyimserliğinden esinlenmiş. Onun hep değerlerinden, doğrularından yana duran ve kendi bildiğini okuyan yanına hayran olmuş. Bu aydınlık ve gözüpek kadını rehber almış.
Zamanla aynı bölümde çalışmaya başlamışlar. Kırmızı Mavi’nin ekibinin en yetkin üyesi, incisi, gizli silahı olmuş. Mavi artık hem iş hem dost ortamını paylaştığı Kırmızı’da her geçen gün başka güzellikler bulmuş. Ondan güç almış, ona akıl danışmış. Zor zamanlarında koşup onun limanına sığınmış.
Zamanla Kırmızı’nın diğer aile bireyleriyle de tanışma fırsatı bulmuş Mavi; dünya tatlısı insancıl eşini, başınabuyruk yakışıklı oğlunu ve yere bakan yürek yakan kızını ayrı ayrı sevmiş. Kırmızı’yla yaptıkları bir iş gezisi sırasında denk getirip Paris’te buluştukları Heves’i o dönem üniversite sonrası büyük kararlar eşiğinde gelecek üstüne kafa yorarken yakalamış.
* * * *
Eflatun ile Mavi zaten yakın arkadaşlarmış o yıllarda. Mavi Özgün’ü de ayrı severmiş, onun hayattan ne istediğini bilen karakterine, gereksiz yere trajedi yaratmayan tarzına bayılırmış. Onun geçen zamanla serpilişini izler, ileride neler yapacak acaba diye merak edermiş.
Eflatun ve Özgün’ün anne-kız ilişkisi de özenilecek nitelikteymiş. Dürüst, açık, saygılı bir çerçeve içinde iki yakın dost misali şakırlar, nadiren de sakin sakin tartışırlarmış. Dakika başı birbirlerini sarılıp öpen cinsten değillermiş ama sevgilerini hep gözbebeklerinde taşırlarmış.
Özgün yüksek öğrenim için Londra’ya gittiğinde gönlünü bir Kanadalı gence kaptırmış. Eflatun ile Mavi İngiltere çıkartmaları sırasında tanıştıkları bu şahsiyetin adını zaten peşinen kenara yazmışlar. Zamana bırakılmış akış, gençler düşünmüş ve karara varmışlar.
Özgün Kanada’ya taşınıvermiş. Kısa zaman sonra da büyülü bir yaz akşamında ikinci köprünün Anadolu ayağında Boğaz’a karşı evet demiş genç çift birbirlerine alkışlar arasında. Mutluluklarının samimi ışıltısı davetlileri de duygulandırmış, birkaç damla yaş dökenler olmuş aralarında. Başta da Mavi.
* * * *
İstanbul bu gelişmelere sahne olurken Münih’te Heves ve Afrika kökenli erkek arkadaşının ilişkileri de ciddileşmeye başlamış. İş ve yaşanılacak şehir seçimlerini ortaklaşa almalarından anlaşılacağı üzere gelecek planları da detaylanmaya başlamış. Çok geçmeden müjdeli haberi almış Kırmızı: Yakında anneanne olacakmış!
Mavi Kırmızı ve Eflatun’un birbirini tanısalar anlaşacaklarına gönülden inanıyormuş. Onların ayrı renklerde karakterler taşısalar da ortak değerleri ve prensipleri paylaştıklarını düşünürmüş hep. Günün birinde denk gelmiş, ilk üçlü buluşma gerçekleşmiş. Kırmızı ve Eflatun’un hemencecik kanları kaynamış birbirine.
“Bu buluşmaların ardı gelir artık” hesabı yapılırken hayat sert rüzgarlarından birini estirmiş. Eflatun anne babasına destek olmak için beklenenden çok daha erken bir anda hem iş yaşamına hem de Brüksel’e veda edip İstanbul’a dönmüş. Mavi burulmuş, bir yandan hayran olmuş Eflatun’daki cesarete, diğer yandan onun yükünün ağırlığını omuzlarında hissetmiş.
* * * *
Özgün’ün bebek beklediği haberi herkese moral olmuş o dönemde. Kanada’dan Belçika’ya, oradan Türkiye’ye uzanan hattaki dostların yüreği aydınlanmış. Kırmızı Mavi’den almış müjdeyi, Eflatun ile hemen hemen aynı dönemde torun sahibi olacaklarını hesaplayıp sevinmiş içtenlikle.
Cüce Şubat kapıya dayandığında Heves’in oğlu Vincent dünyaya gelmiş. Çekirdek aile Almanya’da toplanmış, melezlere has şeytan tüyünü taşıyan Vincent’ın gönülleri fethetmesi fazla zaman almamış. Cevval anneanne ve büyükbaba o muazzam coşkuyla daha bir gençleşmişler sanki.
Kazma kürek yaktıran Mart ayında Mavi annesini kaybetmiş aniden. Çok kısa bir zaman sonra da Eflatun’un babası gözlerini yummuş hayata. Sonraki aylarda Mavi’ye huzur haram, hüzün günlük aş olmuş. Bakmış Brüksel’de nefes alamıyor, Ankara’ya annesinin evine geri gitmiş hadiseden bir ay kadar sonra.
Tuhaf zamanlarmış. Gidenin evinde gidensiz kalan yakınları birbirlerine tutunup ayakta durmaya çalışırlarmış titrek titrek. Bazen en beklenmedik anda gözleri dolar, kimi zaman da unutulmaz bir hatıranın ışığında gülümserlermiş. Güç buldukları anlarda zırhlarını kuşanır, dünyanın o en zor işlerinden birine koyulurlarmış.
Birinin ömür boyu emek emek yarattığı, biriktirdiği, topladığı, itinayla sakladığı dolaplar, çekmeceler, raflar dolusu özel eşyayı nasıl elden geçirebilir ki kişi kendi parçalanmadan? Bu sorumluluğun altında ezilip unufak olmadan? İnsanı içten içten kemiren, enerjisini anında tüketen yaman bir sorumlulukmuş bu. Mavi birbaşına olsa asla yapamazmış. Teyzesine dayanmış.
Azar azar, ucundan kenarından başlamışlar. Evin çekmeceleri dipsiz kuyular gibiymiş, tarihin hazineleri saklıymış herbirinde. Hemen her obje bir hikaye anlatmış, bir anıyı, bir dönemi, bazen yitirilen başka bir akrabayı, dostu çağrıştırmış. İçi kanıyormuş Mavi’nin, bazen soluk alamıyormuş.
Mavi’nin annesi Hediye Hanım elişine meraklıymış. Hediye vermeyi, sevindirmeyi de seven insanmış. Ne zaman bebek haberi alsa hemen bir yelek, iki hırka, belki yeni model bir patik üretimine başlarmış. Ya da yumuşacık bir battaniye örermiş hevesle, bebecik üşümesin diye.
Mavi ile teyzesi zulada son dönemki elemeğinin ürünlerini bulmuşlar. Hangi parçanın kimin için hazırlandığını tam olarak bilemeseler de, bir kısmının mutlaka Özgün’ün bebeği düşünülerek kenara konulduğu konusunda anlaşmışlar. Susuşmuşlar biran.
Hediye Hanım Brüksel ziyaretleri sırasında tanıştığı Eflatun ve Özgün’den ayrı ayrı övgüyle bahseder, onlardan sık sık haber sorarmış. Özgün’ün düğün fotoğraflarına bayılmış, kayınvalidesini de -laf aramızda- pek kibar bulmuş. Eflatun’un adı her geçtiğinde de “çok kibar ve asil kadın, duruşu bir başka!” dermiş derin bir iç çekerek.
Mavi annesinin yalnız Türkleri değil, Brüksel’deki yabancı arkadaşlarını da yakından takip ettiğini, dil engeline rağmen onlarla iletişim kurmak için içtenlikle çaba sarfettiğini bilirmiş. Yıllar önce ofisi paylaştığı İngiliz dostu Paul’ün ilk torunu için bir hırka örüp yollamış. Hem de Paul’ü sadece ismen tanımasına rağmen.
Mavi hem bu hatıranın hem de Kırmızı’ya duyduğu sevgi ve güvenin etkisiyle diğer bebek kıyafetlerini de Kırmızı’nın torununa hediye etmeyi düşünmüş. Eflatun’un da Kırmızı’nın da bu sembolik armağanların ardındaki gönül kelâmını sezinleyeceklerinden ve annesinin emanetlerinde onun gözüne görünen anlamı bulacaklarından eminmiş.
Diğer yandan, bu samimi ve Mavi için son derece değerli paylaşım sayesinde bu iki fevkalâde kadını soyut ortamda yeniden biraraya getirdiğini düşlemiş kafasında. Sanki yaklaştırmış onları birbirine bu bağla. Kendini de onlara.
Teyzesi de onaylamış bu hediye fikrini. Özgün’ün henüz doğmamış kızının paketi İstanbul’daki müstakbel anneannesine ulaştırılmış kargoyla. Vincent’ın armağanını da Brüksel’de Kırmızı’ya teslim etmiş Mavi.
* * * *
Temmuz ayı başında Montreal yolunda Brüksel’de mola almış Eflatun. Biraz hasret gidermişler Mavi’yle. Emanetler Eflatun ile birlikte Amerika kıtasına doğru yola çıkmışlar sonra da. Artık bu dünyada olmayan birinden henüz buralara ayak basmamış birine giden hediyeler…
Ağustos ayında Derin’in doğum haberi ulaşmış Brüksel’e. Sevenleri bayram etmiş, en içten dileklerini yollamışlar batıdaki kıtaya.
Biriki gün geçmiş geçmemiş, minik bir kart çıkmış Mavi’nin posta kutusundan: “Anneni hiç tanımasak da hiç unutmayacağız” diye yazmış Heves, Vincent’in güleryüzlü bir fotoğrafını da iliştirmiş karta.
Ertesi gün bir e-posta almış Mavi bir süredir İngiltere’de yaşayan eski arkadaşı Paul’den, hani bir dönem aynı ofisi paylaştığı: “Aklımdasın..” diye yazmış Paul “…kaybın çok yeni, yas sürecinin kolay olmadığını da kendi deneyimimden biliyorum. Yine de bir nebze daha iyi hissettiğini umuyorum şimdilerde…”
Kimbilir, belki arka arkaya sıralanan bu üç gelişme birbirinden bağımsız ve tamamen rastlantısal olgularmış. Ya da hepsi aslında vurdumduymaz olan hayatın nasılsa aldığı Hediye Hanım’ın hatırasına saygı duruş kararını uygulamaya koymuşlar elbirliğiyle. Mavi ikinci olasılığa inanmayı seçmiş.
* * * *
Yıllar geçmiş aradan, güzel günün birinde, ılık bir akşamüstünün kuytusunda Eflatun ve Mavi kendilerini Kırmızı’nın yeşil bahçesinde yayılmış keyfeder bulmuşlar neşeyle. Anneanneler torunlarının son anılarını paylaşmışlar heyecanla, telefonlarında kayıtlı fotoğrafları göstermişler birbirine.
Özel günler için saklanan şaraplardan birini açmışlar derken. Haberler verilmiş, hikayeler nakledilmiş. Yürekler içtenlikle dökülmüş ortaya. An dostluk ve muhabbet olmuş çiçek kokuları arasında, geleceğe dair ortak planlar yapılmış heyecanla.
Bu buluşmanın üstünden başka seneler de akıp geçmiş. Ruhu zenginleştiren, kavurmadan öğreten deneyimler getirmişler beraberlerinde. Sonra, masal bu ya, bir gün kesişivermiş Derin ve Vincent’ın yolları bir üniversite kampüsünde.
Gözgöze gelmişler en beklenmedik anda.
Girişken Vincent Derin’den yana bir adım atmış ve o kendine güvenli, zinde ve bir yudum çapkın ses tonuyla: “Sizde bana çok tanıdık gelen birşeyler var. Daha önce tanışmış olabilir miyiz acaba?” diye soruvermiş.
Derin içinden “bu kadar klişe lafı hangi eski romandan kopyaladı acaba?” diye geçirmiş geçirmesine ama şeytan tüyü varmış işte Vincent’te.
O sırada kızın gözlerinin içine aleni bir ilgiyle bakan kararlı ve akıl çelen duruşunda insana “neden olmasın?” dedirten bir dürtü saklıymış.
Gülümsemiş Derin ağzını açıp ilk sözünü sarf etmeden önce…
Brüksel, Ağustos 2013
Kıvırcık Saçlı Cömert Yürek
Birkaç ay önce tüm yara berelerimi sırtlanıp gittiğim o mütevazı Ege kasabasında etraftaki aceleci inşaatların çalışkan tozuna batmış yokuş toprak yoldan denize doğru ilerledim. Bana tarif edilen levhayı gördüğümde doğru iz sürdüğümü anlayıp rahatladım. Bir numaralı hanenin kapısından taş evi çevreleyen çiçekli bahçeye süzüldüm.
Aylardan Mayıstı. Ege sıcak günler ve ılık akşamlar serisine çoktan başlamıştı. Ben ıslak, serin ve çoğunluk ışık fakiri bir şehirden geliyordum. Kendime itiraf edemediğim sırlarımın ve son olayların ürünü üçüncü derece yanıklarımın ateşini taşıyordum.
O akşamüstü o bahçede bir sürü gülen yüzle aynı anda tanıştım. Hiçbirinize tek tek bakamadım, grup olarak tanımladım sizi; genç, dinamik, sevecen bir grup. O akşamın anıları biraz bulutlu hafızamda. Yüzler flu, kelimeler havada uçuşuyor. Ben kah o bahçede sizinleyim, kah ardımda kalan Brüksel’de o gün ayrıldığım işimin son gününde, kah iki ay önce Ankara’da annemin cenazesinde.
Ne kadar konuştum, ne dedim, ne paylaştım hiç anımsamıyorum. Karanlık indiğinde bile hala üşümeden açık havada oturabildiğim için mutlu hissediyordum kendimi sadece. Ne beklentim vardı ne de büyük bir umudum. Mola alabildiğim için şükrediyordum.
Biri bir kadeh şarap verdi elime, eğlenceli hikayeler anlattınız. Aynı ailedendiniz zaten, aydınlık yüzlü insanlardınız. Gençliğiniz yansıyordu cümlelerinizin içeriğine, kadifemsiydi tonlamanız. Hiçbirinizin acelesi yoktu, hırs çamurlarında yuvarlanmamıştınız.
Saygı ve içtenlik vardı ortamınızda. Tek tek konuşuldu, yürekten dinlenildi. Detaya özen gösteren insanlardınız. Ben aranızda öylece kimseye dokunmadan otururken sarıp sarmalanmış gibi hissettim kendimi niyeyse. Gevşedim, tatlı bir uyku bastı inceden. Göz kapaklarım emre çabuk uydular o gece.
* * * *
Sonraki günlerde grubunuzu ayrıştırmaya başladı yorgun ve hüzünlü kafam. Bireyler gözüme görünür oldu, aranızdaki bağlar da. Taş evin bahçesine yaydım sanki haritayı, sizi de tek tek konumlandırmaya başladım üstünde.
Dinlendikçe açıldım hafiften. Miskinliğimin tozunu almaya koyuldum ince ince. Sen oralardaydın hep, bir şekilde etrafımdaydın. Can alıcı sorular sordun, sessiz gözlemler yaptın. Merhametini elimle tutabilirdim.
Bir gün -nasıl oldu bilmem- başbaşa konuşur bulduk kendimizi. O kadar kendiliğinden oldu ki herşey, uyumumuza şaştım. Laf lafı açtı sonra ve yürekler döküldü ortaya. Seninki gökkuşağı kadar güzeldi, o genç yaşında bunca nüansı nasıl bu kadar ustalıkla kavradığına şaşırdım.
Senin yolunun tanımını dinledim. O ana kadarki macerana kulak verdim. Tek kişilik yaman bir ordu gibiydin. O narin bedende bunca güç nerede saklı diye ciddi ciddi düşündüm. İnsan bu yaşta nasıl bunca netlikle görebilirdi ki önceliklerini ve nasıl bir azimle Don Kişot misali soyunurdu hayallerini gerçekleştirmeye.
Kendimi unutmak istediğim bir dönemde senden konuşmak güzeldi. Hele sen bu denli renkli, böylesine dolu ve sapına kadar özgün felsefeyken. Seni dinlerken canlandım, keskin gözlemlerinin, yerinde değerlendirmelerinin ve taşı gediğine koyan sonuç cümlelerinin hayranı oldum. Senden öğrendim.
Bir umut tohumu ektin sanki içime. Ve her gün özenle suladın onu.
* * * *
Tane tane anlattın. Ses tonun yumuşacıktı, acelesiz ama vurgulu konuşuyordun. Çıkarımların akılcıydı. Uzun zamandır görmediğim eski bir dosta kavuşmanın katıksız keyfiyle dinledim seni.
Arada ben oraya bir virgül, buraya bir tırnak ekledim ama hikayeyi yazan sendin. Hiç üstüme gelmedin, “derdini anlatmayan derman bulamaz” söylevi çekmedi bakışların bana. Önce anlatabilsem anlayacağına inandırdın beni. Nihayet bulup buluşturduğum kelimeleri seslendirdiğimde yüreğinle dinledin yine tane tane.
Ektiğin tohum acar bir filize dönüşmüştü, titrek bedeninden beklenmeyecek bir kararlılıkta başkaldırıyordu. Uzun zamandır ilk kez gülümsedim. Unutmak zor; o gün bir de zeytinyağlı enginar pişirmiştin. “Geçen gün sevdiğini söylemiştin” diye mırıldandın belli belirsiz tabağı masaya koyarken. O enginarlara sarılmak istedim.
Günübirlik bir geziye gitmiştin bir gün, baktım gözlerim arıyor seni. Hevesle beklenen ana dönüşmüş kendiliğinden akıp giden sohbetlerimiz. Elinde sürpriz bir paketle çıkageldin ertesi gün. Uzun zamandır hediye almamıştım, daha açarken çocuk gibi heyecanlandım.
Çok zevkli, çok ruhuma yakın bir seçim yapmışsın. Bilemiyorum beni hangi arada bu kadar iyi tanıdın. Yeterince teşekkür edemedim belki sana. Diyorum ya, o ara sözcüklerle çok barışık değildi yıldızlarım.
Önceliklerimizden konuştuk, etkileyebileceğimiz ve değiştirebileceklerimizden. Bir de kabullenip kendi kaderine terk etmemiz gerekenlerden. İkincisini yapmak problem çözmeye programlı beyinlerimize zor geliyor, “yapabileceğim bir şey var mıydı?” sorusu uzun zaman zihinlerimizi meşgul etmeye devam ediyordu.
Farklı taktikler, yaratıcı yöntemler deneyip duruyorduk bir zaman. Ta ki biz ağzımızla kuş tutsak da durumun değişmeyeceğini kabullenene kadar. Sorunun tamamen bizim dışımızda ve eylemlerimizden bağımsız olduğunu anlayana dek.
Senin – ne mutlu ki çok erken yaştan itibaren- ne istediğini bildiğini hissettim verdiğin kararlardan, attığın cesaretli adımlardan bahsederken. En yakınırındakileri kuşatan samimi sevgine şahit oldum, yabancılara duyduğun merhamete. Yaşlıdan, yalnızdan, yaralıdan kaçmayan cömert yüreğini alkışladı yüreğim.
Günlük hayatın çoğuna lüzumsuz gelen ayrıntılarına değdirdiğin sihirli değneğin işleyişini gözlemledim. Salatalarından tatlılarına, masa örtülerinden saksılarına, bulmacalarına sızıyordu çarpıcı büyün. Pazardaki satıcıya, yaşlı komşu teyzeye, eczacıya, hatta mahallenin topal köpeğine uzanıyor ve şefkatle dokunuyordun.
Bir büyüğüm “bu kadar duyarlı olan çok kırılır yaşamda” demişti, seni tanısa ne düşünürdü acaba diye geçirdim içimden. Ben sana “boşver, takma, bu kadar düşünme herkesi” diyemedim, bunun basit bir seçim olduğuna inananlardan değilim. Duyarlılığı çok sesli müzik bestelercesine yaşamak diye yorumluyorum kendimce. Belki daha karmaşık bir bilmeceye kaptırıyor insan kendini ama maceranın tadı da daha bir yoğun oluyor, zevki tam katmerli.
Veda ettiğimiz akşam aylarca denizi göremeyeceğim için benim adıma kederlenmiştin. Serin Brüksel yazına denk gelirsem açık havada yemek yiyemeyeceğim için, pazar günü dükkanları kapalı bir şehre ve boş bir buzdolabına doğru yolculuğa çıktığımız için. Mümkün olsa güneş, deniz tuzu ve çiçek kokusu dolu bir çıkın verecektin elime yolluk diye.
Ne güzel insansın sen.
Şu sıkıntılı günlerinde yanında olmak, elini tutmak ve “emin ol geçecek” diye tekrarlamak isterdim her gün defalarca. Başka konulardan konuşmak, dikkatini dağıtmak, yürüyorsan yürümek, susmak istersen yanında susmak isterdim.
Ben senin gibi hünerli değilim mutfakta. Elişinden de hiç anlamam malum. Ancak sayende yeniden kavuştuğum sözcüklerimi dizdim işte kendimce arka arkaya.
Çabuk iyileş Kıvırcık Saçlı Cömert Yürek. Karanlık günler geride kalsın.
Brüksel, Ağustos 2013
Şehirlerle (Aşk) Yaşamak
Romantik komedilerin birinde otuzlu yaşlardaki bakımlı ve başarılı kadın karakter bir şehirle “çıkabileceğini” söylüyordu. Hani sevgiliyle randevuya gidecekmiş gibi özenle hazırlanıyordunuz şehirle buluşmanıza ve diyelim tüm bir günü onunla baş başa geçiriyordunuz mesela.
Şehir size sokaklarını ve sırlarını açıyordu, siz kendinizi onun akışına bırakıyordunuz. Onun hikayesini dinlerken biran kendinizden kopuyor ama bilincinizle yeniden buluştuğunuzda edindiğiniz deneyimle olayları bambaşka türlü değerlendirebiliyordunuz. Şehri tutkuyla sevmek lazımdı bunun için. Kendinizle olmaktan da korkmamak.
Şehir size kendini anlatırken bir ayna da tutardı aslında. Kendimden çok uzaktayım sandığınız o keyifli noktada, ufuk çizgisinden de ötedeyim yanılsamasını yaşarken kendinize yaklaşırdınız aslında. Şehrin kapıları gibi açılırdı bilinçaltınızın dehlizlerine inen yollar. Ürkmeden ilerlerseniz görür ve ayardınız.
Şehrin keşmekeşi yalnız olmadığınızı fısıldardı kulağınıza. Ne en vahim durumda olandınız, ne en şanssız, ne en zavallı. Onun kokularını içinize çeker, renklerini seyrederken arka planda kendi yaşam gerçeğinizi koyardınız aklınızın bir köşesine.
Sonra küçük bir mucize olurdu ortalık yerde, sadece sizin gözünüze göründü sanırdınız. “Ayrıcalıklıyım” diye düşünür gizlice gülümserdiniz. O anın büyüsü çılgın bir enerji pompalardı bedeninizden içeri, güçlenirdiniz. Ayaklanırdınız.
Şehirle randevunuz zaman zaman kontrolü elden bırakmayı, illa oldurmak için didişmemeyi, bazen en kısa yoldan değil de en manzaralı yoldan geçmenin keyfini hatırlatırdı size. Boş oturup gibi yapıp en önemli olanı düşünmeye zaman ayırmanın niyeyse zor gibi gelen olağanlığını sererdi gözlerinizin önüne.
Diğerlerinden başka bir gün yaşardınız. Kendinizle ve şehirle takılırken üçüncü şahıslarla da beklenmedik bağlar kurardınız. Bazen kendini şehre bırakmış başka bir yabancıya denk gelir, onunla üç cümlede hayatı tartışırdınız. Bazen gözleriniz buluşurdu bir başkasıyla, sadece gülümserdiniz birbirinize. Anlardınız.
Tarihi bina çehrelerinde birikmiş anılar, ondan bundan çiçek kokularındaki kışkırtıcı davet, her biri farklı kıvrılan ağaç gövdelerinin sessiz bir çığlığı andıran şiir dili, sokaktaki çocukların samimi gülücükleri, eylemsiz heykellerin iç yakıcı söylemleri sarardı sizi sımsıkı. Akşam saatine kaldıysanız, gökyüzünün ve suyun ışıkla başkalaşan renkleri, gölge oyunlarındaki sanatsal heyecan, şehrin gün içinde sürekli değişen ritmi, tik takları… Hepsini daha bir uyanıklıkla fark ederdiniz o bir başınalığınızla.
Ve dış dünyaya bu kadar dönük ve bu denli açıkken aynı anda nasıl olup da kendi bilinçaltınızın derinliklerinde emin adımlarla ilerlediğinizi merak ederdiniz. Halkanın tamamlanması dedikleri buydu belki. Uzaklara doğru uzandıkça yakınlaşmak, daha iyi görebilmek için geri adım atmak.
Baştan söyleyeyim, her şehirle tutmuyor ama bu büyü. Biraz gönül işine benziyor durum. Şehirle kimyanızın uyuşması lazım, karşılıklı ve tempolu atmalı kalpleriniz. O size kucak açmalı, siz ona koşmalısınız tereddütsüz ve ardınıza bakmadan. Beraberken eksiksiz hissetmelisiniz; bilmelisiniz ki yaşamaya değer her şey orada, ikinizin arasında, o anda.
Oysa bilirsiniz ki öyle kolay bırakamazsınız kendinizi, her şehir de açmaz size durduk yerde kapılarını. Kiminin tek şehri olur bir ömür boyu, şanslıysa bağrında yaşadığı. Kimi yıllarla yol alır, keşfedilmeyi bekleyen şehirlerdeki serüvenlere doğru uzanır. Aynı aşkın iki kez yaşanmadığını bilir bilmesine ama her yeni aşkın doğuş anında gerçekleşen mucizenin peşindedir biraz da.
Bazısı hiç bir şehre açmaz içini, yüreğini kaptırmaz,
* * * *
Benim ilk aşkım, aptal aşkımdı New York. Düpedüz çarpıldığım, aniden ve derinden vurulduğum, neye uğradığımı anlamadan peşinden sürüklendiğim şehir… Ne başlayışında ne de bitişinde söz sahibi olamadığım ilişkim, koşulsuz teslimiyetim.
Yirmili yaşların başında tanıştık, ben Yeni Dünya’da bebek adımlarıyla ilerliyordum. Şaşkındım, toydum, korumasız ortamlarda nasıl yaşanır bilmiyordum. Tuttu kolumdan uçurdu beni. Varlığından habersiz olduğum bir evrenin kapılarını açtı.
Hız, devinim, heyecan üçlemesinde yaşandı her şey. Işıklar gördüm, asabi arabalar ve sürekli acelesi olan insanlar. Daha güçlü, daha yetkin, daha cazibeli olmak içindi yarış. Altında harlı bir ateş yanıyormuşçasına kaynıyordu şehir, bir çığlık aşağı, bir kahkaha yukarı. Her şey o anda olup bitmeliydi. Şimdi. Hemen.
Şehrin enerjisi bulaşıcıydı. Harareti her yanınızı sarıyordu. Anlamaya çalışmaktan vazgeçip kendini bırakma zamanıydı. Direnmedim, savaşmadım. Şehir beni köklerimden salladı, hafifletti, sersemletti.
Savruldum peşinden. Var olduğumu hiç bu kadar net hissetmemiştim. Kanım başka türlü akıyordu sanki, duyularım keskinleşmişti. Yorulmam, durmam mümkün değildi.
Sonra aniden kesildi akış. Dönme dolabı durdurdular. İndim.
* * * *
İlk gerçek yetişkin aşkımsa Prag’dı.
Çocukluk rüyalarımda sıcak ve tanıdık bir şehrin sokaklarında gezerdim hep. Kendimi güvende ve mutlu hissettiğim, yuva hissi veren bir şehir. Uyanmaya yakın adını fısıldardı bir ses kulağıma: Prag.
Neden bilmiyorum hala. Hiç bir bağlantımız yoktu oysa o şehirle, orada yaşayan kimseyi tanımıyordum. O konuda hiçbir kitap okumamış, belgesel izlememiştim. Prag gerçekte nasıldır, neye benzer, onu bile bilmiyordum.
Yirmili yaşlarımın sonunda ilk kez gittim bu şehre. Biraz tedirgindim ilk buluşmamız öncesinde, hayal kırıklığından korktum. Rüyalarımdaki şehirle alakası yoktu hiç, çok daha bilgeydi, çok daha görmüş geçirmiş. Olgunluk ve şefkatle yaklaştı bana, azmi ve sabrı anlattı uzun uzun.
Hayalde başlayıp gerçeğe ışınlanan bir masal tadında yaşadım onunla aşkımı. Kendimi bildim bileli vardı sanki, o denli tanıdık ve bana benden yakındı. Çocukluğumun izleri var hala onda, hep özlenen ve geride kalsa da hiç unutulmayan masumiyetin hatıraları.
Prag. Adı geçince tüylerimin ürperdiği, yüreğimi sızlatan kahraman. Umudum, sığınağım. Kalbimin derinliklerinde hep özenle saklanan.
* * * *
Paris’i otuzlu yaşlarımda keşfettim. Düpedüz ve fena halde aşktı Paris. Hep mümkün, hep hakim, hep ezberbozan aşk. Hem de en artistik haliyle. Kıskıvrak yakaladı beni. Mecnun etti.
Zamanla her mevsimini doya doya yaşamak, açık hava müzesini anımsatan sokaklarında saatlerce dolaşmak, kafelerinin teraslarında oturup gelen geçenin hayali hikayelerine dalmak mümkün oldu. Defalarca gittim bu şehre, her seferinde koşarak, hatta kanatlanıp uçarak.
Trenden Kuzey Garı’nın platformuna her inişimde ilk günkü heyecanla çarptı yüreğim. Paris hiç eskimedi, gözden düşmedi, olağana dönüşmedi. O her gidişimde kendini yenilemiş oluyordu, bir yanda bambaşka heyecanlar sunarken, diğer yanda klasiğin vazgeçilemeyen tadını hep saklıyordu.
Her gün yeniden doğmaktı Paris. Onu kendim, benliğimi de aşk yapmak. Eşitlemek, tamamlamak ve gerisini rüzgara bırakmak. Sanata ve geçmişin hazinelerine saygı duruşu, yaratıcılığın ve değişimin koynunda yeşerirken.
* * * *
İstanbul’u tanıyordum tabii çocukluğumdan beri, ama dokunmamıştık birbirimize. Ben ona çok korkak görünmüştüm, o bana çok muazzam, pek karışık. Defalarca buluştuk ama hiç yakınlaşmadık. Ben yolcuydum, o hancı.
Kırklı yaşlarımda nihayet gözünün içine baktım İstanbul’un. Cesaretim yerine gelmişti artık, kendime güvenim de. O saate kadar bana hep başkalarının bana tanıttığı bu şehri kendi hızımda ve kendi adımlarımla keşfe karar verdim.
Acelem de yoktu hiç, bir seferde köşe bucak taramak değildi derdim şehri. Hız değildi artık önemli olan, yudum yudum içmek, tadına varmak arayışındaydım. Yine gelirdim hem mümkün oldukça, kaldığım yerden devam ederdim macerama. Çağıracaksa tabii beni İstanbul.
Yavaşça aralanan ağır kapılardan içeri süzüldüm sonra. İlk kez ciddiye alır gibi alıcı gözüyle baktı şehir bana. Yürek yaralarımı kuşanmış yürüyordum başım dik, cebimde bulutlarla. Hayattan dersler almıştım, gördü. Burnum sürtülmüştü yaşamın gerçeklerine vura vura.
İstanbul. Geçmişin sırrı, geleceğin anahtarı. Kendini evrenin merkezi, dünyayı da hayaller alemi sanmaktan vazgeçmiş gururdan arınmış hüzünlü aşk. Kaybetmeyi tatmış ama yenilmeyi kader kabul etmemiş, hayatın iliğini emmeye yeminli aşk.
Yavaş yavaş ilerledi ilişkimiz. Kimi zaman coşkuluyduk, bazense karşılıklı sustuk. O sorgulamadı, ben onu dinlemeyi sevdim. O sormadıkça da ben anlattım. Gösterdiklerinin, paylaştıklarının değerini bildim.
Zamanı unuturduk beraberken. Renkler öykülere dönüşürdü göz açıp kapayıncaya kadar, martı çığlıklarından dizeler dökülürdü. Arnavut kaldırımların tozu, Boğaz’ın mavisi, vapur dumanı harmanlanır, soyut bir resim çizerlerdi imgemizin duvarına. Burnumuzda ızgara balık kokusuyla akşamın inişini seyrederdik iki kıta arasında bir noktada.
Kalamayacağımı bilirdi. Ona geri geleceğimden emindim. Ben yokken ne yapacağını hiç sormadım. “Gitme” diye yalvarmadı, “çabuk gelsen, özlüyorum” diye sızlanmadı. Birbirimizin seçimlerine ve önceliklerine hiç karışmadık.
İstanbul. Özgür ve saygı dolu aşk. Sev ve sal mantığıyla yaşanan.
Brüksel, Ağustos 2013
Günaydın Güzel Kız
Sen yirmili yaşlarının tadına varmaya henüz başladın, ben sonbaharda yaşamımın kırk beş yılını arkamda bırakacağım. Seneye üniversiteden mezun olacaksın, “inanamıyorum!” diyorsun heyecanla bu konudan bahsederken. İnsan büyüdüğünü de, yaşlandığını da hiç bir zaman tam olarak algılayamıyor kanımca.
Koşuyor kişi, ona buna yetişeyim derdinde hep, “şu bitince soluk alacağım, bundan sonra kendimle kalacağım” diyor. Ne var ki akış kesilmiyor, zaman durmuyor, yaşamın onun için sakladığı aklı karalı sürprizlerin sonu bir türlü gelmiyor. Sen de biliyorsun artık: Bakıyorsun okulun son günü, bakıyorsun yaz sıcağında Ege sahilleri, bakıyorsun kapıyı çalmış, karşında diploma töreni…
Üstelik sende bambaşka bir bilinç var benim sen yaşlardayken tatmadığım. Farklı bir aymışlık hali, inanamadığım ama hayranlık duyduğum bir telaşsızlık! Alakalı alakasız sorular fışkırmıyor beyninden, sadece en önemli olanlarına cevap arıyorsun. Dinginsin ama enerjisiz değilsin, sabırlısın ama hayallerine sahip çıkışın çok kararlı, çok kendinden emin.
Biran önce harekete geçmek, bir sürü işi aynı anda ve kısa zamanda yaptığın için kendinle gururlanmak, hep önde ve görünebilir olmak için çabalamak yok senin kitabında. Önceliklerin belli, doğruların çizilmiş. Saklanmıyorsun, oynamıyorsun. Yalana, yaldıza harcanan zamana belki biraz acıyarak bakıyorsun.
Sen “bugün var, yarın yok” olanın fena halde farkındasın. Sen anın, keyfin, damak tadının, uzun ve derin uykunun yararının neyse ki farkındasın. Hayatın küçük zevklerini sarıp sarmalıyorsun, besleyip büyütüyorsun bilincinle. Onlar sana dolu dolu mutluluklar olarak geri geliyor. Yüzünün aydınlığı, gözünün ışığı bundan.
Her aile küçüğünü korumak, tehlikelerden uzak tutmak ister. Biz de sana kol kanat germek için çırpındık elbette ama önünde duramadığımız sellere kapıldık bazen. Yaşamın kimi zaman sağanak misali inen karanlık gerçeklerinden uzak tutamadık seni. Koruyamadık seni dilediğimiz gibi.
Sana gelince, erken yaşta sağlamlaşan karakterinle bize pek de yapılacak is bırakmadın aslında. Özgün kalkanlarını seçip kuşanıverdin kaşla göz arasında. Kurnaz ve akılcı taktikler geliştirdin yaşamla başa çıkmak için.
Hiç istemezdik biz ama kader seçti ve beraberce yaşadık: Sen çok ciddi hastalıkların pençesinde acı çekerken gözlemledin aile bireylerini. Zamansız ölümler gördün, zincirleme kayıplar yaşadın. Yetişkinlerin zayıflıklarına şahit oldun. Ayrılıkların getirdiği yürek acılarını tanıdın.
Boşanmalardan konuştuk seninle, tıkanan ilişkilerin çıkış yolları üstüne akıl yorduk. Aşk üstüne konuştuk, keder ve ölüm üstüne. O kerli ferli insanların beklenmedik acılar karşısında nasıl un ufak olduklarını izledin yaşıtların çizgi film seyrederken. Belki sorgulamayı öğrendin bu deneyimlerden, belki dünyayı çok da ciddiye almamayı.
Çok gözlemledin, az söyledin gibi geldi bana hep. Ama dediklerinde hep öğütülmüş, sindirilmiş ve en önemlisi özümlenmiş olanı sezdim. Sana kalan, seninle kalan çok senden bir güzellikti. Bazen ürktüm erken olgunluğundan, biraz da suçluluk duygusuyla, ama çoğu kez şapka çıkardım sana boğazımda düğümlenen sözcüklerimi kendime saklayarak.
Seni, yaşamla ve onun kahramanlarıyla ilişkini izledikçe her gün daha fazla hayran oluyorum sana. İnsanları okumak nedir biliyorsun. Kişilerin hiçbir zaman dile dökmedikleri ama gözlerinde bir çığlık misali taşıdıkları isteklerini ve ihtiyaçlarını fark edip onlara elinden gelen yardımı yapmayı biliyorsun. Bunu seçiyorsun. Hem de afişsiz, reklamsız, hiç gölge etmeden. İyi kalpli bir masal kahramanınınki kadar özenli bir dokunuşla, ama o insanların hayatlarında mucizeler yaratacak şekilde.
Geçmiş yılların sana yaşattıklarıyla bunca farkındalık kazanmış, dünyayı bu genç yaşında neredeyse çırılçıplak soymuş ve onun gözünün taa içine korkusuzlukla bakmışken, aynı anda nasıl olup da sapına kadar masum, sevecen, ve umut dolu olduğunu soruyorum kendime. Yanıtı bende değil bu sorunun, ama biliyorum ki öğreteceksin bana bir gün. Sözle değilse de eylemle.
Seneye Ağustos ayında İstanbul’da kutlayacağız mezuniyetini, bir sonraki doğum gününe denk gelen zamanlarda. Dört sene önce on sekiz yaşını aynı şehirde karşılayışımızı anımsayacağız. Ben sana gözlerindeki ışıltı için teşekkür edeceğim, yolumu kaybettiğim anlarda tükenmeyen bir umut ışığı sunduğu için bana. Sen muhtemelen “ne yesek?” diye düşünüyor olacaksın o sırada. İstanbul gülecek kahkahalarla!
Hazalcı’m, kendin kadar aydınlık ve sıcak bir ayın lider gününde doğmuşsun; ne mutlu, ne uyumlu bir tesadüf. Annene ve babana dünyanın bu en beklenmedik mucizesi için içtenlikle teşekkür ederim…
Brüksel, 1 Ağustos 2013
Sokağın (bir) Anlamı (olmalı)
Ben TED Ankara Koleji’nde öğrenciyken okul Kurtuluş Parkı’na komşu olan eski mekanındaydı hala. Kızılay yönünden Cebeci tarafına giderken Lise kısmı sağınızda kalırdı, İlk ve Orta öğretime ayrılan binalar da solda. Özellikle öğrencilerin güvenliği gözönüne alınarak yapılmış bir altgeçidimiz vardı, çok sevimli bulmasak da kullanırdık öğretmenlerin hemen hergün tekrarlanan uyarılarına kulak vererek.
Bu altgeçitte yaşlı bir amca kurşun kalem satardı hemen hergün. Bazen tünelin içinde, bazen merdivenlerinde konuşlanmış olurdu. Portatif bir minik sandalyesi vardı doğru anımsıyorsam. Önünde bir dizi kalem. Gözleri yarı kapalıydı, kör değilse de çok az görüyordu sanırım.
Küçüklere yetişkinler hep olduklarından yaşlı görünür malum. O yüzden ben çocuk hafızama güvenirsem, size adam yetmişlikti diyeceğim ama aslında belki de sadece ellilerindeydi. Ağarmış bir sakalı vardı, çehresi güleçti.
Bağırmaz, ilgi çekmeye çalışmaz, öylece otururdu sadece. Çok merak ederdim hikayesini ama o zamanlar yabancılarla konuşmak konusunda şimdiki cesaretime sahip değildim. Önünden gelip geçerken kaçamak bir bakış fırlatırdım ondan yana, durumunda bir değişiklik var mı diye kontrol ederdim. Geçen günlerde görüntüsü pek değişmedi, ne tezgahı büyüdü, ne de kalem çeşitlerinde bir çoğalma oldu.
Zamanla onu evde bizimle yaşayan dedemle özdeştirdiğimi fark ettim. Babamın yüz yaşını devirmiş dinç babası bir süredir Meşrutiyet Caddesi’ndeki dairemizde bizimle yaşıyordu. Arada halalarıma gider, bir süre kızlarında kalırdı ama benim için asıl oyunculardandı; çekirdek ailemizin önemli bir ferdiydi.
Muhtemelen de bu yüzden kafamda tonton dedelerin yeri torunlarının yanıydı. Aynı nedenden dolayı da kalem satan amcanın yaşına ve görmeyen gözlerine rağmen neden tüm günü bir sokak tezgahının başında geçirdiğini, neden kimselerin ona sahip çıkmadığını çok merak ediyordum.
Sonra nasıl gelip gidiyordu acaba “işe”? Torunları elinden tutup getiriyorlar, sonra birlikte uygun bir yer seçip yerleştiriyorlar mıydı onu? Akşam saatlerinde gelip alıyorlar mıydı? Sahi, kaç saat çalışıyordu günde? Acıkınca ne yiyordu, sıkışınca ne yapıyordu, nereye gidiyordu tek başına?
Etrafta onca cicili bicili seçenek sunan kırtasiye varken Kolej çocuklarına gösterişsiz kurşun kalem satmak gerçekten mümkün müydü bu arada? Ama satmasa niye gelsin ki hergün buralara? O durumda başka bir mahalleye taşımayı düşünmez mi insan seyyar dükkanını?
Kafamda bu sorularla okula gittim geldim aylarca, amcaya tek söz de edemedim utangaçlığımdan. İşin garibi aynı çekingenlikten çok istediğim halde kalem bile satın alamadım ondan. Öyle içleniyordum ki haline, konuşmaya başlasam hıçkırıklara boğulacağımı düşünüyordum. Sustum ben de senelerce.
Geceleri uyumadan önce onun için dua ederdim. Çok uykum olduğu için sızdığım akşamların sabahında büyük bir vicdan azabıyla uyanır – dedemin kaza namazlarını anımsayıp- akşam ihmal ettiğim görevimi yerine getirirdim aceleyle. Yaşlı amcanın rahat bir yaşama kavuşması için dilekler tutardım.
Zamanla sokaklarda başka insanlar da gözüme çarpmaya başladı. Çocukları kucaklarında dilenenler vardı, kağıt mendil satanlar, sakatlar vardı aralarında, kopuk bacaklar gördüm, birbaşına kalmış kollar. Devinimleri ağırlaşmış gençler gözüme çarptı, hepten yorgun yaşlılar, gözyaşları yüzlerinde kurumuş bebekler.
Bu insanlar üstüne de düşünmeye başladım. Nereden gelip nereye gidiyorlardı, nasıldı acaba hikayeleri? Daha birkaç ay öncesine kadar bizimki gibi bir hayat sürerken biranda sokağa sürüklenenler var mıydı aralarında? Veya aslında varlıklı olup da duygu sömürüsü ya da eksantrik takılmak adına bu yola başkoyanlanlar? Araştırma yapan gazeteciler, deneysel edebiyat meraklıları, sivil polisler?
“Diğerleri”nin de tepkilerini inceledim aynı zamanda. Sokak insanına çöp gözüyle bakan ve tiksintisini ifade etmekten çekinmeyenleri gördüm. Onlara ahlak ve hayat dersi vermek adına “çok şükür gençsin, elin ayağın tutuyor, utanmıyor musun sokak ortasında dilenmeye?” diye nutuk çekenleri işittim. Bu insanlar sanki göze görünmez ve kelamları kulakla işitilmezmiş gibi davrananları, onların varlığını yok sayanları inceledim hep merakla.
Çocuk halim akşam dualarıma eklenecekler listesine ekledi de ekledi bu insanları. Tanrı kimden bahsettiğimi iyice anlasın diye de detaylı tarif ederdim herbirini; adlarını bilmediğim için onları gördüğüm noktalar ve görünüşleriyle ilgili gözlemlerimi katardım iyi niyetli dileklerime:
“Tanrım, bizim okulun algeçitinde kalem satan kör amcaya, Sakarya Caddesi’nde iki çocuğuyla gördüğüm ağlamaklı teyzeye, Kuğulu Pasaj’ın önünde dilenen tek kollu gence lütfen acilen yarım et, onları sokaklardan kurtar, karşılarına güzel insanlar çıkar, onları yeniden sevdikleriyle buluştur…”
Aylar ayları kovalarken listem uzadıkça uzadı, dolayısıyla gece yatmadan önce ettiğim dualar da. Ne çok insan vardı sokaklarda yardıma, bakıma, ilgiye muhtaç. Nasıl başa çıkacaktım ben hepsinin durumuyla?
Elimdeki dosya bu derece kalınlaşınca, arada birini unutacağıma dair korkum da şiddetlenmeye başladı adamakıllı. Yine o dönemde farkına vardım ki, ailem ve yakın çevremde de fena halde desteğe ihtiyacı olanlar var. Tabiiki tamamen başka bir kategoriydi bu, ama bu insanların da halleri hal değildi. Sokaktakileri tek tek sayarken evdekileri topyekun geçiştiremezdim.
Onlu yaşlarımı ortalamaya hazırlanırken, sokak ve hayat bilgimin belli bir aymışlığa ulaştığı noktada yakarışlarımda özlü ve şifreli bir anlatım kullanmakta karar kıldım: “Tanrım, sen yardıma ihtiyacı olanlara destek çık lütfen! Kimlerden bahsettiğimi biliyorsun… Senin tanıyıp benim görmediklerim de var aralarında. Ben de artık bunu biliyorum.”
* * * *
Dün metroyla işe giderken yolculardan biri önce dikkat çekmek adına genzini gürültüyle temizleyip hemen ardından da şimdiye kadar defalarca işittiğim bir nutku kim bilir kaçıncı kez çekmeye koyuldu. Şu kadar zamandır evsiz ve işsiz yaşadığını, sokaklarda yatıp kalktığını, dinleyenlere verdiği huzursuzluktan dolayı özür dilerken küçük bir yardımda bulunmak isteyen olursa seve seve kabul edeceğini duyurdu hepimize.
Bakışları sabit bir noktaya dikilmişti. Sesinde ne iniş çıkış, ne de bir duygu yansıması vardı. Son cümleye noktayı koyduğu anda da koridorda ilerleyip birkaç kuruş yardım yapanların uzattığı bozuk paraları aceleyle topladı.
Zamanlaması öylesine mükemmeldi ki, bu vagonun hesabını kestiği sırada metro sert bir frenle ilk durağına erişti. Kapılar açıldığı anda platforma attı kendini. Sonraki vagona geçecekti şimdi, buradan binen yeni yolcu potansiyeliyle birlikte.
Günde kaç metro değiştirdiğini, kaç istasyondan geçtiğini düşünüyor insan ister istemez. Kaç saat bu tiradı sürdürür acaba? Her gün bu işle mi meşguldür? Belki “yeter bu kadar cep harçlığı şimdilik bana” dediği noktada durur, stoklar suyunu çekince yeniden dalar yeraltı dünyasına.
Metro bileti satın alır mı ki? Almaz değil mi? Kaçak bindiğini bilir ve anlayış mı gösterirler sizce güvenlik görevlileri? Orada bilmediğimiz bir sistem var mıdır, adı konulmamış kurallar? Belki de sadece o kaçar, diğerleri kovalar.
Hepsinin ötesinde, neler hisseder bir insan ta içinde, günde birçok kez evsiz barksız olduğu gerçeğini (ya da masalını) yüksek sesle tekrarladığında çevresindekilere?
* * * *
Brüksel’in iki ana arterinin kesiştiği işlek bir dört yol ağzında kırmızı ışıkta durduk. Öndeki yolcu koltuğundayım. Mehmet Erdem’in CDsinden arabanın içine yayılan ritimle hareket ediyor sağ elimin parmakları. En az onun kadar inançlı bir tonda ben de “olmalı olmalı” diye mırıldanıyorum. “Yaşamın bir anlamı olmalı…”
Dilimde şarkının çok sezdiğim sözleri, aklımda birbiriyle alakalı alakasız bir alay düşünce, pencereden dışarı bakıyorum öylece. Görüp görmemeye sonra karar vereceğim. Hodri meydan dünya, çek bakalım dikkatimi çekebilirsen.
Sol tarafta bir hareketlenme olunca bakışlarımı gayrı ihtiyari o yöne çeviriyorum. Kot, tişört, lastik ayakkabı üçlemesinde giyinmiş genç bir kız ve yanında yine o yaşlarda bir genç adam çevik adımlarla atıyorlar kendilerini yolun ortasına. Arkalarından akan trafikle biz bekleşen arabalar arasındaki boşlukta hiç yoktan bir sahne var edip akrobatik bir gösteriye girişiyorlar hemen oracıkta.
Bocalıyorum önce. Malum Türkiye’de trafik tıkandığı anda peydahlanan ve pet şişede soğuk su, taze çıtır simit, hatta kırmızı gül satanlara alışkınız. Oysa Brüksel’de olsa olsa arabanızın camını silip üç beş kuruş kazanmayı amaçlayanlar çıkar karşınıza. Bezleri, fırçaları da çok temiz görünmez gözünüze, yeni de yıkattıysanız arabanızı pek dokunsunlar istemezsiniz.
Ancak genelde öyle de agresif ısrarcı olurlar ki bu insanlar hizmet istemediğinizi edebinizle anlatmanız neredeyse imkansızlaşır. Ya arabanızı hareket ettirmeniz ya da sileceklerinizi çalıştırmanız gerekir mesajınızı duyulabilir hale getirmek için. Her seferinde aman yok yere bir kaza çıkmasın diye endişe edersiniz.
Şimdiki olay çok farklı oysaki. Gençliğin çapkın hayat enerjisi ve esir edici iyimserliğiyle dolu bu çift zevk ve içtenlikle sergiliyorlar gösterilerini. Defalarca prova edilmiş kusursuz dönüşler, yaman taklalar birbirini kovalıyor. Kah ellerinin üstünde dünyaya tersten bakıyorlar, kah yeniden ayaktalar.
On beş yirmi saniye kadar sonra final anında çift elele selamlıyor biz izleyenleri. Gözlerinin içi gülüyor göğüsleri heyecanla inip kalkarken, nefes nefese ve çok güzeller, dipdiri. Derken iki koldan koşar adım ve aynı ışıl ışıl çehrelerle arabalara yanaşıp niyetlilerden bahşiş topluyorlar.
Israr yok, stres yok, tek kuruş vermeyenlere bile “dert değil” tarzı bir bakışla karşılık veriyorlar. Hünerlerini sergilemek nasıl onların seçimiyse, paranızı cebinizde tutmak da sizin elinizde. Bırakalım herkes özgürlüğünün tadını çıkarsın.
Ve ışık kırmızıdan yeşile dönerken sırtlarında gözleri varmış gibi hissedip değişimi, uçuşan iki tüy hafifliğinde terk ediyorlar sahneyi…
Biz yolumuzda ilerlerken onların bir sonraki kırmızı ışıktaki performansını düşlüyorum. Şartlar iki ışık arasındaki kısacık zamanı çok akıllıca kullanmalarını gerektiriyor. Epey çalışmış olmalılar zamanlama üzerinde.
İnsan merak ediyor, kaç sefer tekrarlıyorlar acaba ardı ardına bu gösteriyi? Ne zaman mola almaya karar veriyorlar? Nasıl karar verdiler günün birinde böyle bir girişimde bulunmaya? Sahnelerinin konumunu nasıl seçtiler?
Yerlerini zaman zaman değiştiriyorlar mı, yoksa hep aynı kavşakta mı takılıyorlar? Yakın arkadaşlar mı? Sevgililer mi? Kardeşler mi yoksa?
Nasıl hazırlanıyorlar acaba gösteriye? Koreografileri değişiyor mu zaman zaman? Doğaçlama bir şeyler yapıyorlar mı arada estiğinde? İş kazası yaşadılar mı hiç? Adrenalin peşinde olduklarından mı kalkıştılar bu işe, yoksa sadece harçlıkları mıydı az gelen?
Ne kadar kazanıyorlar? Okul harcının bir kısmını mı ödemekte mi kullanıyorlar bu parayı yoksa pahalı bir müzik aleti almak için zulaya mı atıyorlar? Sanat ya da bilim için mi yoksa herşey? Üniversitede bir projeden mi ibaret acaba bu deney?
* * * *
Sokak renkli, sokak coşkulu. Hem ilham perisi, hem trajedinin beşiği. Sokak sarsan ve düşündüren. Çocuklarımızı yetiştiren etkileşimli bir okul o, yetişkinleri yeniden sorgulamaya iten amansız bir güç. Sokak halimize şükrettiren, başka renkleri keşfettiren, kaybolan umudu yeniden yüreğe yerleştiren.
Sokak karmaşa, sokak huzur. Elimizin kiri, altınımız teri. Kavgamızın, protestolarımızın podyumu. Aşkımızı ıslıklara döktüğümüz mekan, karanlık inerken bir tomurcuk gibi açan o ilk öpücüğümüzün şahidi. Sokak aynı anda hem yitmiş hem yaşanmamış olan. Hıçkırığımız, yaşımız ve rüyalarımız. Kimliklerimizin buluşma noktası, kaderimizin çizildiği yer.
“… Bir anlamı olmalı…” diyor Mehmet Erdem “… senden başka, benden başka…”
Ona eşlik etmeye devam ediyorum.
Brüksel, Temmuz 2013
Akan suya anlattıklarım
Şimdi ben ormana komşu bir parkın içinde, usulca kıpırdaşan suyun kıyısına yerleştirilmiş ahşap bir bankta oturuyorum bir başıma. Senin yeşilin içinden akan suları sevdiğini anımsıyorum. Hava nihayet ısındı. Eskiden olsa, az ilerideki miniskül yüzme yavuzunda kulaçlamaktan çok salınmakla iştigal eden grubun içinde bulurdun beni. Onlara rağmen yüzmeye çalışırdım.
Şimdilerde baba, kalabalıklar kaçırıyor beni. Bazen üstüme üstüme geliyor insanlar. Onların sağır gürültüsünü götürmez oldu kafam senin deyiminle. Kuytularda başka türlü bir huzur buluyorum. İçimin sesini daha rahat duyabiliyorum.
Üstelik insanların niye inatla aynı yerlere doluştuklarını, kumsalda bile niçin şezlonglarını yanyana sıraladıklarını, günlük ıvır zıvır uğruna saatler harcayıp, asıl elzem olan için nasıl zaman bulamadıklarını hiç anlamıyorum. Haliyle biraz mesafe koydum dünyayla arama, gölge etmesin yeter bana. Kendi yağımda kavrulmaktan öte bir dileğim yok şu sıralar.
Şimdi şu berrak anda başımı kaldırıp önümde sıralanmış bilge ağaç gövdelerinin asaletle göğe yükselişini seyrediyorum sadece. Güneş vefalı bir dost misali yapraklar arasından süzülüp değdiriyor elini omzuma. Bana yeşilin tüm tonlarını sevmeyi öğrettiğin için teşekkür etmek istiyorum sana.
“Kızım dinle bak, hayatın müjdesini duyacaksın kuşların cıvıltısında” diye fısıldıyorsun kulağıma. Deniyorum baba, gittiğinden bu yana hergün deniyorum inatla. On bir yılı devirdi hasretimiz, düğüm misali durur boğazımda.
Yaşamın insanı sınayıp zorladığı yaşa geldim. Tozpembe görünmüyor gözüme dünya. Gerçeği yumuşatasım da yok biliyor musun, çamursa çamur bazı günler, bataksa batak. Bazen piyangodan sadece kara haber düşüyor insanın payına, bazı kışlarsa çok uzun ve sert.
Seni düşünüyorum her gün. Işığını özlüyorum. Sen buralardayken henüz olgunlaşmamıştı sorularım, şimdi içim onlarla kaynarken sensizim. Bazen korku kaplıyor kalbimi, seninle konuşsam geçecek biliyorum. Her defasında mantık yolundan geçirip sakinleştirirsin beni.
Bazı sözlerin küpe olmuş kulağıma, tekrarlıyorum aklımda. Bazılarının manalarını şifre misali emekle çözüyorum. Diğer yandan, “Eski köye yeni adet getirme” derdin ya bazen, o lafa hala gıcık oluyorum. İçeriğini seninle özleştiremiyorum bir türlü.
Bense oldum olası yeninin peşinde koşuyorum, bazen kendime rağmen. Sanırım tekdüzeleşen deneyimlerin tadından da geleceğinden de endişelendiğimden. Öğrenme aşkım sönmedi çok şükür, bir yanım hep aç, o yanım hep genç. Sanırım ayakta ve zinde tutuyor bu açlık beni.
Yazmak var sonra, bazen sırf içimdekini daha netlikle görmek adına bırakıyorum dökülsün sözcükler yüreğimden. Bazen çaresizlikten doğuyor ilk kelime, derken umutta buluyorum kendimi. Her yazı kendi macerasını yaratıyor biraz, ben sadece kapıları açık tutuyorum. Tökezlediğim anlar olmuyor değil, bazen de yüzüstü kapaklanıp düşüyorum. Ama korkma baba, hiç ufalmadı yüreğim.
Sulu gözlü oldum üstelik. Vara yoğa salıveriyorum yaşlarımı, yelkenler neredeyse hep fora. Hatta güleceksin belki ama yine de itiraf edeceğim: “Ben seni unutmak için sevmedim” şarkısı bile başka türlü dokunur oldu bana. Belki çok biten aşk gördüğümden bu ara, belki çok çekip giden…
Senin takım elbiseli halin gözümün önünde hep. Ben de kendime bakmaya ve özenli giyinmeye gayret ediyorum. Sen dünyaya iyi niyetle yaklaş, o da belki seni ciddiye alır telkiniyle. Dünyanın eşref saatine denk geldiğim olmuyor değil, bazense hiç umursamıyor beni.
Evlenmeden, benim babam olmadan önceki hayatın üstüne kafa yorar oldum bir zamandır. Kardeşlerinle ne oyunlar oynardınız mesela? Deli gençliğin, kavak yellerin nasıldı? Hiç aşk şiiri yazdın mı bir kıza? Mülkiye anıların yarım yamalak kalmış aklımda. Onları en ince ayrıntısına kadar yeniden dinlemek istiyorum senden.
Sanatçı arkadaşların vardı sonra senin. Mustafa Seyran mesela. Nasıldı onunla dostluğunuz? Nelerden konuşurdunuz? O beste yaparken yanında olur muydun? İkiniz de peş peşe evlenince değişti mi paylaşımınız? Sohbetleriniz başka bir platforma taşındı mı?
Annemle balayınız sırasında nasıldı İzmir, merak ediyorum. Kordon’da yürüdünüz mü kolkola? Geçende Ankara’ daki evin çekmecelerin birinde o kalışınıza ait otel faturanızı buldum, annem saklamış meğer.
O dönem Efes Oteli gözde bir balayı mekânıymış anlaşılan. Geçen bir arkadaşla konuşuyorduk, onun anne babası da aynı yıl içinde sizinle üç ay arayla kalmışlar aynı otelde. Ha, nikâh davetiyeniz de geçti bu arada elime. Ne kadar sade bir seçim, ne duru bir üslup, çok yakıştırdım size.
Sorularım bitmiyor ki susayım: senin için elli yaşında baba olmak nasıl bir histi mesela? Sizin devirde devrim niteliğinde olmalıydı bu durum. Erkek çocuk bekliyormuşsunuz üstelik, Selim yerine ben gelivermişim. Neler hissettin acaba ilk bakıştığımızda, ne çelişkiler yaşadın yetiştirirken beni?
Kayıplarınla nasıl başa çıktın baba? Annenle nasıl vedalaştın onu toprağa verirken? Amcamın bu dünyadan erkenden ayrılışını kabullenmek neleri alıp götürdü senden? Neye tutundun, nasıl ilerledin yolunda yüreğin hala yanarken?
Hassas insandın, ülserden tansiyona bir sürü dert yapışmıştı yakana kendine onca dikkat etmene rağmen. Sen dört küçük soğansız ızgara köfteyi ağır ağır yerken yanında dedem tereyağlı böreğini siler süpürür, tavuklu pilavı öğütür, telkadayıfla taçlandırırdı keyfini.
Sen doktorlarda gezer, hergün dizi dizi ilaçlar yutarken doksanlık babanın sapasağlam bedenine ve bitmek bilmeyen enerjisine özeniyor muydun acaba? Yüz üç yaşında kaybettiğinde onu kendi ölümün geldi mi aklına?
Hatırlar mısın, bazı Pazarlar alıp Esenboğa’ya uçakları seyretmeye götürürdün beni. O fikrinde bile bir öngörü gizliymiş. Kazara girdiğim havacılık işinde pişiyorum bir zamandır, yirmi seneyi devireceğim pek yakında.
Senin gibi devlet memuru değilim ama “eurokrat” oldum çıktım hiç hesapta yokken, ülkeler birliğine hizmet ediyorum. Memleketi unutmadım ama korkma; bu tarafla ilişkileriyle ilgili görevler üstleniyorum.
İşimi seviyorum sevmesine de girift çarklardan, ayakoyunlarından hazzetmiyorum. İltiması, yalakalığı, ukalalığı gördüğümde buz kesiyorum. Kendine dokunmayan yılana hayır duası edenleri, hiç ama hiç sorgulamadan kabul edenleri uzaktan izliyorum da çözemiyorum. Bu keşmekeş dünyada nasıl korunur o “kendine ait oda”? Sorguluyorum.
Benimsemediğin bir düzenin parçası olmamak adına erken emeklilik kararı almanı daha farklı değerlendirebiliyorum bugün. Ne alkış, ne para, ne de fors peşinde koşmadığın için öylesine tutarlıydı eylemlerin. Hiçbir zaman küçük kavgaların adamı olmadın.
Havalı unvanlarını içi boş takım elbiselere taşıtan adamları görüp daha çok övünüyorum senin yaptıklarınla. İlham verdiğin, yönlendirdiğin bir sürü güzel insan var şimdi dünyada. Yeni nesli onlar yetiştiriyorlar, pırıl pırıl gençler oldular mesela yeğenlerinin çocukları. Büyümüş hallerini görsen çok seversin.
Baba, ben istiyorum ki şimdi şu bankta yanımda otur. Ben sana bu yazdıklarımı bir de kendi sesimle gözlerine bakarak anlatayım ağır ağır. Zayıflamışsın diye sitem edeceksin biliyorum, muhtemelen o karnedeki en kırık notum. Ama sağlıksız değilim, eskiye kıyasla daha çok spor yapıyorum. Fransızcamı da test edeceksin dayanamayıp eminim, bakalım aksanımı beğenecek misin?
“Pek yeşilmiş buralar” diyeceksin sonra etrafa alıcı gözüyle bakıp, “… oteliniz de harikulade böyle ormanın orta yerinde. Asilzadeler gibisiniz Maşallah Denizcim, diyecek yok keyfinize.”
“Bu akşam misafirimizsin baba, hayatta bırakmam. Senin sevdiğin kolalı beyaz örtülü masalardan birine kurulacağız hep birlikte, İsviçre’de gördüklerine benzer üniformalı garsonlar görgü ve özenle hizmet edecekler bize.”
Gözlerin parlayacak, uzanıp saçımdan öpeceksin.
“Canın çeken ne varsa söyleyelim mönüden. Sen de kırmazsın beni, bu gecelik delersin perhizi!”
“Atın ölümü arpadan olsun diyorsun yani” diyecek bakışların. “Seni mi kıracağım kızım!”
“Güneş yazın epey geç batıyor herhalde buralarda” diye mırıldanacaksın sonra biraz dalgın.
“Evet baba, karanlığın inmesine çok zaman var daha. Gel biz bir boy yürüyelim seninle şu suyun kenarında. Hem daha çok soracaklarım var benim sana…”
Courcelles-sur-Vesle, Temmuz 2013
Dar Yürekler
Brüksel Zaventem Havalimanı’nın kapılarından birinde Türk Hava Yolları’nın İstanbul seferi için biniş anonsu yapılıyor. Bilet ve pasaport kontrolü için sıraya geçen yolcular arasındayım. Aylardan Mayıs, Belçika havası baharı sorgulamakla meşgul.
Uykusuzum, yorgunum, biraz da keyifsizim. Son zamanlarda yaşam daha çok buruşuk yüzünü gösterdi bana, hırpalandı ruhumu. Toparlanamadım henüz. İstanbul’dan Bodrum’a uçacağımı hatırlatıyorum kendime; deniz düşüyor aklıma.
Sıra bana geldiğinde, aklım bu düşüncelere takılı halde uzatıyorum biniş kartımı görevliye. Hemen bakıp geri vermesine programlanmışken de biraz bocalıyorum kadının az ilerideki bankoya geçip eşinmeye başladığını fark edince. Elinde yeni bir kartla gelip dümdüz bir ses tonuyla: “yeriniz değişti” diyor ve ekliyor: “size upgrade verdik”.
Son dakika değişikliklerinin genelde müjde değil tatsız bir haberi beraberlerinde getirdiklerine defalarca şahit olmuş huzursuz hafızam gevşeyiveriyor anında. Yüzüme yerini yadırgamış bir gülümseme yayılıyor ürkekçe, adım adım. Teşekkür ediyorum içtenlikle, hala biraz şaşkın.
O sırada arkamdaki erkek yolcunun gür ve görgüsüz sesi yırtıyor kulaklarımı. Önce zoraki bir kahkaha atıyor yüksek dalgadan ki duymayan kalmasın, sonra sanki aynı barda üç saattir omuz omuza içiyormuşuz rahatlığıyla “Türk olduğun için torpil geçtiler tabii sana!” diye böğürüyor. Cidden böğürüyor. Evrenin kazara uyanık ve umursamayı seçmiş kısmı kulak kabartıyor dediklerine.
Aklımda milyonlarca yanıt “beni seç beni seç” diye dans ediyor. En aklı başında olanı ona çok sık uçtuğumu, bu yüzden THY’nin ayrıcalıklar sunan kartlarından birine sahip olduğumu ve bu sistem dahilinde de upgrade söz konusu olduğunda önceliğe hak kazandığımı söylememi istiyor.
Biraz daha meydan okuyanı bu ademoğluna Türk Hava Yolları’nın diğer Avrupa Hava Yolları gibi profesyonel bir çerçevede ve evrensel ahlak kuralları dahilinde çalıştığını, dolayısıyla da onun bahsettiği “aleni torpil” olayını eyleme dökemeyeceğine olan inancımı dile dökmem konusunda ısrar ediyor. Üstüne bir de “bu arada Türkiye develer ve fes giyenler memleketi de değil!” diye bir ekleme de yapmamı öneriyor.
En cazgır yanım “bak kardeşim, ben sana Batı Avrupa’da yaklaşık yirmi senedir kendi yağında kavrulmaya çalışarak yaşayan bir Türk vatandaşı olarak çektiklerimi anlatayım, inan onlarla kıyaslandığında bu upgrade’in lafı bile olmaz!” nutkunu çekmemi bekliyor benden. Aklıma geçen gün engellilere ayrılmış bir park yerinde gördüğüm isyankar tabelada yazılanlar geliyor o anda: “Park yerimde mi gözün var? Alabilirsin. Tek şartım olacak: Onunla beraber sakatlığımı da al, senin olsun!”
Hiç cevap vermiyorum. Sadece dönüp baştan aşağı süzüyorum adamı nasıl bir yaratık olduğunu kazımak için hafızama. Ve dünyanın en bonkör gülümsemelerinden birini takıyorum dudaklarıma ona bakarken. Sahtelik yapmıyorum hayır, öyle kıvançlıyım ki o an bedenimde bu insanla ortak tek bir hücre taşımadığımın bilincinde olduğum için.
Yürüyüp gidiyorum.
* * * *
Başka bir uçaktan inmek üzere ön kapıya doğru yürüyen kalabalığın arasındayım. Bilirsiniz saatlerce uçakta kendine ayrılan küçücük alanda sıkış pıkış oturmayı kabul etmiş insanlar tekerleklerin yerle buluşmasıyla bütün sabırlarını ve bazen insanlıklarını kaybederler. Huzursuz bir acele sarar her yanı. Anahtar kelime “hemen” oluverir tüm beyinlerde.
Herkes anında ayaklanır. Anında el bagajına ulaşmak ister, kendini koridora atmak farzdır, oradaki akış tamamen tıkanmış olsa da. Koridorda hepimizi alacak alan zaten sınırlıyken bir de el bagajları birer ikişer indirilmeye başlanır. Kimi kafamıza düşer, kimi ayağımızı yaralar.
Dördüncü sıraya yakın bir yerlerde mevzilendim. Hemen arkamda çevik kuvvet modunda bir genç kız var. Tekerlekli el bagajını az önce indirdi ve aramıza yerleştirdi. Sapı onun elinde, tekerlekleri benden yana. Çekerek değil iterek kullanacak bu aracı anlaşıldı.
Tekerlekler topuklarıma değdi değecek. Bela kokusu alıyor burnum, genç kız yerinde de duramıyor zaten, kafese kapatılmış vahşi bir hayvan misali hopluyor, sıçrıyor, tepiniyor.
Körüğe kavuşma noktasında nihayet kapılar açılıyor ve yolcular da ilerlemeye başlıyor. Tekerlekler yakın takipte, sinirlerim gerilmeye başladı çoktan. Uçaktan çıkmanın doyumsuz keyfini tadıp körük içinde henüz birkaç adım ilerlemişken ani ve keskin bir can acısıyla bir çığlık atıyorum. Genç kız valizinin tekerleklerini ayak bileklerimden bacağıma tırmandırmayı başardı sonuçta.
Durup dönüyorum ve ateş çıkan gözlerimde soru işaretleriyle bakıyorum yüzüne. “Pardon” diyor ama öyle umursamaz, öyle saygısız ki tekdüze ses tonu, kan beynime sıçrıyor. Yeniden aklıma yüzlerce cümle geliyor değişik tını ve renklerde.
Aynı anda canım cidden çok yanıyor. Üstelik biliyorum ki akşama kalmaz iki bacağım da önce kızaracak sonra moraracak, yaz günü şiddet kurbanı kadın havasında dolaşacağım ortalıkta. Dahası, kazara olana sözüm yok, samimi bir özür de kabulüm. Ama bu kaza geliyorum dedi daha en başından, sonrasında dile dökülen özür de sahtelikten yıkılıyor.
Bunlar aklımdan geçerken bir işe yarayacakmış gibi bacağımı ovuyorum elimle ve bir “uf” dökülüyor dudaklarımdan ister istemez. Genç kız o noktada tamamen canavarlaşıp beni azarlamaya başlıyor: “Ne kadar abarttınız, özür diledik ya, kesin artık. İnsan utanır!”
Bundan sonrası kara delik. Hayal edebildiğiniz senaryoları geliştirin siz de isterseniz. Yüz göz olmadım diyelim sadece, ana fikir anlaşılsın. Yalnız aynı önceki adama baktığım gibi dönüp alıcı gözüyle incelediğimi hatırlıyorum bu kızı. Bir iz arıyorum yüzünde, bedeninde, duruşunda. Bir işaret arıyorum bana gönlünün neden bu denli dar olduğunu anlatabilecek.
Bulamıyorum.
* * * *
“Babamın ölümünün ardından yaşadığım yas dönemi sırasında etrafımdaki bazı insanların gerçek yüzlerini açıklıkla gördüm, bazılarını da hayatımdan tamamen sildim” diyor İspanyol arkadaşım Maria. Neden bahsettiğini bildiğimi sanıyorum; bırakıyorum anlatsın, belki bir nebze rahatlar.
Babası çat kapı gelen bir kalp krizinin peşinden bu dünyadan ayrılınca Belçika’daki kızını arıyor aile büyükleri kederle. Kırık dökük kelimeler, yerli yersiz boşluklar ve en nihayet hıçkırıklarla biçimlenen bir telefon konuşmasının ardından koşuyor o da memlekete.
Mevsimi, saati ve kendimizi unuttuğumuz o garip zaman dilimlerinin birinde hem sapına kadar bilinçli, hem de başka bir evrendeki başka bir bedende can bulmuş misali şaşkın yaşarken cep telefonu çalıyor yine. Alışmış artık sürekli birilerinin aramasına.
Ya başsağlığı dileyecek yeni duymuş bir dost, ya da henüz haberi olmayan biri var hattın öteki ucunda, anlatması gerekecek ona olan biteni. Yeniden. Bir kez daha. Gazeteden bir haber okur gibi, anlamını bilmediği bir slogan tekrarlar gibi, bunların hepsi başka birinin başına gelmiş gibi.
Brüksel’deki ofisten biri çıkıyor arayan. İki gün sonraki toplantıya katılıp katılmayacağını sormak için rahatsız etmiş. Maria adamın durumdan bihaber olduğunu düşünüp önce İspanya’da izinde olduğunu, ardından da babasını birkaç gün önce kaybettiklerini söylüyor. Bir süre ailesinin yanında kalması söz konusu olduğundan da toplantıya katılması olası görünmüyor.
Adam hızlıca bir “başın sağolsun” diyor ama uçaktaki genç kızın özrü kadar kof ve samimiyetten uzak geliyor kulağa bu sözler. Maria geriliyor hafiften. Sinirleri bilendikçe kabarıyor tüyleri.
Adam tıka basa kendisiyle dolu. Devam ediyor, bırakın geri adım atmayı, frene basmayı bile aklından geçirmeden. “Madem gelmeyeceksin, senin yerine toplantıya katılacak kişiyi arayıp bulmak ve bilgilendirmek de sana düşer” diyor olağanüstü seviyesini geçen bir pişkinlikle.
Maria’nın aklından gökkuşağının bütün tonlarında yanıtlar geçiyor ama o dar gönüllünün seviyesine inmeye niyetli değil onun yüreği. O yürek ki o anda bir başka türlü çarpıyor, her anı başka türlü bir aymışlıkla algılıyor, dünyaya ve onun yaratıklarına bambaşka bir açıdan yaklaşıyor.
Yüreği o sırada çocukluk anılarının pamuk helva tadını korumak, babasının başrolde olduğu anların her bir tanesine özenle sahip çıkmak, hiçbir detayı unutmamak, hiçbir sözü, sırrı, nasihati kaybetmemek, birlikte atılmış kahkahaların gölgesini olsun koruyabilmek için çarpıyor. Bunlar için çaba harcamak istiyor. Bu şaşkınla uğraşılacak zaman değil, ona harcanacak enerjiye yazık.
Şu anda toplantı organizasyonundan daha önemli öncelikleri olduğunu belirtip karşısındaki kendini toparlayamadan kapatıyor telefonu.
“Kim bu insanlar Allah aşkına Deniz?” diye soruyor bana. “Ne işleri var hayatımızda?”
* * * *
Ben yıllarca kafa yordum bu insanlar üstüne. “Zor bir çocuklukları mı oldu acaba?” dedim. Ebeveyn terk edip gitti belki. Büyük bir travma geçirdiler ve sonsuza kadar sürecek etkisi. Sevilmediler hiç, kimse kucak açmadı onlara. Doğum günleri hiç kutlanmadı, okulda hep tek başlarına oturdular sıralarda.
Gençlik aşkı nedir bilmiyorlar, midelerinde hiç uçuşmadı kelebekler. İtilip kakıldılar, başkaları yaşadı, onlar hep baktılar. Hep beşinci sınıf vatandaş gibi hissettiler bu dünyada. Ağır geldi varlıkları onlara yaşadıkça.
Hiçbirinin sesi güzel değildi. Aralarından hiç sporcu çıkmadı. Çöp adam çizmekten öteye gitmedi resim yetenekleri, hiç bir enstrümanın yakınından dahi geçmek kısmet olmadı. Şiirle kesişmedi yolları hiç, bilmediler nasıldır bir romanın sayfalarında kaybetmek kendini.
Ben yıllarca bu dar yürekler için açıklamalar aradım, özürler yarattım, onları tekrar kazanabilmenin yollarını aradım. Aynı anda hayatın zor testlerinden geçtikçe pişen, olgunlaşan, kendini yeniden bulan ve yaratan insanlarla tanıştım. Delirebilecekken ayakta kalanlarla, en dibe vurup yeniden çıkanlarla, paramparça olup toparlananlarla yarenlik ettim.
Onların mucizevi gönüllerinde buldum ruhumun aynasını, yola devam etme cesaretini. Bir ipucu vardı o insanların mücadelesinde hayatın anlamına dair. Gerçeğe en yakın olan onlar diye düşündüm. Yokluğu tatmayan, hiç kaybetmeyen fena halde boş konuşabiliyor anladım.
Dar Yürekleri hayat çarkının kurbanı olarak görmüyorum artık, kendi bilinçli seçimlerinin yarattığı cehennemde müebbet hapis yatıyorlar. Umut kesilmez ama, belki bir gün bir idam mahkumuyla tanışırlar, değişiverir yaşamları.
Brüksel, Temmuz 2013
Kaybetmek
Dün günlük yaşamımın akışı içinde yakaladığım bütün boşlukları değerlendirerek yeni bir yazı yazmaya koyuldum. Sabah işe giderken metroda, öğlen yemek molamda tablet bilgisayarımla başbaşa gittiğim lokantanın kuytu masasında, iş çıkışı eve dönerken yolda çiziktirdim zevkle. Duygularda doğan içsel söylemi önce sözcüklerde ses bulmaya iten, ekrana döküldüğü anda da dünyayla paylaşılabilen bir kimliğe büründürebilen bu süreci seviyorum.
Gelişigüzel atılmıyor ama bu yoldaki hiç bir adım. Önem vermediğim bir konuda yazmam mümkün değil mesela, düşünceler de kelimeler de kaçıyor o zaman benden. Tıkanıyorum. Diğer yandan, benim için dünyaya bedel bir konuda da henüz hazır değilsem, iyice pişmediysem, yine yazamıyorum. Önce hislerimle tanışmam, sonra onları derinlemesine ölçüp biçmem şart tek laf etmeden evvel. Üstelik bu sadece bir başlangıç.
Zira insan bakışlarını kendi içine çevirdiğinde kimi zaman gördüklerinden endişe duyuyor, ürküyor hatta. Onlara baktığıyla kalıyor, onlardan söz edemiyor. Başını öteki yöne çeviriyor, oyalanıyor, sindirmeye çabalıyor.
Ayrıca, aslında amacın görüneni birebir anlatmak değil, varolandan alınan ilhamla harekete geçmek olduğuna inanıyor. Rüzgarı ardına aldığıyla yeni ufuklara doğru keşfe çıkmak istiyor, hem kendiyle hem onun anlattıklarına kulak verenlerle beraber.
Dün işte ben de kendi rüzgarımı bulmuş, yelkenimi şişirmiş ve açılmıştım denize. Metro ne zaman ineceğim istasyona vardı anlamadım bile. Öğlen ne yemek ısmarladığımı biliyorum ama yediğimin tadını anımsamıyorum. Öyle bir kaptırmışım yazmaya.
Anlattıklarım beni on dokuz sene öncesine, Brüksel’e ilk taşındığımız yıllara ve dolayısıyla da yirmi altı yaşıma taşıdı. O günlerde tanıştığım ve gönülden bağlandığım bir arkadaşımdan bahsetmekti niyetim. Hayatın önce masum bir tesadüfle karşıma çıkardığı, tam bağrıma basmışken de ellerimden kapıp başka bir kıtanın en uç noktasına yolladığı bir dostumu anacaktım satırlarımda.
On iki senedir görmediğim yüzünü nasıl özlediğimi anlatacaktım sessizce. Belki size zaman ve mesafeyle sınanan dostlukların geleceğinden korktuğumu itiraf edecektim. Bir yanım “gitmesem de görmesem de o benim çok yakınım, gözümün içine baktığı anda okur ruhumu” diyecekti. Öteki yanım “bu kadar önemliyse dostluğumuz, nasıl oldu da yıllardır buluşamadık” diye veryansın edecekti.
Ama hepsinin başı Brüksel’di, 94 yılının ekim ayında burada başlayan hikayemizdi. Ben de oradan girdim konuya ve yazdıkça o günlere döndüm, unuttum sandığım detayları anımsadım düşündükçe. O yıllardaki saflığımıza güldüm bıyık altından, deli cesaretimize imrendim, korkusuz hayallerimizi gıptayla yâdettim.
Yazdıkça benim için hiç de kolay geçmemiş bir döneme şimdiki aklımla yeniden baktım. Bugün elimde tuttuklarımı kolay elde etmediğimi daha iyi anladım. Biraz gururlandım kendimle evet, ama onca yaşanılanı gözden geçirince biraz yaşlı ve yorgun da hissettim. Yaşamın bir kırmızı halı gibi önümüze serildiği ve bize kışkırtıcı bir gülümsemeyle “hadi gel” dediği zamanları şiddetle özledim.
O zamanlar kendime güvenim delik deşikti oysaki. Başardıklarımdan çok yapmam gerekenlerle doluydu kafamın içi. Cebim delikti, vitrinlerdeki pahalı ayakkabılara yalanarak bakar, bunları alabilenlerin dünyanın en şanslı insanları olduğunu sanardım. Yüreğim daraldıkça atıştırdığım için de kilo almıştım.
Hayat arkadaşımı tam da o sıralarda karşıma çıkarmış ve tek başıma olsam çıldıracağım zor bir donemi az yara ve çok kahkaha ile geçirmemi sağlamıştı böylece. Samimi paylaşımlarımızla destek olmuştuk birbirimize, kimi zaman ağlanacak halimize gülerek başarmıştık ayakta kalmayı. Hayallere tutunmuştuk beraber ve dört elle.
Dünkü yazma deneyimim zaman tünelinde bir gezintiyi andırıyordu. Sabah metrodan inip iş yerime vardığımda şimdiki yaşamıma dönmüş, öğlen yeniden geçmişe taşınmıştım. Yemekten sonra dosyalarıma ve koşturmaya dalmış, akşam ev yolunda yeniden yaklaşık yirmi sene geriye fırlatılmıştım.
Eve düştüğümde bu yolculuktan bitkin ama bir anlamda da mutluydum. Anlatmak istediklerimin tek bir yazıya sığmayacağına kanaat getirmiştim. Bu ilk bölüm olacaktı Arkadaşıma Açık Mektup’ta ve bu birinci kısım tam da o anda fısıldayıverdi kendi seçtiği adını kulağıma: “Üzüm üzüme baka baka kararır”.
İçim kıpır kıpırdı bunları planlarken. Çok yakında tamamlayacaktım ilk bölümü ve onu sayfamda paylaştığım anda arkadaşıma dokunmuş gibi olacaktım okyanusun üstünden. O yazdığım satırları orada anlatılanı benimle yaşamış kişi olarak daha bir farklı algılayacaktı elbet.
Belki benimkine benzer bir deneyimle uzanacaktı geçmişe aynı satırlardan aşağı akarken bakışları. Mekanlar belirecekti gözlerinin önünde, havada asılı kalmış sözleri işitecekti yeniden. Paylaştığımız sırlar onda saklıydı zaten, ama onlara dair üstü kapalı göndermeler bulacaktı özenle seçip sıraladığım sözcüklerimde. Unuttum sandığı tanıdık kokular burun deliklerini işgal edecekti o sırada.
Bunların hepsi bir yana aklımda olduğunu bilecekti arkadaşım. Yüreğimdeki yerini koruduğunu hissedecekti, rahatlayacaktı içi. Ben de yazdıkça kendimi inandıracaktım ki biz hala varız. Bu parantezi birlikte açtık ve günün birinde yine gözgöze kapatacağız. Biz hayata yenilmedik, birbirimizi hiç kaybetmedik.
Akşam evde kanepede oturuyorum televizyona karşı ama aklım yazdıklarımda. Görüyorum ki tükenmişim bugünlük, tek kelime daha çıkmaz bu kafadan. Bari unutmadan şu başlığı ekleyeyim dediğim anda ya yorgunluktan ya dalgınlıktan bir sakarlık yapıyorum. Tabletimin ekranından sonsuza dek siliniyor o ana kadar yazdıklarım. Tek bir saniye yetiyor yaşanılanın bütün izlerini yok etmeye.
Haksızlık diye isyan ediyor insan önce, her yitirişte olduğu üzere. Ekranı tırmalıyorum, geri dönüşü olmayan adımlar oldum olası korkutmuştur beni. Şimdi de hazmedemiyorum işte, bütün bir günün emeği değil derdim, aynı duyguları hissetsem de aynı ifade gücüyle kelimelere dökemeyeceğimi düşünüyorum. Asıl olan, otantik dediğimiz kayıp artık, gitti. Tekrar denemek kurtarma operasyonundan ibaret olacak.
Birkaç saat midemde güçlü bir yanma hissiyle dolaşıyorum kapana kısılmış vahşi bir kaplan gibi evin duvarlarına toslayarak. “Değiştiremeyeceğin şeyler için üzülmekten vazgeç” diyor artık hayatta olmayan babamın sesi uzaklardan. “Yarın olmaz ama belki başka bir zaman yeniden denerim” diye teselli etmeye çalışıyorum kendimi. “Kaybedileni geri getirmek için değil, yeniden dile dökmek için yürektekini…”
Gece zor geçiyor, rüyalar birbirinin içinden geçip sarmallara dönüşüyor. Bu sabah metroda dürtüklüyorum kendimi : “Pes etme Deniz…” diyorum “…şu an içini yakan bir konu mutlaka olmalı ve o gerçekten yüreğine yerleşmişse kendiliğinden dökülecektir tuşlara, bırak kendini, kasma…”
İşte tam da o sırada olgun bir elma misali düşüyor bu yazının ilk kelimesi ekrana: Kaybetmek.
Brüksel, Haziran 2013
Yaz kaçar…
Yaz hep kaçar Brüksel’den. İki gün güneş açar, umutlanırsınız. Tişörtünüzü giyer, çorabınızı atarsınız. Güneş gözlüğünüzü -biraz tereddütle de olsa- takarsınız. Mavi gökyüzü çeker sizi, ışık özleminiz sınıra dayanmıştır. Sevgiliye sarılır gibi sarılmak istersiniz havaya, ruhunuz sarhoştur biraz, hafiflemiş hissedersiniz bu buluşmada.
Ortamın tadına varmaya henüz başlamışken basıverir bulutlar, yumuşaktan başlayan esinti şiddetini arttırdıkça içiniz üşür derinden. Yağmur geliyorum der. Kemikleriniz sızlar nemden. Hırkanıza gider eliniz, fularınızı dolarsınız boynunuza. Erkenden pes edesiniz yok, iliğini emer gibi yaşayacaksınız yazı, yazın sizin payınıza düşen ürkek yansımasını.
Ne zaman ki yağmur boşalır, ne zaman ki rüzgar artık kırbaç misali işler derinize, toparlanır gidersiniz eve. Kaynar bir çorba içersiniz yaz günü, sıcak bir duş alırsınız kendinize gelmek için. İki hapşuruktan sonra kalın çoraplarınızı da çekersiniz sabahki temkinsizliğinize söverek. “Yaz günü yatağa düşmem inşallah” diye geçirirsiniz içinizden.
Çocukken okulda öğretirlerdi; güzel memleketimizin üç yanının denizlerle çevrili olduğunu ve bulunduğu coğrafyadan dolayı dört mevsimi ayrı ayrı yaşamamıza izin verdiğini. “Amma da abartıyor bu öğretmenler” diye düşünürdüm, dört mevsim kafamda dünyanın her yerinde hürce hüküm süren bir kavramdı.
Mevsimlerin akıl sır ermez oyununu Brüksel’e gelince anladım. Senenin herhangi bir günü bazen bir, bazen birden fazla mevsimin kontrolünde olabiliyormuş gördüm. Sabah bahara uyanıyorsunuz mesela, mavi gökyüzü, güneş şefkatle parlıyor başınızın üstünde, ışınlarıyla okşuyor saçlarınızı, omuzlarınızı. Sırtınız ısındı diye seviniyorsunuz, ayaklarınız da. Düşünceleriniz bile etkileniyor havadan, canlanıyorsunuz anında. Kan başka türlü akıyor damarlarınızda.
Sonra değişiveriyor hava. Bazen aniden, kimi zaman da siz fark etmeden yavaş yavaş, sinsice. Neye uğradığınızı anlamadan bir bakıyorsunuz ki mevsim sonbahar. İçiniz yeniden ürperiyor. Gökyüzü tehditkar bulutlarla dolmaya başlıyor. “Yine yağmur yağacak” diyorsunuz iç çekerek. Şemsiyenizi yanınıza alıp almadığınızı kontrol ediyorsunuz. Yeniden ıslanma ve üşüme zamanı şimdi…
Diğer yandan, kapkara başlayan bir günde pırasa misali kat kat da giyinmişken aşık ve korkusuz bir güneşe denk geliyorsunuz kimi zaman. Hangi memleketin, hangi iklim kuşağının göğüne yükseldiğini umursamadan deli bir ateşle ısıtıyor yeryüzünü. Az kaldı inanacaksınız yazın gerçekten geldiğine.
Önce pardösünüzü çıkarıyorsunuz, yağmur ihtimali ortadan kalkmış gibi. Ardından diğer katlar teker teker vücudunuzu terk edip kolunuzda, çantanızda birikmeye başlıyor. Şikayet etmiyorsunuz önce, ama zamanla yükleriniz daha ağır geliyor, sıcak bastıkça basıyor. Terliyorsunuz, yapış yapış terliyorsunuz.
Taşıdıklarınız durdukları yerde ağırlaşmaya başlıyor. Pardösünüzün kuşağı yere sürünüyor o sırada. Yün kazağınız dalıyor kolunuzu. Adımlarınız yavaşlıyor, ayaklarınızı sürerek ilerliyorsunuz. Bunaltıcı oldu şimdi de bu sıcak.
Böyle git-gellerle geçiyor günler. Yaz geldi diye kalacak değil, kış bitti diye yarın dönmeyecek sanmayın. Takvim ayrı hava ayrı çalıyor bu memlekette. Rahat yüzü yok size, her an tetikte olmalısınız, her daim temkinli. Siz siz olun hava durumunu dinlemeden evden çıkmayın, hatta gün içinde bir kaç kez ve mümkünse değişik kaynaklardan öğrenin son durumu, en taze tahminleri.
İlk bakışta önemsiz bir ayrıntı gibi görünse de, uzun dönemde insanın ruh halini tamamen etkileyen bir fenomen bu. Bir an bile rahat nefes alamamak, her an her türlü değişikliğe hazır şekilde yaşamaya şartlanmak, yaz günü açık hava konserine giderken yanına şemsiye, hatta battaniye almak, koca temmuz ayını bahçede bir mangal yakamadan geçirmek, bir yaz boyu güneşin yüzüne hasret yaşayıp ekim ayında ansızın bahara uyanmak…
Bakıyorum çevremdeki insanların bu durumla başa çıkma stratejileri de farklı. Havayı tamamen boş verip takvime göre giyinenler var mesela. Nisan geldi mi keten takımlar çıkıyor ortaya, hanımlar allı güllü ince elbiselere bürünüyorlar, sandaletlerini takıyorlar ayaklarına. Kafalarında bahar, hatta yaza hazırlanıyorlar. Dışarısı bir gün on üç, ertesi gün yirmi üç derece ama onlar hep aynı tarzda giyiniyorlar.
Haliyle çok üşüten, hastalanan oluyor. Onu da olağan kabul ediyorlar. Aksıra tıksıra dolaşan ve bu tür soğuk algınlıklarını ayakta atlatmaya alışmış bir sürü insan var ortalıkta. Derken, bir şekilde temmuz ayı geliyor, okullar kapanıyor, çocuğunu alan koşuyor sıcak memleketlere. Dönüşlerinde de orada topladıkları enerji ve yanık tenlerinin cazibesiyle bir miktar daha idare ediyorlar.
Sonrası zaten sonbahar, sonrası zaten kış. Gelsin kısa günler, gelsin yağmurlar, karanlık ve basık gökyüzü. Normal ama bunların hepsi. Ne de olsa yaz bitti.
Azla da yetinmeye alışmışlar herhalde diyorum, çocukluktan gelen alışkanlıklar bazen belirlemiyor mu yetişkin tepkilerimizi? “Her yaz temmuz ayında bir hafta İspanya’ya giderdik” diye anlatıyor Belçikalı arkadaşım. “Sıcak olurdu oralar, plajda geçerdi günlerimiz, sonra da döner gelirdik. Benim için yaz oracıkta biterdi. İspanya’da da yaz sadece bir hafta sanırdım kendimce. O zamanlar bilincinde olmadığım gerçek o güneş ülkesinin benim ziyaretimin öncesinde de sonrasında da yazı yaşamaya devam ettiğiydi. Aylarca!”
Noel Baba’nın gerçekte varolmadığını anlamış bir çocuğun buruk şaşkınlığı var gözlerinde senelerce uzun yazlı memleketlerin varlığından bile habersiz yaşadığını anlatırken. Bizim Akdeniz’in, Ege’nin sıcağında bunalmış, suyunda yıkanmış, ılık gecelerinde yakamoza karşı hayale dalmış çocukluklarımızın kıymeti daha da artıyor gözümde böyle hikayeleri dinlerken. İçim burkuluyor o çocukları gri gökyüzü altında yağmurlukları ve lastik çizmeleriyle düşlerken bir Ağustos sabahı.
Diğer yandan, bir kıymetini bilme hali oluyor bu insanlarda ki hayran olmamak mümkün değil. Havanın ısındığı o ilk gün daha ilk andan kendilerini sokağa atıyorlar. Bahçede parti yapılacaksa hemen şimdi, parklara yaygı serilecekse derhal, hatta bronzlaşmak istiyorsanız şu dakika harekete geçeceksiniz. Geciken yanıyor, tereddüt eden kaybediyor. Tüm bildiğiniz bugün havanın yüzünüze güldüğü, ötesi bir bilinmeyen. Yazın ilk ve tek gününü kaçırmak istemezsiniz değil mi?
Halbuki biz Akdenizliler öyle bir günden ötekine değişemeyiz, hemen açılıp saçılamayız. Önce bir havayı koklarız, emin olmadan harekete geçmeyiz. Yazın geldiğine tam olarak kanaat getirdiğimizde ancak gardırobumuzu değiştirir, balkon masalarımızın örtülerini serer, hafta sonu için açık havada planlar yapmaya başlarız usul usul. An an değil, aylar süren kesintisiz bir dönem olarak yaşarız yazı. Sabah kalkarız ki gökyüzü bulutsuz, güneş hükümran. Uyuruz uyanırız, gök yine masmavi, güneş bıraktığımız gibi, havamız sıcacık.
Bu süreklilik hali garip bir güven duygusu aşılar bizlere. Gevşeriz, kendimizi akışa bırakırız. Bir tişört kirlenir, ötekini giyeriz. Kot/gömlek hafifliğinde günü geçiririz. Ne bedenlerimiz yüklenir ne beyinlerimiz. Arada çok sıcak diye şikayet ederiz, rüzgarın tüm hallerine sıfatlar döşeriz boş zamanlarımızda, denizin dalgasından gündem yaratırız.
Sırf o gün hava güzel diye mutlu olmayı Belçika öğretti bana. Güneş randevuya geldi mi başka her işimi bırakıp onunla olma aciliyetini kazıdı sistemime. Bir kafenin terasında burun deliklerimde çiçek kokularıyla oturabildiğim için keyifliyim şu an. Etrafımda ne giyeceğini kestiremediğinden herşeyden giyinmiş bir grup şaşkın insan.
Az sonra fularıma uzanacak belki elim, ısıtıcıları yakacak işletmenin sahibi. Ama o an daha gelmedi. Şimdi, şimdi mutluluk…
Brüksel, Haziran 2013












