Bize Biraz Aşk Lazım

Ben Sezen’i dinleyerek büyüdüm… İlk tanıştığımda  “Serçe” diyorlardı ona.  Aynı isimli bir uzunçaları vardı, döner dururdu bizim evde.  “Kaybolan Yıllar” dan bahsederdi Sezen o albümde.  Bu konu bana çok uzaktı o zaman, hiç üstünde durmadım. Aslına bakarsanız Sezen’in o genç yaşına da biraz ağır geliyordu sanki bu sözler.

Bir sonraki albümün dilime takılan şarkısı “Hata”ydı. Albümün çıkış tarihi benim oniki yaşıma denk geliyor ve düşünün ki ben “hatalar yalan duygularda başlıyor” sözüne kapılmış gidiyorum.  Birilerini düşünüp “sen en güzel duyguların katilisin” diye haykırabiliyorum.  Yaşadıklarımı özümseme yeteneğime mi hayal gücüme mi şapka çıkaracağını bilemiyor tabii insan!

Sonraki yıl “Ağlamak Güzeldir”le dokundu Sezen yüreklerimize.  Başkalarının zayıflık saydığı bu eylemin aslında “…öfke, delice nefret, doruklarda aşk, doyumsuz sevinç, kahreden keder, kısaca hayat ve nefes…” anlamına geldiğini fısıldıyordu kulaklarımıza ve eksisiyle de artısıyla da kara dünyada varolmaktan vazgeçmemekten ve duygularımızdan utanmamaktan söz ediyordu.

1982’de “İkinci Bahar” ile tanıştı Türkiye.  Sözlerinin sırrını çözemiyordum ama anlamadığım bir şekilde sarıp sarmalıyor ve teslim alıyordu bu şarkı beni.  Böylesine içten ve cesaretli bir aşk çağrısı, daha duygularını ilan etme aşamasının çok öncesindeki kabulleniş döneminde tökezlemiş ruhuma bir devrim çağrısı gibi geliyordu.  Kalbimi daha hızlı arttırıyor,  arkasına takıp sürüklüyordu beni.

“Sen Ağlama” diyordu Sezen iki yıl sonra.  Ben o zaman başka birini onun yerine ağlamayı seçecek kadar sevebilmenin ne demek olduğunu anlayacak olgunlukta değildim tabii.  Birine “gözbebeğim” dediğinde, “kıyamam” dediğinde insanın içinin nasıl eriyebileceğini hayal bile edemezdim.

Kimsenin yerine ağlayacak göz yoktu bende o sırada, birileri benim için ağlıyorsa da onların problemiydi bu.  Toy, bencil ve dikbaşlıydım.  Kırılan yürek nasıl içten içten acır bilmiyordum.

Yirmi yaş fırtınama az kala  “Git” şarkısı muazzam bir çıkış yaptı, malum bedeni deler geçer o şarkı.  Sezen nedenleri sıralar, durumu açıklar, sonra da işte onca yaşanılandan sonra Git derdi sevgiliye, gölge etme ve git… Çünkü kaldıkça paralayacaksın beni,  kanırtıp duracaksın bıçağı sapladığın yerde. Daha çok acıtacaksın canımı. Git.

Şarkıyı kulağınız kadar yüreğinizle de dinlerken siz de Sezen’le beraber değerlendirirdiniz durumu, listenin üstünden şöyle bir geçerdiniz. Hasar belli, yürümeyecek belli, daha fazla kırılmasın artık bu kalp, haklı kadıncağız. Yol yakınken dönülmeli, çekip gitsin artık bu kişi…

Ama Sezen sürprizlerle doludur, sağ gösterip sol vurabilir bazen.  Nitekim, o şarkıda da Gitleri inatla arka arkaya sıralar, sizi kararlılığına ve davasına iyice inandırır ama son anda Gitme diye inlerdi. Hem de öyle bir Gitme derdi ki yola çıkan siz olsaydınız geri dönerdiniz.

Sezen o çıkışın ardından da neden sevdiğinin kalmasını istediğini anlatırdı bize.  Yarım kalmışı kabullenemiyordu, ayrılığa hiç hazır değildi, daha şimdiden özlemişti işte.  Böyle hissettiği için de utanıyor gibi bir hali yoktu.  Hislerine de aşkına da sahip çıkıyordu.

Ben o yaşlarda Git diyenlerdendim. Gururum hep ağır basardı. Beynim çoğu kez sustururdu yüreğimi.  Sezen’in “Gitme” deyişini acınılası bulurdum demiyorum ama -nasıl desem- bana göre değildi. Sezen’e istediğinin peşini bırakmadığından dolayı saygı duyarken, kendimi de başımı eğmediğim için tebrik ederdim.

Seksenlerin sonlarında biraz biraz büyümeye yüz tutmuş, insanların kurşun askerlerden daha kırılgan olduğunu ve hataların bedelleri de beraberinde getirdiğini öğrenmeye başlamışken tanıştım “El Gibi”yle.  Dolu dizgin koşmaktan ibaret değildi hayat, kaybetmek acıtıyordu işte.  Düşünme, tartma ve özeleştiri zamanıydı artık.

Doksanlı yıllara yaklaşırken bu kez Sezen “Gidiyorum” diyordu.  Ve alıp başını gidiyordu.  Geçmişi inkar etmiyordu, yaşanılmış güzelliklerin hatırasını sarıp sarmalamış, cebine koymuştu özenle.  Korkuyordu biraz elbet ama umutsuz değildi.  Ardında bıraktığına bela okuyarak değil, “yeni başlangıçlar” dileyerek ve üstünde hala onun kokusuyla çıkıyordu yola.

Muazzam mert bir cesaret vardı bu güftede.  Benim de çok gidesim vardı o zamanlar…  “Bir kendim, bir ben…” çıkacaktım yola aynen onun dediği gibi. Nitekim gittim de.

Gitmeyi seçmek hayallerinin peşinde koşarken bazı kayıpları göze almayı da gerektirir.  Belki bu yüzden Sezen “Vazgeçtim gözlerinden…” diye her başladığında içimde her daim toz bulutu misali uçuşan bir sürü duygu birbirine kavuşur, kenetlenir, bir garip aşık yumağına dönüşür.

Dünyanın dizginlerini elimizde tutmadığımızın kabullenişini bulurum o şarkının sözlerinde ve yanık bestesinde.  Mükemmele, dörtdörtlüğe veda dönemindeyizdir artık.  Yine de asi duygular, başınabuyruk istekler durulmazlar.  Bilakis bir başka türlü coşarlar bu yeni olgunlukta.  “Yok olmak anıdır şimdi”.

1993’te “Küçüğüm”le özeleştiriye davet ediyordu Sezen.  Kendini dev aynasında görenlere tatlı uyarılar vardı şarkının sözlerinde.  Çok yol aldım sanırken aslında yolun başında olmaktan, bu yüzden duyduğumuz endişelerden, güvensizlikten yine açıklıkla bahsediyordu.  Nerede olduğumuzu görüp kabullenince telaşa gerek kalmıyordu aslında.  “Oyuncak zaferlerimizin” sarhoşluğundan kurtulup büyümek için biraz daha çaba sarf etmemiz gerekiyordu sadece.

Doksanlı yılların sonunda Turgut Uyar’ın sözlerine döşenmiş güzelim Gürel-Aksu bestesini mırıldanmaya başladım: “Sizin alınız al, inandım. Sizin morunuz mor, inandım…”  Ben de dünyaya dönüp “benim dengemi bozmayınız” dediğim döneme yaklaşıyordum.

Kendi doğrularımı, gerçeklerimi buluyor ve onları sahipleniyordum.  “Pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı” durup “iyi niyetle gülümserken” içtenlikle ” hiçbirinizle dövüşemem” diyordum. Şiirdeki gibi gizli bir bildiğim olduğuna inanıyor ve deniz hala dalgalı olduğu için kendimi şanslı sayıyordum.

“Rumeli Havası” beni daha  ilk dinleyişimde tutsak etti, kendine bağladı.  Eskinin insanlarının yalınlığı, saygıdeğer saflığı ve emsalsiz zarafeti vardı o şarkıda.  “Sevdanın en karası” nasıl bir asaletle taşınıyordu o notalarda… Ve onca yoğunlukta yaşanan duygulara kıyasla son derece mütevazı kalan bir talebi dile getiriyordu “ihtimal ya fikrinize düşersem…” sözleriyle.

Şarkının piyasaya çıkışından iki sene sonra Selanik doğumlu babamı kaybettiğimden beri bu parça başka türlü dokunur oldu yüreğime.  Babamı özlemle andım onu her dinleyişimde, babam aklıma düştükçe dinledim o şarkıyı.  Ve gerçekten anladım ne kadar hazinmiş kalakalmak “yüreğin vurgun yediği o terk edilişte”…

Sezen “İstanbul İstanbul olalı…”  diye isyan ettiğinde artık ben de kederi tanıdığım yaşa gelmiştim.  Umutlu başlangıçların bile hayat sigortası olmadığını görmüş, ilişkilerin de insanlarla beraber değiştiğine şahit olmuştum.  İlk gün samimiyetle edilen aşk yeminlerinin içi boşalıveriyordu bazen zamanla.  Birbirinin gözbebeklerinde kaybolan iki insanın yolları ayrılıveriyordu zamanı geldiğinde.

Sezen anlarım diyordu üstelik, gönül başkasına kayabilir. Bilirim diyordu, “yeni bir ten, yeni bir heyecan” aklı baştan alabilir.  O yüzden artık Gitme diye seslenmiyordu terk etmeyi seçenin ardından ama acısını haykırmayı en doğal hakkı sayıyordu.  Üstelik o acıyı azımsamadan,  küçümsemeden, cilalamadan olduğu gibi yansıtıyordu bize: Geberiyordu işte aşkından, sövüyordu acısından.  Anlayan anlardı zaten.  Hem kimin umurundaydı artık herkesten kabul görmek, herkes tarafından sevilmek?

Aşk acısı kadar onu şehre anlatma hali de etkiyordu beni. Bir “omuz” değil bir “lodos” arıyordu Sezen, bir kürek ve kayık, kayıkçı değil. Şarap deseniz “birkaç şişe”… Belli ki kendi yaralarımızı kendimiz sarmaya alışmıştık artık. Belki anlatmaktan yorulmuştuk, belki işitilmemekten.

2003’te “Şu Saniye” şarkısında yine aşk vardı.  “Belki bu da gelir geçer” bilinci işlemişti ama artık içimize.  Masallardaki gibi değildi aşk belki, o da bazen düşe kalka ilerliyor, günün birinde azalabiliyor, hatta tükeniyordu.  İşte tam bu yüzden de şu an, şimdi yaşanılan ve hissedilen esastı.

Aşkı eksiği ve gediğiyle tanıyıp kabul ederken, onun en hırpalanmış, en yorgun halinin bile yaşamdaki bir sürü anlamsızlıktan daha kıymetli olduğunun da ayrımına varıyorduk artık. Hayat ancak aşkın süzgecinden geçirildiğinde yumuşuyor, yenilir yutulur hale geliyordu.  Aşkın dokunmadığı karanlık köşelerde hoşgörü yoktu, şiddet ve zulüm hüküm sürüyordu.

İki yıl sonra gelen “Eskidendi” şarkısı beni elimden tutup çocukluğumun masumiyetine taşıdı.  İhaneti, aldatılmışlığı tanımadığımız, “arkadaş” etiketini en kapsamlı ve lekesiz haliyle taşıdığımız, sevdiklerimizi sonsuza dek kaybetmenin ne demek olduğunu henüz bilmediğimiz günlere.  Anısı bile sarsıyordu insanı.  Filmi başa alamazdık, geçen geçmişti. Kalbimizin gücü yetecek miydi peki “geceyi söndürmeye”?

2008’e geldiğimizde “Yol Arkadaşım” parçasında içine sindiremediği dünya halini paylaşıyordu Sezen artık yanında olmayan “son İstanbul beyi”yle.  Gördüklerini sevmiyordu,  korkularla dolu bir ortamda yalnızlıkları içine gömülüp yaşayan beklentisiz insanları anlatıyordu kederle.  Bu uğursuz değişimle başa çıkmak zaten başlı başına zordu. Bir de kaybettiklerimizin acısı ekleniyordu üstüne.  İnsanın isyan edesi geliyordu bazen.

Benim de “babam iyi ki görmedi, çok üzülürdü” dediğim olaylara tanıklık ettiğim bir dönemdi.  Bir yanım bu düşünceyle teselli bulmaya çabalarken, öteki yanım sallanan zemin üstünde ayakta kalmaya çalışıyordu.  En büyük desteğimi kaybetmiş olmaktan dolayı hem kırgın, hem öfkeliydim. “Nazım senden başka kime geçer?” söylemini çok yakından tanıyor, her gün yaşıyordum.

Sezen’in “Sayım”la Cemal Süreya’yı dillendirişini ilk işittiğimde Bozcaada’daydım.  “Hayat aşkla ve şiirle ve mümkünse deniz kenarında yaşanmalı” diye düşündüm o anda.  Bugün de Sezen’in birbirinden farklı “öptüm” lerini dinlerken olgunluk hiç değilse nüansta saklı gücü ortaya çıkardığı için teşekkürü hak ediyor kanısındayım.

Görüyorum ki, arabesk yanım ağır bastığından, ya da oldum olası aşkın hayalini kendisinden daha esaslı bulduğumdan, kavuşamayanların şarkılarını coşkulu aşk sarhoşluğu yaşayanlarınkine kıyasla daha çok sevmişim hep. Yüreğimin telini onlar başka türlü titretmiş diyelim. Boğazım düğümlenir hala onlar çalındığında, buğu basar gözlerimi.

Ancak geçen hafta İstanbul’dan döndüğümden bu yana farklı  bir şarkı mırıldanır oldum gençlerimizden aldığım ilhamla:

“Bende zincirlere sığmayan o deli sevdalardan

Kızgın çöllerde rastlanmayan büyülü rüyalardan

Kolay kolay taşınmayan dolu dizgin duygulardan

Yalanlardan dolanlardan daha güçlü bir yürek var.”

  maskelidans

Brüksel, Haziran 2013

Sınır

Hangi noktada karar verir insan ki bu iş bitmiştir? Bilir ki artık filanca konunun hesabı dürülmüş, dosyası mühürlenmiştir? Bardağı taşıran son damla hangisidir? Çiziklere ve kesiklere dayanır dayanır da bir noktada “yeter Allah!” der ya insan,  işte o an tam olarak ne zaman gelir? Sınır nerededir?

Azar azar gıdım gıdım mı ilerler bu ince meseleler ve gerçekten denene denene bilenen sabır bir gün tüm keskinliğiyle ustura çevikliğinde keser koparır mı bir bağı? Yoksa ortada hiçbir iz ve koku yokken bir gün ansızın olanca şiddetiyle mi atılır köprüler? O ana leke gibi düşen tek söz, ya da tek bir anlamlı kelama hasretken basan sükunet sonun başlangıcını belirleyen fişek olabilir mi?

Yoksa siz hiç ses edemez misiniz? Yıllardır sineye çektim, “eski köye yeni adet getirmeyelim” diyenlerden misiniz? Onları Allah’a mı havale edersiniz? İçinizde oluşan yarıklar göçükler doğursa da o karmaşada, o eksiklikte yaşamayı göze alanlardan mısınız? Öyleyse eğer, söyleyin, kendinizi kahraman mı yoksa korkak mı sayarsınız?

Kim bilir, belki de siz gözleriniz kapalı yaşarsınız. O kadar uzun kapalı kalır ki gözleriniz bir rüyaya dalarsınız çok geçmeden. Hem öyle bir dalarsınız ki, bir bakmışınız gerçek hayatın ta kendisi sanıyorsunuz  o gördüklerinizi, masal aleminde artık sizin adresiniz.

Masal alemi de hoştur Allah için, süslüdür, görkemlidir. Her yaş için esaslı oyuncaklar vardır. En dayanıklı olan bile sonunda çekilir, dener,  hatta bağlanır.  Yüklerden kurtulmak hafifletir. Çoğunluk da aynı aleme çekilebilirse bu toplu rüyaya yatma eyleminin zevki daha bir katmerlenir. Katılımcılar arttıkça düş perdesi kalınlaşır, üstünüze tamamen örtülür.

Siz belki hiç dalmadınız o düşlere ama dersiniz ki “gücüm yalnızca bana yeter” ve dünyanın derdini yine dünyaya havale edersiniz anında. “Bana mı sordu o bu hale gelirken, niye bana düşsün ki yılların birikmiş çöpünü temizlemek?” diye sorarsınız biraz da hiddetle.  Geçmişte kahramanlığa soyunup da olmadık haksızlığa uğrayan, kendi yandığıyla kalanları anımsatırsınız sonra da arka arkaya.

“Değmez..” demeye getirirsiniz bilirim.  İnsanların bencilliğini, kadir bilmezliğini, dönekliğini hatırlatıp kendi bacaklarından asılan koyunların hikayesini yinelersiniz altını çize çize.  Eteğinizi silkip, dönüp sırtınızı gidersiniz belki. Ruhunuz huzur bulur mu acaba, cidden kendinizi koyunlarla eş tutabilir misiniz?

Tepki veresiniz var bazınızın belki ama çoğunluğa göre daha temkinlisiniz.  Önden gidenler yolu bir açsın hele, siz de biraz daha değerlendirin durumu o fırsattan istifade, gelişmelere göre son kararınızı vereceksiniz.

Baktınız fos çıktı bu hareket, gürledi gök epey bir zaman ama tek damla düşmedi toprağa, siz de boş heveslere kapılmadığınız için kendinizi tebrik edersiniz.  Öte yandan taka sandığınız araba itile kakıla da olsa çalıştıysa sonunda, siz de atlar içine  ilerlersiniz.  İşte elleriniz tozlanmadı bile.

Sahi, hangi noktada karar verir insan ki bu iş bitmiştir? Bilir ki artık filanca konunun hesabı dürülmüş, dosyası mühürlenmiştir? Bardağı taşıran son damla hangisidir? Çiziklere ve kesiklere dayanır dayanır da bir noktada “yeter Allah!” der ya insan,  işte o an tam olarak ne zaman gelir? Sınır nerededir?

O sınıra erkenden varıp tepkisini verenler kimine göre önder, kimi içinse acelecidir.  Öfkeyle kalkan zararla oturur denir, önce düşünmek, tartmak gerekir.  Zamansız çıkan cılız sese belki kimse kulak vermez.  Belki arada kaynar, yiter tezden, geri de gelemez.  Uzun sessizliklerse sinmişlik, ya da mutlak kabulleniş olarak algılanabilir.  Üstelik bir zaman sonra gözler açılsa, gidenler dönse, temkinliler hareket kararı alsa da bazen çok geç kalınmış olabilir.

Umalım ki arada bir yerde bir ortak payda var ve çoğunluk orada buluşacak. Erken kalkanlar henüz sıkılmamış ve hala inançlı olacaklar, hatta arada biraz düşünme fırsatı bulduklarından planlı adımlar atacaklar.  Satranç misali oynanacak bu oyun, zekayla ve ölçüyle.  Çok da geç kalınmadığından neyseki hala kurtarılacaklar kalmış olacak; herkesin kıymetlisi güzellikler, hepimiz için ortak değerler.

Atamızı, babamızı anacağız işte o değerlere yeniden heyecanla tutunurken. Çocukluğumuzla barışacağız, kendi çocuklarımızın yüzüne başımız dik bakacağız.  Ortak paydada buluşmak bize çeşitliliğimizin, renklerimizin biraraya gelince ne göz kamaştırıcı bir buket olduğunu gösterecek yeniden. Kendimizi yürekten seveceğiz.

El ele tutuşurken bir zamandır alnımıza yapıştırılmaya çalışan yapay etiketler patır patır düşecekler yere. Biz onların üstüne basıp ilerleyeceğiz.  Umut basacak ortalığı, gençleşeceğiz.  Köşeye çekilmek değil varolmak isteyeceğiz bu sahnede yeniden.  Sırf daha dik yürüdüğümüz için daha iyi göreceğiz önümüzü.

Kendimize ve birbirimize güvenimiz arttıkça kuşandığımız zırhlardan kurtulacağız.  İnsanlığımız çıkacak altından pırıl pırıl. Işıldayacak.

sinirciekleri

 İstanbul – Brüksel TK 1939 Seferi, Haziran 2013

Duru

image

Duru
Pırıl pırıl, saydam
Korkusuz
Sade ve katıksız
Süssüz, oyunsuz
Göründüğü gibi
Bulanmamış, karışmamış, bozulmamış
Duru
Sakin
Genç
Ve masum

Günlük yaşamımız
Kirli ve kalabalık şehirlerin gürültülü ortamında
Aklımızdan geçenleri açıklıkla ifade edemediğimiz yetişkinler dünyasında
Hep saklayarak, gölgeleyerek, çoğu zaman bastırarak
Nüanslara sığınıp, kelime oyunlarından medet umarak
Gölgelerde, loş sokaklarda çok katlı pazarlıklar yaparak
Çoğunluk koşarak, hatta soluklanmaktan korkarak geçiyor.

Durduğumuz nadir anlarda
Teknolojik gürültüyü bir yorgan gibi çekip başımızın üstüne
Huzur değil kaçışta uyuşmak, uyutulmak istediğimizden
Asıl sorularla yüzleşmek yerine
Sahte sorunları çözdük diye övünmeyi tercih ediyoruz.

İnsan hamurumuzdan kaybettiğimizi bile bile
Bulanık sularda yüzmeyi seçiyor
Sırf eksiklerimiz görünmesin diye
Sırf zayıf noktalarımız su yüzüne çıkmasın diye
Kendimizi paketleyip tavanarasına kaldırdığımızla kalıyoruz.

Bizi arayan olursa o ilk hevesle, hatta aşkla
Bulamayacak oysa artık
O enüst katın derinliklerinde
Nasıl bir korku bürümüşse gözümüzü aman keşfedilmeyelim diye
Dünyayı kaçırsak umrumuzda olmuyor, ne yazık!

Çocukluğun, gençliğin de sonu bu diyoruz
Masumiyete vedamız
Yetişkinlik aynen böyle bir macera sanıyoruz
Kılıf kılıf üstüne, kabuk kabuğa değecek şekilde
Kat kat yaşıyoruz
Yaşadığımızı sanıyoruz.

İçten bir tepkiye burun kıvırıyoruz bazen
Yazık, kendine hakim olamadı
Duygusal davrandı
Kartlarını gösterdi
Vah vah diyoruz
Oyuna hakim değildi, belli de etti.

Yüzüne güle güle ve en tatlı diliyle
Tezgah altından vuracaktı oysa abalıya
Kimse ondan şüphe etmeyecekti
Elleri tertemiz, ismi pak kalacaktı
Geceleri uyur muydu bilinmez ama
Onun da çaresi var, düşünülmüş
O ilaçlardan alacaktı işte
Vicdan susturmaya yarayan renkli drajelerden…

Binbir işi aynı anda yaptım diye seviniyoruz
Telefonda sevdiğimizle konuşurken gözlerimizle ekranı tarıyoruz aceleci
Çocuklarımız bizden beter
Azar işitirken arkadaşlarına sms atmayı öğretmişler hünerli parmaklarına
İmla nedir bilmiyorlar ama ne önemi var
Edebiyatı tv dizisi kıvamına geldiğinde keşfediyorlar
En saf haliyle vermeyin onlara mazallah şiiri
Eroin etkisi yapmazsa ne olayım, alışık değiller aşkın en damar haline
Gereksize koşuyorlar
Çok erken büyüyorlar
Geri gelmeyecek hiç görmedikleri.

Süslere düşkünüz, markalarla tapıyor, taptırıyoruz
Ünvanlara doymuyor, içlerinde bir o yana bir bu yana yuvarlanıyoruz
Allanıyoruz, pullanıyoruz, paralanıyoruz
Evlerimiz ve arabalarımız var, çoğullar dikkat
Bahçelerimize bahçıvanlar, çocuklarımıza dadılar bakıyor
Refah içinde bazen yoksullaşıyoruz

Çok aldım, az verdim
Ben ötekilere kıyasla süperim
Şaçlar biraz azaldı ama son yıllarda
Göbeği bir miktar içeri çekiyorum
Hayat böyle bir şey zaten
Çok da abartmayacaksın
Fazla kafana takmadan yaşayacaksın
Ona üzül, bunu dert et, tek gün mutlu olmazsın
Bencillik şart biraz, yoksa kaçırdıklarınla kalırsın

Çözdüm sanıyoruz bilmeyeceyi
Anladık rüzgarın hangi yönden estiğini
Baktık yelkenlerle halledilecek gibi değil durum
Motoru çalıştırdığımızla kaçıyoruz
Mazot kokusu yayılıyor mavi deniz üstüne
Arkada kalan yıkım, arkada kanayan kıyım.

Sonra Duru çıkıyor bir gün karşınıza
Adına bu kadar yakışır insan görmedim.
Beş yaşın diri cesaretiyle gözünüzün içine bakıyor
Sırf yüreğinizi okusa neyse, bir anda
Mazinizi yalayıp yuttu sanıyorsunuz.

At kuyruğunu sallıyor şöyle bir sağdan sola
Gözleri derini nasıl bu kadar bilir, şaşıyorsunuz
Duru beyaz elbisesi içinde bakıyor size
Usul usul konuşurken ürkütmüyor
Yaşamışlığına şahitsiniz artık
Nutkunuz tutuluyor
En keskin sorgusu gözlerinde
Gözlerini kırpmıyor
Size unuttum sandığınız birini anımsatıyor.

Duru
Pırıl pırıl, saydam
Korkusuz
Sade ve katıksız
Süssüz, oyunsuz
Göründüğü gibi
Bulanmamış, karışmamış, bozulmamış
Duru
Sakin
Genç
Ve masum

Size unuttuğunuzu sandığınız birini anımsatıyor…

Bodrum Marina, Mayıs 2013

Gelincik Cesareti

image

Seni pırıl pırıl genç kızlığında tanıdım ilk. Ev yapımı kurabiyelerin tanıdık sıcaklığı vardı sende, gülümsemen içtenlik doluydu. Güzeldin, uysaldın, uyumluydun. Sokuluverirdin insanlara, onların da anında kaynardı sana kanı. Ben de ilk görüşte sevdim seni.

Sonraki birkaç yıl gözkamaştırıcı güzelliğini iyice ortaya çıkardı. İçinde bir yerlerde hala o “Şeker Kız” imajı saklıydı ama artık büyüyordun işte. Cazibenin nelere kadir bir silah olabileceğini öğrenmeye başlamıştın. Dünya sana kayıtsız kalamıyordu, yolda yanlarından geçtiklerin başlarını döndürüp döndürüp bakıyorlardı sana.

Mankenle peri kızı arasında bir yerlerdeydin. Hayranların hızla artmaya başlamıştı. Çiçeklerle, armağanlarla, ezgilerle geliyorlardı, kuşatıyorlardı seni her yandan. “Sarı saçlarından sen suçlusun!” diye sesleniyordu ardından o kırık kalpli çocuk ve kimbilir daha kaç tanesi.

Dış görünümün ve kendini taşıyışın öylesine dörtdörtlük bir hal almıştı ki, bazılarını ürkütmeye bile başlamıştı mükemmele teğet geçen bu tablo. Kimi “bize bakmaz bu kız” diye baştan eliyordu belki seni, bazıları “böylesi pek kibirli olur” gibisinden kategorize ediyorlardı kimliğini . Allah vergisi güzelliğin de bir bedeli olduğunu anlamaya başlamıştın.

Ben o zamanlar en çok dış görünümünün bu derece ön plana çıkmasının içindeki ince insanın dünyaya sunabileceklerini gölgelemesinden korkuyordum. Zira ışığının kör ettiği bazı gözler ve hesabını önyargıya kestirenler senden kaçarken senin iç zenginliğini tanıma şansını da yitiriyorlardı. Sen de ambalaj düşkünü bir dünyada yaşadığımızın bilincine varıyordun işte.

Oysa senin için gökkuşağı kadar renkli, görkemli ve az bulunur bir hazineydi. Duygulu, sevecen, merhametli, yardımsever ve cömert bir yürek vardı o kusursuz makyajın, uzun yapılı saçların ve son moda kıyafetlerin oluşturduğu dış kabuğun altında. Bir gelincik kadar da narindin benim gözümde. Seni erkenden koparmasınlar, çabucak soldurmasınlar isterdim hep.

Böyle masal kahramanı gibi tanımlanan bir şahsiyet için insan kaderlerin en parlağını, yaşamların en dolusunu hayal ediyor. Ona bundan azını uygun görmüyor. Yani koca dünyada bir tane Beyaz Atlı Prens varsa, tabiiki gelip bu kızın kapısını çalmalı, ona gönlünü kaptırmalı diyorsunuz. Bütün malzemeler toplanmış, sihirli formül de elinizde, balkabaklarını döndürüverelim işte bir saltanat arabasına ve sonsuza dek mutluluğa bezensin, doysun bu Gelincik.

İstiyordum ki ben de, sen hep el üstünde tutul, hiç incitilme. Zaten dayanamaz diyordum, incedir, kırılır. Alışık da değil üstelik insanların hainliğine, hunharlığına. Uzak dursun bu vahşilikler ondan, onun o toz pembe dünyasından.

Yıllar sana çok daha başka bir yaşam deneyimini getirdiler beraberlerinde. Yanlış anlama sakın beni, “hayata teslim oldun” anlamında söylemiyorum ben bu sözleri. Zira gördüm, her adımı bilerek ve isteyerek attın. Yüreğini kılavuz belledin, önsezilerine kulak vermeyi seçtin hep.

İleride yapmadığın için pişmanlık duyacağından emin olduğun bir iş varsa, gittin yaptın. “Denemezsem hep aklımda bir acaba ile yaşayacağım” dediğin bir eylem varsa, riski göze aldın ve kolları sıvadın. Çoğunluk sadece kendi iç sesine kulak verdin, kim ne diyor, nereye çekiyor aldırmadın. Kararlarının sonuçlarına da katlanmayı bildin, kimseye yakınmadın, kimseden şikayetçi olmadın.

Tabii yaşam da sakınmadı, tüm renklerini gösterdi sana bu yolculuk sırasında. Kalbini buruşturup atan da oldu, iyi niyetini suistimal eden de. İyimserliğine ve cömertliğine gölge düşürmedin, affetmeyi bildin. Bazı insanlara ikinci şanslar verdin, yeniden yeniden denedin köprüler kurmayı. Kimi zaman şanslı çıktın, bazen acın katmerlendi. Ama kendin olmaktan hiç vazgeçmedin.

İlk başlarda üzülürdüm; benim kafamda senin için yarattığım hayale eşdeğer bir yaşam sürmüyorsun diye. Şansızmışsın gibi gelirdi, ya da kaderin kaprisini çekmek sana düşmüş gibi. Parçalanacaksın, un ufak olacaksın diye dertlenirdim, en çok da hiç hak etmiyorsun bunları diye. Benim imgemde sen hala şekerlemeden yapılmış şatonda pırlantalarla bezenmiş tahtından bizlere el sallıyordun yüzünde sevecen ve ölçülü bir gülümsemeyle.

İlk kez babamın mezarının başında sessizce yanyana durduğumuz o kış günü anladım benim güzeller güzeli peri kızım, büyülü masal kahramanım gerçek dünyanın göbek taşında gururla ayakta duran bir yaman genç kadına dönüşmüş aslında. Acının gözünün içine bakmış, kederi tanımış. Şimdi de ölümün dokunduğu insanların yamacında cesaretle yüzleşiyor yaşamla.

Seni o kısacık an dahilinde birikmiş tüm geçmiş zamanlardakinden daha çok tanıdığımı anlıyorum şimdi. Mezarın başındaki sessiz bekleyişimiz sürerken bana tek kelime etmeden “istediğin sürece varım” diyordun, “kabusun ne kadar korkunç olursa olsun paylaşırım” diyordun, “korkma, yanındayım” diyordun. O an bizi mühürledi.

Şimdilerde de hayatın zor cephelerinde savaşıyorsun. Alman gereken kararlar var, çözmen gereken bilmeceler, atman gereken adımlar. Farkındasın hepsinin, biliyorsun. Bulunduğun nokta için kimseyi suçlamıyorsun, hatta özeleştirinin el kitabını yazabilir duruma gelmişsin. Senden öğrenecek çok insan tanıyorum.

Kendinin de sevdiğinin de değişim haritasını çıkarmışsın yıllar boyu, nereden nereye nasıl gelindiğini görüyorsun. Önceliklerin yıllar ve yaşananlarla değişebileceğini anlamışsın, hatta yaşamışsın bizzat. Bezmişlik sezmiyorum yine de ifadende, keskin durum değerlendirmelerinde. Yılmadığın için hayranım sana.

Seni dinlerken yıllar önce sana atfen yazdığım peri masalının sana büyük haksızlık olduğunu da kavrayıveriyorum birden. Ben o senaryoda sana edilgeni oynatmıştım, seni başkahramanın yanındaki kadın olarak tanımlamıştım. Seni belki el üstünde taşıtmıştım ama karar mekanizmalarının da dışında tutmuştum. Sana en gözalıcınsan da olsa bir kenar süsü muammelesi yapmıştım.

Oysa sen belki de en baştan biliyordun kaderini gönlüne göre yazmak istediğini. Vuruşmaya da hazırdın, yıpranmaya da, dizginleri elinde tutan sen olduğun sürece. Kırılganlığını kabullenmiş ama engel yapmamıştın kendine. Bilakis onu bir kılıç gibi kuşanmıştın bu yaşam mücadelesine doğru dörtnala koşarken.

Seni dinlerken gelinciklerin hesabını erkenden kesmemeli diye düşündüm. Yoksa nasıl keşfedebiliriz ki onlarda saklı cesareti? Nasıl şahit olabiliriz olağandan farklı yaşam maceralarına?

Üstelik çok fazla korumacı davranmıyor muyuz bazen güzeli, narini gördüğümüzde? Oysa fena mı biraz bilenmek, az biraz yoğurulmak hayat sinisinde? Sürtünen burunlarımız keskinleşmiyorlar mı sıra belanın kokusunu almaya gelince? Kendinden vazgeçmediği sürece var olmuyor mu insan?

Varsın yaşanmayıversin en cilalı masallar; ideal bazen insanı yorar. Bırakalım biraz hırpalanıversin körpecik gelincikler; ilham ve umut cesaret öyküleriyle coşar.

Akyarlar, Mayıs 2013

Ah Komşu!

image

Yunanlı arkadaşım Anna on sene kadar önce benimle İstanbul’a geldi. Boğaziçi Üniversite’sinde hoca olan başka bir arkadaşımı ziyarete gittik kampüse. Akademisyenlerin şık yemek salonunda bir de güzel öğle yemeği yedik bahçede Boğaz’a karşı.

Anna zeytinyağlı yeşil fasulyeleri yerken ağlamaya başladı. Telaş ettim, “neyin var?” diye sordum. “Aynı annemin elinden çıkmış gibi..” dedi iki hıçkırık arasında…

Annesini bir kaç yıl önce toprağa vermişti.

* * * *

Aynı Anna babamın bulamayacağımı bildiğim izini sürmeye karar verdiğimde de yanımdaydı. O, erkek arkadaşı ve eşimle birlikte Yunanistan’a gitmeyi planladığımızda, ben normal turistik geziye ek olarak Selanik’i de görmek istediğimi söyledim.

Ben de babamı yeni kaybetmiştim. Onun nüfus kağıdında doğum yeri olarak Kesriye yazardı, Selanik’e yakın olduğunu bilirdim. Babamı da, bana tanıttığı Atatürk’ü de anmaya o diyarlara uzanmak istedim.

Babam sağlığında ara ara lafını ederdi oraların, ziyaret etmek geçerdi içinden bilirim. Oysa uçmayı sevmiyordu, beni görmeye Brüksel’e gelmeyi bile aklından geçirmemişken “artık varolmayanın peşine” Selanik’e gitme hayalini çok gerçekçi bulmuyordum, ne yalan söyleyeyim.

Gelin görün ki, babamı kaybedince ben onun hayaline tutundum. Ne aradığımı bilmeden kendimi attım Selanik’e, peşimde de üç güzel insan. Şehri arşınladık, İzmir’i andıran kordonunda yürüdük, güneşin okşadığı deniz manzaralı bir terasta oturup yemek yedik. Gözlerim her yeri taradı, dahası ondan izler aradı. Bulamadı.

Atatürk’ün evine gittik sonra dördümüz. Beklediğimdem daha farklı, belki daha bakımsız. Varsaydığımız ilgi gösteriliyor mu emin değilim o mekana, ziyaretçiler umduğumdan az sayıdaymış bize verilen bilgiye göre, ağır toplar da sanki daha çok gölgelerde. Bahçe çok güzeldi ama, hani duvarların ardında saklı değerli bir mücevher misali ışıl ışıl ve berrak.

Selanik’in biraz dışındaki otelimize gitmek için kiralık arabamıza doğru yürürken içim babamın deyimiyle mayhoştu biraz. Hayalkırılığıyla buluşmuştum. “Ne bekliyordun ki?” diye azarladım kendimi gerçekçilikle ama içimdeki küçük kız biraz ağladı.

Anna dürttü beni o sırada: “Deniz, iyi ki geldik şu Atatürk’ün evine sayende. Şu siyah beyaz resimlere bakıyorum da, ne adammış ama, ne karizma! Laf aramızda, bizim Venizelos sönük kalmış yanında…”

* * * *

Çok turistik olmayan Yunan adalarından birine uğradık aynı gezi sırasında. Kiraladığımız arabayla koyları geziyoruz, kiminde denize giriyor, kiminde bir kafede mola veriyoruz.

Yolumuz beni gözüm kapalı getirseniz Türkiye olduğuna kalıbımı basacağım bir koya düşüyor. Hava oldukça rüzgarlı, deniz dalgalı. Yüzmeyeceğiz ama sahilde konuçlanmış kır kahvesinde ister Türk ister Yunan bir kahve içmek niyetimiz.

Anna siparişleri verirken benim için de sade bir kahve söylüyor. Oranın sahibi olduğunu tahmin ettiğim amca Anna’ya heyecanla bir soru yöneltiyor hemen, o da gülerek yanıtlıyor. Sonra adam bana alıcı gözüyle bakıp içtenlikle selamlıyor beni.

O masadan ayrıldıktan sonra Anna’dan tercüme rica ediyorum: “Küçük Hanım sade kahvenin ne kadar sert olduğunu biliyor mu?” diye uyarmış adamcağız. Anna da “Türktür, çok iyi bilir” diye yanıtlayınca gevşemiş haliyle, yakın saymış.

Kahveler pek leziz, dumanları üstlerinde. Sohbet de öyle güzel. Anna’nın ona İstanbul’dan hediye getirdiğim eşarbı takmış olduğunu fark edyorum o sırada. Ege’ye dalıp gidiyor bakışlarım, hangi kıyısından baksan ayrı güzel. Keşke bir sevda masalı olsaydı geçmişimiz; edebiyata yarardı, musikide çoşardı…

Son biriki kez misafir edildiğimiz için bu kez hesabı ben ödemekte kararlıyım. Biraz da bahşiş bırakıyorum, ara mevsim, bizden başka müşteri de yok, sonra ne bileyim, babamın geldiği topraklara saygı geçitim devam ediyor sanırım.

Yaşlı adam bahşişi görünce sevinip Anna’ya “doğru mu anladım” gibilerinden teyyit ettiriyor. Sonra o sevimli gülümsemelerinden birini daha takınıp geldiğinin iki misli hızla kayboluyor. İki dakikaya kalmadan da elinde taze irmik helvası tabaklarıyla geri dönüyor. Anna tercüme ederken duyuyorum hayal meyal “Hanım az önce pişirdi, tazecik. İkramımız…”

Burnumda tarçın kokusuyla ömrümde yediğim en lezzetli helvalardan birini kaşıklarken aklımda Boğaziçi’nin yeşil fasulyeleri.

Ben de biraz ağlıyorum.

* * * *

Eva ve Nikos Brüksel’de yıllar önce tanıştığımız yakın arkadaşlarımız ve komşularımız. Kızımız İspanyol, eşi Yunanlı. Biz kızlar tanıştık önce iş yerinde, anlaşınca eşlerimizi de dahil ettik muhabbete. İlk dörtlü buluşmamız Brüksel’in merkezindeki modern bir Yunan lokantasında oldu. Ben eşimi tembihledim önceden: “Bak, Eva çok tatlı bir insan, sen de eşiyle biraz kaynaşmaya gayret et lütfen…”

Kaynaştılar da nitekim. Biz dördümüz dördün her kombinasyonunda rahatça buluşup sohbet eden güzel bir ekibe dönüştük zamanla. İspanyol, Yunan, Türk vatandaşlar özellikle güneş aşkı, ağız tadı, sofra keyfi söz konusu olduğunda çok iyi anlaşıyorlar. Ancak Ege’nin tuzuna batmışların, hele de yürekleri kapanmamışsa, başka türlü bir paylaşımı var.

Dostluğumuzun emekleme döneminde bir gün Evalara giderken bir kapta ev yapımı bir tatlı götürmüşüz. Eva sonrasında kabı yıkamış, temizlemiş ve tam iade edecekken Nikos haykırmış: “Batı Avrupalı medeni ülkedenim diye geçiniyorsun, ama gelen kabın içi boş geri verilemeyeceğini bilmiyorsun!”

Gözünü sevdiğimin Ege rüzgarı…

İspanya’da birlikte tatil yaptığımız dönemde keyifli bir yürüyüş sırasında sohbet ederken konu nasılsa hayvanların çıkardığı seslere geldi. Üç dilde ötme, anırma, kişneme gibi eylemlerin nasıl seslendirildiğini karşılaştırır bulduk kendimizi başka işimiz yok gibi.

Değişik örnekleri sıraladıktan sonra ortaya çıkan tabloya göre yazılışları farklı da olsa fonetik anlamda çok yakın seslerle ifade ediyorlardı kendilerini Yunanlı ve Türk kuşlar, atlar, horozlor ve inatçı eşekler.

Nikos Eva’ya bakıp “Ne garip şu İspanyollar, hiç “piu piu” diye öten kuş gördün mü sen gerçekten hayatında?” diye kahkahalar atıyordu o sırada.

* * * *

Eşim tatlıya düşkün, Ankara’nın bilinen şekercilerinden birinin ürünü çikolatalı drajelere de meftun… Gidip geldikçe taşıyoruz oradan Brüksel’e. Nikos da tatlısız hayatı zindan sayanlardan. O da fena alıştı bizim drajelere, yakın malum damak tadı.

O aralar Nikos’un babası Atina’da, ciddi bir rahatsızlığı var. Izdırap içinde, günlerinin sayılı olduğu düşünülüyor. Malum bu “ha bugün ha yarın” bekleyişi çekeni de, refakat edeni de eriten bir süreç. Hele de ayrı memleketlerde olunca…

Talihsizlik bu ya, o dönem biz de dertler ve hastalıklarla boğuşup duruyoruz. Nikos’un başka yürek acıları da oldu üstüne. Herkes kendi sıkıntılarıyla başa çıkmaya çalışıyordu ama birbirimize kulak vermekten de vazgeçmedik.

Derinine dertleştiğimiz bir akşam laf arasında yakındım komşuma: “Huzursuzluğumuzu hissetmiş gibi evdeki çiçekler, tek bir yüzü gülen orkide kalmadı evde. En son aldıklarımız bile bir hafta zor dayanıyorlar çiçeklerinin döküp kendilerini bırakmadan önce.” Moralsizdim, cepte birikmiş umudun da çoğunu tüketmiştim.

Ertesi akşam Eva uğradı kapıdan, “eşimden emanetin var” diyerek. Miniminnacık bir orkide, incecik dallarına inat açılmış körpe çiçekleriyle göz kırpıyor. “Boyuma posuma bakıp küçümseme beni, önemli olan niyet” diyen bir havası var. Cesaretine tutunmak istiyorum, zarafetiyse gözkamaştırıcı.

Akışı tersine çevirebilir mi bu narin çiçek? Yaşamımızdaki gölgeleri yokedebilir mi? Bilmiyorum ama umut tohumları ekildi işte yüreğime. Bu nadide çiçekle beraber serpilmelerini diliyorum, dostluktan aldıkları ilhamla.

* * * *

Nikos bir dönem daha Atina-Brüksel arası mekik dokumaya devam etti. Umutsuz ve bitkindi ama mücadeleyi bırakmadı. Kendini hazırlamaya, ailesine kol kanat germeye calıştı. Ama ölümün huzurunda hepimiz her zaman hazırlıksız ve güçsüz hissetmiyor muyuz? Nitekim o an geldi, babasına veda edip döndü Brüksel’e. Çeken bilir sözü çok doğru, öyledir de.

Nikos’un babasının ölümünden birkaç ay sonra annemi kaybettik. “Nasılsın?” diyordu Brüksel’den Ankara’ya uzanan endişeli sesi Nikos’un.

“Ne bileyim..” dedim, “…araba çarpmış gibiyim.”

“İyi bir ikili olacağız desene… ” dedi yorgun ama yenilmemiş haliyle. “Ben de kamyon çarpmış gibi hissediyorum.”

Annemi toprağa verdikten biriki gün sonra Brüksel’e dönmeden tanıdık şekercimize uğradık eşimle. Orada çalışanlarla annemi andık, adeti bozmayıp biraz da draje aldık. Nikos’u da unutmadık. Çekilen acılara iyi gelecek sanki tatlı yemek.

Dönüşte Eva’yı gördük önce, hediyesini yolladık onunla eşine taze taze tadılsın diye. Akşam telefonuma bir mesaj düştü komşudan: “Siz ne güzel insanlarsınız…” yazmış, “…araba çarpmış haliniz bile düşünceli…”

Evde yeniden hayat bulan orkidelerden yana bakarken sanırım komşuluk böyle bir şey diye düşünüyorum. Bir denizin üstünden uzanıp birinin elini tutmayı bilmek, bunu becerebilmek. Acılarımızın en taze anında bile bir diğerinin kalbine bir gülücük kondurabilmek.

Belki Ege’yi tatmak, tanımak böyle bir şey…

Akyarlar (Kos’a karşıdan bakarken), Mayıs 2013

Veda

image

Biliyorsun bir zamandır; buralar haram sana artık. Gitme zamanı, seni çağırıyor yine uzaklar. On sekiz yaşını anımsıyorsun, walkman vardı o yıllarda. Takardın kulağına, yürürdün Ege sahillerinde çıplak ayak. Yeni Türkü kulağına fısıldardı: “Burası gibi değil gideceğim memleket…” Sen de eşlik ederdin; neye gittiğini bildiğinden değil, kalamayacağını anladığından.

Yaşamın bir roman değil, daha çok bir öyküler dizisi olarak tanımlanabilir. Her öykünün sonunda bir soluklanırsın önce, aynadaki aksine bakarsın alıcı gözüyle, bu macera benden ne aldı ne kattı diye. Sonra arkana bakarsın, bu çorbada benim de tuzum oldu mu diye, çorbayı içenlerin hem karınları hem yürekleri ısınıyor mu diye. En çok da çorbayı hala içen var mı diye…

Sen bu molalarda “Bugün tanışsaydım kendimle, sever miydim bu insanı, bağrıma basar mıydım?” diye düşünürsün. “Beş yaşındaki halim gelse karşıdan dönüp bakar mı bana?” sorusunu sorarsın samimiyetle. Hala ortak noktalarınız olduğunu umarsın.

Gideceğini bilmekle kalkıp gitmek arasındaki zaman zordur. Bildiğin araf işte. Ne buradasın ne orada. Çetin bir savaşa girersin kendinle: Son ana kadar buradaki sorumluluklarımı yerine getireyim, gevşemeyeyim, yayılmayayım. Kendim olayım, tutarlı davranıştan şaşmayayım.

Ne var ki aklın uçar gider ara ara, ya bu öykünün geçmişini didikler, ya yazılmamış olan üzerine spekülasyona soyunur. Ya arkada kalırsın, ya önden gidersin, şimdiki an senden kaçar. Oysa sen anı yaşamayı çok seversin.

Çevrenin de bakışı değişir sana, araf hali onların tavırlarına da yansır. Kimi seni “zaten gitti” kabul eder, kimi “senden sonra” ya odaklanır. Bazısı direnir, illa kal diye yalvarır. Boştur çabası, o da bilir, sen de. Israr uzadığında can acıtır ama sevildiğini bilmek insana çok yakışır.

Zaman yine de geçer. Sen onun hakkını veremediğini hissederken, kendini daha az duygusallığa, daha çok kabullenişe teşvik ederken geçer. Zaman seni hiç takmaz aslında, sen niyeyse onun umrunda olduğunu sanırsın. Hep de aldanırsın.

Gitme vakti yaklaşırken toparlanırsın, neler çıkar o uzun zamandır açılmamış çekmecelerden ve uğranmamış dolap diplerinden. Hikayeni sanki ağır çekimde yeniden yaşarsın. Onu yeniden yazarsın. Başkişi sandıkların figürana dönüşür bazen, arka plandaki bir gelişme artık hayati önem kazanmıştır. Öykünün birbaşka türlü tadına varırsın.

Atılacaklara ve tutulacaklara karar verme zamanıdır şimdi. Niye sakladığına anlam veremediklerini hemen atarsın. Bazıları eline yapışır dokunduğunda, silkelersin inatla. Çırpınırlar ama çöpe düşüşleri fısıltı gibidir. Kimse duymaz.

Kalanlar zaten kalacaklarını bilirler, sana da sormazlar. Yargılayamazsın onları. Mükemmel değillerdir elbet, kırık döküktür çoğu, ya da buruş buruş ama senden olmuşlardır zamanla. Üstelik kimi zaman haksız yere. Savaşmazsın artık onlarla, savaşmazsın kimliğinle.

Üstünde düşündüklerin vardır sonra; bir yanın “aman, at gitsin” der, öteki yanın ne me lazımcıdır. Onların kaderi o gün yatağın hangi tarafından kalktığına bağlıdır. Bazıları fırlatıldığıyla kalır, diğerleri bir umut hayata yapışır.

“Sıyırttık” derler sessizce ve kendi aralarında, bir kolinin derinliklerine gömülürken. Belki açarsın o kutuyu bir gün, belki karanlıkta uyumaya devam ederler.

Arafı sevmezsin ama o beceriklidir, zamanla bir perde gibi gözlerinin önüne inmeyi bilir. Alışıverirsin bu ara mevsime. Keten gömleklerinin üstüne yün hırkalar çekersin, yazlık pabuçlarının içine çorap giyersin. Yuvanda değilsin, huzurda değilsin ama ayaktasın işte.

Sonra bir gün bakarsın tüm dolaplar boşalmış, tüm paketler toplanmış, bu mekanda senden hiçbir iz kalmamış. Bilirsin, bilgeler ne der: “arkana bakma”, ama sen kendine yenilir, döner bakarsın. Gariptir için öyle kötü acımaz, gitmek anı kendini hissettirir.

Tam o sırada insanlar keser yolunu, çiçekler, kelimeler, şampanyalar ve geçmişten fotoğraflar getirmişlerdir yanlarında. Samimi sürprizler kır çiçeklerini anımsatır sana, sen en çok onlardaki yalınlığı seversin.

Biri tek bir cümle söyler en beklenmedik anda, dünyan aydınlanır. Kollarına koşarsın, sarılırsınız. Bu öykünün en başındaki sarılışınızı hatırlarsın aniden. Ne mutlu ki bazı güzellikler çoğalarak saklanır. Yeniden şimdiyle barışma zamanıdır.

“Bu olgunluk çok yakıştı sana” der eski bir dost. Gözlerinde akmayı bekleyen yaşlarıyla. Hüzün değil gurur görürsün o bakışlarda. İlaçtır. Çok iyi gelir sana.

Sözler, jestler, dokunuşlar hem sesli hem sessiz anlatır duyguları. Öyküne bir daha dönersin o insanlarla. Bir daha ve bir solukta baştan sona, onlarla okursun yaşananı.

Yüreğin hafifler, gülümsersin. Tam o sırada ve ansızın yeni öykünün başkahramanlarından biri çıkagelir. “Araf bu kadar uzun sürdüğü için üzgünüm” der, “ama bekle gör, bu gelen heyecanlı bir macera olacağa benzer, içime doğdu bak” der.

Gider sonra, yokolur sahneden. Sen merakınla kalırsın. İçin kıpır kıpır.

Başlangıçlardaki acemiliği seversin, beklentinin çırpıntısı hayata bağlar seni. Çocukluğunda okulun ilk gününde giydiğin yeni rugan ayakkabılar gelir gözünün önüne. Her adım anlam taşır, sen istediğinde.

Ayrılmak zamanıdır artık. Tam kapıya gelmişken biri tutar kolundan, “henüz değil” der bakışları. Yalnız geçme ister belki bu eşikten, belki bir iki metre daha seninle yürümek çeker canı. Seni uğurlayayım derken o da taşar biraz dışarı bu hikayeden.

Zaman temposunu düşürür azıcık, ince yağan yağmurda ıslanır. Öyküler başlar, öyküler biter. Bazı kahramanlara veda edemezsin…

Brüksel – İstanbul TK 1938 seferi, Mayıs 2013

Boşlukları doldurmak

doldurmakvf

Orta okulda İngilizce öğrenmeye başladığımız yıllarda pek sevdiğim bir dil egzersizi vardı: “Fill in the blanks” (boşlukları doldurun).  Bu egzersiz kapsamında yolunuza fiili, nesnesi, hatta öznesi eksik cümleler çıkardı.

Sizden beklenen bu yerinde yeller esen parçaya rağmen tümcedeki anlamı kavramanız ve bulmacanın kaçak elemanını bulup yerine takmanızdı.  Bir kez doğru kelimeyi yakalayıp yerine yerleştirdiniz mi, o biraz şaşalamış, hafiften ayarı bozulmuş cümle anında kendini toparlar ve yeniden can bulurdu. O saate kadar flu görünen bir imajın kaşla göz arasında netleşip gözbebeğinizi fethetmesi gibi.

 *    *   *   *

Annemin ölümünden kırk gün kadar sonra ilk kez onun yaşadığı şehre, Ankara’ya, gideceğimi öğrenen kuzenim “evde kalmak zor gelirse, bana gel” diye yazmış bana.  Odasını bana tahsis etmeyi önermiş, “annen kadar olamasa da elimden geldiğince iyi bakarım sana” demiş. Biliyorum bakar.

Figen beni avucunun içi gibi bilir.  Dahası “aniden anne kaybetmek” nedir, onu sanırım benden de iyi bilir.  Duygusaldır ama metindir.  Hislerine sahip çıkarken gerçekçidir. Dünyanın o on beş yaşımızda hayal ettiğimiz yer olmadığını çok erkenden anlamıştır.

Şaşıracaksınız belki ama Figen’in bilmeceyi çözmüş hali karamsar değildir.  Sevdiklerini ve önceliklerini belirlemiş ve asla kabul edemeyeceklerini listelemiş insanların huzuru yansır bakışlarına.  Aynı bilge bakışlar itirazsız kabul eder “çok sağ ol ama ben evde kalayım” dediğimde.

O erken basan yaz havasının etkisinde kara ikliminin kaprislerini unutup lokantanın terasında ürperdiğimiz Ankara akşamında karşı karşıya otururken aslında yanyanaydık. Meze tabaklarını benden tarafa boşaltırken pembe ufuklar vadetmiyordu Figen.  Hatta iç yanmasının uzun yolculuğunun izlerini buldum sessiz gözlerinde.

“Bu da hayattan” diyordu tek söz etmeden.

Sevmediğimi bile bile bir sigara yaktı sonra. Duman anlattı da anlattı…

*    *   *   *

Fatih Apartmanı’nın kapıcısı İlyas beni kapıda karşıladı.  Anneme ve aileye sahip çıkışıyla bizi zaten kendine bağlamış bu iyi yürekli şahsiyet valizimi kapıp asansöre taşırken “iyi ki geldin Abla, ben o kapı kapalıyken çok fena oluyorum” diye iç geçirdi.  Tekerlekleri olduğu halde valizi sürmek yerine taşıdığını gözlemledim.

Ben kırık dökük bir şeyler söyledim bağları koparmayacağıma dair. Asansör dördüncü kata yaklaşırken “benim için yazdıkların için teşekkür ederim Abla” dedi aynı samimiyetle, biraz da çekingen.

Annemin ölümünden sonra yazdığım dört bölümlük yazıyı okuduğunu anladım sözlerinden. Teyzem bahsedecekti biliyordum ama kendini bir internet kafeye atıp biran önce okumasını beklemiyordum sanırım. İçimde kelebekler uçtu.

“Okudun mu hepsini İlyas?” dedim.

“Okumam mı Abla?” dedi.

Öyle bir dedi ki, keşke duysaydınız…

*    *   *   *

Totoş Teyzem, kuzenlerim Engin, Eralp ve kızı Hazal Ankara’daki o “ilk” akşamda benimle beraber annemin evindeydi.  Sahiplerinin yokluğunda o evde olmak duygusu gençlikte ebeveynden izinsiz araba kaçırma haline benziyor.  Bir huzursuz heyecan, bir yetim suçluluk duygusu.

Totoş bize özenli bir sofra kurdu, güzel yemeklerinden sundu. Hazal kahvelerimizi yaptı. Eralp Ağabey benim yokluğumda benim adıma koşturduğu işlerde ne kadar zaman harcadığını ve ter döktüğünü anlatmadı. Engin normal bir buluşmaymış gibi yaptı. Ben bazı kahve fallarına baktım annemin yokluğunda.

Konuştuk ama çok çok konuşmadık. Bazen sustuk ama suskun kalmadık. Hazal “valizini açtıysan şu bana getirdiğin topuklu ayakkabılara bir göz atayım” dedi en yumuşak sesiyle.  Onun yirmili yaşlarının enerjisine ve sevecen karakterine pili bitmeye yatmış aletler gibi ihtiyaç duyduğumuzu düşündüm o an.

“Hazal, biz uzun zaman sensiz kalınca şarjı tükenmiş halde can vermeye yatıyoruz, o yüzden yamacımızda olman çok mühim” dedim.  O sırada annemin cep telefonunu tekrar hayata kazandırmak için Turkcell’le yaptığı savaşı zaferle sonuçlandırmıştı. Bundan bahsediyorum sandı. “Yok canım, ben ne yaptım ki?” dedi yalın ve saf.

O da bir gün bilecek…

*    *   *   *

On bir yıldır görmediğim arkadaşım İstanbul’dan kalkıp gelmiş.  Gazi Osman Paşa’da bir lokantanın bahçesinde gittikçe soğuyan bir Ankara akşamında karşılıklı oturuyoruz.  İnsan on bir yılın dökümünü nasıl sığdırır birkaç saate?  Üstelik de ölümün gölgesinde.

Özetlemeye çalışmak zor, parantez parantezi kovalıyor. Başka yollarda bazen bir başımıza bazen diğerine yabancı insanlarla yol almışız. Heveslere kapılmışız, aşık olmuşuz, burnumuz önce büyümüş, sonra sürtülmüş. O erkek ama saçları neredeyse benden uzun. Ben onun bıraktığı sertlikte değilim.  Saçım kısaldıkça durulmuşum belki de.

Yıllardır görmediğim, hatta bilinçli olarak izini de sürmediğim arkadaşım onca zaman sonra sarsıcı bir kayıpla başa çıkmaya çalıştığım şu noktada yanımda olmayı seçmiş. Şimdi de üşüyeceğim korkusuyla garsondan üçüncü şalı istiyor benim için. “Omzunu sıkı ört” diyor el işaretiyle.

Ben üşümüyorum.

 *    *   *   *

Bir dostum var, bir zamandır çok derinlerde.  Zor maceralar çıkardı hayat önüne, çetin mücadeleler. Sarsıldı, belki yaralandı ama alnının akıyla çıktı o sınavlardan. Ruhu yorgun ama, belki bedeni de. Yine de şefkat ve sorumluluk duygusu dolu kalbi onu hala “diğerleri” için çırpınmaya iterken o kendisi için bir mola almakta zorlanıyor.

Nicedir halini hatırını sormak istiyorum. Ama aynı şehirde değiliz, aynı ülkede bile değiliz. Ben henüz bir Skype insanı da olamadım, telefon sohbetinden bile haz etmiyorum.

Biz yüzyüze konuşacaktık önceki gelişimde, dertleşecektik plana göre. Ama annem öldü.  Ben dostumu dinleyecektim, ama sonuçta o benim yanıma koştu, desteğim oldu. Varoldu.  Ben bir zaman çok konuşmadım, o benim demediklerimi dedim saydı, ben onun içtenliğinde güç buldum.

O akşam sonunda ondan bahsedebildik.  Çarelerim de yoktu ki, paket paket vereyim ona.  Aklım başımdayken daha güzel konuşurum ama bir zamandır düşüncelerim parçalanmış, cümlelerim kesik kesik.

Yine de denedim. En formsuz, en beceriksiz halimle ve sadece samimiyetimi sezeceğini umarak denedim.  Fena halde yetersiz kaldığımı düşünüp hayıflanarak döndüm eve, içimde kalın bir sıkıntı.

Ertesi gün bir mesaj atmış, “bu halin bile iyi geldi” diyen.  Kendi acımızla kavrulduğumuz en yitik anımızda bir başka yaraya bir nebze merhem olabilmekten duyduğum cılız avuntu utangaç bir umut ışığı misali sızdı kalbimden içeri.

*    *   *   *

Biz eskiden çok konuşurduk, herşeyden saatlerce konuşurduk. Anlatmak kolaydı, birbirimizin beynine akmak kolaydı, karakterlerimiz benzemezdi ama yanyana çok güzel dururduk. Sonra bir rüzgar esti, biz önce devrildik, sonra kırıldık, ve fena halde savrulduk.

Aradan geçen yıllarda önce sadece sustuk, sonra ara ara dokunduk birbirimize ama kaybettiklerimizin heybeti gölgeledi hep bu dokunuşları.  Biraz boşta kaldık, biraz sahte hissettik.  Oysa ikimiz de enayi dürüstlerdendik.

Ve olana bitene aldırmadan gelmiş arkadaşım, işte karşımda.  Sislerden de gölgelerden de dem vurmadan, hesap sormadan, sarsmadan, yıpratmadan bakıyor bana.  Sabah uçağını kaçırmış, alandan Kızılay’a kadar da 1 Mayıs trafiğine takılmış, üstelik bir boğaz enfeksiyonu geçirdiğinden sesi de yoka yakın düzeye inmiş halde karşımda oturuyor.

Kelimeler benim dilimde, onun gözlerinde.

Totoş şehriye çorbası, Hazal bitki çayı hazırlıyor.  İkrama geçiyorlar.  O sessizce önüne getirilenleri tüketirken ben söyleyemeyeceklerimi de anlayacak umuduyla konuşmaya devam ediyorum…

*    *   *   *

Hani derler ya, insan önceliklerini belirleyecek, seçimlerini de ona göre yapacak.  Herşeyi aynı anda yapmak mümkün değil, bir takım işler yapılmadıklarıyla, bazı insanlar hiç aranmadıklarıyla kalacaklar. Bazı hayaller hiç gerçekleşmeyecek.  Önemli olan isabetli seçim ve ona uygun davranış.

Hepiniz bilirsiniz kap doldurma hikayesini; önce büyük taşlarla başlarsınız, ki sizin için olmazsa olmazlar onlar. Sonra aralara küçükleri serpiştirirsiniz, kalan boşluklara da kumu.  Bu işleme kumla başlayanlarınsa vay haline,  sayıda fazla önemde az bir sürü iş yaptıklarıyla kalır ve hayatı kaçırırlar.

Ara ara durup taşları gözden geçirmeniz de şarttır; hala aynı anlamı ifade ediyorlar mı diye. Sonuca göre revizyonlar yapılabilir yaşamda. Ne var ki, bazen hayatın akış hızı insana düşünecek zaman bırakmaz. Ya da siz akışa öyle bir teslim olursunuz ki, sıradakini yapmayı gerekeni yapmaya tercih ediverirsiniz. Kendinizi sırtınızdan hançerlersiniz.

Bazen böyle durumlarda bu boş akışı kesip o özlenen, ihtiyaç duyulan molayı almanıza ön ayak olacak biri gerekir size. Kendi kendinize söz geçiremediğiniz o anlarda imdadınıza yetişir. Sizi bilen, kendini bilen ve gösterişten uzak bir cesaretle hem kendine hem de size saldırabilen bir dost.

Yaman sorgular, kırık emeller, eğrilmiş tutkular, o hala deli heyecanlar sağa sola fırlatılır.  İsyanla pazarlığa oturur kabulleniş.  İç önce boşalır, ekşir, yanar.  Derken ince ince umutla dolar.

Bazen uzun geceler gerektirir bu süreç, bazen güneşli havada üstüste iki gün iki güzel öğlen yemeği.  Baktım masanın üstündeki kağıt peçeteye uzanıyorum çaktırmadan,  sol gözümün köşesi sağanak yağmur altında bakımsız bir çatı gibi akıtıyor.  O güneş gözlüklerinin koyu renkli camlarında bulmuş kuytu korunağını.

“Sen benim en kocaman taşlarımdansın!” diye seslendi yüreklerimiz birbirine o sırada ve hep bir ağızdan.

*    *   *   *

Beni Brüksel’de havalimanından eve getiren taksi şoförüm biraz acemiye benziyor. Adresi biliyor gibi yaptı ama tam olarak bilmiyor, bir önceki sokaktan döndü.  Ben kibarca hatırlatınca itiraf etti bu mahallenin yabancısı olduğunu ve genelde GPS kullandığını.  “Önemli değil” dedim, yolu tarif etmeye koyuldum, adım adım ve sakin.

Eve yaklaşırken “Madam, ben başta GPS yok diye tedirgin olmuştum ama sizin hükmetmeyen yumuşak ses tonunuzla daha bile keyifli oldu bu yolculuk!” dedi hem itiraf hem iltifat eder gibi.  Hala Ankara anılarıyla dolu ruhuma şerbet etkisi yaptı sözleri, içtenlikle güldüm teşekkür ederken.

Evin kapısına geldiğimizde borcumu ödemek için cüzdanıma elimi attım ama sadece tam para çıktı.  Şoförde pek fazla bozuk para yok.  Belçika’nın Pazar günü, memlekette dükkanlar kapalı, sokakta bir Allah’ın kulu yok, kime bozduracağız? Alın size hazır kriz malzemesi.

Adamcağız yolu da bilemediğinden mahcup, kaşınıyor para üstü çıkartmak için. Çabası çok gerçek, saygı duyulası. Sadece bozuk para olarak verebilecek, biraz da eksik kalıyor üstelik.

“Aldırmayın…” diyorum, “… bozuk para da para, farkı da bahşiş sayalım”. Adam bana minnetle bakıyor. Otuz kiloluk valizimi kuş tüyü taşır rahatlığıyla apartmanın girişine kadar çekerken “herkes sizin gibi müşteri olsa, bizim hayatımız ne kadar kolaylaşır” diye mırıldanıyor.

*    *   *   *

Asansör üçüncü kata çıkarken herşey bir anda netleşip fethediyor gözbebeğimi.  İngilizce dersimizdeki egzersizler gereksiz idman değilmiş belki de.

Birbirimizin boşluklarını doldurmaya çabaladığımızda tamamlanıyor yaşam.

Brüksel, Mayıs 2013

Kilitli Zincirli Korkularda Aşk

20130426-231755.jpgo

Pont des Arts hem adı hem kendi güzel bir köprü, ışıkların ve aşkın şehri Paris’in incilerinden. Sadece yayaların kullandığı bu romantik geçit yolu bir zamandır köprünün demirlerine asılmış değişik boy ve renklerdeki kilitlerle dekore edilmiş vaziyette. Aynı kaderi paylaşan bir diğer köprüyle birlikte sayıları her geçen gün artan bu aşk sembollerinin sessiz mitingine sahne oluyorlar.

Anlatılan şu ki, çiftler öncelikle ilişkilerini betimleyen bir kilit seçiyorlar. Kimi en renklisine, kimi en irisine vuruluyor mesela. Genelde diğerlerinden farklı olma çabası var, malum hepimizin aşkı özel, başkalarınınkine benzemez…

Bazıları sevimli ve gösterişsizi arıyor, önemli olan samimiyet. Kimi klasikten şaşmıyor, aşkın da modası geçmez demeye getiriyor. Sonuçta binbir çeşit kültür, karakter, yürek kendini tek bir simgenin tonlarında ifade edebiliyor.

Çiftler kilidi seçtikten sonra genelde üstüne adlarını da yazıp köprü demirlerinin gözlerine kestirdikleri bir noktasına takıyorlar onu. O süreçte de kim bilir neler düşünüyorlar; sol yakaya mı yakın olsun sağ yakaya mı mesela? Bazısı belki tam ortadan yer beğeniyor. Sonra muhtemelen üst katlar alttakilere göre daha çok rağbet görüyor. Belki çiftler tartışıyor aralarında kendilerine en yakışır noktayı belirlemek adına.

Kilit takılınca anahtarı nehre atılıyormuş dediklerine bakılırsa. Böylelikle aşkın geleceği garantiye alınıyor. Bir tür sigorta sanki. Düşünün, siz bir kez bu töreni tamamladınız mı, fitne fesat, kem gözler, nazar, hiçbiri size dokunamıyor. Birilerinin aranıza girmesi, size zarar vermesi için Seine’in derinliklerinde yatan anahtarı bulup onca kilit arasından sizinkisiyle eşleştirmesi lazım. İmkansıza yakın bir ihtimal. Aşkınız güvencede.

Bu şehirde yaşamıyorsanız ama ara ara gelebiliyorsanız, belki köprüye bir uğrarsınız. Önce biraz ararsınız sizin kilidi. Bulunca sevinirsiniz. Valla çok şükür sapasağlam. Sağına soluna eklenenler olmuş, kalabalıklaşmış iyice bu mekan ama sizinkisi kendini belli ediyor her haliyle.

Denilen o ki, bundan birkaç sene önce özellikle şehrin bu iki köprüsünde kendini ifade etmeyi seçen bu güçlü heves otoriteleri biraz rahatsız etmiş. Köprülerin ağırlaşmasıyla birlikte ortaya çıkabilecek sıkıntılardan, bu kadar metalin köprü bakımı açısından sorun yaratmasından ve belki de estetik anlamdaki tereddütlerden dolayı kıpırdanmaya başlamışlar.

Tam da bu zamanlarda bir sabah uyanıp bakmış ki şehir ilk köprüdeki kilitlerin hepsi kaybolmuş… Hemen olup bitenin suçlusunun fena halde yürek ağrısı çeken bir aşk kurbanı olduğuna dair yorumlar yapılmış halk arasında. Adamın (ya da kadının) belli ki canına tak demiş etrafındaki bunca aşk, bunca mutluluk. Gözü dönmüş, öç almak istemiş dünyadan, Tanrı’nın şanslı kullarından.

Bazıları bu habere inanmamış. Onlar otoriteleri suçlamışlar, zaten bir zamandır belliydi hoşnutsuzlukları, yaptılar işte yapacaklarını. Köprünün iki yakasında seyyah tezgahlarda kilit satanlar belki gülmüşlerdir içten içten. Etkiye tepki misali daha bir canlanır şimdi bu kilit hareketi, artar muhtemelen satışlar.

Bir zaman sonra kilitler ortaya çıkmış. Güzel Sanatlar’da okuyan bir öğrencinin macerasever yaratıcılığında bir ağaç heykeline dönüşmüşler. Diyorlar ki, köprü demirlerine zarar verilmedikçe suçtan da sayılmıyormuş kilitlerin yok oluşu. Bunun yargısı bana düşmez ama aşka hizmet edemediyseler de, sanata yaramış o kilitler. Bu da fena bir kader değil, kilerin kapısına ya da bisiklet lastiğine asılmaya kıyasla.

* * * *

Paris’in güneyinde, içindeki bazı mezarlar heykel, hatta anıt niteliğinde olduğu için de hem park hem de açık hava müzesi niteliğinde olan Montparnasse mezarlığında gezelerken aklım önceki gün Pont des Arts’da gördüğüm kilitlere takılıydı hala.

Bir çok ünlü yazar, filozof, asker ve sanatçının birarada yattığı bu çarpıcı mekanda aynı kilitler gibi bazı mezarlar da en gözalıcı, en şaşalı, en muhteşem olmak için birbirleriyle yarışmışlar sanki. Azınlık sadelikten yana durmuş ama yine de özenli bir detayla farklılık yaratmaya çabalamış.

Kimi obelisk misali yükseliyor, en tepesinde yitirilmiş şahsiyetin büstü. İnsan ürküyor ister istemez, sonsuz uykusuna yatmasına bile izin yok garibin, şan olsun diye dikilip durduğuyla kalacak oracıkta sonsuza dek.

Minyatür bir türbeyi andıran küçük ev misali yapılar da var arada. Bazısının içinde dini temalı mozaikler. Kapılar kilitli. Kimi mezarların dört tarafına zincir çekilmiş, paslanmış demir görüntüsü yürek dağlıyor, en azından benimkisini.

Renkli porselenden çiçek heykelleri görüyorum etrafta. Çok var bunlardan, mezara yapışık olduklarından parçalanma, kırılma riski de yok. Pratik ve estetik bir çözüm belli ki çoğunluğun tercih ettiği. Aynı malzemeden yapılmış ve yine mezarlar üstüne sabitlenmiş çerçevelere hisler ve dilekler yansıtılmış.

Bazı mezarlarda tanıdık kır çiçeklerine rastlıyorum, birkaçında plastik saksılara yerleştirilmiş plastik çiçekler var binbir renk ve boyutta. İnsan köprüye yakın mevzilenen kilit satıcıları gibi bu tür kabristanlara hizmet veren güçlü bir yan sanayi olduğunu düşünmeden edemiyor.

Biriki mezarda birden fazla isim yazılı. Son gördüğümde üç tane örneğin, işin garibi sonuncusunun ölüm tarihinde “20..” yazıyor. İsminden ve doğum tarihinden cinsiyetini ve yaşını belirlediğim Josette bu mezar başına kaybettiklerini ziyarete geldiğinde acaba ne düşünüyor? Üçüncü haneye sayı yerine nokta koymayı seçen kendi mi düşünceli akrabaları mı sizce?

* * * *

Montparnasse mezarlığından ayrılırken kilitlerden zincirlere akan bu hayat yolculuğunda hep korktuğumuzu düşünüyorum. Korkuyoruz evet. Bazen usul usul bazen avaz avaz. Kimi gün kıpkırmızı kimi gün çamur karası. Kalabalıklarla ya da yalnız.

Aşkımızın çalınacağından ürküp adak ağacına bez bağlar gibi kilitler takıyoruz Paris’in köprülerine. Anahtarını bırakıyoruz Seine’in derinliklerine. Şehrin tarihinden, nehrin deviniminden, köprüde yanı başımızda sallanan diğer kilitlerde saklı ortak eylemin gücünden yararlanmak istiyoruz.

Hırsızlardan, aşksız kaldığı için başkasının mutluluğuna saldıranlardan, resmi otoritenin sert kararlarından korkuyoruz bir ömür boyu. Ölülerimize de rahat vermiyoruz korkularımızla. Kilitler, zincirler, sağlama almalar, sabitlemelerle meşgul çünkü hala o zavallı kafalarımız.

* * * *

Paris’i gezdiren rehberlerden birinin grubundaki turistlere şu önemli bilgiyi verdiği rivayet edilir: “Kilidinizi asmak için şu iki köprüden hangisini seçeceğiniz çok önemlidir. Zira ilkindeki kilitler uzun dönemli ilişkilerin bağlılık yemini gibidir, ortaklıktır, bir ömür boyu aynı yastığa baş koymak için imzayı atmaktır. İkincisindekilerse isyankardır, başıbozuk ve kuralsız aşkı anlatır.”

Hangi köprünün hangi tarz aşkı sembolize ettiğini söylemeyeceğim ama ikinci köprüde daha çok kilit olduğu gözlemle sabittir.

 

Brüksel- Ankara TK 1934 Seferi, Nisan 2013

Tonlar ve Gölgeler

 tonlar

Çocukluğumuzun gamsız, gençliğimizin de deli rüzgarlarda sürüklenen günleri hem ışıl ışıl hem de bir anlamda siyah beyaz.  Peşin hükümlerimiz var o dönemlerde.  Fikirlerimiz var, bazen başkalarından kopyaladığımız, çoğunluk körü körüne inandığımız. Sorgulamalardan uzağız, orta yol bilmiyoruz. Tutkuyla istediklerimiz var ve kesinlikle bizden uzak olmasını dilediklerimiz. Aşkla kapıldıklarımız, uğruna küçülüp süründüklerimiz bir yanda, şiddetle nefret ettiklerimiz diğer tarafta.

Uzun açıklamaları sevmiyoruz, beklemek, hele hele sabretmek en korkulu işkence. Şartlardan bahsedilsin istemiyoruz, olasılıklar, mazeretler, hepsi boş, hepsi ne kadar saçma. Üstelik işimizi yokuşa sürmekten, bizi amacımızdan uzaklaştırmaktan başka ne işe yarıyorlar sorarım size?

Varsa yoksa kendimiz.  Gözlerimiz aynadaki aksimizde, kulaklarımız sadece iç sesimizi dinliyor.  Belki genciz, belki deneyimsiziz ama aklımıza koyduğumuzu yapmayı arzu ediyoruz, kimi zaman ne pahasına olursa olsun.

Türk Sanat Müziği’ne hiç tahammülümüz yok mesela, niye öyle anlamsızca kıvranıyor ki solistler iki lafı bir araya getireceğim diye, insan acı çekiyor resmen dinlerken.  Diğer yandan, yaz dediniz mi akan sular duruyor, deniz, güneş, günün her saatinde yürek hoplatan sahil manzaraları. Aşklar sonra, zamanında delip geçen ama yenisi ufukta belirince de tortu dahi bırakmadan uçup bizi terk eden.

Ispanaktan nefret ediyoruz çocukluğumuzda, sofralardan da gözlerden de ırak olsun. Pizza yesek onun yerine, ya da her gün domatesli makarna.  Krallar gibi yaşar gideriz icabında.  Dallas dizisini izliyoruz ailemizle Pazar akşamları; bu J.R. çok fena bir adam, bir tür kötülük tanrısı. Oysa kardeşi Bobby ne kadar tatlı, iyi niyetli, yardımsever.

Yine de uyuz pazar günlerini biraz olsun aydınlatmaya yarıyor o dizi, banyodan sonra salondaki kanepeye yayılıp kendimizi çiftliğin enteresan olaylarını izlemeye kaptırıyoruz. Bölüm bitince bozuluyoruz ama, malum ertesi gün Pazartesi! Haftanın en iğrenç günü…

Kış deseniz soğuk, insanın içini ürpertiyor ama çok kar yağınca okullar tatil ediliyor neyseki.  Coğrafya sınavı bir sonraki haftaya erteleniyor, o gıcık hocanın verdiği felsefe dersi de kaynıyor. Allah’ıma şükürler olsun, ne huysuz bir kadın zaten o öyle. Yeryüzünde ondan daha berbat bir öğretmen olamaz. Şansımıza tükürelim ki bizim sınıfa denk geldi bu sene.

Derken yavaştan bir yazara tutulma dönemi başlıyor. Elimiz değmişken bütün kitaplarını okuyoruz. Dünya o yazarı sevenler ve sevmeyenler (ya da daha korkuncu onu bilmeyenler) diye ikiye ayrılıyor. İkinci grubun yüzünü şeytan görsün.

Bir şarkıya takıp, sözlerini ezberleyip sabahtan akşama bir tek onu dinler oluyoruz bir ara.  “Aşık mısın?” diye sorana önce dövecek gibi bakıp sonra da “böylesine dokunaklı sözleri olan bir şarkıya kayıtsız kalmak için insanın öküz olması lazım” tarzında bir cevap yapıştırıyoruz ergen inceliğimizle.

Ya bir ya sıfır, ya siyah ya beyaz, ya bizimle ya da bize düşman.  Donuyoruz veya pişiyoruz. Ya sıkıntıdan ya heyecandan ölüyoruz. İçimiz içimize sığmıyorsa dünyanın en mutsuz insanıyız. Aşka tapıyoruz veya onun bizi sonsuza dek terk ettiğine inanıyoruz. Dünyaya hükmetmiyorsak herkes bize karşı.  Bütün kötülüklerle savaşma cesaretimiz yoksa ıssız bir adada tek başımıza yaşamalıyız. Evren için de bizim için de en doğru çözüm bu olacaktır çünkü.

Sonra yaşam alıp götürüyor insanı. İdealist düşünceler bileniyor biraz, prensiplerimiz test ediliyor yılların labirentlerinde.  İyi niyetimizi suistimal edenler oluyor, kalbimizi buruşturup atanlar, yüzümüze baka baka gözünü kırpmadan yalan söyleyenler.  Biz de hatalar yapıyoruz haliyle, doğru bildiğimiz yoldan sapıyoruz zaman zaman, bazen kötü düşüyor ve kanıyoruz damar damar.  O zamanlar işte burnumuz kırılmazsa da sürtülüyor, sorguluyoruz.

Hayran olup taptıklarımızın karanlık yüzlerini gösteriyor bazen bize hayat.  Diğer yandan beklemediğimiz insanlardan anlayış, hatta destek görüyoruz bazen. Bocalıyoruz o zamanlar; iyiyi kötüyü karıştırdık mı, doğruyu yanlışı hepten mi şaşırdık? Durumu açıklamak için düşünmek gerekiyor haliyle, “belki”ler giriyor araya derken, “ama”lar ortaya seriliyor, “dolayı”lar onlara ekleniyor…

Yağmuru bitmeyen bir şehre taşınıyoruz ardından, Nisan geliyor ama bahardan iz yok, Temmuz ayında ceketle ürperiyoruz, açık hava konserine bilet almadan önce günlerce hava durumunu takip eder buluyoruz kendimizi.

Dört mevsimi tadamamayı hazmetmeye çalışıyoruz ama ters bu bize, tıpkı takvime göre kıyafet değiştiren ve nisan onbeş dediniz mi hava buz kezse de naylon çoraplarını fırlatıp sandaletlerini giyinen bu kadınların hali gibi.  Gökyüzünü işaret edip “onun keyfini beklesek ömür boyu mantolar içinde yaşayacağız” diyorlar. Haksız da değiller şimdi.

Hava durumu grinin tonlarından bahseden söylemlerle süslenmiş.  Yağmurun binbir ruh halini betimleyen terimleri katıyoruz biz de mecburen kelime dağarcığımıza.  Güneşin kalın bulut kitleleri arasından sıyrılıp yüzünü gösterdiği o kutsal anlardaki tavrını anlatmak için “utangaç” sıfatının kullanıldığını işitip gülümsüyoruz acı acı. Edepsiz, hatta azgın güneşleri özlüyoruz içimizden.

İş hayatı bize sıkıcı toplantılarda saatlerce hiç renk vermeden oturmayı,  en anlamsız projeleri eleştirirken olumlu ve yapıcı görünebilmeyi, sert ve acımasız kelimeler kullanarak insanları kırıp düşman etmek yerine uzun ve karışık cümlelerle onlara kibarca işlerin yolunda gitmediğini hissettirmeyi öğretiyor. 

Sapına kadar yanlış bulduğumuz bazı kararların sonuçlarını sineye çekmek zorunda kalabiliyoruz.  Neyseki hala haksızlıkları görüp, düzeltmek için çabalıyor ama bazen yetersiz kalıyoruz.  İçimize atıyoruz yaşadıklarımızı, uyum sağlıyoruz sanıyoruz ama kurallarını koyamadığımız bu sistemin gölgesi üstümüze düştükçe bir garip efkarlanıyor, dermansızlaşıyor, biraz da yaşlanıyoruz.

Hukukçularla çalışıyoruz bir dönem. “Öyle mi böyle mi?” sorusuyla karşılaştıklarında “şartlara bağlı” dediklerine şahit oluyoruz defalarca. Önce anlam veremiyor, açıklık ve saydamlık adına onlarla savaşa tutuşuyoruz.  Sabır törpüsü bir sürecin sonunda bize sunulan açıklamaların ışığında hak vermeye başlıyoruz onlara.  Bir sonraki aşamada bakmışız ki bizim yanıtlarımız da değişmiş, yuvarlaklaşıvermiş köşelerimiz.

Duygu cephesinde de gelişmeler var haliyle.  Acemilik döneminde edinilmiş gönül yaralarımız kabuk bağlamaya başlayınca artık hesapsız sevemeyeceğimizin ayrımına varıyoruz.  Sessiz vedamız bu masumiyete.  Enayi yerine konulmamak, yeniden kurbanı oynamamak adına biz de temkini elden bırakmayacağız, yüreğimizi salıvermeyeceğiz öyle başı boş ve korumasız.

Zırhlar kuşanıyoruz hemen, sınavlardan geçiriyoruz karşımızdakini kalenin kapılarını aralamadan önce. Kapıp koyuvermek bitti artık, körü körüne aşk yerini gerçekçi bir ortaklığa bırakıyor.  Şarkı sözlerini istesek de ezberleyemeyiz artık, zaten içleri kof geliyor.

O aralar yeni şehirlerdeki yaşamımız başka kültürlerin de kapısını açıyor.  Değişik bir ıspanaklı kiş ikram ediliyor bir gün bize bir dostun evinde.  İçimizdeki  çocuk ıspanağı görür görmez tabanları yağlamak istiyor, yetişkin halimiz görgü kuralları doğrultusunda küçük bir parça rica ediyor, tedbirli.

Endişeyle tadıyoruz, bir yudum beyaz şarapla itekliyoruz sonra neme lazım gibisinden. Hiç de fena gitmiyor bu ikili,  şaşıp kalıyoruz; korkulacak ne varmış ki bunca yıl uzak kaldık şu yeşil yapraklardan. Kanserden korunmada da etkili bir silah diyorlar üstelik.

Kanser dedik de, ne kadar arttı bu hastalık kuzum, etrafımızdaki herkese ya bir çeşidi ya gölgesi dokunuyor sanki bir şekilde. Eskiden de var mıydı bu kadar hasta insan? Daha mı az konuşurdu büyüklerimiz dertten, hastalıktan? Alzheimer bugünkü kadar güncel bir vaka mıydı, yoksa insanlar zaten erkenden bu dünyadan göçüp gittiklerinden mi bahsi geçmezdi pek?

Çocukluğumuzun yaz tatillerinde haftalarca sahil beldelerinde konakladığımız olurdu, anımsar mısınız?  Beş vakit güneşe karşı koruyucu krem sürer miydik o zamanlar? Kaçımızın güneş gözlüğü vardı? Islak mayomuzu koşup değiştirir miydik bugünkü gibi?  Kimler çocuk haliyle şoförün yanındaki koltuğa oturdu söyleyin bana? Kaçımız arka koltukta emniyet kemeri taktı?

Hava kararıp soğuyuncaya kadar top oynamadık mı sokaklarda? Sonra titreye titreye eve koşmadık mı burnumuzda domates soslu biber kızartması, köfte ve kızarmış patates kokusuyla?  Terli terli su içmedik mi afiyetle? Doğru üşüttük bazen, hasta yattık. Ama değmedi mi Allah aşkına? Yetişkinliğimizin gri günlerinde anımsayıp gülümseyeceğimiz anılar bırakmadı mı bize o kural tanımazlık, o temkinsiz davranışlar?

Kırkbeşe merdiven dayamış halime bakıyorum aynada. Çevremdeki bir sürü insan benimle kolay sır paylaştığını itiraf ediyor. Yargılamıyormuşum.  Nasıl, hangi otoriteyle yargılayayım ki sorarım size?

Orhan Ağabey haklı, hatasız kul yok.  İnsan tüm prensip kararlarına, bütün iyi niyetine rağmen kaç sefer yanıldığını, yüzüstü kapaklandığını, en sevdiğini nasıl paramparça ettiğini gördükten sonra kimi eleştirsin, kimi yargılansın?  Bir anlık tepkiyi değil, o insanı o noktaya getiren şartları incelediğinizde değerlendirmeniz tamamen değişebiliyor. Biliyorsunuz artık dünyayı, o keşmekeş içinde insan ruhunun yalnızlığını, onun hem toy hem korunmasız kalışını, bu halin yarattığı travmaları, trajedileri…

Seçimlerimizin sıfırla bir, siyahla beyaz arasında sınırlı kalmadığı bu ermiş zenginlikte kendimizi daha deneyimli, daha anlayışlı, daha cömert hissederek yaşamaya alışmışken birden başımıza bir felaket geliyor bazen. Dünya hali işte; ya güvendiğimiz dağlara kar yağıyor, ya sağlam dediğimiz bir köprü yerle bir oluyor, ya da kader sevdiğimiz birini aniden elimizden alıyor. Kalakalıyoruz öylece.  Bakakalıyoruz.

Bocaladığımız için saçmalıyoruz. Yüreğimizin isyanının gölgesi vuruyor günlük davranışlarımıza. Normale kıyasla daha karamsarız, huysuzuz, daha hınçlıyız dünyaya karşı, bizi mutlu etmek pek zor. Her zamankinden ateşli çıkışlarımız, eleştirilerimiz daha sivri.  Ciğerimiz yanıyor. Düpedüz tarumar olduk, bu kadar elemle nasıl başa çıkılır bilmiyoruz.

İyimser iç sesimiz diyor ki: “Sen bunca zamandır tonları ve gölgeleri sezip onlara saygı duyarak yaklaştın dünyaya, çevrendeki insanlara.  Onlar da sana bunun için teşekkür ettiler defalarca, sırlarını paylaştılar seninle, itirafı zor konulardan konuştunuz aranızda kalacak şekilde.  Şimdi en çok ihtiyacın olduğu noktada onlar da yargılamayacaklar seni. Acına verecekler. 

…Sana şu anda önemsiz gelen konulardan konuşmaya mahkum etmeyecekler seni.  Detaylardan problem yaratmayacaklar. Sana her an patlayacak bir bombaymışsın gibi korkuyla bakmayacaklar. İki günde iyileşmeni beklemeyecekler. Paris’e giden akrabaları için önerebileceğin lokantaları listelemeni rica etmeyecekler.  Erkek arkadaşlarının kaprislerini bugün için kendilerine saklayacaklar.  İş yerinde sana bir mola verilecek, günlük itiş kakış sana gerekmedikçe aksettirilmeyecek, bürokratik engeller gözüne sokulmayacak.”

Ama gerçek şu ki hayat durup beklemiyor, bütün ihtişamı, kudreti ve renkleriyle tam gaz akmaya devam ediyor.  O gün sokakta yolunu kesen anketçiler illaki senden görüş istiyor. Önce edebinle kurtulmaya çalışıyorsun. “Acelem var, hiç uygun bir zaman değil” diyorsun. Bu mazereti kimbilir daha kaç kişiden duymuşlar, pes etmiyorlar. Üç koldan etrafını sarıp ısrar ediyorlar.

Normal şartlarda doğru ton ve gölgelerle süslediğin saygılı bir söylemle kalplerini kırmadan kurtulursun bu ortamdan.  Ama bugün o günlerden biri değil.  Sabrın yok dünyaya karşı. “Anketiniz şu anda beni zerre kadar ilgilendirmiyor, çünkü benim derdim başka. Annem öldü” diyorsun aniden.  Yüz ifaden geçit vermiyor, sesin soğuk, çil yavrusu gibi kaçışıyor insancıklar sağa sola.  Kendinle gurur duymuyorsun elbette ama içinde garip bir rahatlama…

Geç gelen bahar havasının ne yapıp edip şehri ele geçirdiği bu güneşli Pazar gününde muazzam bir açık hava müzesini çağrıştıran Montparnasse mezarlığında bir banka çökmüş düşüncelerden düşünce beğeniyorsun.  Masmavi gökyüzünün huzurunda bahara tapar bir coşkuyla kıvrılan ağaç dallarına, yumuşak esintinin büyüsünde sevdikleri bir melodiye eşlik edermişçesine yaylanan morlu, beyazlı, pembeli çiçeklere bakıyorsun.  Baharla ölümün buluştuğu yerdesin, ikisini de aynı anda karşılayıp kabullenme zamanı şimdi.

Seçimler yapmanın ve yargılara varmanın çok daha basit olduğu zamanların hafifliğini özler buluyorsun kendini. Valizini kaptığınla çekip gitmek istiyorsun o sahil kasabasına.  Bahar kesmeyecek seni üstelik, sana basbayağı yaz lazım.

Öyle bir yaz ki, her sabah güneşle uyanacaksın.  Her sabah yüzünü Ege’de yıkayacaksın ve gün batımlarını yine aynı sahilde karşılayacaksın.  Çıplak ayaklarınla basacaksın öğle vakti cayır cayır yanan kumlara.  Soluğun kesilene dek yüzeceksin her gün ve bütün gün.  Kulaçlarının gücü tüm gölgeleri sindirecek bir köşeye.  Denklemlerini en basite indirgeyeceksin.

Günler, anladık ki, sayılı. Bırakalım da asıl, güzel ve gerçek olan kalsın sadece.

Paris, Nisan 2013

 

İğnedeki Umut

Annem görüp de beğendiğimiz bir yere geri dönmenin yolunun orada kendimizden bir parça bırakmaktan geçtiğine inanırdı.  Değerli eşyalarımızı sağa sola dağıtarak yolumuza devam etmek de mümkün olamayacağından “bir iğne at” derdi bana.  Batıl inancım yoktur ama denemekte bir zarar da görmedim açıkçası.  Kaza süsü vererek bir iğne düşürmekten ne kaybeder ki insan Allah aşkına?

Yaptım nitekim. İğne, ataç, tel toka (ya da havaalanlarındaki saydam bağış kutularına atılmış bir kaç parça bozuk para) benim yüreğimi çarptıran bir şehre geri dönmek için yaptığım gösterişsiz bir adak olarak yazıldılar tarihime.  İşe yaradılar mı bilemiyorum.  Yine de dilemekten yanayım hala.

Dilediğimiz sürece bağlıyız çünkü hayata.  Ondan bir ricası, bir beklentisi olmayanı yaşam ne yapsın, neden ciddiye alsın?  Hem biraz gönül işine benziyor bence bu ilişki,  ilk karşılaşmada belki kader oynamış baş rolü ama birlikteliğimizin geleceği birbirimizi nasıl beslediğimize bağlı.

Aynı uzun süreli birlikteliklerde olduğu gibi, karşı tarafı garantiye aldığımızı düşünüp gevşeyiverdiğimizde ruhu da tadı da kaçıyor olayın.  Akış yerini müzakereye bırakıyor,  önceleri kendiliğinden gelen bando mızıka ile çağırsan bana mısın demiyor, strateji geliştir, taktikler uydur derken savaşıyor muyuz sevişiyor muyuz bilemez oluyoruz. Önce kayboluyor, sonra yokluyoruz.

* * * *

Hiç unutmam, dört beş yaşlarında olmalıyım, Ereğli’deyiz, baba tarafından akrabalarımı ziyarete gitmişiz adet olduğu üzere.  Babam ailesinde en geç evlenen şahsiyet olduğundan ben de aileye en geç katılan üyeyim.  Kuzenlerimin hepsi benden büyük, hatta bazı kuzen çocuklarıyla aynı yaş grubundayım.

Ereğli benim çocuk gözümle baktığınızda beyaz kirazları, ağzınızda kütür kütür eden kırmızı gevrek ve lezzetli elmaları, yeşillikler içindeki şirin evleri, gül bahçeleri ve beni coşkulu bir enerjiyle seven ve hayallerimi gerçek yapmak için koşturan bir sülalenin yaşadığı bir masal kenti.

Amcam çok erken ayrılmış aramızdan. Ben hiç tanımadım.  Onun ölüm haberinden sonra mide kanaması geçirmiş babam, aralarında çok kuvvetli bir bağ olduğunu hissettim hep.  Yengem ve kuzenlerimle de hep yakındık, biz Ankara’da, onlar Ereğli’de olsak da sık görüşürdük.

Üç halam ve onların aileleri de bu şehirdeydi.  Buluşmalarımız, yemeklerimiz tam bir şenlikti.  Bu durum benim tek çocuk ruhumda keyifli bir meltem etkisi yaratıyordu.  Amcamın bahçe içindeki iki katlı evinin dört cephesinin her birinde farklı boyutta bir balkon vardı.

Balkonların en büyüğü mutfağa açılırdı.  Çocukluğumun en keyifli ziyafetleri o devasa balkonda kurulan uzun masada sunulmuştur.  Oracıkta oturduğunuz yerden elinizi uzattığınızda bahçedeki elma ağacının dallarına dokunur, meyvesini önce okşar, sonra tadardınız.

Bir gün bu rüya evin salonunda annem ve kuzenlerle oturup sohbet ediyorduk. Babam aşağıda, kapının önünde arabasını yıkıyordu.  Arabası da kendisi kadar saygılık uyandırırdı. Dışı beyaz, içi kırmızı deri döşemeli bir Ford Konsül. O devirde de, sonrasında da benzerini çok görmedim Türkiye’de.

Annem havasında olmalı ki -hangi filmden alıntı yaparak bilemiyorum- bizim şahane bir av köşkümüz olduğundan bahsediyordu o sırada.  Ağzından bal damlıyordu inanın ve köşkü en ince ayrıntılarına kadar tarif ediyordu, sanki en son iki gün önce görmüş gibi.

Gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. İnanamıyordum ama zevkten dört köşe olmuştum.  Annem anlattıkça bu olağanüstü mekan gözümde daha da canlanıyor ve beni ısrarla onu keşfetmeye çağırıyordu.  O denli büyülenmiştim ki, kuzenlerimin usulca kıkırdadığını tamamen gözden kaçırdım.

Heyecanım artık kontrol edilemez bir hal almıştı. Daha fazla sabredemedim ve anneme niçin şimdiye kadar bu harika mekana bir kez bile gitmediğimizi sordum.  Sesimde hem bir isyan, hem bir yakarış seziliyordu. Annem tüm ciddiyetiyle topu babama attı.

Merdivenlerden koşarak indim. Babam arabasını yıkamayı bitirmiş, parlatma etabına geçmişti.  Yorgundu, rengi sararmıştı, ama prensip sahibi insandı, kendi işini kendi halletmeyi severdi. 

Benim derdim zaten ona yardım etmek değil, aile tarihinin en kayda değer hatalarından birini düzeltmek ve biran önce “av köşkümüze” gidilmesine ön ayak olmaktı.  Olanca hararetim ve acelemle köşkün varlığını öğrendiğimi bildirdim burnundan ter damlayan babama ve bu gerçeği bunca zamandır benden sakladığı için hesap sordum düpedüz.

Tabii ki av köşkümüz tamamen annemin yaratıcı hayal gücünün ürünüydü.  Babamın da ters tarafına geldiğimden neler saçmaladığım üstüne sert bir azar işittim haliyle.  Kırılmış gururumu ve parçalanmış hayallerimi bağrıma basıp aynı merdivenleri bir gökdelene tırmanır gibi sürünerek çıktım bu kez, bezgin ve yenik.

Salona döndüğümde anneme ne söylediğimi anımsamıyorum ama ona olan kızgınlığım da kırgınlığım da yıllarca sürdü. Daha birkaç ay önce, bir aile meclisinde bu olaydan bahis açıldığında, ben annemi gaddarlıkla suçlarken, o burnundan kıl aldırmayan haliyle “Deniz hayal gücü çok güçlü bir çocuktu, olağan hikayeler, basit masallarla tatmin olması mümkün değildi.  Ben de daha eğlenceli bir dünya yaratmaya mecbur hissettim kendimi” demişti.

“Nasıl da zeytinyağı gibi üste çıkıyor” diye isyan etmiştim içimden bu açıklamayı dinlerken, hala biraz öfkeli, hala biraz çocuk.  Bugün annemin artık aramızda olmadığı bir dünyada aynı sözleri değerlendirirken, onun bir yanı bütün gücüyle o av köşkünün varolmasını diliyordu sanırım diye düşünüyorum. Kızına anlattığı masala kendi umudunu yansıtmıştı bilerek ya da bilmeyerek.

* * * *

Bir ay kadar önce annemi kaybettiğimizde Ereğli ekibimiz yarım gün içinde Ankara’ya ışınlandı.  Halalarım hayatta değil artık, babam da. Kuzenler kaldık ve onların çocukları.  Bazılarını yıllardır görmedim yurt dışında yaşadığım için. Çocukları büyüdü, evlendi, onların da çocukları oldu. Sanal ortamda “arkadaşız”, oysa bazısını tanıma şansım bile olmadı henüz.

Cenazeler mucizevi ortamlar yaratıyor malum. Hepimiz “son görev” için elimizden geleni yapmaya çabalıyoruz, yoku var ediyoruz, koşarak geliyoruz, yüreğimizi de getiriyoruz.  Kuzenlerimle bakışıyoruz, bazen alakasız konulardan konuşuyoruz, bazen hiç konuşmuyoruz.  Söylenebilecekleri hepimiz biliyoruz, bazen vücudun alfabesiyle bazen de sadece sükunetle anlatıyoruz.

Ayşecik’le bir sessiz dokunuşumuz var mesela, sonra da omuz omuza duruşumuz, benim için dünyaya bedel. Annemin evinin koridorunda Kemal Ağabey’le gözgöze geldiğimiz an sonra; nasıl da gerçek, nasıl da yüklü. Ayfer Abla’yla ikinci sarılışımız eşikte, aynı anda kanaat getirerek ilkinin görüşmeyeli geçen zamana kıyasla çok kısa olduğuna.  Sonra, Necmi Ağabey’le buluştuğunda bakışlarımız, halam ve babama dokunup aktı ve aynı denize dökülüverdi anılarımız…

Burada olmak, bakışlarla elele tutuşmak güzel.   Mucize değil ruhun ruha değmesi yürekten bir sarılışla.  Evet, ölümün soluğunu hissettiğimiz bu evde, içimiz yanık, kanıyor yaralarımız tek tek ve ayrı ayrı.  Diğer yandan¸ beyaz kirazların dayanılmaz kokusu da geliyor burnuma.  Ereğli Gülbahçe’nin renk cümbüşü, dallarda kızarmaya başlayan elmaların beklenti dolu telaşı,  o büyük balkondaki yemeklerin aşina yankıları, hepsi aklımda, benimle şu anda.  İnsan diri diri ölür sanırım böyle bir aydınlığı tanımış olmasa…

Cenazenin ertesi günü amcamın oğlu Can ve eşi Betül uğradılar yeniden. Eskilerden konuştuk, acıdan, tatlıdan, mayhoştan.  Ayrılırken Betül bana el emeği göz nuru bir bere ve atkı hediye etti.   Ağır bir kederin egemenliğinde yaşadığımız bu soluk günleri aydınlatan özeninin zarafeti içime işledi. 

* * * *

Annemi toprağa verdikten iki hafta kadar sonra, hava değişikliğinin olumlu etkilerine var gücümüzle inanmaya çalışarak Venedik yoluna düştük eşimle.  Aylar öncesinden umut ve hevesle planlamıştık bu geziyi.  Denklemlerin değiştiği aşikardı ama iptal etmek de gelmedi içimizden.

Annem ölmeden kısa bir süre önce ünlü bir İtalyan lokantasının İstanbul şubesine gitmeyi arzu etmişti. Bu isteğini gerçekleştiremedik ne yazık ki. Ancak¸ o lokantanın bir şubesinin de Venedik’te olduğunu biliyorduk. Annemin anısına bir rezervasyon yaptık. O akşam ben annemin çantalarından birini kuşandım, resmi bir görevi yerine getirir gibi gittik İbrahim’le lokantaya.

Ortam tam bir hayal kırıklığıydı. Yiyip içtiklerimizin kalitesi de verdiğimiz hesaba kıyasla acınılası bir yetersizlikteydi. Mekan bir turist tuzağına dönüşmüş.  Tatmin edici bir bahşiş kopartmak için Amerikalı müşterilerle bağırış çağırış İngilizce konuşmaya çabalayan İtalyan garsonun işkencesi de cabası…

Kendimizi bir nebze iyi hissetmek için gittiğimiz bu restorandan hayli mutsuz ayrıldık.  Dışarıda hava soğuk ve önceki gün şehre vardığımız andan itibaren durmayan yağmur söylemini sürdürüyor. Otele gitmek için vaporetto diye adlandırılan motorlardan birine atladık.

Yorgunum, kırgınım, ıslağım, üşüyorum.  Bir garip yarım kalmışlık hali var üstümde, yapışmış, bırakmıyor. Dahası benim de onu bırakasım yok henüz.  Vaporetto hareket ediyor, İstanbul’un vapurlarını düşünüyorum. O an Ankara’daki baba evine, geçmişe, Türkiye’ye ait herşeye dair deli bir özlem var içimde.

Ne var ki, böylesi bir hüznü bile delip geçen bir büyüsü var Venedik’in. Ona kayıtsız kalmak imkansız. Esir alıyor sizi çok geçmeden, acınızla, kederinizle beraber. Bağrına basıyor. “Bırak kendini” diyor “… tıpkı şu su gibi. Aksın içindeki, engel olma, didikleme, bastırmaya da tanımlamaya da çalışma. Bırak, akacağı kadar aksın, istediği kadar.”

 İskeleye vardığımızda bakıyorum yüreğimin çırpıntısı dinmiş, yağmursa ahmak ıslatan misali yağıyor artık.  Mantomun cebinden Betül’ün hediyesi bereyi çıkarıp başıma geçiriyorum, yumuşacık bir sıcaklık sarıyor beni.  Annemin uzun saplı çantasını çapraz asmıştım, sağ bacağıma bir çarpıyor bir uzaklaşıyor biz hızlı adımlarla otele doğru yürürken.

 * * * *

İki gün sonra Venedik havaalanındaki bankodan uçuş kartlarımızı alıp güvenlik kontrolüne doğru ilerlerken içim buruk. Son beş altı senedir bu şehre yeniden gelmek için uğraştım, sonunda geldim gelmesine, ama bulunduğum ruh hali içinde onunla istediğim gibi hasret gideremedim. Zaman zaman birbirimize dokunduk, o bana şefkatle yaklaştı, sarsmadı, incitmedi ama ben ona doya doya bakamadım, kapılarımı ardına kadar açamadım.

Sıranın bize gelmekte olduğunu hissedince kürkümü çıkarmak için elimi kopçalardan birine yanaştırdığımda can acısıyla küçük bir çığlık attım.  Dikkatli bakınca parmağıma batanın kopçanın beş santim kadar yakınındaki bir iğne olduğunu fark ettim.  Yakaladığım gibi de fırlattım en yakın çöp kutusuna.

 “Bu da nereden çıktı?” diye düşünmeye kalmadı, annemin kalp krizi geçirdiği günün sabahına dönüverdim. Sahneler belirdi gözümün önünde.  Bu kürkü prova ettiğimizi anımsadım.  Biraz bol geliyordu bana, annem kopçalarını kaydırıp önünün daha sıkı kapanmasını sağlamayı amaçlamış ve bunun için iğne ile ölçü almıştı.

Acelemiz vardı ama o sabah, gezmeye gidecektik. Bu tip tadilat işlerini ertesi güne bırakıp çıktık.  Annem kendini hastanede buldu o akşamüstü, evine de hiç dönemedi. 

Venedik ziyaretimize kadar geçen süreçte her gün taşıdım ben bu kürkü üstümde, defalarca giyip çıkardım.  İğne gömüldüğü yerde sessizce bekledi, bir sefer bile ucunu çıkarmadı, kendini ifşa etmedi.

Gözlerimi artık ardımda kalan çöp kutusundan alamıyorum: “Yeniden görüşmek üzere Venedik!”

venice

Brüksel, Nisan 2013