Çöp

Tatilden döndüğünüzün ertesi günü sabahın erken saatlerinde o biraz da ürktüğünüz doktor randevusuna gitmek için yola çıkarsınız.  Daha dün ardınızda bıraktığınız şehrin sevecen yirmi üç derecesi kendini Brüksel’in pinti ve puslu sekizine bırakmıştır. Rüzgar acımasızca eser.  Gök delindi delinecek.

Arabanın içi ısınmamıştır henüz.  Eldivenler elinizde, dokunasınız yok direksiyona. Altınızdaki deri koltuk da buz gibi maşallah.  Isınmanın yolu yine müzikten geçecek, anlaşıldı.  Toygar da sizi duymuş gibi mırıldanıyor: “Havalar da soğuk gidiyor bu aralar, üşürsün sen bilirim.  Aman dikkat et, aklına yazları getir.”

Azıcık gevşemeye başlar neyse birazdan bedeniniz.  Tam da derin bir nefes alacakken bir de ne göresiniz?  Az önce saptığınız sokakta çöp kamyonunun arkasına düşüvermişsiniz…

Kamyon gıdım gıdım ilerler. Durduğunda arkasına tutunarak ayakta seyahat eden üç görevli çevik devinimlerle önce aşağı atlar, sonra kimi sağ kimi sol kaldırımdaki çöpleri kapar, fırlatırlar aracın sırt havzasına.  Kamyon ara sıra kocaman demir kıskaçlarını açıp kapayarak sıkıştırır torbaları kasasında.  Çöpler birbirine geçer, harmanlanır.

Üç silahşorun üçü de genç, uzun boylu ve yapılı.  Öyle formda görünüyorlar ki, ha desen mahallenin lüks sağlık kulübünde ders verebilirler diye düşünüyor insan.  Birlikte hareket etmeye alışmış insanların uyumu var aralarında. Bazen konuşmadan anlaşıyorlar.

“Zor olmalı” diye geçiyor içimden.  Neler düşünüyorlardır kim bilir şehrin çöpüne dokunurken böyle hemen her Allah’ın günü.  Kokuya hassas mıdır mesela burunları?  Alışmışlar mıdır yoksa? Alışılır mı?

Hangi sabunlarla, özel ürünlerle yıkanırlar akşamları? Kaç kere?  Anlayışlı mıdır eşleri? “Baba kusura bakma da,  çok kötü kokuyorsun” deyiverirler mi çocukları küt diye?

Çöp arabasının arkasında dura kalka ilerliyorum.  Sağlı sollu kaldırımlardan  havalanıp kamyonun kasasına yumuşak iniş yapan torbalara bakarken o ağzı bağlı paketlerde saklı hikayeleri düşünüyorum.  Sırlarını hayal ediyorum.

Sahiden, neler yoktur ki içlerinde? Fazla pişirip zamanında tüketemediklerimiz, bonkör ikramlarımızın üzgün kalıntıları, içini boşalttıklarımız. Kırıntılar, kılçıklar ve kemikler.  Koçanlar ve kabuklar.  Yara bantları, tuvalet kağıtları, biraz yıpranmış ambalaj parçaları.

Solmuş çiçekler, kırık tabaklar, çatlamış bardaklar. Bozuk oyuncaklar, aşınmış ve kirlenmiş yorgun bebekler.  Son kullanma tarihini geçirmiş konserveler, bayat ekmekler, sulanmış ve büzüşmüş sebzeler.  İnsan içine çıkaramadıklarımız, artık istenmeyenler.

Atıklar arasında kırık ümitlerimiz, dünün gerçekleri, yaşam döngüsünün bıçkın törpüsüne takılanlar.  Emek emek yapılan, özen özen alınan ama bir şekilde zamanla gözden düşen.  Bazen doya doya bazen yarım yamalak tüketilen.

Gariptir ama özgürlüğümüzün ilanı bazen.  Resmi kurtuluşumuz, aldığımız derin nefes, çevirdiğimiz sayfa.  Kimi hikayenin sonrası, kimilerinin başlangıcı.  Bazısının başı, sonu ve ortası.

Bazen doğmadan ölen bir hayalin cesedi, bazen başarısız bir denemenin kaderi.   Oburluğumuzun kurbanları, yalnızlığımızın aynaları.  Ah o tombul fıstık kabukları, renkli çikolata ve cips paketleri. Kabuslarımız ve korkularımız. Kağıt mendillerdeki göz yaşlarımız, hıçkırıklarımızın izleri…

Çöplerin öyküleri muayenehaneye kadar eşlik ettiler bana.

*          *          *          *

cop

Doktordan çıktım,  tatsız bir durum yok. İnsan ferahlıyor haliyle.  Ben içerideyken beklendiği üzere inmiş yağmur, rüzgar kudurmuş.  Binanın kapısından arabaya varana kadar şemsiyemi onurumla taşımak için mücadele veriyorum. Kırıldı kırılacak narin gövdesi.

Ixelles mahallesinin göle karşı dizelenmiş Art Nouveau evlerini bu şehre taşındığım ilk günden beri çok severim.  Hele bir tanesi var ki önce baktıkça bakası, sonra düpedüz sarılası gelir insanın.  Tanışalı yirmi yıl olacak neredeyse.  Şimdi de gölün karşı yakasından bana göz kırpıyor.

Arabamı park ettiğim yere vardım.  Şemsiyemi kırmadan kapatabilmek için rüzgarla debelleşiyorum.  Sabahın koşturması durulmuş, çöp kamyonları da görevlerini tamamlayıp çoktan çekilmişler sokaklardan.

Engel olamayacağımız dönüşümleri kabullenip, olmazsa olmaz hayallerimize yapışmanın tam zamanı.

Yol önüme seriliyor.  Direksiyondayım.

 

Brüksel, Kasım-Aralık 2013

Uzaklara gitmek

İnsana küçücük olduğunu anımsatıyor bu koskoca evrende

Geceyi gündüz sabahı akşam yapıveriyor size sormadan

Uykular kaçıyor gece yarısını geçe, gün ortasında bir yorgunluk bastırıyor

Farklı sofralara oturuyorsunuz, kokular da dokular da hepsi ayrı macera

Tanıdık değil gördüğünüz yüzler, siz azınlık oluveriyorsunuz

 

Beden diline tutunuyorsunuz kelimelerin içi boş seslere dönüştüğü noktada

Sizi hiç tanımamış sokaklardaki ilk adımlarınız biraz ürkek biraz genç

Bazen bir film setinin içine düştüm sanıyorsunuz

Belki tek oyuncu sizsiniz

Biraz yalnız doğru, ama avaz avaz özgür ruhunuz

Gafil avladı belki sizi

Tam da

Hiçbir şeye gerçekten sahip olmadığınızı fısıldıyordunuz

 

Tebdil-i mekan ferahlattığı kadar silkeliyor da adamı

Farklılığın renklerinde coşmaktan yorulunca bilinç

Bir efkar basabiliyor aniden Uzak Doğu’nun erken inen akşamlarında

Durduk yere bir Halil Sezai çalıveriyorsunuz otel odanızda

Pekin “İsyan” şarkısını dinlerken siz kendi kendinize gülümsüyorsunuz

 

Güzel insanlar çıkıyor karşınıza

Çalışkan, saygılı, yardımsever

Disiplinlerine de gönüllerine de hayran oluyorsunuz

Kolay olamaz yolculukları, kim bilir nelere şahit oldu bakışları

Kaya misali sağlam ve her daim dik duruşları

Rüyalarını merak ediyorsunuz

 

Açık sözlüler

Alları al, karaları kara

Nasıl tereddütsüz “eksik oldu cevabınız” diyorlarsa

Öyle damardan övüyorlar güzeli

Gerçekten kaçmıyorlar

Gerçeği dile dökmekten gocunmuyorlar

Yine de hissediyorsunuz

Kapalı bir kutuları var çok derinlerde bir yerde

Anahtarı da kim bilir kimde

 

Sırlara saygınız var

Samimiyetiyse her dilde tanıyorsunuz

Kanınız kaynıyor işte yine

Gönül dilinden konuşanları çok seviyorsunuz

 

Bunca bilinmeyen içinde ortak paydayı o an buluyorsunuz

Bir adım daha atmamış olsak 

Hiç dokunmadan yaşayacağımız kaç hayat olacak

Tanımadığımız kaç insan

Duymadığımız kaç lisan

Havasını solumadığımız kaç mekân?

 

Sabah toplantıda tanıştığım sessiz Çinli

Akşamın karanlığında tırmandığımız doruktan

Bana Yasak Şehir’in hikayesini anlatıyor

Pekin’e ilk gelişim olduğunu ve toplantıdan birkaç saat sonra havaalanına gideceğimi duyduğu an değişti tavrı

“Paltomu alayım, hemen geliyorum” dedi

Neye uğradığımı anlamadan da sokağa attı kendini gönüllü rehberim olarak

Jingshan Parkı‘nın karanlık merdivenlerinden tepeye tırmanırken

Geçmişin imparatorların sırlarını fısıldamaya başlamıştı

pekin

Nefes nefese akıyordu asırlar arasında

İngilizcesi açılmış, anlatımı canlanmıştı

“Tarihi seviyorum” diye açıkladı ansızın düşüncelerimi duymuş gibi

“Tarihi sevmek insanı zenginleştiren bireysel bir uğraş olarak kalabilir, o bilgileri paylaşmaktan zevk alınmıyorsa eğer” dedim

Güldü

“Belki bir gün de İstanbul’da gezeriz” dedi aynı heyecanla

 

İçten ve şevk yüklü paylaşımlar bir önceki anın yabancısını tanıdık kılan

Bilgisizine de ilgisizine de umut aşılayan

Göz açtıran

Hayatta olduğumuza şükrettiren

Bizi insanlığımızım alfabesine döndüren

 

Uzak Doğu’dan Batı Avrupa’ya dönüş yolunda

Yorgun ama kelebek misali kanat çırpıyor yürek

Doğu yönünde elimden alınan yedi saat hediye misali

Geri veriliyor bana

 

Hayat kulağıma fısıldıyor: “bilirsin, kıymetlidir zaman”

Sonra diyor

“Her zaman yapmam ben böyle hesap kitap”

Doğu’nun dersini aldım kattım canıma

İçimde suskun bir kahkaha

Biraz kabulleniş, bir tutam meydan okuma

 

İnişe geçtiğinde uçak, baktım Brüksel tanıdık

Ben biraz bilgeleşmiş, biraz da gençleşmişim görüşmeyeli

Sezen geliyor yine aklıma: “Hayat sana teşekkür ederim”

 

Pekin – Brüksel, Kasım 2013

 

 

 

 

 

Yaşam Yolu

Yaşam bazen akar. Su gibi.  Tereyağından kıl çeker gibi kolayca elde edersiniz istediklerinizi. Hayalini kurmaya kalmadan gerçek olur dilekler.  Hem hafif hem kudretli hissedersiniz.

“Şanslıyım” dersiniz arkadaş arasında, gevrektir kahkahanız.  Kabaran koltuklarınız sizi daha güvenli yapar. Artan özgüveninizle genişler omuzlarınız, sesiniz daha bir tok çıkar.

Hep daha fazlasını, daha iyisini yaparsınız.  Kutlamalar yeni planlara gebedir çoğu zaman.  Bu üretken sarmal sizi yükseklere taşır, yükseklerde yaşatır.  Oksijeni boldur oraların, rahat nefes alırsınız.

Bazen akış aniden kesilir.

Trafik tıkanıklığına denk gelirsiniz.  Sağınızı solunuzu taşıtlar basar, sürücüleri acelelerini de öfkelerini de sol üst ceplerinde taşır.  Bir korna sesi ötekini, o diğerini körükler, bulaşıcı bir mikrop sanırsınız.

Açık camlardan birbirini tutmayan müzik zevklerinden örnekler sızar dışarı,  radyodan dökülen haberlere karışır, sigara dumanlarıyla beraber yükselirler havaya.  Kirlilik olur.  Dalıp uzaklara gitmiş çocuklar görürsünüz arka koltukta, uyku ile uyanıklık arasındaki sınırda hüzünlü durururlar.

Kırmızı, sarı, yeşil ışıklara bakarsınız, bazen içinizden geri sayarsınız. Yeşil nihayet yanar. Sadece üç araba geçer. Siz kalırsınız.  Sarı ışığa bakakalırsınız.  “Öteki şerit daha mı hızlı akıyor?” diye sürekli kontrol edersiniz.  Kararlarınızı sorgular, sonuçlarından endişe duyarsınız.

Hıçkırık misali dur kalklarla ilerlemek bozar biraz adamı.  En sabırlısının midesi kabarır, en tezcanlısı canavarlaşır.  Sürücülerin dayanma sınırları zorlandığında ortaya çıkan keşmekeşte orman kanunları silahlarını kuşanır.  Kendinize yabancılaşırsınız.

Bazen lastiğiniz patlar.  Şansızlığın katmerlenmiş sunuluşudur. Hele şehirlerarası yolda başınıza gelirse bu durum, o hep uzaktan baktığınız emniyet şeridini yakından tanıma fırsatı bulursunuz.  Yedek lastiği takacak yürek ve bilek yoksunuysanız benim gibi, telefonu kapar, yardım çağırırsınız hemen.

Arabanın önüne ve arkasına reflektörleri yerleştirip kendiniz kenarda bir noktada beklemeye koyulursunuz ardından.  Küçük avuntulara sığınırsınız:

“Allahtan çok hızlı gitmiyordum.”

“Gene halime çok şükür, kış kıyamette başıma gelse bu talihsizlik ne yapardım?”

“Şu cep telefonları hayat kurtarıyor valla.  Eskiden olsa…”

Karayolunun kıyısında düşüncelere dalarsınız.  Arka planda bir fabrika vardır belki, karşınızda tarlalar.  Belki mısır saçaklarına bakarsınız, belki gelinciklere.  Önünüzden arabalar geçer, içlerinde yaşam öykülerini yüklenmiş insanlar geçer.

Bu kez yaşam akar, siz izlersiniz.

Belki kendi koşturmalarınızı düşünürsünüz, hıza dışarıdan bakmak ürkütür.  Hep acil işler peşinde koşanlar gelir aklınıza; sahi, o öncelikleri kim tanımlar, kim ardı ardına sıralar?  Niye mutlak sonu bildiği halde kendi hiç ölmeyecekmiş gibi yapar insanlar?

Arabanıza bakarsınız.  Patlamış lastiği dengesini bozmuş, fiyakasını zedelemiştir.   O küskün, içine kapanık haliyle size kırılmış oyuncakları anımsatır.  Bir yanınız paniğe kapılır ansızın, hemen o anda kurtarılmayı diler.  Öteki yanınız kadere inanır.

Bazı günler sürücülüğü başkasına bırakırsınız.  Dilini bile konuşmadığınız bir şehirde taksinin arka koltuğuna gömülür, geçmişinizin ağırlığını taşımayan sokakların seyre dalarsınız.  Telsizden trafik durumuna ilişkin güncellemeler duyulur.  Dili bilmediğiniz için sözlerin içeriğine değil ahengine takılırsınız.

O kelimeler de erir toz olur sonra radyodan yükselen nostaljik ezgilerde.  “Big in Japan”i ilk Çeşme’de dinlediğinizi düşünürsünüz kendinize bile belli etmeden.  Break dance yapıyorum diye yerlerde kıvranan çocuklar gelir aklınıza, unuttum sandığınız.

Başka anılar da yanıp söner takip eden şarkılarla. Hiçbirine kuvvetle tutunmazsınız.  Dingin dalgalar misali vururlar sahillerinize, geldikleri gibi usulca çekilirler.  Dilini bilmediğiniz şehrin gecesine, mimarisine ve tarihine karışırlar.  Gözkapaklarınız ağırlaşmıştır.

Yeniden şehirle buluştuğunuzda kaç sokak geçmiştir aradan, kaç şarkı, emin değilsinizdir. Popolo Meydanı’nı görür gözleriniz.  Tepeden Borghese Bahçeleri cilveyle el sallar.  Sağınız solunuz turist dolmuştur yine.

Şoför daracık bir sokağa dalar.  Yarı bilinçli yayalar, sokağa özgürce yayılmış kafelerin masaları, gamsız motosikletler ve soğukkanlı garsonlar arasından ağır ağır ilerlemektesinizdir şimdi.  Hayat filme dönüşür yine, siz bu senaryoda figüran olmayı seversiniz.

Taksi Margutta Sokağı’na saptığında içiniz heyecanla kabarır.  Sanat galerileri ve sevimli lokantalarla süslü bu yeşil dar geçit ketum bir cazibeyle serilir önünüze.  O demez ama siz bilirsiniz: Rüyaların gerçeğe verdiği randevunun sahnesidir.  Fellini’nin hayaleti geçer yanınızdan, ayak seslerini duyarsınız.

Sokak isminin yazılı olduğu tabelaya kayar bakışlarınız.

romamargutta

İtalyanca’da Yol ve Yaşam kelimeleri birbirinden tek harfle ayrılır.

Roma-Brüksel, Kasım 2013

Meraklısı için bir tutam tiyatro

Tiyatroya gitmek güzeldir…

tiyatro

Hazırlık aşaması, seyir zamanı ve ayrılırken damağınızda kalan tadı güzeldir.

Oyun seçiminiz beklentilerinizin aynasıdır. Bazen “hodri meydan, haydi şaşırt beni” dersiniz, bazen unutmak veya avutulmak istersiniz. Belki sadece kahkaha atmak ve gevşemek çeker canınız, belki replikler maratonunda beyin jimnastiği fırsatı ararsınız.

Gün gelir tanıdık bir yazara yeniden sarılmak istersiniz.  Kimi gün de yepyeni bir isimle tanışmak, onun dünyasını keşfetmektir arzunuz.  Umutlar tatlı tesadüfler doğurduğunda eski bir dosta kavuşmak gibidir birincisi, dondurmayı ilk tattığınız anın çocuksu saf mutluluğuna taşır sizi öteki.

Aslına bakarsanız her iki seçenek de biraz risk yüklüdür.

Bildiğiniz yazara bu seferki ziyaretiniz hayal kırıklığı getirebilir elbet.  Dostunuz görmeyeli uzaklaşmıştır sizden, başka yönlere gitmiştir.  “Ortak noktamız kalmamış” diye iç geçirirsiniz keyifsiz.  Bazen o hiç değişmemiştir ama yine de hoşnut etmez yapıtı sizi: “Kendini tekrarlamaya başlamış, yaratıcılığın sınırlarına gelmiş, yazık” diye eleştirirsiniz.

Son buluşmanızdan bu yana kendi yaşadıklarınız da gelir mi acaba o anda aklınıza?  İçinize içinize esen sert rüzgarları, sizi başkalaştıran deneyimleri anımsar mısınız? Eski dostunuz oyun yoluyla da olsa bir ayna tutar mı size? Bakabilir misiniz korkmadan kendinize?

Yeni tanıştığınız bir yazarın eserini izlerken kimi zaman “hangi akla uyup denedim bu adı sanı bilinmez adamı” diye kızarsınız kendinize.  Maceraperest ruhunuza fatura çıkarırsınız haklı haksız.  Ancak her ilk içinde bir armağan taşır.  Bazen sınırlarınızın ayrımına varırsınız, bazen dışınızdaki dünyaya alıcı gözüyle bakarsınız.

Güzeldir tiyatroya gitmek, salonun kuytusunda sahnenin titreşimine dalıp giderken kendinizi ortaya koyarsınız aslında.  Siz oyuna doğru bir adım atarsınız, o size akar.  Birbirinize karışırsınız.

Bazen soluğunuz kesilir, belki ara ara dolar gözleriniz.  Tüylerinizi ürperten repliklerde yeşermeye başlar kurumuş sandığınız dallarınız.  Bazen tek bir cümle saatlerce havada asılı kalır, sadece sizin için yazılıp dile döküldüğünü sanırsınız.  Öylesine tanımlar sizi, öylesine merhem olur yanıklarınıza.

Daha hafif hissedersiniz, daha özel ve daha az yalnız.  Kelimelerin gücüne yeniden inandığınız için daha sağlam, keşfedilmeyene doğru ilerlerken daha cesur, evreninizin genişlediği o an daha gamsız… Seçimler yeniden sizin oluverir, dizginlere sıkı sıkı yapışırsınız.

Hemen her akşam aynı saatlerde aynı sahnede bıkmadan, usanmadan, değiştirmeden, kısaltmadan aynı replikleri tekrarlayan, aynı tekste can veren oyuncuları düşünürsünüz.  Kostümlerine, makyajlarına her seferinde verilen özeni, çabayı.  Dekorun, ışığın, efektlerin bu lezzetli aştaki yadsınamayacak payını.

Düşünürsünüz ki bu insanlar akşam yemeklerinden, akşam buluşmalarından, eğlencelerinden, vazgeçerler sizlerle olabilmek için.  Size söyleyecekleri olduğu için.  İşitesiniz diye o mesajı bazen ince ve derinden, bazen yüzünüze inen bir şamar ya da kalbinize saplanan bir ok misali sarsıcı. Açasınız diye gözlerinizi.

Siz salonun karanlığına karışmış ve diğer seyircilerle beraber yayvan ve koyu bir gövdenin bir parçası olmuşken onlar spotların altında gökte asılı yıldızlar misali ışıldarlar.  Bir ruh halinden diğerine akarlar, bazen dakikalar dahilinde senelerce yaşlanırlar, ölürler bazen gözlerinizin önünde. 

Bağrışırlar, öpüşürler, şarkı söylerler bazen, yemek yerler.  Bazen aile olurlar, bazen düşman. Sessizleri vardır aralarında, bedenlerini konuştururlar.  Gürler kimisi, kimisi ağlar.  Varlıklı gücünü çarpar diğerlerinin suratına, içtenpazarlıklılar sabah akşam komplo kurarlar.  Aşka düşenlerin gözleri bir başka türlü parıldar, terk edilenler büzülür kalır o anda, çoğu derdini içinde saklar.

Sahnedekiler türlü türlü duygunun koynunda maceradan maceraya koşarken siz orada yokmuşsunuz gibi yaparlar. Size doğru bakarlar, size anlatırlar ama sizi görmezmiş gibi yaparlar. Siz arada öksürseniz, kahkahayla gülseniz, açık unuttuğunuz telefonunuzun zil sesini bastırmak için telaşla çırpınsanız da tepki vermezler.

Oyunun bittiği an karar vericidir.  Genelde kısacık bir tereddüt yaşanır, emin olmak için sona ulaşıldığından. Eski usul salonlarda hala perde kapanır ve alkışlar yükselir havaya.  Son replikle ilk alkış arasındaki este hayal alemini gerçek yaşama bağlayan eşikten hep birlikte atlarız. Mucize gibidir.

Salonun ışıkları canlanıp izleyicileri yeniden görünür kılar o sırada.  Tek bedenden kopar bireyler, kendilerine dönüşürler.  Günlük hayatın ayrıntıları akıverir anında akıllarına.

Sanatçılar selama durduğunda katil maktulün elini tutar.  Bazı aksesuarlar çıkar; çiğ sarı peruğun altından uzun kızıl saçlar çıkıp savrulur.  Sakalından kurtulan yaşlı adam gençleşiverir bir solukta.  Kötü karakter kirli bakışını yüzünden sildiği anda sempatikleşir.  Saatlerdir izlediğiniz ekibe şimdi başka bir gözle bakarsınız.

Oyuncuları tek tek incelerim selam sırasında.  Rolünden anında sıyrılanlar olduğu gibi canlandırdığı karakteri kolayca ardında bırakamayanlar da vardır.  Onlar zor gülümserler. 

Şakaklarından ter akar bazılarının.  Göğüsleri heyecanla iner kalkar.  Dipdiri görünürler gözüme. Hayal maratonunun galiplerinin zaferini alkışlarım.

*             *             *             *

Brüksel’in Kuş Cıvıltısı (Chant d’Oiseau) mahallesindeki tiyatrodan çıktım, bahçeli evlerin süslediği yemyeşil bir sokakta yürüyorum az ileride park edilmiş arabama doğru.  Yepyeni bir yazarla tanıştım bu akşam.  Gencecik bir adam, Fransa’nın umut vadeden yeniyetme edebiyatçılarından.

Eser boyunca zor sorular ve yürek dağlayıcı kuşkular içinde olasılıktan olasılığa sürüklenen başkadın oyuncunun etkileyici performansı dokunmuştu yüreğime.  Ne demişti sahi, hani aşk üstüne. Şöyleydi sanırım, ya da en azından ben öyle algıladım:

Anladım, aslında aşk ölümlü olduğun gerçeğini birisiyle paylaşmaktır.

 

Brüksel, Ekim 2013 

 

Ekim güneşi ısıtmaz

ekimgunesi

Sonbaharın güneşli günleri hem müjde hem hüzün taşır benim için.  Yağmurlu serin bir sabah yerine mavi göğe uyanmak güzeldir elbet ama kaderin ayrılık getireceğini önceden bilen sevgililere benzer yaz ile halimiz. Hesabımız kesilmiş, geleceğimiz mühürlenmiş. Yaz beni yine de son bir kez öpmeye gelmiş, ben şimdiden ona hasret geçireceğim günlerin derdine düşmüşüm.

İçimden bir ses “an şimdi, yakaladığın, yaşadığın yanına kar” dese de yüreğim ağır.  Sonrasını düşünmeden edemem, aşinadır üstelik de sonrası, geçmişteki yıllardan bilirim. Yaza güvenim yok değil, yeniden buluşmak isteğinden adım kadar eminim.  Sadece evrenin iskambil falından ürker oldum bir zamandır.

Bugün on sekiz derece, çocukların kalpleri kadar aydınlık bir güne uyandık.  Aynı hava ilkbaharda olsa montu evde bırakıp ince hırkayla idare ederdim hiç düşünmeden.  Şimdilerde sağlamcıyım; “arkası kış, arkası ayaz, risk almaya değmez” der sürekli bir ses içimden.  Sanki mart soğuğu tövbe işlemez bana ama ekimde şifayı kapmam işten değil.  Montumu kuşanırım, bir de fular dolarım boynuma elim değmişken.  Ve ancak o zırhla dışarı adım atarım.

Sarı, kırmızı, portakal, bazısı da inadına yeşil yapraklar gün ışığında parıldar parıldamasına ama görülür ki yorgundurlar.  Tutunamaz artık çoğu, en ufak esintiye teslim oluverirler. Hışırtıya dönüşürler bir sonraki anda ayaklarınızın altında.  Sıcak renklerini seversiniz ama üstlerine basıp geçerken burkulur yine de içiniz.  O kavruk günleri paylaştığınız dostlarla vedalaşma zamanı gelip çatmıştır.

Yazın takvime rağmen çekip gidemediği ılık sonbahar günleri etkiler beni.  Ayağını sürer, oyalanır ama kendi de bilir; hükmü azalmıştır artık.  Güneş ısıtmaz. Günler deseniz adamakıllı kısalmışlardır, başladıklarıyla bitiverirler. 

Akşam inince hava aniden serinler. Uzatmaları oynadığımızı biliriz, dakikaların yükü ağırlaşır.  Gölge güneş köşe kapmaca oynarken birkaç derece yukarısı kandırır, aşağısı şifayı kaptırır.  Hesap kitaba dökülmüştür bu denge, denklem karmaşıklaşırken sorgusuz yaşadığımız günlerin rahatlığı mumla aranır.

Bir yanım hala avutulmak ister. O yanım kuruyan yapraklara değil göğe odaklanır; bulutlar kararmamıştır henüz pamuk helva hafifliğinde gezinirler başımızda.  Yaz çağrışımlı her güne kış başlangıcını geciktiren bir hediyeymiş gibi kucak açmak isterim.  Yapamam.

Yazın sadece gölgesinin izlerini taşıyan bu günlerde coşkulanan yürekleri yadırgarım hep.  Ayrılık arifesinin koyu renklerine boyanmıştır benim içim. Bilirim ama yakışığıyla uğurlamalıdır insan gideni, yaşanmışın anısına.   Ve umutla açmalıdır kapıyı gelene, yaşanmışa inat.

Biraz durayım isterim yine de oracıkta, o anda soluklanayım.  Öylece bir tek kendimle kalayım isterim.  Ne gün ışığında ne de karanlığın koynunda. Molada, ılıkta, sadede, sessizde.

Yaz sıcakkanlıdır, insancıldır. Yüzüstü bırakıp, kapıyı çarpıp çıkmak istemez. “Ben söylemiştim sana, eylül sonu bana müsade” diye yüzüne vurmaz ardından bakanın.  Yufka yürekli yaz hep ısıtmak, sarıp sarmalamak için koşturur.  Hep korumak, kollamak, gevşetip rahatlatmak ister. 

Yazın bu düşünceli, sevecen hallerini severim, bana anaç ninelerin ışıltılı bakışlarını ve gevrek kahkahalarını hatırlatır.  “Bir güncük daha kalayım bari kuzucuklar için” der, bir gün daha uzatıverir sonra ziyaretini. Uçurtma peşinde koşan çocukların, sahilde sarmaş dolaş gezen sevgililerin, ancak yaz sonu soluklanabilmiş çalışkan bedenlerin alın terinin hatırına.

Can yakmadan, sarsmadan, alıştıra alıştıra çekilmeye çalıştığını görürüm sahneden yazın.

Oysa bilmez mi ki havada asılı kaldıkça zorlaşır vedalar.  Sürüncemeler boş umutlara gebe değil midir?

Üstelik sonunda yaz hep biter.  Her defasında.

Sonbaharın yaprakları da toz olup gittiğinde çıplak dallara baktığınızla kalırsınız.

Bir zamanın yanık tenleri beyaza çalar, atkılara gömülür boyunlar. Kulaklar kızarır, burunlar sızlar.

Koyu renkler giyersiniz.

Yaz biter.

Kısa günlere dünyayı sığdırmaya çalışırsınız.  Şömine ateşi, sıcak çayın dumanı ve kestane kebapla ısınma zamanıdır şimdi.

Bazen elleriniz soğuktan çatlar. Bazen dudaklarınız.

Yaz biter.

Kar iner.  Bembeyaz ve yumuşacıktır ilk bakışta. 

Sonra donar, katılaşır.  Geçit vermeyeni tanırsınız.

Yaz biter.

Beklemeye başlarsınız.

 

Brüksel, Ekim 2013

 

Görebildiğinde…

image

Bir Eylül akşamında Ada Burnu’na karşıdan bakıyorum. “Birkaç günde bu denli hissedilir mi mevsim farkı?” diye soruyor insan kendi kendine. Daha geçen hafta Ağustos ayının son demlerini yaşarken ılık ve esintisiz gecelerin keyfini çıkarıyorduk. İncecik gömleklerle, kolsuz elbiselerle oturuyorduk geç saatlere kadar hiç ürpermeden.

Eylül kapıyı çalıverdi sonra. Açtık açmasına, elimiz mahkum. Rüzgarı takıp gelmiş koluna meğer. Eşikten atlamalarıyla içimizi üşütmeleri biroldu.

Deniz direniyor, daigalanmasına rağmen dost sıcaklığını korudu. Ne var ki çıkınca fena çarpıyor rüzgar, kırbaç misali vuruyor derinize. Güneş imdada yetişeyim diyor ama kifayetsiz kalıyor çoğu zaman. Okşuyor çok ısıtamadan.

Suyun üstüne inşa edilmiş gazebonun bej keten rahat kanapesinde oturuyorum. Sırtımı minderlere, gözümü ufka verdim. Bir şal bir de hırka almıştım yanıma bu akşam kıyıya inerken. Baktım ürperiverdi içim şimdiden, şalı omuzlarıma attım.

Güneş az önce battı, karanlık öncesinin büyüleyici portakal rengi var ufuk çizgisinde. Onun üstündeyse utangaç mavi bir şerit “gidiciyim” misali eğreti oturuyor. Kızıl kırmızı basacak az sonra, o ihtişamlı girişin beklentisi sarmış ortalığı. Deniz durulmadan önceki son hikayesini anlatıyor.

Büyüklü küçüklü tekneler demir atmış manzarama. Bir yanları zifiri karanlık, bir köşelerinde parlak ışık. Biraz derin biraz da kibirli bakışları, yakın sanıyorsunuz ama çok uzaktalar.

Gölgelerde saklanmış olasılıklar ürkütse de cezbetmeye devam ediyor umuda aç ruhunuzu. Dizeler geçiyor aklınızdan; Can Yücel’in “Bi damlacık” ı Sunay Akın’ın “Çukur” una akıyor. Eskideki bir ana kayıyor düşünceleriniz, ne zamandır görmediğiniz birini özlüyorsunuz.

Sahili süsleyen ağaç gövdeleri elele tutuşmuş. İncir sokuluvermiş çama. Palmiyenin sarkık sarı püskülleri asma yapraklarının kulağına bir sır fısıldıyorlar. Zakkumlar susmuş. Gölgeler koyulaşırken ayrılıktaki başkalık yerini bütünün ortaklığına bırakıyor.

Rüzgar gazebonun püsküllerle süslü beyaz devasa avizesini beşik misali sallıyor şevkatle. Derken tekne direklerinde asılı bayrakları dahil ediyor gecenin ağır tempolu dansına. Denizin gittikçe durulan çırpıntısını yararak geçiyor hızlı ve gürültülü bir motor.

Her parçası uyumlu bir tabloya yanlışlıkla vurulmuş bir fırça darbesi etkisi yapıyor izleyende. Uzaklaştıkça önce azalıyor, sonra duyulmaz oluyor uğultulu sert sesi. Bir alarm susturulmuşçasına rahatlıyor sahil.

Her işi bırakıp günün bitimini seyredebilmek nasıl muazzam bir lüks yaşamda. Hele açık havadaysanız burnunuzda deniz kokusuyla. Doğanın değişimine, renklerin tondan tona bürünüşüne kilitli ve tetikte bekliyor duyularınız.

Günün o son nefesini verdiği andaki keskinlik dokunur belki yüreğinize. Gecenin adım adım basan karanlığına şahit oluyorsunuz artık. Elinizle tutamadığınız zamanın ayak izlerini sürüyorsunuz adeta.

Etkileniyorsunuz kuşkusuz, hayran olmak işten değil. Hafif bir nostalji sarıyor işte tam da o anda. Başka sahillerdeki gün vedalarının hatıraları gelip buluyor sizi.

Aynı güneş farklı bir tepenin ardından batmıştı hani, daha mı büyük görünmüştü o zaman gözünüze? Daha mı yanıktı o portakal rengi? Hangi yıldı sahi o? Hangi sahil kentindeydik? Kaç sene geçti?

Tekbaşına oturuyordunuz bir seferinde mesela, yine denize karşı. Hayallerle somut gelecek planları arasında zigzag yapıyordu düşünceleriniz. “Yarın”lı cümleler kurardı durmadan o genç aklınız, sayfa çevirmeye programlıydı parmaklarınız. Gideni korkusuzca uğurlayabilenlerdendiniz.

Belki o akşamüstü iki kişiydiniz aynı doyumsuz manzaralı bankta oturan. Konuşmuyordunuz ama. Omuzlarınız değiyordu birbirine zaman zaman. Herkes kendi sessizliğine sarınıp dalmıştı denize, kararan sularda yanyana yüzüyordunuz. Nefes alıp verişini işitirdiniz bazı bazı, iyi gelirdi varlığı.

Hafiften bir iç çekip şalıma gömüldüm biraz daha. Geçmiş gün batımlarının yarım yamalak izleri mi yoksa Eylül akşamının serinliği mi beni üşüten? Baktım karşıki tepeler tamamen kararmış, seçebildiğim tek tük ağaç gövdeleri ve yamacın bitiminde sıralanmış tekne direkleri.

Parlak bir yıldıza odaklanmış kimliğini tahmin etmeye çalışırken gördüm incecikten beliren hilali. Hop etti yüreğim. Sürpriz bir konuk katılmış gibiydi akşamın şık davetine.

Genç hilal zarif ve utangaçtı. Yıldızın parlaklığına yetişemiyordu ışıltısı. Belki de sihri kırılganlığındaydı. Göz alıyoru varlığı. “Dün gece yoktu, nereden çıktı, ah ne hoş” demeye kalmadı saklandı tepenin ardına. Külkedisi’nin balodan ayrılışını anımsattı bu ani yokoluş, tek ayakkabı misali bir iz dahi bırakmadı.

Annemin kahve falında görüp müjdeyle duyurduğu haneye doğan uğurlu aylar geldi aklıma. “Yarın başka bir şehrin gece manzarasında ben de olacağım” diye düşündüm sonra, beni kürkçü dükkanına taşıyacak uçakta. Sahildeki son gecenin burukluğu çöküverdi üstüme.

Hoşçakal deniz, sensiz gün batımlarında da gökyüzüne bakmayı unutmayacağım.

Bozburun, Eylül 2013

Şehirlerle (Aşk) Yaşamak

camdansehir

Romantik komedilerin birinde otuzlu yaşlardaki bakımlı ve başarılı kadın karakter bir şehirle “çıkabileceğini” söylüyordu. Hani sevgiliyle randevuya gidecekmiş gibi özenle hazırlanıyordunuz şehirle buluşmanıza ve diyelim tüm bir günü onunla baş başa geçiriyordunuz mesela.

Şehir size sokaklarını ve sırlarını açıyordu, siz kendinizi onun akışına bırakıyordunuz. Onun hikayesini dinlerken biran kendinizden kopuyor ama bilincinizle yeniden buluştuğunuzda edindiğiniz deneyimle olayları bambaşka türlü değerlendirebiliyordunuz. Şehri tutkuyla sevmek lazımdı bunun için. Kendinizle olmaktan da korkmamak.

Şehir size kendini anlatırken bir ayna da tutardı aslında. Kendimden çok uzaktayım sandığınız o keyifli noktada, ufuk çizgisinden de ötedeyim yanılsamasını yaşarken kendinize yaklaşırdınız aslında. Şehrin kapıları gibi açılırdı bilinçaltınızın dehlizlerine inen yollar. Ürkmeden ilerlerseniz görür ve ayardınız.

Şehrin keşmekeşi yalnız olmadığınızı fısıldardı kulağınıza. Ne en vahim durumda olandınız, ne en şanssız, ne en zavallı. Onun kokularını içinize çeker, renklerini seyrederken arka planda kendi yaşam gerçeğinizi koyardınız aklınızın bir köşesine.

Sonra küçük bir mucize olurdu ortalık yerde, sadece sizin gözünüze göründü sanırdınız. “Ayrıcalıklıyım” diye düşünür gizlice gülümserdiniz. O anın büyüsü çılgın bir enerji pompalardı bedeninizden içeri, güçlenirdiniz. Ayaklanırdınız.

Şehirle randevunuz zaman zaman kontrolü elden bırakmayı, illa oldurmak için didişmemeyi, bazen en kısa yoldan değil de en manzaralı yoldan geçmenin keyfini hatırlatırdı size. Boş oturup gibi yapıp en önemli olanı düşünmeye zaman ayırmanın niyeyse zor gibi gelen olağanlığını sererdi gözlerinizin önüne.

Diğerlerinden başka bir gün yaşardınız. Kendinizle ve şehirle takılırken üçüncü şahıslarla da beklenmedik bağlar kurardınız. Bazen kendini şehre bırakmış başka bir yabancıya denk gelir, onunla üç cümlede hayatı tartışırdınız. Bazen gözleriniz buluşurdu bir başkasıyla, sadece gülümserdiniz birbirinize. Anlardınız.

Tarihi bina çehrelerinde birikmiş anılar, ondan bundan çiçek kokularındaki kışkırtıcı davet, her biri farklı kıvrılan ağaç gövdelerinin sessiz bir çığlığı andıran şiir dili, sokaktaki çocukların samimi gülücükleri, eylemsiz heykellerin iç yakıcı söylemleri sarardı sizi sımsıkı. Akşam saatine kaldıysanız, gökyüzünün ve suyun ışıkla başkalaşan renkleri, gölge oyunlarındaki sanatsal heyecan, şehrin gün içinde sürekli değişen ritmi, tik takları… Hepsini daha bir uyanıklıkla fark ederdiniz o bir başınalığınızla.

Ve dış dünyaya bu kadar dönük ve bu denli açıkken aynı anda nasıl olup da kendi bilinçaltınızın derinliklerinde emin adımlarla ilerlediğinizi merak ederdiniz. Halkanın tamamlanması dedikleri buydu belki. Uzaklara doğru uzandıkça yakınlaşmak, daha iyi görebilmek için geri adım atmak.

Baştan söyleyeyim, her şehirle tutmuyor ama bu büyü. Biraz gönül işine benziyor durum. Şehirle kimyanızın uyuşması lazım, karşılıklı ve tempolu atmalı kalpleriniz. O size kucak açmalı, siz ona koşmalısınız tereddütsüz ve ardınıza bakmadan. Beraberken eksiksiz hissetmelisiniz; bilmelisiniz ki yaşamaya değer her şey orada, ikinizin arasında, o anda.

Oysa bilirsiniz ki öyle kolay bırakamazsınız kendinizi, her şehir de açmaz size durduk yerde kapılarını. Kiminin tek şehri olur bir ömür boyu, şanslıysa bağrında yaşadığı. Kimi yıllarla yol alır, keşfedilmeyi bekleyen şehirlerdeki serüvenlere doğru uzanır. Aynı aşkın iki kez yaşanmadığını bilir bilmesine ama her yeni aşkın doğuş anında gerçekleşen mucizenin peşindedir biraz da.

Bazısı hiç bir şehre açmaz içini, yüreğini kaptırmaz,

*           *           *           *

Benim ilk aşkım, aptal aşkımdı New York. Düpedüz çarpıldığım, aniden ve derinden vurulduğum, neye uğradığımı anlamadan peşinden sürüklendiğim şehir… Ne başlayışında ne de bitişinde söz sahibi olamadığım ilişkim, koşulsuz teslimiyetim.

Yirmili yaşların başında tanıştık, ben Yeni Dünya’da bebek adımlarıyla ilerliyordum. Şaşkındım, toydum, korumasız ortamlarda nasıl yaşanır bilmiyordum. Tuttu kolumdan uçurdu beni. Varlığından habersiz olduğum bir evrenin kapılarını açtı.

Hız, devinim, heyecan üçlemesinde yaşandı her şey. Işıklar gördüm, asabi arabalar ve sürekli acelesi olan insanlar. Daha güçlü, daha yetkin, daha cazibeli olmak içindi yarış. Altında harlı bir ateş yanıyormuşçasına kaynıyordu şehir, bir çığlık aşağı, bir kahkaha yukarı. Her şey o anda olup bitmeliydi. Şimdi. Hemen.

Şehrin enerjisi bulaşıcıydı. Harareti her yanınızı sarıyordu. Anlamaya çalışmaktan vazgeçip kendini bırakma zamanıydı. Direnmedim, savaşmadım. Şehir beni köklerimden salladı, hafifletti, sersemletti.

Savruldum peşinden. Var olduğumu hiç bu kadar net hissetmemiştim. Kanım başka türlü akıyordu sanki, duyularım keskinleşmişti. Yorulmam, durmam mümkün değildi.

Sonra aniden kesildi akış. Dönme dolabı durdurdular. İndim.

*           *           *           *

İlk gerçek yetişkin aşkımsa Prag’dı.

Çocukluk rüyalarımda sıcak ve tanıdık bir şehrin sokaklarında gezerdim hep. Kendimi güvende ve mutlu hissettiğim, yuva hissi veren bir şehir. Uyanmaya yakın adını fısıldardı bir ses kulağıma: Prag.

Neden bilmiyorum hala. Hiç bir bağlantımız yoktu oysa o şehirle, orada yaşayan kimseyi tanımıyordum. O konuda hiçbir kitap okumamış, belgesel izlememiştim. Prag gerçekte nasıldır, neye benzer, onu bile bilmiyordum.

Yirmili yaşlarımın sonunda ilk kez gittim bu şehre. Biraz tedirgindim ilk buluşmamız öncesinde, hayal kırıklığından korktum. Rüyalarımdaki şehirle alakası yoktu hiç, çok daha bilgeydi, çok daha görmüş geçirmiş. Olgunluk ve şefkatle yaklaştı bana, azmi ve sabrı anlattı uzun uzun.

Hayalde başlayıp gerçeğe ışınlanan bir masal tadında yaşadım onunla aşkımı. Kendimi bildim bileli vardı sanki, o denli tanıdık ve bana benden yakındı. Çocukluğumun izleri var hala onda, hep özlenen ve geride kalsa da hiç unutulmayan masumiyetin hatıraları.

Prag. Adı geçince tüylerimin ürperdiği, yüreğimi sızlatan kahraman. Umudum, sığınağım. Kalbimin derinliklerinde hep özenle saklanan.

*           *           *           *

Paris’i otuzlu yaşlarımda keşfettim. Düpedüz ve fena halde aşktı Paris. Hep mümkün, hep hakim, hep ezberbozan aşk. Hem de en artistik haliyle. Kıskıvrak yakaladı beni. Mecnun etti.

Zamanla her mevsimini doya doya yaşamak, açık hava müzesini anımsatan sokaklarında saatlerce dolaşmak, kafelerinin teraslarında oturup gelen geçenin hayali hikayelerine dalmak mümkün oldu. Defalarca gittim bu şehre, her seferinde koşarak, hatta kanatlanıp uçarak.

Trenden Kuzey Garı’nın platformuna her inişimde ilk günkü heyecanla çarptı yüreğim. Paris hiç eskimedi, gözden düşmedi, olağana dönüşmedi. O her gidişimde kendini yenilemiş oluyordu, bir yanda bambaşka heyecanlar sunarken, diğer yanda klasiğin vazgeçilemeyen tadını hep saklıyordu.

Her gün yeniden doğmaktı Paris. Onu kendim, benliğimi de aşk yapmak. Eşitlemek, tamamlamak ve gerisini rüzgara bırakmak. Sanata ve geçmişin hazinelerine saygı duruşu, yaratıcılığın ve değişimin koynunda yeşerirken.

* * * *

İstanbul’u tanıyordum tabii çocukluğumdan beri, ama dokunmamıştık birbirimize. Ben ona çok korkak görünmüştüm, o bana çok muazzam, pek karışık. Defalarca buluştuk ama hiç yakınlaşmadık. Ben yolcuydum, o hancı.

Kırklı yaşlarımda nihayet gözünün içine baktım İstanbul’un. Cesaretim yerine gelmişti artık, kendime güvenim de. O saate kadar bana hep başkalarının bana tanıttığı bu şehri kendi hızımda ve kendi adımlarımla keşfe karar verdim.

Acelem de yoktu hiç, bir seferde köşe bucak taramak değildi derdim şehri. Hız değildi artık önemli olan, yudum yudum içmek, tadına varmak arayışındaydım. Yine gelirdim hem mümkün oldukça, kaldığım yerden devam ederdim macerama. Çağıracaksa tabii beni İstanbul.

Yavaşça aralanan ağır kapılardan içeri süzüldüm sonra. İlk kez ciddiye alır gibi alıcı gözüyle baktı şehir bana. Yürek yaralarımı kuşanmış yürüyordum başım dik, cebimde bulutlarla. Hayattan dersler almıştım, gördü. Burnum sürtülmüştü yaşamın gerçeklerine vura vura.

İstanbul. Geçmişin sırrı, geleceğin anahtarı. Kendini evrenin merkezi, dünyayı da hayaller alemi sanmaktan vazgeçmiş gururdan arınmış hüzünlü aşk. Kaybetmeyi tatmış ama yenilmeyi kader kabul etmemiş, hayatın iliğini emmeye yeminli aşk.

Yavaş yavaş ilerledi ilişkimiz. Kimi zaman coşkuluyduk, bazense karşılıklı sustuk. O sorgulamadı, ben onu dinlemeyi sevdim. O sormadıkça da ben anlattım. Gösterdiklerinin, paylaştıklarının değerini bildim.

Zamanı unuturduk beraberken. Renkler öykülere dönüşürdü göz açıp kapayıncaya kadar, martı çığlıklarından dizeler dökülürdü. Arnavut kaldırımların tozu, Boğaz’ın mavisi, vapur dumanı harmanlanır, soyut bir resim çizerlerdi imgemizin duvarına. Burnumuzda ızgara balık kokusuyla akşamın inişini seyrederdik iki kıta arasında bir noktada.

Kalamayacağımı bilirdi. Ona geri geleceğimden emindim. Ben yokken ne yapacağını hiç sormadım. “Gitme” diye yalvarmadı, “çabuk gelsen, özlüyorum” diye sızlanmadı. Birbirimizin seçimlerine ve önceliklerine hiç karışmadık.

İstanbul. Özgür ve saygı dolu aşk. Sev ve sal mantığıyla yaşanan.

Brüksel, Ağustos 2013

Kaybetmek

kaybetmek

Dün günlük yaşamımın akışı içinde yakaladığım bütün boşlukları değerlendirerek yeni bir yazı yazmaya koyuldum.  Sabah işe giderken metroda, öğlen yemek molamda tablet bilgisayarımla başbaşa gittiğim lokantanın kuytu masasında, iş çıkışı eve dönerken yolda çiziktirdim zevkle.  Duygularda doğan içsel söylemi önce sözcüklerde ses bulmaya iten, ekrana döküldüğü anda da dünyayla paylaşılabilen bir kimliğe büründürebilen bu süreci seviyorum.

Gelişigüzel atılmıyor ama bu yoldaki hiç bir adım.  Önem vermediğim bir konuda yazmam mümkün değil mesela, düşünceler de kelimeler de kaçıyor o zaman benden.  Tıkanıyorum.  Diğer yandan, benim için dünyaya bedel bir konuda da henüz hazır değilsem, iyice pişmediysem, yine yazamıyorum.  Önce hislerimle tanışmam, sonra onları derinlemesine ölçüp biçmem şart tek laf etmeden evvel.  Üstelik bu sadece bir başlangıç.

Zira insan bakışlarını kendi içine çevirdiğinde kimi zaman gördüklerinden endişe duyuyor, ürküyor hatta.  Onlara baktığıyla kalıyor, onlardan söz edemiyor.  Başını öteki yöne çeviriyor, oyalanıyor, sindirmeye çabalıyor.

Ayrıca, aslında amacın görüneni birebir anlatmak değil, varolandan alınan ilhamla harekete geçmek olduğuna inanıyor.  Rüzgarı ardına aldığıyla yeni ufuklara doğru keşfe çıkmak istiyor, hem kendiyle hem onun anlattıklarına kulak verenlerle beraber.

Dün işte ben de kendi rüzgarımı bulmuş, yelkenimi şişirmiş ve açılmıştım denize.  Metro ne zaman ineceğim istasyona vardı anlamadım bile.  Öğlen ne yemek ısmarladığımı biliyorum ama yediğimin tadını anımsamıyorum.  Öyle bir kaptırmışım yazmaya.

Anlattıklarım beni on dokuz sene öncesine, Brüksel’e ilk taşındığımız yıllara ve dolayısıyla da yirmi altı yaşıma taşıdı.  O günlerde tanıştığım ve gönülden bağlandığım bir arkadaşımdan bahsetmekti niyetim.  Hayatın önce masum bir tesadüfle karşıma çıkardığı, tam bağrıma basmışken de ellerimden kapıp başka bir kıtanın en uç noktasına yolladığı bir dostumu anacaktım satırlarımda.

On iki senedir görmediğim yüzünü nasıl özlediğimi anlatacaktım sessizce.  Belki size zaman ve mesafeyle sınanan dostlukların geleceğinden korktuğumu itiraf edecektim.  Bir yanım “gitmesem de görmesem de o benim çok yakınım, gözümün içine baktığı anda okur ruhumu” diyecekti.  Öteki yanım “bu kadar önemliyse dostluğumuz, nasıl oldu da yıllardır buluşamadık” diye veryansın edecekti.

Ama hepsinin başı Brüksel’di, 94 yılının ekim ayında burada başlayan hikayemizdi.  Ben de oradan girdim konuya ve yazdıkça o günlere döndüm, unuttum sandığım detayları anımsadım düşündükçe.  O yıllardaki saflığımıza güldüm bıyık altından,  deli cesaretimize imrendim,  korkusuz hayallerimizi gıptayla yâdettim.

Yazdıkça benim için hiç de kolay geçmemiş bir döneme şimdiki aklımla yeniden baktım. Bugün elimde tuttuklarımı kolay elde etmediğimi daha iyi anladım.  Biraz gururlandım kendimle evet, ama onca yaşanılanı gözden geçirince biraz yaşlı ve yorgun da hissettim.  Yaşamın bir kırmızı halı gibi önümüze serildiği ve bize kışkırtıcı bir gülümsemeyle “hadi gel” dediği zamanları şiddetle özledim.

O zamanlar kendime güvenim delik deşikti oysaki.  Başardıklarımdan çok yapmam gerekenlerle doluydu kafamın içi. Cebim delikti,  vitrinlerdeki pahalı ayakkabılara yalanarak bakar, bunları alabilenlerin dünyanın en şanslı insanları olduğunu sanardım.  Yüreğim daraldıkça atıştırdığım için de kilo almıştım.

Hayat arkadaşımı tam da o sıralarda karşıma çıkarmış ve tek başıma olsam çıldıracağım zor bir donemi az yara ve çok kahkaha ile geçirmemi sağlamıştı böylece.  Samimi paylaşımlarımızla destek olmuştuk birbirimize, kimi zaman ağlanacak halimize gülerek başarmıştık ayakta kalmayı.  Hayallere tutunmuştuk beraber ve dört elle.

Dünkü yazma deneyimim zaman tünelinde bir gezintiyi andırıyordu. Sabah metrodan inip iş yerime vardığımda şimdiki yaşamıma dönmüş, öğlen yeniden geçmişe taşınmıştım.  Yemekten sonra dosyalarıma ve koşturmaya dalmış, akşam ev yolunda yeniden yaklaşık yirmi sene geriye fırlatılmıştım.

Eve düştüğümde bu yolculuktan bitkin ama bir anlamda da mutluydum.  Anlatmak istediklerimin tek bir yazıya sığmayacağına kanaat getirmiştim.  Bu ilk bölüm olacaktı Arkadaşıma Açık Mektup’ta ve bu birinci kısım tam da o anda fısıldayıverdi kendi seçtiği adını kulağıma: “Üzüm üzüme baka baka kararır”.

İçim kıpır kıpırdı bunları planlarken.  Çok yakında tamamlayacaktım ilk bölümü ve onu sayfamda paylaştığım anda arkadaşıma dokunmuş gibi olacaktım okyanusun üstünden. O yazdığım satırları orada anlatılanı benimle yaşamış kişi olarak daha bir farklı algılayacaktı elbet.

Belki benimkine benzer bir deneyimle uzanacaktı geçmişe aynı satırlardan aşağı akarken bakışları. Mekanlar belirecekti gözlerinin önünde, havada asılı kalmış sözleri işitecekti yeniden.  Paylaştığımız sırlar onda saklıydı zaten, ama onlara dair üstü kapalı göndermeler bulacaktı özenle seçip sıraladığım sözcüklerimde. Unuttum sandığı tanıdık kokular burun deliklerini işgal edecekti o sırada.

Bunların hepsi bir yana aklımda olduğunu bilecekti arkadaşım.  Yüreğimdeki yerini koruduğunu hissedecekti, rahatlayacaktı içi.  Ben de yazdıkça kendimi inandıracaktım ki biz hala varız.  Bu parantezi birlikte açtık ve günün birinde yine gözgöze kapatacağız.  Biz hayata yenilmedik, birbirimizi hiç kaybetmedik.

Akşam evde kanepede oturuyorum televizyona karşı ama aklım yazdıklarımda. Görüyorum ki tükenmişim bugünlük, tek kelime daha çıkmaz bu kafadan. Bari unutmadan şu başlığı ekleyeyim dediğim anda ya yorgunluktan ya dalgınlıktan bir sakarlık yapıyorum. Tabletimin ekranından sonsuza dek siliniyor o ana kadar yazdıklarım. Tek bir saniye yetiyor yaşanılanın bütün izlerini yok etmeye.

Haksızlık diye isyan ediyor insan önce, her yitirişte olduğu üzere. Ekranı tırmalıyorum, geri dönüşü olmayan adımlar oldum olası korkutmuştur beni.  Şimdi de hazmedemiyorum işte, bütün bir günün emeği değil derdim, aynı duyguları hissetsem de aynı ifade gücüyle kelimelere dökemeyeceğimi düşünüyorum.  Asıl olan, otantik dediğimiz kayıp artık, gitti.  Tekrar denemek kurtarma operasyonundan ibaret olacak.

Birkaç saat midemde güçlü bir yanma hissiyle dolaşıyorum kapana kısılmış vahşi bir kaplan gibi evin duvarlarına toslayarak.  “Değiştiremeyeceğin şeyler için üzülmekten vazgeç” diyor artık hayatta olmayan babamın sesi uzaklardan. “Yarın olmaz ama belki başka bir zaman yeniden denerim” diye teselli etmeye çalışıyorum kendimi.  “Kaybedileni geri getirmek için değil, yeniden dile dökmek için yürektekini…”

Gece zor geçiyor, rüyalar birbirinin içinden geçip sarmallara dönüşüyor. Bu sabah metroda dürtüklüyorum kendimi : “Pes etme Deniz…” diyorum “…şu  an içini yakan bir konu mutlaka olmalı ve o gerçekten yüreğine yerleşmişse kendiliğinden dökülecektir tuşlara, bırak kendini, kasma…”

İşte tam da o sırada olgun bir elma misali düşüyor bu yazının ilk kelimesi ekrana: Kaybetmek.

Brüksel, Haziran 2013

Yaz kaçar…

 yazkacarceylin

Yaz hep kaçar Brüksel’den.  İki gün güneş açar, umutlanırsınız. Tişörtünüzü giyer, çorabınızı atarsınız.  Güneş gözlüğünüzü -biraz tereddütle de olsa- takarsınız.  Mavi gökyüzü çeker sizi, ışık özleminiz sınıra dayanmıştır.  Sevgiliye sarılır gibi sarılmak istersiniz havaya, ruhunuz sarhoştur biraz, hafiflemiş hissedersiniz bu buluşmada.

Ortamın tadına varmaya henüz başlamışken basıverir bulutlar, yumuşaktan başlayan esinti şiddetini arttırdıkça içiniz üşür derinden.  Yağmur geliyorum der.  Kemikleriniz sızlar nemden.  Hırkanıza gider eliniz, fularınızı dolarsınız boynunuza.  Erkenden pes edesiniz yok, iliğini emer gibi yaşayacaksınız yazı, yazın sizin payınıza düşen ürkek yansımasını.

Ne zaman ki yağmur boşalır, ne zaman ki rüzgar artık kırbaç misali işler derinize, toparlanır gidersiniz eve.  Kaynar bir çorba içersiniz yaz günü, sıcak bir duş alırsınız kendinize gelmek için. İki hapşuruktan sonra kalın çoraplarınızı da çekersiniz sabahki temkinsizliğinize söverek.  “Yaz günü yatağa düşmem inşallah” diye geçirirsiniz içinizden.

Çocukken okulda öğretirlerdi; güzel memleketimizin üç yanının denizlerle çevrili olduğunu ve bulunduğu coğrafyadan dolayı dört mevsimi ayrı ayrı yaşamamıza izin verdiğini. “Amma da abartıyor bu öğretmenler” diye düşünürdüm, dört mevsim kafamda dünyanın her yerinde hürce hüküm süren bir kavramdı.

Mevsimlerin akıl sır ermez oyununu Brüksel’e gelince anladım. Senenin herhangi bir günü bazen bir, bazen birden fazla mevsimin kontrolünde olabiliyormuş gördüm.  Sabah bahara uyanıyorsunuz mesela, mavi gökyüzü, güneş şefkatle parlıyor başınızın üstünde, ışınlarıyla okşuyor saçlarınızı, omuzlarınızı. Sırtınız ısındı diye seviniyorsunuz, ayaklarınız da.  Düşünceleriniz bile etkileniyor havadan, canlanıyorsunuz anında. Kan başka türlü akıyor damarlarınızda.

Sonra değişiveriyor hava. Bazen aniden, kimi zaman da siz fark etmeden yavaş yavaş, sinsice.  Neye uğradığınızı anlamadan bir bakıyorsunuz ki mevsim sonbahar.  İçiniz yeniden ürperiyor. Gökyüzü tehditkar bulutlarla dolmaya başlıyor. “Yine yağmur yağacak” diyorsunuz iç çekerek.  Şemsiyenizi yanınıza alıp almadığınızı kontrol ediyorsunuz.  Yeniden ıslanma ve üşüme zamanı şimdi…

Diğer yandan, kapkara başlayan bir günde pırasa misali kat kat da giyinmişken aşık ve korkusuz bir güneşe denk geliyorsunuz kimi zaman.  Hangi memleketin, hangi iklim kuşağının göğüne yükseldiğini umursamadan deli bir ateşle ısıtıyor yeryüzünü.  Az kaldı inanacaksınız yazın gerçekten geldiğine.

Önce pardösünüzü çıkarıyorsunuz, yağmur ihtimali ortadan kalkmış gibi.  Ardından diğer katlar teker teker vücudunuzu terk edip kolunuzda, çantanızda birikmeye başlıyor. Şikayet etmiyorsunuz önce, ama zamanla yükleriniz daha ağır geliyor, sıcak bastıkça basıyor. Terliyorsunuz, yapış yapış terliyorsunuz.

Taşıdıklarınız durdukları yerde ağırlaşmaya başlıyor.  Pardösünüzün kuşağı yere sürünüyor o sırada.  Yün kazağınız dalıyor kolunuzu.  Adımlarınız yavaşlıyor, ayaklarınızı sürerek ilerliyorsunuz.  Bunaltıcı oldu şimdi de bu sıcak.

Böyle git-gellerle geçiyor günler.  Yaz geldi diye kalacak değil, kış bitti diye yarın dönmeyecek sanmayın. Takvim ayrı hava ayrı çalıyor bu memlekette.  Rahat yüzü yok size, her an tetikte olmalısınız, her daim temkinli.  Siz siz olun hava durumunu dinlemeden evden çıkmayın, hatta gün içinde bir kaç kez ve mümkünse değişik kaynaklardan öğrenin son durumu, en taze tahminleri.

İlk bakışta önemsiz bir ayrıntı gibi görünse de, uzun dönemde insanın ruh halini tamamen etkileyen bir fenomen bu.  Bir an bile rahat nefes alamamak, her an her türlü değişikliğe hazır şekilde yaşamaya şartlanmak, yaz günü açık hava konserine giderken yanına şemsiye, hatta battaniye almak, koca temmuz ayını bahçede bir mangal yakamadan geçirmek, bir yaz boyu güneşin yüzüne hasret yaşayıp ekim ayında ansızın bahara uyanmak…

Bakıyorum çevremdeki insanların bu durumla başa çıkma stratejileri de farklı.  Havayı tamamen boş verip takvime göre giyinenler var mesela. Nisan geldi mi keten takımlar çıkıyor ortaya, hanımlar allı güllü ince elbiselere bürünüyorlar, sandaletlerini takıyorlar ayaklarına.  Kafalarında bahar, hatta yaza hazırlanıyorlar. Dışarısı bir gün on üç, ertesi gün yirmi üç derece ama onlar hep aynı tarzda giyiniyorlar.

Haliyle çok üşüten, hastalanan oluyor. Onu da olağan kabul ediyorlar. Aksıra tıksıra dolaşan ve bu tür soğuk algınlıklarını ayakta atlatmaya alışmış bir sürü insan var ortalıkta.  Derken,  bir şekilde temmuz ayı geliyor, okullar kapanıyor, çocuğunu alan koşuyor sıcak memleketlere.  Dönüşlerinde de orada topladıkları enerji ve yanık tenlerinin cazibesiyle bir miktar daha idare ediyorlar.

Sonrası zaten sonbahar, sonrası zaten kış. Gelsin kısa günler, gelsin yağmurlar, karanlık ve basık gökyüzü.  Normal ama bunların hepsi.  Ne de olsa yaz bitti.

Azla da yetinmeye alışmışlar herhalde diyorum, çocukluktan gelen alışkanlıklar bazen belirlemiyor mu yetişkin tepkilerimizi?  “Her yaz temmuz ayında bir hafta İspanya’ya giderdik” diye anlatıyor Belçikalı arkadaşım.  “Sıcak olurdu oralar, plajda geçerdi günlerimiz, sonra da döner gelirdik.  Benim için yaz oracıkta biterdi.  İspanya’da da yaz sadece bir hafta sanırdım kendimce.  O zamanlar bilincinde olmadığım gerçek o güneş ülkesinin benim ziyaretimin öncesinde de sonrasında da yazı yaşamaya devam ettiğiydi. Aylarca!”

Noel Baba’nın gerçekte varolmadığını anlamış bir çocuğun buruk şaşkınlığı var gözlerinde senelerce uzun yazlı memleketlerin varlığından bile habersiz yaşadığını anlatırken.  Bizim Akdeniz’in, Ege’nin sıcağında bunalmış, suyunda yıkanmış, ılık gecelerinde yakamoza karşı hayale dalmış çocukluklarımızın kıymeti daha da artıyor gözümde böyle hikayeleri dinlerken. İçim burkuluyor o çocukları gri gökyüzü altında yağmurlukları ve lastik çizmeleriyle düşlerken bir Ağustos sabahı.

Diğer yandan, bir kıymetini bilme hali oluyor bu insanlarda ki hayran olmamak mümkün değil.  Havanın ısındığı o ilk gün daha  ilk andan kendilerini sokağa atıyorlar.  Bahçede parti yapılacaksa hemen şimdi, parklara yaygı serilecekse derhal, hatta bronzlaşmak istiyorsanız şu dakika harekete geçeceksiniz. Geciken yanıyor, tereddüt eden kaybediyor. Tüm bildiğiniz bugün havanın yüzünüze güldüğü, ötesi bir bilinmeyen. Yazın ilk ve tek gününü kaçırmak istemezsiniz değil mi?

Halbuki biz Akdenizliler öyle bir günden ötekine değişemeyiz, hemen açılıp saçılamayız. Önce bir havayı koklarız, emin olmadan harekete geçmeyiz.  Yazın geldiğine tam olarak kanaat getirdiğimizde ancak gardırobumuzu değiştirir, balkon masalarımızın örtülerini serer, hafta sonu için açık havada planlar yapmaya başlarız usul usul.   An an değil, aylar süren kesintisiz bir dönem olarak yaşarız yazı. Sabah kalkarız ki gökyüzü bulutsuz, güneş hükümran.  Uyuruz uyanırız, gök yine masmavi, güneş bıraktığımız gibi, havamız sıcacık.

Bu süreklilik hali garip bir güven duygusu aşılar bizlere. Gevşeriz, kendimizi akışa bırakırız.  Bir tişört kirlenir, ötekini giyeriz. Kot/gömlek hafifliğinde günü geçiririz. Ne bedenlerimiz yüklenir ne beyinlerimiz.  Arada çok sıcak diye şikayet ederiz, rüzgarın tüm hallerine sıfatlar döşeriz boş zamanlarımızda, denizin dalgasından gündem yaratırız.

Sırf o gün hava güzel diye mutlu olmayı Belçika öğretti bana.  Güneş randevuya geldi mi başka her işimi bırakıp onunla olma aciliyetini kazıdı sistemime.  Bir kafenin terasında burun deliklerimde çiçek kokularıyla oturabildiğim için keyifliyim şu an.  Etrafımda ne giyeceğini kestiremediğinden herşeyden giyinmiş bir grup şaşkın insan.

Az sonra fularıma uzanacak belki elim, ısıtıcıları yakacak işletmenin sahibi. Ama o an daha gelmedi.  Şimdi, şimdi mutluluk…

Brüksel, Haziran 2013

Bize Biraz Aşk Lazım

Ben Sezen’i dinleyerek büyüdüm… İlk tanıştığımda  “Serçe” diyorlardı ona.  Aynı isimli bir uzunçaları vardı, döner dururdu bizim evde.  “Kaybolan Yıllar” dan bahsederdi Sezen o albümde.  Bu konu bana çok uzaktı o zaman, hiç üstünde durmadım. Aslına bakarsanız Sezen’in o genç yaşına da biraz ağır geliyordu sanki bu sözler.

Bir sonraki albümün dilime takılan şarkısı “Hata”ydı. Albümün çıkış tarihi benim oniki yaşıma denk geliyor ve düşünün ki ben “hatalar yalan duygularda başlıyor” sözüne kapılmış gidiyorum.  Birilerini düşünüp “sen en güzel duyguların katilisin” diye haykırabiliyorum.  Yaşadıklarımı özümseme yeteneğime mi hayal gücüme mi şapka çıkaracağını bilemiyor tabii insan!

Sonraki yıl “Ağlamak Güzeldir”le dokundu Sezen yüreklerimize.  Başkalarının zayıflık saydığı bu eylemin aslında “…öfke, delice nefret, doruklarda aşk, doyumsuz sevinç, kahreden keder, kısaca hayat ve nefes…” anlamına geldiğini fısıldıyordu kulaklarımıza ve eksisiyle de artısıyla da kara dünyada varolmaktan vazgeçmemekten ve duygularımızdan utanmamaktan söz ediyordu.

1982’de “İkinci Bahar” ile tanıştı Türkiye.  Sözlerinin sırrını çözemiyordum ama anlamadığım bir şekilde sarıp sarmalıyor ve teslim alıyordu bu şarkı beni.  Böylesine içten ve cesaretli bir aşk çağrısı, daha duygularını ilan etme aşamasının çok öncesindeki kabulleniş döneminde tökezlemiş ruhuma bir devrim çağrısı gibi geliyordu.  Kalbimi daha hızlı arttırıyor,  arkasına takıp sürüklüyordu beni.

“Sen Ağlama” diyordu Sezen iki yıl sonra.  Ben o zaman başka birini onun yerine ağlamayı seçecek kadar sevebilmenin ne demek olduğunu anlayacak olgunlukta değildim tabii.  Birine “gözbebeğim” dediğinde, “kıyamam” dediğinde insanın içinin nasıl eriyebileceğini hayal bile edemezdim.

Kimsenin yerine ağlayacak göz yoktu bende o sırada, birileri benim için ağlıyorsa da onların problemiydi bu.  Toy, bencil ve dikbaşlıydım.  Kırılan yürek nasıl içten içten acır bilmiyordum.

Yirmi yaş fırtınama az kala  “Git” şarkısı muazzam bir çıkış yaptı, malum bedeni deler geçer o şarkı.  Sezen nedenleri sıralar, durumu açıklar, sonra da işte onca yaşanılandan sonra Git derdi sevgiliye, gölge etme ve git… Çünkü kaldıkça paralayacaksın beni,  kanırtıp duracaksın bıçağı sapladığın yerde. Daha çok acıtacaksın canımı. Git.

Şarkıyı kulağınız kadar yüreğinizle de dinlerken siz de Sezen’le beraber değerlendirirdiniz durumu, listenin üstünden şöyle bir geçerdiniz. Hasar belli, yürümeyecek belli, daha fazla kırılmasın artık bu kalp, haklı kadıncağız. Yol yakınken dönülmeli, çekip gitsin artık bu kişi…

Ama Sezen sürprizlerle doludur, sağ gösterip sol vurabilir bazen.  Nitekim, o şarkıda da Gitleri inatla arka arkaya sıralar, sizi kararlılığına ve davasına iyice inandırır ama son anda Gitme diye inlerdi. Hem de öyle bir Gitme derdi ki yola çıkan siz olsaydınız geri dönerdiniz.

Sezen o çıkışın ardından da neden sevdiğinin kalmasını istediğini anlatırdı bize.  Yarım kalmışı kabullenemiyordu, ayrılığa hiç hazır değildi, daha şimdiden özlemişti işte.  Böyle hissettiği için de utanıyor gibi bir hali yoktu.  Hislerine de aşkına da sahip çıkıyordu.

Ben o yaşlarda Git diyenlerdendim. Gururum hep ağır basardı. Beynim çoğu kez sustururdu yüreğimi.  Sezen’in “Gitme” deyişini acınılası bulurdum demiyorum ama -nasıl desem- bana göre değildi. Sezen’e istediğinin peşini bırakmadığından dolayı saygı duyarken, kendimi de başımı eğmediğim için tebrik ederdim.

Seksenlerin sonlarında biraz biraz büyümeye yüz tutmuş, insanların kurşun askerlerden daha kırılgan olduğunu ve hataların bedelleri de beraberinde getirdiğini öğrenmeye başlamışken tanıştım “El Gibi”yle.  Dolu dizgin koşmaktan ibaret değildi hayat, kaybetmek acıtıyordu işte.  Düşünme, tartma ve özeleştiri zamanıydı artık.

Doksanlı yıllara yaklaşırken bu kez Sezen “Gidiyorum” diyordu.  Ve alıp başını gidiyordu.  Geçmişi inkar etmiyordu, yaşanılmış güzelliklerin hatırasını sarıp sarmalamış, cebine koymuştu özenle.  Korkuyordu biraz elbet ama umutsuz değildi.  Ardında bıraktığına bela okuyarak değil, “yeni başlangıçlar” dileyerek ve üstünde hala onun kokusuyla çıkıyordu yola.

Muazzam mert bir cesaret vardı bu güftede.  Benim de çok gidesim vardı o zamanlar…  “Bir kendim, bir ben…” çıkacaktım yola aynen onun dediği gibi. Nitekim gittim de.

Gitmeyi seçmek hayallerinin peşinde koşarken bazı kayıpları göze almayı da gerektirir.  Belki bu yüzden Sezen “Vazgeçtim gözlerinden…” diye her başladığında içimde her daim toz bulutu misali uçuşan bir sürü duygu birbirine kavuşur, kenetlenir, bir garip aşık yumağına dönüşür.

Dünyanın dizginlerini elimizde tutmadığımızın kabullenişini bulurum o şarkının sözlerinde ve yanık bestesinde.  Mükemmele, dörtdörtlüğe veda dönemindeyizdir artık.  Yine de asi duygular, başınabuyruk istekler durulmazlar.  Bilakis bir başka türlü coşarlar bu yeni olgunlukta.  “Yok olmak anıdır şimdi”.

1993’te “Küçüğüm”le özeleştiriye davet ediyordu Sezen.  Kendini dev aynasında görenlere tatlı uyarılar vardı şarkının sözlerinde.  Çok yol aldım sanırken aslında yolun başında olmaktan, bu yüzden duyduğumuz endişelerden, güvensizlikten yine açıklıkla bahsediyordu.  Nerede olduğumuzu görüp kabullenince telaşa gerek kalmıyordu aslında.  “Oyuncak zaferlerimizin” sarhoşluğundan kurtulup büyümek için biraz daha çaba sarf etmemiz gerekiyordu sadece.

Doksanlı yılların sonunda Turgut Uyar’ın sözlerine döşenmiş güzelim Gürel-Aksu bestesini mırıldanmaya başladım: “Sizin alınız al, inandım. Sizin morunuz mor, inandım…”  Ben de dünyaya dönüp “benim dengemi bozmayınız” dediğim döneme yaklaşıyordum.

Kendi doğrularımı, gerçeklerimi buluyor ve onları sahipleniyordum.  “Pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı” durup “iyi niyetle gülümserken” içtenlikle ” hiçbirinizle dövüşemem” diyordum. Şiirdeki gibi gizli bir bildiğim olduğuna inanıyor ve deniz hala dalgalı olduğu için kendimi şanslı sayıyordum.

“Rumeli Havası” beni daha  ilk dinleyişimde tutsak etti, kendine bağladı.  Eskinin insanlarının yalınlığı, saygıdeğer saflığı ve emsalsiz zarafeti vardı o şarkıda.  “Sevdanın en karası” nasıl bir asaletle taşınıyordu o notalarda… Ve onca yoğunlukta yaşanan duygulara kıyasla son derece mütevazı kalan bir talebi dile getiriyordu “ihtimal ya fikrinize düşersem…” sözleriyle.

Şarkının piyasaya çıkışından iki sene sonra Selanik doğumlu babamı kaybettiğimden beri bu parça başka türlü dokunur oldu yüreğime.  Babamı özlemle andım onu her dinleyişimde, babam aklıma düştükçe dinledim o şarkıyı.  Ve gerçekten anladım ne kadar hazinmiş kalakalmak “yüreğin vurgun yediği o terk edilişte”…

Sezen “İstanbul İstanbul olalı…”  diye isyan ettiğinde artık ben de kederi tanıdığım yaşa gelmiştim.  Umutlu başlangıçların bile hayat sigortası olmadığını görmüş, ilişkilerin de insanlarla beraber değiştiğine şahit olmuştum.  İlk gün samimiyetle edilen aşk yeminlerinin içi boşalıveriyordu bazen zamanla.  Birbirinin gözbebeklerinde kaybolan iki insanın yolları ayrılıveriyordu zamanı geldiğinde.

Sezen anlarım diyordu üstelik, gönül başkasına kayabilir. Bilirim diyordu, “yeni bir ten, yeni bir heyecan” aklı baştan alabilir.  O yüzden artık Gitme diye seslenmiyordu terk etmeyi seçenin ardından ama acısını haykırmayı en doğal hakkı sayıyordu.  Üstelik o acıyı azımsamadan,  küçümsemeden, cilalamadan olduğu gibi yansıtıyordu bize: Geberiyordu işte aşkından, sövüyordu acısından.  Anlayan anlardı zaten.  Hem kimin umurundaydı artık herkesten kabul görmek, herkes tarafından sevilmek?

Aşk acısı kadar onu şehre anlatma hali de etkiyordu beni. Bir “omuz” değil bir “lodos” arıyordu Sezen, bir kürek ve kayık, kayıkçı değil. Şarap deseniz “birkaç şişe”… Belli ki kendi yaralarımızı kendimiz sarmaya alışmıştık artık. Belki anlatmaktan yorulmuştuk, belki işitilmemekten.

2003’te “Şu Saniye” şarkısında yine aşk vardı.  “Belki bu da gelir geçer” bilinci işlemişti ama artık içimize.  Masallardaki gibi değildi aşk belki, o da bazen düşe kalka ilerliyor, günün birinde azalabiliyor, hatta tükeniyordu.  İşte tam bu yüzden de şu an, şimdi yaşanılan ve hissedilen esastı.

Aşkı eksiği ve gediğiyle tanıyıp kabul ederken, onun en hırpalanmış, en yorgun halinin bile yaşamdaki bir sürü anlamsızlıktan daha kıymetli olduğunun da ayrımına varıyorduk artık. Hayat ancak aşkın süzgecinden geçirildiğinde yumuşuyor, yenilir yutulur hale geliyordu.  Aşkın dokunmadığı karanlık köşelerde hoşgörü yoktu, şiddet ve zulüm hüküm sürüyordu.

İki yıl sonra gelen “Eskidendi” şarkısı beni elimden tutup çocukluğumun masumiyetine taşıdı.  İhaneti, aldatılmışlığı tanımadığımız, “arkadaş” etiketini en kapsamlı ve lekesiz haliyle taşıdığımız, sevdiklerimizi sonsuza dek kaybetmenin ne demek olduğunu henüz bilmediğimiz günlere.  Anısı bile sarsıyordu insanı.  Filmi başa alamazdık, geçen geçmişti. Kalbimizin gücü yetecek miydi peki “geceyi söndürmeye”?

2008’e geldiğimizde “Yol Arkadaşım” parçasında içine sindiremediği dünya halini paylaşıyordu Sezen artık yanında olmayan “son İstanbul beyi”yle.  Gördüklerini sevmiyordu,  korkularla dolu bir ortamda yalnızlıkları içine gömülüp yaşayan beklentisiz insanları anlatıyordu kederle.  Bu uğursuz değişimle başa çıkmak zaten başlı başına zordu. Bir de kaybettiklerimizin acısı ekleniyordu üstüne.  İnsanın isyan edesi geliyordu bazen.

Benim de “babam iyi ki görmedi, çok üzülürdü” dediğim olaylara tanıklık ettiğim bir dönemdi.  Bir yanım bu düşünceyle teselli bulmaya çabalarken, öteki yanım sallanan zemin üstünde ayakta kalmaya çalışıyordu.  En büyük desteğimi kaybetmiş olmaktan dolayı hem kırgın, hem öfkeliydim. “Nazım senden başka kime geçer?” söylemini çok yakından tanıyor, her gün yaşıyordum.

Sezen’in “Sayım”la Cemal Süreya’yı dillendirişini ilk işittiğimde Bozcaada’daydım.  “Hayat aşkla ve şiirle ve mümkünse deniz kenarında yaşanmalı” diye düşündüm o anda.  Bugün de Sezen’in birbirinden farklı “öptüm” lerini dinlerken olgunluk hiç değilse nüansta saklı gücü ortaya çıkardığı için teşekkürü hak ediyor kanısındayım.

Görüyorum ki, arabesk yanım ağır bastığından, ya da oldum olası aşkın hayalini kendisinden daha esaslı bulduğumdan, kavuşamayanların şarkılarını coşkulu aşk sarhoşluğu yaşayanlarınkine kıyasla daha çok sevmişim hep. Yüreğimin telini onlar başka türlü titretmiş diyelim. Boğazım düğümlenir hala onlar çalındığında, buğu basar gözlerimi.

Ancak geçen hafta İstanbul’dan döndüğümden bu yana farklı  bir şarkı mırıldanır oldum gençlerimizden aldığım ilhamla:

“Bende zincirlere sığmayan o deli sevdalardan

Kızgın çöllerde rastlanmayan büyülü rüyalardan

Kolay kolay taşınmayan dolu dizgin duygulardan

Yalanlardan dolanlardan daha güçlü bir yürek var.”

  maskelidans

Brüksel, Haziran 2013